Ana Sayfa Blog Sayfa 1358

Kirazlıyayla’da bilirkişi raporunu tanımayan mahkeme kararını Danıştay iptal etti

Bursa Kirazlıyayla’da yapımına başlanan flotasyon ve atık tesisi için verilen çevresel etki değerlendirme (ÇED) olumlu kararına açılan davayı reddeden 1’inci Bursa İdare Mahkemesi’nin kararını Danıştay 6’ncı Dairesi iptal etti.

Danıştay, mahkemenin bilirkişi raporunun ciddiye almamasını ve ek bilirkişi raporu istememesini hukuka aykırı olduğuna dikkat çekti. Öte yandan Danıştay, düzeltme yolunun kapalı olduğunu belirtti.

Neler yaşandı?

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Bursa’nın Yenişehir ilçesi Kirazlıyayla köyünde Meyra Madencilik tarafından yapımına başlanan flotasyon ve atık tesisi için çevresel etki değerlendirme ÇED olumlu kararı verilmişti.

Karara itiraz eden bölge halkı, yürütmeyi durdurma ve projenin iptali için bakanlığa dava açmıştı. Bursa 1. İdare Mahkemesi açılan dava üzerine bilirkişi heyeti atanmasına karar vermişti.

Bilirkişi raporunu tanımadı

Bölgede incelemeler yapan bilirkişi heyeti, ÇED raporunun teknik anlamda yeterli olmadığını, tesisin yerinin yanlış planlandığını tarımın, hayvancılığın ve halk sağlığının olumsuz etkileneceğini hazırladığı raporda belirtmesine rağmen mahkeme, yürütmeyi durdurma talebini reddetti.

Mahkeme kendi atadığı bilirkişilerin yurttaşlarına lehine hazırladığı raporu görmezden geldi. Danıştay mahkemenin bu tutumunu hukuka aykırı buldu ve ÇED olumlu kararının iptalini reddeden mahkemenin kararını bozdu.

‘Yürütmeyi durdurma bekliyoruz’

Yenişehir Çevre Platformu Sözcüsü Şafak Erdem, Birgün’den Gökay Başcan’a yaptığı açıklamada  “Çok hızlı bir şekilde yürütmeyi durdurma kararının çıkması bekliyoruz. Hem bilime hem de kanuna aykırı bir ÇED kararı vardı. Hep bunu söyledik, Danıştay’dan böyle bir karar çıktı mutluyuz. Köydeki herkes çok sevinçli. Mücadelemiz sürecek, bu karar sevindirdi” dedi.

Mahkemenin tutumunu eleştiren davanın avukatı Eralp Atabek ise şöyle konuştu: “Danıştay kararında, mahkemeye, uzmanlık olmadığı bir alanda keyfi olarak yorumlamasını ve anti tez üretmesini görevi olmadığını göstermiştir. Adli tatil sürecine girdik. Pek çok şeyi engelliyor. Su alımıyla ilgili davamızda da bu davayla birlikte olumlu gelişmeler olacağını düşünüyoruz. Bir an önce yürütmeyi durdurma kararı verilmesinin önemi bir kez daha ortaya çıkmıştır.”

Bu yıl dünya kaynaklarını yedinci ayda tükettik

Dünya üzerindeki yenilenebilir kaynaklar ile insanların bu kaynaklara yönelik talebini değerlendiren araştırmalar yürüten Küresel Ayak İzi Ağı‘nın (Global Footprint Network) verileri, dünyanın sunduğu 1 yıllık doğal kaynakları, insanların bu yıl, 29 Temmuz itibariyle tükettiğini gösterdi.

Küresel Ayak İzi Ağı’na göre, bugünden itibaren, dünyanın yıl içine yenilenebilme kapasitesinden fazlasını tüketmeye başlıyoruz.

Bu tarih, doğanın insana 2021 boyunca kullanması için sunduğu kaynakları, daha 7’inci ayın sonunda tükettiği ve yılın geri kalanında 2022’nin kaynaklarından borç alacağı anlamına geliyor.

Pandeminin etkisi kısa sürdü

Küresel Limit Aşım Günü, geçen yıl üç hafta ileri kaymıştı. Ancak pandemi kısıtlamalarının etkisiyle görülen kaynak kullanımındaki bu azalma kısa ömürlü oldu.

2021’de yıllık karbon ayak izi 2020’ye yılına göre yüzde 6.6 artarken Limit Aşım Günü 2019 yılındaki tarihine geri geldi. Tarihin yeniden erkene kaymasında Amazon ormanlarının kaybındaki ani artış ve küresel orman biyokapasitesindeki yüzde 0,5’lik düşüş de etkili oldu.

Pasinli : Doğayı korumak etik bir konu değil

WWF-Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) Genel Müdürü Aslı Pasinli konuya ilişkin yaptığı açıklamada, “Pandemi bize, insan yaşamına öncelik verildiği zaman alınacak önlemler ve bütçeler konusunda karar vericilerin hızlı hareket etmelerinin önemini gösterdi. Ne yazık ki son dönemde ülkemizde bir yandan kuraklık öte yandan sellerle yoğun bir şekilde hissettiğimiz iklim krizi de yetkililerin alarma geçmesini; hızlı ve kararlı adımlar atmasını gerektiriyor” dedi.

Doğayı korumanın artık sadece etik bir konu olmadığını vurgulayan Pasinli “Doğayı korumak artık bir varoluş meselesi, insan hakları meselesi, ekonomik bir mesele. Bugüne kadar yapılanlardan çok daha hızlı ve radikal adımlar atılmalı, dünyada yükselen yeni “Yeşil Ekonomi”nin dışında kalmamalıyız” ifadelerini kullandı.

Gözler COP26’da

Pasinli ayrıca Kasım ayında tüm dünyanın gözünün İskoçya’da düzenlenecek 26. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı’nda (COP26) olacağını hatırlatarak “Bu insanlık için tarihi bir fırsat. Küresel salgın bizlere aynı zamanda birlikte hareket edebileceğimizi de gösterdi. Bu kez gezegenimizin iyiliği için harekete geçebiliriz” dedi.

Tüketim hızının Küresel Limit Aşımı’nın hesaplanmaya başlandığı 1970’lerden bu yana en yüksek seviyeye ulaştığına dikkat çeken WWF-Türkiye şu bilgileri paylaştı:

“Birleşmiş Milletler Ekosistem Restorasyonu 10 Yılı’nın başlatıldığı 5 Haziran Dünya Çevre Günü’nde de vurgulandığı gibi, pandemi sonrası toplumsal ve ekonomik iyileşme ancak ekolojik kaynakların verimli kullanımıyla mümkün olabilir. Oysa insanlık bugün gezegen üzerindeki ekosistemlerin yenileyebileceğinden yüzde 74 daha fazla kaynak kullanıyor. Bir başka deyişle 1.7 dünyamız varmış gibi tüketiyoruz.”

WWF-Türkiye, 2021’de özellikle kömür kullanımının artarak toplam karbon ayak izinin yüzde 40’ını oluşturmasının beklendiğini aktardı:

“Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) verilerine göre, 2021 yılında ulaşıma bağlı karbon ayak izi, pandemi öncesindeki seviyenin de altında kalmış durumda. Yıl sonunda yurtiçi uçuşlar ve karayolu seyahatlerine bağlı karbon emisyonlarının 2019 seviyesinin yüzde 5 altında kalması beklenirken, uluslararası hava taşımacılığı kaynaklı emisyonların da 2019’a göre yüzde 33 daha az olacağı tahmin ediliyor. Öte yandan pandemi sonrası ekonomik toparlanma sürecinin fosil yakıt talebini tetiklemesi nedeniyle, küresel enerji tüketimi bağlantılı karbon emisyonlarının geçtiğimiz yıla oranla yüzde 4,8 artması bekleniyor.”

Küçük değişikliklerle tarih ileri çekilebilir

“Bu sene Dünya Limit Aşım günü bireyler için de ‘Yeni bir başlangıç’ olabilir” diyen WWF Türkiye, bu tarihi ileri çekmenin günlük alışkanlıklarda yapılacak bazı küçük değişikliklerle mümkün olduğu görüşünü paylaştı:

Küresel Ayak İzi Ağı hesaplamalarına göre bireylerin alabileceği önlemlerden biri otomobil kullanımını azaltmak. Otomobil kullanımı kaynaklı karbon ayak izi yüzde 50 azaltılıp, otomobillerle kat edilen mesafenin üçte biri toplu taşıma araçlarıyla ve kalanı yürüyerek veya bisikletle kat edilirse Dünya Limit Aşım Günü 13 gün ötelenebilir.

Gıda tüketirken de bilinçli davranıp israf etmezsek Dünya Limit Aşım günü tarihini öteleyebiliriz. Tüm dünyada gıda israfı yarı yarıya azaltılırsa bu tarih 13 gün ileri kaydırılabilir. Kaybettiğimiz ormanları geri kazanmak da bu gidişatı yavaşlatabilir. 350 milyon hektarlık alanı tekrar ağaçlandırmak Dünya Limit Aşım Günü tarihini 8 gün ileri kaydırabilir.

Türkiye alevler içinde: Antalya, Adana, Mersin ve Osmaniye’deki yangınlar devam ediyor

Rekor düzeyde seyreden sıcak ve kuru havaların ardından Antalya, Adana, Mersin ve Osmaniye‘de çıkan orman yangınları bugün de devam ediyor.

Antalya’nın Manavgat ilçesinde Yeniköy, Kalemler, Sarılar, Bahçelievler ve Sorgun bölgesinde dün 12.00 sıralarında çıkan yangınlar rüzgarın da etkisiyle kısa sürede yayıldı.

Bir kişi yaşamını yitirdi

Alevlerin yerleşim yerlerine sıçraması sonucu bazı evler kullanılamaz hale geldi, ahır ve bahçelerdeki hayvanlar öldü, bazı araçlarda, iş makinelerinde ve meyve bahçelerinde hasar oluştu.

Birçok ev yanarken, bölgelerde tahliye işlemleri gerçekleştirildi. Yangında Kepez’de evinde yalnız kalan  82 yaşındaki bir kişi yaşamını yitirdi. 10 kişinin ise mahsur kaldığı belirtildi.

Fotoğraf: DHA

Yangının ikinci günde de devam etmesi üzerine ilçe merkezine 4 kilometre uzaklıktaki Ulukapı Sülek Mahallesi de boşaltıldı.

Pakdemirli: Helikopter getiremiyoruz

Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli, “Uyarıları boşuna yapmıyoruz, lütfen vatandaşlarımız uyarılarımızı dikkate alsınlar. Kepez’de evinde yalnız kalan bu amcamız bu nedenle vefat etmiştir. Oymapınar Barajı’nda 10 kişinin mahsur kaldığı bilgisi var, restorancı oldukları tahmin ediliyor, helikopterle getirebilme şansımız maalesef, hava şartlarından dolayı yok” dedi.

Fotoğraf: AA

Pakdemirli, “Bazı vatandaşlarımız dumandan etkilenmiş, bazıları paniklemiş, hastanelerde ziyaret ettik. Dileğimiz hem Manavgat hem Türkiye’nin diğer yerlerindeki yangınların bir an önce sonlandırılması. İnşallah bir an önce bu yangınları kontrol altına alırız” açıklamasını yaptı.

Birçok noktada yangın çıktığını belirten Pakdemirli, yangınların aynı anda çıkmasının müdaheleyi zorlaştırdığını belirtti.

’27 yıldır ilk kez görüyorum’

Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek, CNN Türk’te yangından hemen sonra katıldığı canlı yayınında, “Bugün en kötü günümüzü geçiriyoruz Antalya olarak. Hiç böyle bir yangın görmedim, 27 yıllık yöneticiyim” ifadelerini kullandı.

Fotoğraf: DHA

Adana’da birçok ev yandı

Adana’nın Kozan ilçesinde dün akşam saatlerinde ormanlık alanda başlayan yangın da bugün devam ediyor. İlçeye bağlı Akdam Mahallesi’nde dün akşam saat 19.45’te ormanlık alanda çıkan yangın, poyrazın da etkisiyle kısa sürede büyüdü. Ekipler havanın karanlık olması nedeniyle yangına ilk etapta karadan müdahale etti.

Ekipler, gece boyunca yangını söndürmek için çalışmalarını sürdürürken, sabahın ilk ışıkları ile yangının acı tablosu ortaya çıktı. Yangın bölgesine yakın olan ve tedbir amaçlı boşaltılan yedi köyde birçok ev alevlere teslim oldu. Ekiplerin yangınla mücadelesi tüm hızıyla sürüyor.

Fotoğraf: DHA

’20 yıllık birikimim kül oldu’

Yangında evinin tamamen yandığını söyleyen Cumali Yücel gözyaşlarına hakim olamadı. 20 yıllık birikiminin kül olduğunu belirten Yücel, “Barajın kenarından ufak bir ateş çıktı ve ardından rüzgarın etkisiyle her yere dağıldı. Evimiz, yuvamız gitti. Bir şeyimiz kalmadı. Buradaki insanlar güvenlik güçleri tarafından tahliye edildi. Güvenli yerlere götürüldüler. Benim evim de buradaydı. Yandı, kül oldu. Hanımım ölmüştü. Üç çocuğum var. Perişanız ama Allah’tan geldi, yapacak bir şey yok” dedi.

Fotoğraf: DHA

Mersin’de beş köy boşaltıldı

Mersin‘in Aydıncık ilçesinde dün başlayan orman yangını, ikinci gününe girdi. İlçeye bağlı Pembecik Mahallesi‘nde öğle saatlerinde başlayan ve yerleşim yerlerini de tehdit eden yangın, poyrazın etkisiyle hızla büyüdü.

Tedbir amaçlı beş köyün boşaltılmasına neden olan yangına, dün havanın kararmasından dolayı havadan müdahaleye ara verildi. Poyrazın şiddetli olması nedeniyle havadan müdahalenin güçlükle gerçekleştiği belirtildi.

Karadan ve havadan yangına müdahale devam ederken. Yangının, Aydıncık ilçe merkezindeki yerleşim yerlerini de tehdit etmeye başladığı öğrenildi. Bu arada Bozyazı ilçesindeki yangının gece saatlerinde kontrol altına alındığı belirtildi.

Fotoğraf: Mustafa Gümüş/ DHA

 

Osmaniye’de yangın ikinci gününde

Osmaniye’nin Kadirli ilçesindeki orman yangını da ikinci gününe girdi. Gece boyu karadan devam çalışmalara, havanın aydınlanmasıyla havadan da destek verilmeye başlandı.

İlçeye bağlı Karatepe ve Bozkuyu köyleri arasındaki ormanlık alanda dün saat 13.00 sıralarında çıkan yangın, ikinci gününde poyrazın da etkisiyle devam ediyor. Dün havanın kararması nedeniyle ara verilen havadan müdahaleye günün ışımasıyla birlikte tekrar başlandı.

Fotoğraf: Efendi Erkayıran/DHA

Müdahale devam ediyor

Yerleşim yerlerine sıçrayan, evlerin ve bahçelerin yandığı, ahırlardaki havyanların da öldüğü yangın, gece karadan yapılan müdahaleye rağmen kontrol altına alınamadı. Poyrazın etkisiyle hızla büyüyen yangını söndürmek için ekiplerin karadan ve havadan müdahalesi devam ediyor.

Öte yandan Osmaniye merkeze bağlı Dereobası Mahallesi’ndeki orman yangını ise gece saatlerinde kontrol altına alındığı, soğutma çalışmalarının sürdüğü öğrenildi. Dereobası Mahallesi’ndeki orman yangınını çıkardığı şüphesiyle gözaltına alınan altı kişinin sorgusunun ise devam ettiği bildirildi.

Fotoğraf: Efendi Erkayıran/DHA

Türkiye’nin önemli çevre avukatlarından Hilal Küey yaşamını yitirdi

İzmir Barosu’na bağlı çevre avukatlarından Hilal Küey, geçirdiği yaklaşık üç-dört yıldır süren kanser tedavisinin ardından yaşamını yitirdi.

Avukat Küey, Yortanlı Barajı’nın suları altında kalan Allianoi Antik Kenti’ni kurtarmak için ve dünyanın en eski Roman yerleşimlerinden biri sayılan Sulukule’nin kentsel dönüşüm gerekçesiyle yıkılmasına karşı verdiği mücadeleler ile tanınıyordu.

Meslektaşı Arif Ali Cangı Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada “Allianoi için verdiğimiz mücadelede en son Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmuş ve haklılığımızı kanıtlamıştık. Son başvuruda Hilal Küey hasta olduğu için davaya katılamamıştı. Ancak o süreci hep birlikte götürmüştük. Kendisi Allianoi Girişim Grubu’nun sözcüsüydü” ifadelerini kullandı.

‘Her fırsatta barışın çağrısını yapardı’

Hilal Küey’in Körfez Savaşı sonrasında kurulan Irak Dünya Mahkemesi’nde de önemli katkıları olduğunu belirten Cangı, “Her fırsatta barışın çağrısını yapan, savaş suçlularını vicdanlarda mahkûm eden çok güzel ve kıymetli bir insandı” dedi.

Ölümünden dolayı derin bir üzüntü duyduğunu dile getiren Cangı, “Çok ince ruhlu, yaşam dolu, ölümün hiç yakışmadığı bir insan” sözlerini söyledi.

Kanser teşhisi konulan İkizköylü Yaşar Üstün: Termik santraller yüzünden bu hale düştük

Yaşar Üstün, Muğla’nın Milas ilçesinde yer alan İkizköy’de yaşayan 66 yaşında emekli bir maden işçisi. Geçtiğimiz haftalarda kendisine akciğer kanseri teşhisi konuldu.

Köyde yaşayanların “Yaşar Usta” olarak tanıdığı Üstün, ilerleyen günlerde tedavi olabilmek için Ankara’ya gidecek.  “Bu termik santraller ve kömürler yüzünden bu hale düştük” diyor.

Hastalığının İkizköy’de oldukça yaygın görüldüğünü belirten Üstün, “Sadece ben değil birçok kişi bu halde” diye de bir ekleme yapıyor.

‘Daha fazla kişi zarar görmesin’

Bugünlerde hasta ziyaretleriyle oldukça kalabalık olan evi İkizköy’ün Karadam mezrasında yer alıyor. Yolun karşısındaki Işıkdere mezrası ise çoktan genişleyen linyit kömürü maden ocağı nedeniyle istimlak edilmiş durumda.

Üstün Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada “Allah’tan ve devletten istiyoruz ki bu termik santraller ve kömür madenleri bir an önce kapatılsın. Daha fazla kişi zarar görmesin” çağrısında bulunuyor.

Işıkdere köyü ile bitişik maden sınırı. Fotoğraf: Emrah Tezer

Kömürle kuşatılmış bir coğrafya

Muğla’daki kömür madenlerinin ve buradan çıkarılan kömürle işletilen santrallerin tarihi çok eskiye gidiyor. İkizköy’ün neredeyse tamamı kömürle kuşatılmış durumda.

Yatağan Termik Santrali’nin ilk ünitesi 1982 yılında faaliyete geçti. 1986 yılında kurulan Yeniköy ve 1994 yılında kurulan Kemerköy termik santralleri ile birlikte 50 kilometre çapındaki santral sayısı üçe çıkmış oldu.

Santrallere yakıt sağlayan linyit kömürü ocakları ise 1979 yılından bu yana işletiliyor. 30 sene devlet tarafından işletilen madenler 2014 yılı sonunda özelleştirildi.

Harita: Yasemin Akyüz

Madenler arasında bir yaşam

Zaman içerisinde genişleyen maden ocakları birçok kişiyi evini ve köyünü terk etmeye zorladı. Bölge halkının evleri ya ‘kamu yararı’ gösterilerek kamulaştırıldı veya halk evlerini şirkete satmayı kabul etti.

Yaşadıkları yeri terk etmek istemeyen birçok kişi ise yaşamlarını hala kömür madenleri arasına sıkıştırılmış alanlarda sürdürmeye çalışıyor. Milas köylerinde yaşayanların bir bölümü de madenlerde veya termik santrallerde çalışıyor. Yaşar Usta’nın oğlu da onlardan biri.

Kanser ve solunum yolu hastalıkları

Muğla Tabip Odası Başkanı Cafer Şahin Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada “Katı yakıtlı termik santraller çevreyi en olumsuz etkileyen sanayi kuruluşlarının başında geliyor. Bölgedeki kanserlerden ve solunum yolu hastalıklarından sorumlu olduğunu düşünüyoruz” dedi.

Ancak Sağlık Bakanlığı ve İl Sağlık Müdürlüğü tarafından bu veriler kamuoyuyla şeffaf bir şekilde paylaşılmıyor.

2012 yılında Muğla İl Sağlık Müdürlüğü’nün yapmış olduğu bir çalışmada iki yılda sadece Muğla’daki hastanelerde 35 kişinin akciğer kanserinden yaşamını yitirdiği, 60 kişinin de aynı rahatsızlık nedeniyle tedavi gördüğü belirtilmiş. Ancak bu rapor da kamuoyuna açıklanmamış ve basına sızdığı kadarıyla öğrenilmiş.

Harita: Yasemin Akyüz

Veriler paylaşılmıyor

Kömürün Gerçek Bedeli isimli rapora göre 1982 yılından 2017 yılı sonuna kadar, kullanım ömrünü çoktan doldurmuş üç santralin yarattığı hava kirliliğinin toplamda 45 bin insanın erken ölümüne neden olduğu tahmin ediliyor.

Elbette gerçek sayı yalnızca termik santrallerin etkisi ile sınırlı değil. Kömür de yer altından çıkarılmasından yakılmasına kadar ki süreçte büyük bir kirlilik yaratıyor.

Raporda Muğla’daki kömür madenlerine dair bir veri bulunmadığı için Kütahya ile bir karşılaştırma yapılıyor. Kütahya’daki açık ocak işletmesinde yıllık 5 milyon ton, yer altı ocak işletmesinde 11 milyon ton kömür çıkarılan bir madende günlük ortalama toz konsantrasyonları Dünya Sağlık Örgütü ve Ulusal Mevzuat’ta belirlenen sınır değerlerin 2000 katına ulaşıyor. Yıllık ise yaklaşık 250 katı.

Muğla’da santrallerde kullanılan kömür miktarının yıllık 18 milyon ton olduğu belirtilen raporda, Kütahya’dan daha vahim bir tablo olduğu sonucuna ulaşılıyor.

Fotoğraf: Elif Ünal

‘Gerekli tedbirler alınmıyor’

Özellikle madenlerde çalışan işçilerde kömür tozuna bağlı olarak kanser türleri ve pnömokonyoz gibi solunumla ilgili meslek hastalıklarına rastlandığını belirten Dr. Cafer Şahin, “Gerekli tedbirlerin alınmaması, masraftan kaçınmak için filtrelerin aktif olarak çalıştırılmaması, çalışanlara koruyucu donanımları vermemeleri bu rahatsızlıkların başlıca sebebi” ifadelerini kullandı.

Bu hastalıkların Muğla çevresinde ne kadar yaygın olduğunu öğrenmek için verilerin şeffaf bir şekilde paylaşılması gerektiğini belirten Şahin, “Sağlık istatistiklerinin incelenmesi gerekiyor. Bakanlıkların çalışması var mıdır? Varsa tüm yalınlığıyla paylaşılması lazım ki etkili tedbirler alınabilsin” dedi.

Madenler Akbelen Ormanı’na kadar dayandı

İkizköy’ün çevreleyen kömür madenleri şu anda Akbelen Ormanı’na kadar dayanmış durumda. Yeniköy Kemerköy Elektrik Üretim ve Ticaret Anonim Şirketi (YK Enerji) 740 dönümlük ormanlık alanda kömür madeni işletmek için izin aldı.

YK Enerji’ye tahsis kararının iptal edilmesi için Muğla 1’inci İdare Mahkemesi’ne açılan bir dava bulunuyor. Davanın bilirkişi heyeti incelemesi ise 30 Temmuz Cuma günü yapılacak.

Ancak davanın sonucu beklenmeden orman kesimine başlanmasını protesto eden halk Akbelen Ormanı girişinde çadır nöbeti başlattı. “Akbelen Ormanı artık son durak” diyen bölge halkı mücadelesinde kararlı.

Fotoğraf: Elif Ünal

‘Buradaki insanlar kamu değil mi?’

Yaşar Üstün her ne kadar şu anda evden çıkamasa da aklı nöbette ve sık sık “Nöbetten haber var mı?” diye soruyor. Maden işletmeciliği için kullanılan “kamu yararı” gerekçesini eleştiren Üstün, şu soruyu yöneltiyor:

“Kamu yararı diyorlar bu yerler için. Bu yerlerde yaşayan kişiler de kamu değil mi? Hangi kamunun yararı gözetiliyor?”

Ordu’da halk sahili ve kumsalı kullanamıyor: Yasaya uygun olmayan yapılaşma var

Ordu’nun Ünye ilçesine bağlı Sahilköy Mahallesi‘nde halkın sahili ve kumsalığı kullanamadığı açıklandı.

Ordulular, Büyükşehir Belediyesi’nin Kıyı Yasası‘nı ihlal ederek suç işlediğini söylerken, Ordu Çevre Derneği (ORÇEV) Başkanı Ertuğrul Gazi Gönül de konuyla ilgili suç duyurusunda bulunacaklarını ifade etti.

‘Yasaya uygun olmayan yapılaşma var’

ANKA‘da yer alan habere göre, Sahilköy sahil ve kumsalında Sahilköy Mahallesi Muhtarı Mehmet Şensoy ile birlikte ORÇEV Başkanı Ertuğrul Gazi Gönül, yönetim kurulu üyeleri Coşkun Özbucak ve Serdar Görnaz incelemelerde bulundu.

İncelemelerin ardından açıklama yapan Ertuğrul Gazi Gönül, bölgede kıyı kenar yasasına uygun olmayan yapılaşmanın olduğunu kaydetti:

Kaydıraklı havuz yapılmış. Ordu Büyükşehir Belediyesi yasalara uymuyor. Kıyı kenar yasasına uygun olmayan yapılaşma var. Kumsal toprakla doldurularak aqua park alanı yapılmak suretiyle kamuya ait olan alan ticari işletmeye verilmiştir. Ayrıca kumsaldaki alanlara bungalov evler kişilere tahsis edilerek kıyı kenar çizgisi ihlal edilmiştir. Ordu Büyükşehir Belediyesi sahildeki, kaçak yapılar yıkılacak demesine rağmen sahiller kişilere tahsis edilmiştir.”

Fotoğraf: ANKA

‘Suç duyurusu yapacağız’

Ertuğrul Gazi Gönül, Sahilköy Mahallesi Muhtarı Mehmet Şensoy’un da çevre konusunda duyarlı olduğunu ve ORÇEV üyesi olduğunu belirtti. Gönül, konuyla ilgili suç duyurusunda bulunacaklarını bildirdi:

Ekoloji ve çevre konusunda duyarlı bir muhtarımız. Halkının kullanması gereken kumsalı ve sahili korumak için çaba harcıyor. Halk, kendi topraklarında denize giremiyor, piknik yapamıyor. Bu kabul edilemez. Dernek olarak Sahilköy halkının haklarını savunacağız. Avukatlarımızla görüşüp gerekli yasal haklarımızı kullanacağız. Suç duyurusu da yapacağız. Ordu Büyükşehir Belediyesi ‘kıyıları halka açıyoruz, kıyı kenar yasasını ihlal eden yapıları yıkıyoruz’ diye açıklama yapıyor ama kumsalı ve piknik alanını ticarileştirerek halkın kullanımını engelliyor. Keyfiyete ve hukuksuzluğa izin vermeyeceğiz. Üyemiz de olan muhtarımızın ve Sahilköy halkının haklarına sahip çıkacağız.”

‘Alan, dikenli tel örgüyle çevrildi’

Sahilköy Mahallesi Muhtarı Mehmet Şensoy da Sahilköy’ün kıyı ve sahillerinin halka kapatıldığını, alanın dikenli tel örgüyle çevrildiğini dile getirdi:

Sahilköy kıyı ve sahilleri Sahilköy halkına kapatıldı. Sahilköy Muhtarlığı’na tahsis edilmiş olan Çınarsuyu Piknik ve Mesire Alanı, Ordu’nun büyükşehir kapsamına geçirilmesinden sonra muhtarlıktan alındı ve sonra özel kişiye ihale edilerek Sahilköy halkının sahile, kumsala ve denize ulaşımı engellendi. Alan, dikenli tel örgüyle çevrildi. Bununla da kalınmadı sözleşmelere ve mevzuata aykırı işlerden dolayı ihale birkaç defa yenilendi fakat yine aynı kişinin işletmesinde kaldı.”

‘Halkın kumsala ve denize ulaşım olanağı kalmadı’

Şensoy, halkın kıyıya ulaşabilmesi için Orman İşletme Müdürlüğü‘ne verdikleri dilekçeye yanıt alamadıklarını da söyledi:

Çınarsuyu (Sahilköy) bölgesindeki bu piknik alanı mevzuatın yani kıyı kenar çizgisi, İmar Yasası ve sahilleri düzenleyen yasalar hiç dikkate alınmadan yasa dışı işler ve tahribatlar yapılmakta doğal doku yok edilerek yapılaşmaya gidilmektedir. Halkın kıyıya ulaşabilmesi için geçiş bandı açılmasına yönelik dilekçemize Orman İşletme Müdürlüğü yanıt vermediği gibi yol da açılmadı. Halkın kumsala ve denize ulaşım olanağı kalmadı.”

Siirt’in tek nefes alanı Zorava Çayı HES ile yok edilecek

Haber: Metin YOKSU

*

Siirt‘in doğal güzellikleri arasında bulunan Zorava Çayı (Sıçan Deresi) üzerine yapılmak istenen hidroelektrik santraller (HES) ve baraj ile tehlike altında.

Siirt sınırları içinde bulunan Botan Çayı‘nın kollarından biri olan Zorava Çayı’nın kaynak noktasından Botan Çayı’na ulaşana kadarki 70 kilometrelik alanda iki HES ve bir de Baraj Göleti yapılmak isteniyor.

İlk HES itirazlara rağmen yapıldı

Eruh ilçe sınırlarında bulunan Kuşdalı Köyü (Şavura) ile Bilgili Köy mevkiinde bulunan Zorava’nın kaynak noktasına yakın bir yerde ilk HES 2015 yılında köylülerin tepkilerine rağmen yapılmıştı.

Aradan henüz dört yıl dahi geçmeden HES’in 6-7 kilometre kadar aşağısına yeni bir HES daha yapılması amacıyla Devlet Su İşleri (DSİ) ile Tigris Enerji Üretim A.Ş. tarafından ortak inşa edilecek proje, 21 Mart 2019 tarihinde “Mergi Regülatörü ve Hidroelektrik Enerji Üretim Tesisi için Su Kullanım Hakkı Anlaşması” kapsamında imzalandı.

Fotoğraf: Metin Yoksu

Hukuki mücadele başladı

Ardından ÇED raporu hazırlanırken köylüler dava açarak HES’in doğaya vereceği zararlar nedeni ile hukuk mücadelesi başlattı. ÇED Raporunun usule uygun yapılmadığı için köylüler, yürütmeyi durdurmak amacıyla 25 Nisan 2019 tarihinde Siirt İdare Mahkemesi’ne başvurdu.

30 Nisan 2019 tarihinde mahkeme “Dava konusu işlemin uygulanması halinde yapılması planlanan projenin inşaata başlanabileceği, projenin ekolojik dengeyi etkileyebileceği, bu durumun ise telafisi imkansız veya güç zararlara sebebiyet vereceği hususları dikkate alarak” yürütmeyi durdurma kararı verdi.

Kararın ardından projenin sürdürülme girişimleri nedeniyle köylüler ikinci defa ÇED raporunun usule uygun yapılmadığı gerekçesiyle mahkemeye başvuruda bulundu. 10 Haziran 2019 tarihinde ikinci kez yürütmeyi durdurma kararı çıktı.

İdare Mahkemesi’nde ÇED Raporunun iptaline ilişkin davanın son duruşması, 23 Eylül 2020 tarihinde görüldü. Bu kez görülen duruşmada mahkeme ikiye karşı bir oyla davayı köylülerin aleyhinde sonuçlandırarak köylülerin ayrıca 15 bin 475 TL’de mahkeme masrafı ödemesine karar verdi.

Fotoğraf: Metin Yoksu

Karar köylüler lehine bozuldu

Mahkeme heyetinden köylüler lehine oy kullanan mahkeme başkanı ise gerekçeli kararında şu ifadelere yer verdi:

“Mahkememizce yapılan keşif sonucunda alınan bilirkişi raporunda inşaat aşamasında faaliyet gösterecek geçici tesislerden olan kırma eleme tesisi hazır beton santralinin etkileri ile tedbirlerine yer verilmediği, ayrıca faaliyetin gerçekleştireceği hat ve yapımdaki diğer faaliyetlerin çevresel etkinleşme nasıl bir yansıması olacağı ile ilgili gerekli değerlendirmelerin olmadığı tespitlerine yer verildiği görülmekte olup dava konusu Mergi Regülatörü ve HES projesine ilişkin davalı idareden alınan çevresel etki değerlendirme olumlu kararının ‘Kırma, Eleme Tesisi ve Hazır beton Santrali’ne ilişkin kısmi yönünde iptaline karar verilmesi gerektiği görüşü ile aksi yöndeki çoğunluk görüşüne katılmamaktayım”

Kararın ardından köylülerin başvurduğu Danıştay, kararı köylüler lehine bozdu. Köylülerin ÇED Raporu’nun iptali taleplerine ek olarak Danıştay köylülerin mahkeme masrafını ödemesi kararını da iptal etti; ÇED Raporu’nda hata olduğunu ve bu nedenle yeni bir bilirkişi incelemesi yapılmasını kararı verilmesini istedi.

Danıştayın gerekçesinde görülen tehlike

Danıştay’ın gerekçeli kararında ÇED sürecinin mevzuata uygun yapıldığı ifade edilirken özellikle ÇED raporunda yaşanan eksikliklere de dikkat çekiliyor. ÇED raporunu inceleyen Danıştay’ın gerekçeli kararında mevzuata ne kadar riayet edilse de özellikle “meydana gelebilecek bazı olumsuzlukların nasıl giderileceğinin raporda açıklanmadığı” ibaresi dikkat çekti. Kararda tarım arazilerinin bulunmadığı bölgenin ormanlık alan oluşu ve bu bölgede su kaynaklarının olumsuz etkilenme nedeniyle tarım arazilerinin de olumsuz etkileneceği vurgulandı.

Fotoğraf: Metin Yoksu

Bilimsel çelişki var

Bölgede yaşayan canlı türlerinin de zarar göreceğini vurgulayan Danıştay gerekçesinde “Projenin gerçekleşeceği alanda yapılacak çalışmanın, özellikle kırma-eleme tesisi faaliyetinden kaynaklı ciddi bir toz oluşumu ve etraftaki su kaynakları ile tarım arazilerine ciddi zararlar verebileceği, konu ile ilgili olumsuzluğun nasıl giderileceği hususunun ÇED raporunda detaylı olarak açıklanmadığı” ifadeleri yer aldı.

Öte yandan rapor değerlendirmesinde şöyle denildi:  “ÇED raporunun konusunda uzman akademisyenlerden destek alınarak hazırlandığı belirtilerek uyuşmazlık konusu projeye ilişkin verilen “ÇED Olumlu Kararı”nın “bilimsel esaslara göre kabul edilebilir düzeyde olduğu” yönünde görüş ve kanaat bildirilmesinin önemli bir çelişki olduğu değerlendirilmektedir.”

Danıştay dikkat çektiği çelişkiler nedeni ile “ÇED raporunun ve alınacak diğer önlemlerin teknik ve bilimsel açıdan yeterliliğinin tespiti amacıyla, aralarında çevre mühendisi, jeoloji mühendisi, ziraat mühendisi, inşaat mühendisi, harita mühendisi, maden mühendisi olmak üzere tarafların iddiaları da dikkate alınarak gerekirse başka dallarda da öğretim üyeleri seçilerek oluşturulacak yeni bir bilirkişi heyetiyle, mahallinde kesif ve bilirkişi incelemesi yaptırılarak uyuşmazlığın esası hakkında alınacak rapor ile dosyadaki bilgi ve belgelerin birlikte değerlendirilmesi suretiyle yeniden bir karar verilmesi gerekmektedir” sonucuna vardı.

Fotoğraf: Metin Yoksu

Elçiçek: Hukuki gerekçe sunulmamıştı

Dava sürecini değerlendiren bölge sakinlerinden ve hukukçu Fatma Elçiçek, su kaynaklarının yok edildiğine ve bölgede yaşayan tüm canlı türlerinin tehlike altında olduğu için dava sürecini başlattıklarını Yeşil Gazete’ye anlattı.

Önceki duruşmalarda mahkemenin köylüler aleyhine karar verdiğini hatırlatan Elçiçek, duruşmada mahkeme başkanın ise köylüler lehine oy kullandığını hatırlattı.

Elçiçek önceki kararda “Projenin gerçekleşeceği yerde yaşam alanlarının mevcut olduğuna dair dosyaya sunduğumuz tapu ve devam eden ilgili davaları dikkate alınmamış, ÇED Yönetmeliği hakkında hukuki bir gerekçe sunulmamış, ÇED olumlu işlemi yönünden ise gerekçe ile hüküm çatışma halinde olup; gerekçede adeta işlemin iptalini gerektiren nedenler sıralanmış, hüküm ise ‘hukuka aykırılık bulunmamaktadır’ biçiminde olmuştur” diyerek Danıştay’ın kararları kendi itirazları yönünde dikkate alınarak kararların bozulduğuna vurgu yaptı.

‘Nefes alınacak son alan’

ÇED raporunda yer alan sorunlar neticesinde bölgede yaşayan canlıların olumsuz etkileneceğini vurgulayan Elçiçek son yıllarda yaşanan küresel ısıma ve kuraklık nedeni ile suyun değerinin bilineceği yerde suya bu şekilde davranılmasını eleştirdi:

“Ayrıca son zamanlarda yaşanan kuraklığı da göz önüne aldığımızda kuruma noktasına gelen Zarova Çayı’nda üçüncü bir projenin doğa katliamına sebebiyet vereceği kuşkusuzdur. Hızla çölleşen ve su fakiri olan Türkiye’de kişi başına düşen su miktarı da azalmaktadır. Bunun yanı sıra, yapılan çalışmalar, küresel iklim değişikliğinin Türkiye’yi kuraklıkla vuracağını öngörmektedir. Küresel iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek ülkeler arasında yer alan Türkiye, BM Çevre Programı’nın (UNEP) tahminlerine göre Avrupa’da çölleşmenin ilk önce başlayacağı ülkeler arasındadır. Ayrıca yöredeki çatışmaların sona ermesinden sonra el değmemiş doğası ve biyoçeşitliliğiyle önemli bir ekoturizm merkezi haline gelebilecek olan Zorava Çayı, HES’e kurban edilemez. Siirt’tin çevresindeki çoğu doğa ve tarihi güzellikler HES projelerine kurban edilmiş olup şu an Siirtlilerin nefes alabildiği neredeyse tek doğal yapı olarak kalmıştır Zorava Çayı. Çevre hakkı aynı zamanda bir bütün içinde en temel insan hakkı olan yaşam hakkının, insan olmanın bir uzantısıdır. Bu nedenle yapılması planlanan ve doğaya hiçbir yararı olmayan sadece özel şirketlerin menfaatini gözeten HES’lerin iptali için hukuksal mücadelelerimizin yanında toplumsal mücadeleyi de görmek istiyoruz.”

Antalya’da orman yangınları: Üç mahalle boşaltıldı

Antalya’nın Manavgat ilçesinde öğle saatlerinden itibaren iki farklı noktada başlayan yangın sebebiyle üç mahalle boşaltıldı.

Manavgat Kaymakamı Mustafa Yiğit, yangının yerleşim yerlerine doğru ilerlemeye devam ettiğini söyledi.

Yangınlar rüzgarın etkisiyle büyüdü

İlk yangın haberi kırsal Yeniköy Mahallesi‘nden gelirken, ormanlık alanda başlayan yangın rüzgarın da etkisiyle büyüdü.

Ekipler bölgedeki yangına müdahale ederken, bu sefer de kent merkezinden bir yangın haberi geldi.

Side kavşağı yakınlarında ormanlık alanda başlayan yangın da rüzgarın etkisi ile hızla büyüdü. Alevler karayolu refüjündeki palmiye alanlarına da sıçradı.

Yangın söndürme çalışmaları devam ediyor

Ekipler, yangınları söndürmek için havadan ve karadan müdahaleyi sürüyor.

Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli de bölgeye doğru yola çıktığı öğrenildi.

Eber Gölü can çekişiyor

Afyonkarahisar’ın Eber beldesinde bulunan Eber Gölü’ndeki kuruyan alanın yüzde 80 olduğu açıklandı.

Akademisyen ve göl uzmanı Türkiye Tabiatını Koruma Derneği (TTKD) Bilim Danışmanı Dr. Erol Kesici, gölün can çekiştiğini ve gölün atık alanı olarak kullanılmaya devam edilmesi durumunda coğrafyadan tamamen silineceğini kaydetti.

Kuraklığın nedeni vahşi tarımsal sulama ve kuraklık

DHA‘da yer alan habere göre, Akademisyen ve göl uzmanı TTKD Bilim Danışmanı Dr. Erol Kesici, Eber Gölü’ndeki son duruma ilişkin yaptığı incelemeye göre, gölün derinliğinin eskiden 24 metre olduğunu, son yapılan ölçüme göre ise bir metreye kadar düştüğünü kaydetti.

Kesici, gölün kurumasına neden olan etkenlerle ilgili şunları söyledi:

Vahşi tarımsal sulama ve kuraklık nedeniyle su talebi artıyor. Ayrıca sıcaklıklara bağlı buharlaşma da arttığı için göl kurumakta. Şu an baktığımızda gölün yaklaşık yüzde 80’i kurumuş, geriye batık ve çatlamış topraklar kaldı. Kuşlar ve su canlıları tehlike altında. Etrafındaki yoğun tarımsal sulama faaliyetleri ve sondajlar nedeniyle kalan suyunun da bu sezonu zor çıkaracağını düşünüyorum. Türkiye’nin en büyük beşinci doğal tatlı su gölüyken, maalesef artık değil.”

‘Gölde 200’e yakın kuş türü belirlenmişti’

Dr. Erol Kesici, gölün bölgede yaşayan 30 binden fazla insanın geçim kaynağı olduğunu da dile getirdi. Kesici, gölün birinci derece tabiat sit alanı ilan edildiğini ancak korunamadığını da dile getirdi:

Biyolojik çeşitliliği ve zengin bitki örtüsü kuşlar için kışlama, barınma, çoğalma, korunma ve beslenme alanı olarak en ideal ortamı oluşturuyordu. Avrupa, Asya ve Afrika arasında göç eden kuşların, İstanbul üzerinden izledikleri göç yollarının önemli noktalarından biri de Eber Gölü’dür. Eber Gölü’nde 200’e yakın kuş türü belirlenmiştir. Bu nedenle 1992’de 1’inci derece tabiat sit alanı ilan edilmişti ama korunamadı.”

‘Yoksa Eber Gölü coğrafyamızdan tamamen silinecek’

Gölün, yıllardır çevresindeki 17 yerleşim biriminin atık deposu olarak kullanıldığının da altını çizen Dr. Kesici, göl için yapılması gerekenleri şöyle sıraladı:

Gölü besleyen su kaynaklarının önü açılmalı. Sondaj kuyuları sınırlandırılmalı. Göle başka bir yerden su getirmek çözüm değildir. Gölün doğal akışını korumak en önemli koruma çalışmasıdır. Gölün dip çamuru ekonomik amaçlarla değil, bilimsel yöntemlerle ekolojik yapısının korunarak temizlenmesi gerekiyor. Sazlık alanlardaki bitkilerin gençleştirilmesi ve bakımları yapılmalı.

Göl çevresindeki bilhassa tamamen karalaşmış alanlardaki kamışlık sahalar bilimsel yöntemlerle temizlenmeli. Suyun temizlenmesinde büyük önem arz eden kamış ve sazlar aşırı suya ihtiyaç duymaları nedeniyle kontrollü şekilde kesilmeli. Belirli bölgelerinde çok az da olsa su ve canlılık emaresi görülen göl dinlendirilmeli. Göl atık alanı olarak kullanılmaktan vazgeçilmeli. Yoksa Eber Gölü coğrafyamızdan tamamen silinecek ve geri kazanılması parayla mümkün olmayacaktır.”

‘Göle her bakımdan ihanet ettik’

Ayrıca, Erol Kesici dünyada sadece gölün olduğu bölgede yetişen endemik tür piyamın (Eber sarısı) neslinin tehlike altında olduğuna dikkat çekti. TTKD Bilim Danışmanı, bölge halkının üzüntüsünü ve pişmanlığını şöyle aktardı:

Göle her bakımdan ihanet ettik. Hiç bitmez, kirlenmez, tükenmez sandık; o da canlıymış, bilemedik. Her şeyden önce susuz kalmaktayız. Fasulye, domates, biber ve meyve için su bulamaz hale geldik. Onunla da kalmadı cildimiz, ciğerimiz kurudu, biz kuruduk.

Kurbağa sesine hasret kaldık, göl kurbağasız olur mu? Kurbağalar yok olunca geceleri gün sineklerinden sivrilerden ışık yakamaz olduk. Su yılanları, kemirgenler yok olunca sazlıklar ve tarlalar farelere kaldı. Ürüne zarar veriyorlar. Gölün kuruması her şeye etki etmekte, sıcak havalarda, gölün atık kokusu dayanılmaz oluyor. Bilemedik hocam, emanete sahip çıkamadık, felaketi yaşamaktayız, elden ne gelir onu da bilmemekteyiz.”

Mülteci olmanın dayanılmaz ağırlığı

Nasıl dönebilirim ki ülkemde bir savaş varken, ve ben bu savaşta bir taraf olmayı reddetmişken, her iki taraftan da hain damgası yemişken, bunca yoksulluk ve kötülük varken hem de gidecek bir evim ve işim yokken…

Ülkene geri gitmek ister misin diye hangi mülteci veya sığınmacıya sorarsanız sorun, yukardakine benzer cevaplar alırsınız.

Hal böyleyken özellikle de muhalefetin gündeminde sığınmacıları geri göndermek -onlar buna misafirlerimizi sorunsuzca uğurluyacağız diyor- var.

Mülteci düşmanlığında yarış

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu yöndeki açıklamalarına, Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan’ın kentteki mültecilerin fatura ve vergilerine 10 kat zam yapacağını açıklaması eklendi.

Bu duruma CHP’den başkanın açıklamaları kendisini bağlar şeklinde çok silik bir tepki geldi. Hatta Arzu Sabancı’nın “Ülkemde mülteci istemiyorum” sözüne CHP Grup Başkan Vekili Engin Özkoç’un sosyal medya hesabından şu sözlerle destek geldi:

“Arzu Sabancı hanımefendi açık yüreklilikle konuşmuş. Tebrik ediyorum. Nerede iş dünyasının diğer babayiğitleri? Suça sessiz kalanlar hata yapanlar kadar suçludur! Korkmayın ses çıkarın.”

Bu açıklamalara Meral Akşener’in Bitlis ziyaretinde, Avusturya Başbakanı Kurz’un Afgan mülteciler açısından Almanya, Avusturya ve İsveç’tense Türkiye’nin sığınmak için daha doğru yer olduğu söylemine “Biz size 3 milyar avro verelim arkadaş sen bizdekilerin tamamını al” cevabı eklendi.

Sahte haberler dolaşımda

Arkasından Suriyeli mültecilerin 27 Temmuz 2021’de Saraçhane’de “Gitmiyoruz” başlığıyla bir miting yapacağı sahte haberi 2019 yılına ait bir görsel kullanılarak yayıldı.

Bütün bunlar gösteriyor ki muhalefetin bir kısmı mülteci karşıtlığı üzerinden politika üretmeye çok hevesli. Bu konuda Avrupa’daki sağcı partileri takip ediyorlar sanki. Ve bu karşıtlığı geliştirirken de özellikle Taliban’ın hakimiyetiyle Afganistan’dan yeni gelen sığınmacılar üzerinden güvenlik ve ekonomi kaygıları öne sürülüyor.

Bu kaygılar toplumun birçok kesimindeki insan tarafından da paylaşılıyor. Toplumda yer eden kaygılar anlaşılabilir. Çünkü ortada Taliban’la pek farkımız yok diyen bir hükümet var. Ve aynı hükümet, ülkeye giren mülteci ve göçmenlerin doğru düzgün bir kaydını tutmuyor. Kamuoyunu şeffaf bir biçimde bilgilendirmiyor.

Gelen insanları kayıt altına alıp, araştırmalarını yapıyor mu bilmiyoruz. Çünkü gelen insanlar can güvenliği sebebiyle kaçmış mülteci durumundaysa zaten almak ve geri göndermemek zorundasınız. Ancak göçmenler daha çok ekonomik sebeple geldiği için durumu biraz daha farklı ki onlarla ilgili de önlemler geliştirebilirsiniz eğer göçmen kabul edecek kapasiteniz varsa.

Mülteciler koz olarak kullanılıyor

Ancak hükümetin mülteci politikası gelenleri sığınmacı olarak tutup Avrupa ile pazarlıklarında koz olarak kullanma ve para koparma üzerine kurulu olduğu için ciddiyetten yoksun bir şekilde ülkeye girişler ve yerleşmeler gerçekleşiyor.

Güvenlik konusuna gelince çok daha geriye gitmemiz gerekiyor. Suriye savaşına dâhil olduğumuzdan beri Türkiye’ye giren cihatçı sayısı ve Türkiyeli terörist sayısı oldukça artmış durumda.

Bölgedeki çalışmalarıyla tanınan akademisyen Doç. Dr Hakan Güneş’e göre; Suriye’de savaşan Türkiyeli cihatçı sayısı Afgan sayısından kat kat fazla. Suruç ve Ankara Garı katliamlarını yapanlar Türkiyeli ve Reina katliamını yapan da Özbek etnik kökenli bir Kırgız. Yani demek oluyor ki insanların etnik kökenlerinden çok ülkelerinde nasıl bir profil çiziyorlar buna bakmak lazım.

Ülkenize tacizci, tecavüzcü ve katilleri almazsınız zaten BM de bu tür insanların mülteci olamayacağını söylüyor. Güneş’in aktarımına göre önce genç erkeklerin gelmesi normal çünkü bekâr erkekler hızlı hareket edebiliyor ve bunlar İran sınırında bekliyordu zaten kapılar açılınca ilk onlar geldi.

Şimdi kadın ve çocuklar gelmeye başladı ve bu sayı giderek de artacak. Hükümet net ve kayda dayalı açıklamalar yapmadıkça tabii bu durum çoğu insanı rahatlatmayacaktır.

Fotoğraf: Ruşen Takva

Muhalefet ne yapmalı?

Öncelikle mülteci olmak için gelen ve başvuran herkesi aynı şekilde değerlendirip potansiyel terörist olarak görmek ve ekonomik tehdit olarak algılamak çok yersiz. Can güvenliği yaşayan insanların sorununa duyarsız kalmak ise insan haklarına aykırı bir durum. Bir gün hepimiz şu veya bu sebeple mülteci olabiliriz.

Muhalefet bir an önce hükümetin mültecileri kullanışlı bir enstrüman ve sayısal bir değer görmesinin karşısında durup, onların insan olduğunu hatırlatmak zorundadır. Ve Türkiye’de zorla tutulmalarının önüne geçmelidir. Çünkü mülteci sorunu tüm ülkeleri ilgilendiren bir sorundur. Hem de çoğu mültecilik durumlarına silah satıp, savaşlar çıkartarak sebep olan ülkeler bu yaptıkları canavarlığın sonuçlarıyla yüzleşmek zorundadır.

Türkiye, Fas, Tunus, Ürdün ve Libya’ya para verelim mülteciler orada kalsın insanlık dışı ve kibirli bir tutumdur. Muhalefetin mültecileri ülkelerine geri göndereceğiz söyleminin de hiçbir pratik karşılığı yoktur. İnsanların durumunu nasıl ayırt edip de göndereceksiniz? Hangi ortama göndereceksiniz? İç savaşlar ve sorunlar tamamen biti ve bu ülkeler demokratik birer siyasal sisteme mi kavuştu?

Topyekün mülteci karşıtlığı kısa vadede size oy getirebilir ancak ileride çok utanacağınız ve açıklamakta zorluk çekeceğiniz tehlikeli adımları da atmış olursunuz. Bunun yerine durumun asıl muhatabı hükümeti ve devlet mekanizmalarını sağlıklı bir mülteci politikası hayata geçirmeye zorlamak daha etik ve insani olacaktır.

Bu konuda belediye başkanı fırtına koparan Bolu’ya baktığınızda nüfusa oranla en az mülteci yaşayan kentlerden birisi olduğunu görürsünüz. Dünyada nüfusuna oranla hatırı sayılır bir mülteci barındıran İstanbul’un Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun, Bolu Belediye Başkanı Özcan’a katılmadığını söyleyip eleştirmesi de sağduyulu bir yaklaşım olarak kaydedilmelidir.

Eğer demografik yapıyı değiştirecek bir aşamaya geldiğini düşünüyorsanız mülteci sorununun bunu uluslararası platforma taşımak ve oradan insani bir çözüm geliştirmek gerekir. Ekonomik kaygılara gelince bu kadar basit olmayıp tartışılacak birçok veçhesi olsa da şu duvar yazısıyla bitirmek istiyorum:

“Bizi soyanlar göçmen ve yoksul değil, buralı ve zengin.”