İstanbul‘da metro simgesinin “U” olarak değiştiğini duyuran Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Adil Karaismailoğlu‘na İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden (İBB) yanıt geldi.
İBB Sözcüsü Murat Ongun, İstanbul’da metro simgesinin “M” olarak kalacağını vurguladı.
‘Metronun yeni simgesi’
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Adil Karaismailoğlu, sosyal medyadan yaptığı bir paylaşımda İstanbul’da metro simgesinin değiştiğini şöyle duyurmuştu:
Karaismailoğlu, bugün Gayrettepe-Kağıthane-Eyüp-İstanbul Havalimanı Metro Hattı‘nın Kağıthane İstasyonu’nda incelemelerde bulundu. Etkinlikte kullanılan görsellerde de metro duraklarında U harfli yeni logolar kullanıldı.
‘Metronun simgesi aynı kalacak’
Bakan Karaismailoğlu’nun bu paylaşımına yanıt veren İBB Sözcüsü Murat Ongun, İstanbul’daki metronun simgesinin 1992’den beri M olduğunu ve M olarak da kalacağını söyledi:
Sayın Bakan, İstanbul’daki metronun simgesi 1992’den beri M’dir. Siz İBB’de görevdeyken de öyleydi, İstanbul’da en çok metro yapılan bu dönemde de M olarak kalacak.
Hizmet İstanbul’a hizmettir, ayrıştırmak hiç hoş değil.”
Sayın Bakan, İstanbul'daki metronun simgesi 1992'den beri M'dir. Siz İBB'de görevdeyken de öyleydi, İstanbul'da en çok metro yapılan bu dönemde de M olarak kalacak.
Kaos GL Derneği, dünden bugüne LGBTİ+’ların medyada nasıl temsil edildiğini incelediği “Medyada LGBTİ+’lar” izleme raporunu yayınladı.
Raporda 1980’lerden bugüne kadar Kaos GL arşivinden seçilen haberler ayrıntılı olarak incelenirken, LGBTİ+’ların haberlerde hangi çerçevelerde ve nasıl yer aldığı da aktarıldı. Raporda, ayrıca nefret söyleminin seneler içindeki seyri ve medya ile siyaset ilişkisi de yer aldı.
LGBTİ+’ların olumsuz temsili arttı
Raporda, 2020 yılında yayınlanan haber sayısında, öncek yıllara göre ciddi bir artış yaşandığı, ancak LGBTİ+’ların olumsuz temsil edildiği, nefret söylemi ve/veya ayrımcı dil içeren metinlerin sayısının arttığı ifade edildi.
2020 yılında yayınlanan haberlere bakıldığında, özellikle İstanbul Sözleşmesi etrafında şekillenen LGBTİ+ karşıtı kampanya ve Diyanet’in LGBTİ+’ları hedef gösteren hutbesinin ardından yaşananların bu artışın sebepleri arasında olduğu belirtildi.
Pandemi sürecinde medyada LGBTİ+ karşıtı kampanyalar yoğunlaşırken, sistematik bir şekilde yürütülen bu karalama kampanyaları hem yaygın medyada hem de yerel medyada geniş yer buldu.
Buna karşılık LGBTİ+ haklarını gözeten yayın organlarının haber sayılarında
yaşanan artış, genel tabloyu değiştiremedi.
Raporda yıllara göre veriler şöyle sıralandı:
2017 – Toplam haber: 2388, Hak haberciliği: 1097, Nefret söylem veya ayrımcılık: 1291
2018 – Toplam haber: 2278, Hak haberciliği: 1148, Nefret söylem veya ayrımcılık:1130
2019 – Toplam haber: 2643, Hak haberciliği: 1150, Nefret söylem veya ayrımcılık: 1493
2020 – Toplam haber: 3459, Hak haberciliği: 1366, Nefret söylem veya ayrımcılık: 2093
Grafik: Kaos GL
‘LGBTİ+ karşıtlığı hem bir hedef hem de amaç’
Raporda bu rakamlarla ilgili şu ifadeler yer aldı:
Senelere göre nefret söylem, ayrımcı dil ve önyargının grafiği incelendiğinde;
2018’den 2020’ye her üç başlıkta da oransal br artış yaşandığı gözleniyor. Bu durum, yazılı basında belli gazetelerin LGBTİ+ karşıtlığını yayın politikasına dönüştürmesi ve sistematk olarak LGBTİ+’ları ve LGBTİ+ örgütlerini hedef göstermesiyle açıklanabilir.
Medyadaki LGBTİ+ karşıtlığı ve düşmanlığı, tesadüf ya da rastlantısal değil. Gerek bu raporda gerekse de diğer izleme faaliyetlerimizde belli dönemlerde kamu otoritelerinin, bakanların, Cumhurbaşkanı’nın ve üst düzey kamu görevlilerinin LGBTİ+’ları hedef alan açıklamalarına paralel bir şekilde medyada çok hızlı bir şekilde düşmanlaştırma politikalarının devreye sokulduğunu fark ediyoruz.
Medyada bir yandan siyasetçilere ve topluma ‘LGBTİ+’lara karşı olmaları’ mesajı da yer alıyor. LGBTİ+ karşıtı medya, LGBTİ+’lar ve hakları söz konusu olduğunda hem refleksif hem de proaktif br yayıncılığı yayıncılığı el ele yürütüyor. LGBTİ+ karşıtlığı hem bir hedefe hem de amaca dönüşüyor.”
‘Rapor, gazete sayfalarında nasıl var olduğumuzun yanıtı’
Raporu kaleme alan derneğin Medya ve İletişim Program Koordinatörü Yıldız Tar, raporla ilgili şunları söyledi:
Kendi hikayeni anlatmak hayatına sahip çıkmanın ön koşuluna dönüştüğünde, LGBTİ+’lara, öznesi saklanmış cümlelerdeki gizli özneler olmaktan çıkmak için o cümlelerin nesnesine de, tümlecine de, yüklemine de göz dikmek düşüyor. Özneleşmenin yolu ise, o cümleleri ters yüz edip kendi cümlelerini kurmak ve basının da o cümleleri kuracağı güne kadar, izlemekle kalmayıp dönüştürmek için eylemekten geçiyor.
Hazırladığımız bu raporla; 90’lardan bugüne arşivimizde yer alan gazete kupürleri ve medya izleme çalışmamızda artık çeyrek asra yaklaşan deneyimimizle; bugünün medyasındaki hak ihlallerini anlamak ve geçmişten bugüne süregelen örüntüleri deşifre ederek değiştirme iradesine bir tuğla daha koymak niyetindeyiz.
‘Vardık, varız, varolacağız’ derken, gazete sayfalarında nasıl var olduğumuz sorusuna yanıt olan raporumuzun, LGBTİ+’ların eşitlik ve özgürlük mücadelesine katkı sağlaması umuduyla…”
Bilim insanlarının yıllardır uyarıda bulunduğu iklim değişikliği bizi gelecekte bekleyen bir tehlike olmaktan çıktı. İklim krizi neden olduğu aşırı sıcak ve soğuk dalgalarıyla, sellerle, yangınlarla ve kuraklıkla artık kapımızda.
Uzmanlar bir yandan iklim değişikliğine yol açan seragazı emisyonlarını bir an önce sıfırlamamız gerektiğini söylerken bir yandan da sıklığı ve şiddeti her geçen gün artan iklim afetlerine kendimizi hazırlamamız gerektiği uyarısında bulunuyor.
Peki zamanımızın çoğunu geçirdiğimiz ve fosil yakıta dayalı enerji tüketiminde büyük bir pay sahibi olan binalarımız (evler, okullar, hastaneler, iş yerleri) bu krize ne kadar hazır?
Çözüm sıfır enerji binalarda
Aşırı sıcaklar artarken enerji dağıtım şirketleri yoğun klima kullanımı sonucunda enerji talebini karşılayamayacaklarını söylüyor. Kimi bölgelerde bu durum, 24 saati bulan elektrik kesintileriyle de sonuçlanıyor.
ZeroBuild Türkiye’21 Genel Sekreteri Yasemin Somuncu’ya göre “sıfır enerji binaların” hayata geçirilmesi bizi bu tarz senaryolara karşı hazırlayabilir.
Sıfır enerji bina; enerji verimliliği yüksek, tamamen yerinde ve/veya yakınındaki yenilenebilir enerji kaynaklarından beslenen ve belirli bir zaman diliminde yenilenebilir kaynaklarla üretilebilecek kadar enerji tüketen bir bina olarak tanımlanıyor.
‘Yüzde 60’a kadar enerji verimliliği’
Sıfır enerji binalarının yapılması malzeme tedarikinden binanın inşaatına kadar birçok süreci birlikte düşünmekten geçiyor. Binalarda enerji verimliliğinin sağlanması ise en büyük önceliklerden.
Yeşil Gazete’ye konuşan Somuncu, “Enerji verimliliği çalışmasının yapıldığı binalarda yüzde 50’ye varan verimlilik sağlanabiliyor. Kamu binalarında bu oran yüzde 60’a kadar çıkıyor” dedi.
Yasemin Somuncu
‘Bütüncül bir yaklaşım benimseniyor’
Bu binaların tasarlanırken birçok boyutun hesaba katıldığını ifade eden Somuncu, tüm süreçlerde bütüncül bir yaklaşımın benimsendiğini belirtti. İnşaata başlamadan önce mimarların, malzeme üretenlerin ve müteahhitlerin hep birlikte masaya oturduğunu aktaran Somuncu şunları söyledi:
“Bu herkesin çok tercih etmediği bir yöntem. ‘Belediyeden ruhsatı alalım da yerinde bakarız’ mantığı çok daha geçerli. Ancak bu projelerde masa başında iki ay daha fazla zaman harcayıp bütün sıkıntıları önden görerek bertaraf etme şansı var. İnşaattaki gereksiz hatalar da önlenmiş oluyor.”
‘Farklı kullanım şekilleri göz önünde bulundurulmalı’
Somuncu’ya göre binaları tasarlarken binaların farklı kullanım şekillerini de göz önünde bulundurmak gerekiyor. Örneğin bir hastane 7/24 kullanımda olurken, akademik binalar akşam saatlerine kadar kullanılıyor.
Evlerdeki kullanımında hanede yaşayan kişilere göre değişiklik gösterdiğini belirten Somuncu, “Konut içerisindeki herkes çalışıyorsa elektrikli aletler gece veya hafta sonu çalıştırılır. Yaşı büyük olan veya çalışmayan kişiler varsa o zaman bu durum da değişebilir. Yani özetle tasarım sürecinde binayı kimin kullanacağının dikkate alınması gerekiyor” dedi.
‘Binalar farklı amaçla kullanılmamalı’
Daha önce başka bir amaçla tasarlanmış binaların farklı şekilde kullanılmasının da sorunlu olduğunu belirten Somuncu, daha önce bir AVM olarak tasarlanmış İstanbul’daki bir üniversite binasını örnek gösterdi ve şu soruyu sordu:
“Yerin altında katlar bulunuyor ve pencereleri yok. Bu sınıfta okuyan öğrenciler temiz havaya ve gün ışığına ulaşamadığı bu ortamda neyi ne kadar yapabilir?”
‘Kent merkezindeki sıcaklık 3 derece düşürülebilir’
Kentsel Isı Adası’nın da sıcaklık artışlarında ciddi bir problem olduğunu dile getiren Somuncu, şehir merkezlerinde kırsal çevreye kıyasla daha yüksek seviyelere ulaştığını söyledi. Bu duruma sebep olan faktörler ise düşük albedolu (koyu renkli) ve yüksek emişli malzemeler, dar sokaklarda yüksek binalar, azaltılmış bitki örtüsü ve sınırlı gölge.
Yeşil altyapıların ve sokaklarda artan bitki örtüsünün Kentsel Isı Adası etkilerini azaltmaya yardımcı olacağını belirten Somuncu, “Bu politikalar kent merkezlerindeki yaz sıcaklığını 1-3 derece arası düşürebilir” dedi.
Yeşil çatı uygulamalarının da oldukça etkili olduğuna değinen Somuncu, Avrupa’da yeşil çatı uygulamalarının zorunlu hale geldiğini hatırlattı ve “Yeşil çatılar hem çatıların serin kalmasını sağlayacak hem biyoçeşitliliğe katkı sağlayacaktır. Yapay çim yerine endemik bitkiler kullanılması su kullanılmasını da gerektirmez” ifadelerini kullandı.
Fotoğraf: Shutterstock
‘Bakanlıklar ve yerel yönetimler devreye girmeli’
Türkiye’de birçok malzeme firmasının yurtdışına ihracat yaptığını ve yurtdışındaki standartları yerine getirecek bilgiye ve malzemeye sahip olduğunu aktaran Somuncu, “Türkiye’de ise bu yapılmıyor. Pazarın bunu istemediğini söylüyorlar” dedi.
Türkiye’deki bürokrasinin iklim krizine karşı adaptasyonu ve azaltım politikalarını desteklemek için gerekli sertifikasyon süreçlerini yürütmede geride kaldığını dile getiren Somuncu, “Ulusal ölçekte hem bakanlıkların hem de yerel yönetimlerin yapabileceği çok fazla şey var. Örneğin belediyelerin kendi il sınırlarında iş yapan müteahhitlere sıfır enerji binalar gibi uygulamalarda eğitim almaları şartını koymaları önemli bir adım olur” dedi.
‘Pilot projelerle sınırlı kalmamalı’
Yurtdışında başarılı uygulamalar olduğunu dile getiren Somuncu, “Örneğin Paris’te yeşil çatı yoksa ve fotovoltaik panel kullanmazsanız ruhsat alamıyorsunuz. İspanya’da güney cephede güneş kırıcı kullanmazsanız ruhsat alamazsınız” dedi.
Türkiye’de de belediyelerin başarılı pilot uygulamalar gerçekleştirdiğine değinen Somuncu, “Güzel çalışmalar var ancak bunlar pilot projelerle sınırlı kalmamalı” ifadelerine yer verdi.
Fotoğraf: Shutterstock
‘Altın musluk mu yalıtım mı?’
Tüketicilerin de önceliklerini yeniden değerlendirmesi gerektiğinin altını çizen Yasemin Somuncu, şu yorumu yaptı:
“İnsanların kendisine şu soruyu sorması gerekiyor: Muslukların altın olması, mutfakta kullanılan seramiğin bir film yıldızının evinde kullandığı seramik olması mı daha önemli yoksa pencere ve duvar arasındaki yalıtım mı daha önemli?”
Zero Build 2021 farklı aktörleri bir araya getiriyor
Sıfır Enerji Binaların yayılması için inşaat sektöründeki bütün aktörlerin dahiliyetinin önemli olduğunu ifade eden Somuncu, bu yıl ikincisi düzenlenecek Zero Build Forum’da da bunu amaçladıklarını söyledi.
Sektör içerisinden birçok uzmanın ve farklı aktörlerin konuşmacı olarak katılacağı etkinliğin ilk gününde sıfır enerji binaların sürdürülebilir kalkınmadaki rolünün konu edildiği açılış oturumunun ardından Yeşil Tedarik Stratejileri, AB standartlarına uyum, Yeşil Mutabakat ve Türkiye’ye etkileri ele alınacak.
Etkinliğin ikinci günü; enerji verimliliği finansmanı, bina ve malzeme sertifikasyon sistemleri, binalara entegre fotovoltaikler, ölçme ve doğrulamaya ilişkin çalışan uzmanların bilgi paylaşımlarıyla devam edecek.
Forumun üçüncü günü olan SEPEV Günü, Sıfır Enerji ve Pasif Ev Derneği (SEPEV) ile ortak gerçekleştirilecek.
‘30 bin öğretmen katılacak’
Dördüncü günün ise Milli Eğitim Bakanlığı Mesleki ve Teknik Eğitim Genel Müdürlüğü ile birlikte tasarlandığını ifade eden Yasemin Somuncu, “Dördüncü günde hem Türkiye’de hem dünyada ‘hocaların hocası’ olarak bilinen isimler bizimle olacak. Meslek lisesi ve alan öğretmenleri dinleyici olarak katılacak. 15 bin ile 30 bin öğretmen eş zamanlı olarak en güncel bilgileri almak için bir arada olacak” dedi.
Büyük bir kampanya duyurusuyla kapanış yapacaklarını aktaran Somuncu, “Üniversite öğrencilerine yönelik bir kampanya başlatacağız. Öğrencilerin sıfır enerji binalar konusunda adım atmalarını sağlamak, yaşan tarzlarını anlamak, geleceği dönük ne yapmak istiyorlar onu anlamak için yapılacak bir kampanya. Bizi en çok heyecanlandıran başlıklardan biri de bu” dedi.
Somuncu bu forum ile Sıfır Enerji Binalara karşı önyargıları yıkmayı, uygulamaları toplumun geniş kesimine tanıtmayı ve sektör içerisindeki farklı aktörleri bir araya getirmeyi amaçladıklarını söyledi.
Boğaziçi Üniversitesi‘nde dün (5 Eylül) “154. Mezuniyet Töreni” çevrimiçi olarak yapıldı. Atanmış rektör Naci İnci‘nin konuşmasının da yer aldığı Youtube videosu, yorumlara kapatıldı. Ancak Boğaziçililer, videodaki “beğenme” butonuna basıp İnci’yi protesto etti.
Protesto videosu
Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğrencileri ise hazırladıkları videoyla İnci’yi eleştirdi. “Parçası olduğumuz 154. Mezuniyet Töreni’nde rektör ünvanıyla yer alacak Naci İnci için bir video hazırladık” ifadesiyle yapılan paylaşımda “Yeni kayyım rektör Naci İnci kimdir?” sorusu yanıtlandı.
Adli Yıl‘ın başladığı 1 Eylül’de, Yargıtay Yeni Hizmet Binası‘nın, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın duaları ve Yargıtay Başkanı Mehmet Akarca‘nın da üzerinde cübbeyle eşlik etmesine ilişkin eleştirilere, Erbaş yanıt verdi: “Önderler olarak boş alan bırakmamamız lazım. Adaletsiz İslam olur mu?”
Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, İmam Hatipliler Derneği ÖNDER tarafından bu yıl Aksaray Üniversitesi’nde organize edilen 18’inci İmam Hatipliler Kurultayı’nda konuştu.
Adaletin günümüz dünyasının ihtiyaç duyduğu en önemli değer olduğunu söyleyen Erbaş şunları kaydetti:
‘Ortalığı ayağa kaldırıyorlar’
“Dünyamız savaşlar, salgınlar, yoksulluk, terör gibi devasa sorunların kuşatması altında tarihin en zor dönemlerini yaşamakta. Maalesef İslam dünyasında dinin doğru anlaşılmamasını da kabul etmek zorundayız. Bunun pek çok sebebi var. İslam’ın küresel müdahalelere maruz kaldığını, herkesin yaşama hakkını hak olarak ilan eden İslam’ın muazzez yapısının, terör örgütlerince istismar edildiğini görüyoruz”
Erbaş, adli yıl açılışına katılması ile ilgili tepkilere de şöyle yanıt verdi: “Önderler olarak boş alan bırakmamamız lazım. Adaletsiz İslam olur mu? ‘İnanç, sokakta olmasın insanın içinde olsun, insanla Allah arasında olsun, evine, ticaretine, siyasetine, adaletine, yargısına yansımasın.’ Görüyorsunuz ortalığı ayağa kaldırıyorlar. İnançtan ayıklansın istiyorlar oraları adeta…”
Türkiye Otizm Meclisi Yürütme Kurulu, eğitim yılının başlamasıyla birlikte, bir kez daha eğitimin her çocuğun hakkı olduğunu vurgulamak ve hatırlatmak için bir açıklama yaptı.
Otizmli çocukların okullara kabulde yaşadığı sorunlar, eğitim saatlerinin yetersizliği, kaynaştırma hakkının ihlali gibi sorunlara değinildi.
Temel sorunlar hala devam ediyor
Açıklamada, tüm çocukların anayasada da yer aldığı gibi eğitimden eşitlikçi bir şekilde faydalanma hakkına sahip olmalarına rağmen, otizmli çocukların temel sorunlarının hala sürdüğü belirtildi ve karşılaşılan sorunlardan şöyle bahsedildi:
Eğitim her çocuğun hakkıdır. Gerek Anayasamız gerek tüm ulusal ve uluslararası mevzuatta düzenlendiği üzere her çocuk eğitim hakkından ayrımcılığa uğramadan, gerekli tüm koşullar eksiksiz sağlanarak eşitlikçi biçimde faydalanma hakkına sahiptir. Tüm bu yasal dayanaklara rağmen çocuklarımızın temel sorunları maalesef sürmektedir.
Okul kabulünde sorunlar ve ayrımcılık, rehabilitasyon merkezleri üzerinden verilen eğitim saatlerinin yetersizliği, kaynaştırma hakkının İhlali ve RAM yönlendirme sorunları, özel eğitim mezunları dururken sınıflarımıza kısa bir kurs almış eğitimcilerden atama yapılması, özel eğitim için materyallerin gerek nitelik gerek nicelik olarak eksikliği, rehberlik araştırma merkezlerinin tüm bu sorunlara çözüm geliştirememesi, servis konularının sürekli sorun olmaya devam etmesi, bütün yaz yapılmayan tadilatların tam okullar açılırken başlaması gibi ve daha pek çok konularımız 2011 yılında ilk adımları atılan, 2016 yılında resmi gazetede yayınlanan Otizm Eylem Planı’nda ve geçtiğimiz yıl TBMM’nin ilgili komisyonunun raporunda açıkça tesit edilmesine rağmen henüz çözüme kavuşmamıştır.”
‘Hak ihlalleri son bulsun’
Otizmli çocukların okullara kabul sorunları ve ayrımcılık gibi zorlayıcı durumlarla karşılaştıkları kaydedilen açıklamada, otizmli çocuklar adına yaşanan hak ihlallerinin son bulmasının talep edildiği de ifade edildi:
Biz Türkiye Otizm Meclisi olarak hem STK’larımız, hem üye ve ailelerimizle sürekli iletişim halinde olduğumuzdan yaşanan tüm sorunların bire bir şahidiyiz, çözümleri için 365 gün çalışıyoruz. Çocuklarımızın geleceği ve bizlerden sonrası açısından hayati öneme sahip olan bu sorunları çözebilmek için önce bu sorunların varlığını kabul etmek ve nasıl çözülebileceğine dair verimli bir iş birliğini hep birlikte geliştirmek gerektiğine inanıyoruz.
Bugün maalesef hala ülkemizde otizmli çocuklar okullara kabul sorunları ve ayrımcılıklar, kaynaştırma eğitimine yönlendirmelerde ciddi zorluklar, okul ve sınıf içindeki ihtiyaçları açısından büyük eksikler ve giderek azalan örgün eğitimdeki otizmli öğrenci sayılarından da görüleceği üzere büyük bir eğitim sorunu ile baş başadır. Bizler bu anlamda bize düşecek her türlü görevi yapmaya hazırız. Ülkemizde otizmli çocuklar adına yaşanan hak ihlallerinin son bulmasını talep ediyoruz.”
Libya‘nın devrik lideri Muammer Kaddafi’nin oğlu Sadi Kaddafi serbest bırakıldı. Kaddafi’yle birlikte babasının özel kalem müdürlüğünü yapan Ahmed Ramazan da bırakıldı.
Yerel medya Sadi Kaddafi’nin özel uçakla Türkiye‘ye hareket ettiğini duyurdu.
Sadi Kaddafi, 2011’de Kaddafi yönetiminin çökmesinden sonra Nijer’e kaçmıştı. Ancak Libya’nın girişimleri sonucu 2014’te, Libya Futbol Federasyonu başkanlığı döneminde “zorla zimmetine para geçirmek” suçlamasıyla yargılanmak üzere Libya’ya gönderilmişti.
Başbakan Dibeybe: Uzlaşı sağlamadan yol alamayız
Sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada tahliye kararını doğrulayan Libya Başbakanı Abdulhamid Dibeybe şunları söyledi:
“Uzlaşı sağlamadan yol alamaz; hukuku uygulamadan, kuvvetler ayrılığı ilkesine saygı duymadan, yargı usul ve kararlarına uymadan da devletin dirliğini tesis edemeyiz. Bu temelde, “Sadi Kaddafi” adlı vatandaş, Başsavcılık tarafından kendisi hakkında yayınlanan tahliye kararının uygulanmasıyla bugün serbest bırakıldı.”
Hazine ve Maliye Bakanlığı‘nın hazırladığı 2022-2024 dönemini kapsayan Orta Vadeli Program (OVP) Resmi Gazete’de yayımlandı.
Buna göre, TÜFE yıllık artış oranı bu yıl sonu için yüzde 16,2 olarak öngörüldü. Böylece, bu yıl için OVP tahmini, Merkez Bankası’nın (TCMB) temmuzda açıkladığı son Enflasyon Raporu‘ndaki yüzde 14,1 olan tahmini revize edildi. OVP’de 2022’den itibaren ise enflasyonun tek haneye ineceği öngörülüyor.
Geçen ağustos ayında enflasyon son 28 ayın zirvesine çıkarak yüzde 19,25’e yükselmiş, politika faizi olan bir hafta vadeli repo ihale faiz oranı olan yüzde 19’ın üzerine çıkmıştı.
Büyüme ve işsizlik
Programa göre bu yıl yüzde dokuz büyüme öngörülüyor. Büyüme, 2022 yılı için yüzde beş, 2023 ve 2024 için de yüzde 5,5 olarak belirlenmiş.
İşsizlik oranı ise bu yıl için yüzde 12,6, 2022’de yüzde 12, 2023’te ise yüzde 11,4 olarak öngörülüyor.
İngiltere‘de Manchester Üniversitesi bünyesindeki Tyndall İklim Değişikliği Araştırma Merkezi, Massive Attack grubunun konserlerinden gelen verilerle, müzik dünyasının iklim değişikliğini körüklemeden konserler organize etmesi için yol haritası sundu.
Bilim insanlarına göre, sanatçılar ve müzik grupları özel jet uçaklar yerine trenleri tercih etmeli, festival ve etkinlik alanları kendi yenilenebilir enerjilerini üretmeli ve konser biletleri ücretsiz toplu taşımayı da kapsamalı.
BBC‘den Laura Foster’in aktardığına göre, iklim değişikliğiyle mücadeleye yardımcı olmak isteyen İngiliz elektronik müzik grubu Massive Attack’ın turnesinden toplanan veriler, yol haritasının çıkarılmasında kaynak olarak kullanıldı. Belirlenen öneriler müzik endüstrisi ile detaylı şekilde paylaşılacak ve sürdürülebilir bir yaşamı benimseyen milyonlarca dinleyicinin de bunlardan ilham alması hedeflenecek.
Öneriler neler?
Tyndall İklim Değişikliği Araştırma Merkezi, 2019’dan bu yana Massive Attack turnesinin verilerini topluyor. “Süper düşük karbon yöntemleri” olarak adlandırılan yol haritası, küresel ısınmayı 1.5°C’de tutmak için müzisyenlerin, sponsorların, turne yöneticilerinin ve ajansların yapması gerekenleri içeriyor.
Önerilerden bazıları şöyle:
Turne rotaları, yolculuğu en aza indirecek şekilde planlanmalı
Etkinlik biletleri, toplu taşıma ücretlerini de kapsamalı
Etkinlik alanında güneş paneli gibi araçlarla yenilenebilir enerji üretilmeli
Konser mekanları yenilenebilir enerji kullanmalı
Enerji tasarruflu ışıklandırma ve ses ekipmanı kullanılmalı
Mekanlar arasındaki seyahatte elektrikli araçlar ve trenler kullanılmalı
Etkinlik alanlarındaki bisiklet park alanları geliştirilmeli
Uçak seyahatinden ve özel jetlerden kaçınılmalı
Binalardaki enerji kullanımını azaltma yönünde adım atan konser mekanları tercih edilmeli
Dinleyicilerin toplu taşıma kullanması için teşvik ediciler sunulmalı
Tyndall Araştırma Merkezi’nden Prof. Carly McLachlan, “Canlı müziği gerçekten karbondan arındırmak için, turnenin tasarlanmasından başlayarak adım atmak gerekiyor” dedi.
Grup, 2019’da Extinction Rebellion’ın Londra’daki eylemleri sırasında destek için bir konser düzenlemişti.
Merkezin raporuna göre, müzik endüstrisi ancak karbon salımını azaltamadığı aşamada , karbon telafisi için ödeme yoluna gitmeli. Rapora göre bağımsız bir kuruluşun, hedeflerine ne kadar yaklaştığı açısından sektörü denetlemesi de şart.
Massive Attack’tan Robert Del Naja da araştırma bulgularının sürpriz olmadığını, iklim değişikliğiyle ilgili çözümlerin halihazırda bilindiğini söyledi. Del Naja, grupların kimi önlemleri uyguladığını ancak bunun yeterli yaygınlığa henüz ulaşmadığını dile getirdi.
Massive Attack tek değil
İklim krizine karşı mücadele etmek isteyen Massive Attack, 2019’da Extinction Rebellion (Yokoluş İsyanı) adlı çevreci gruba destek vererek Londra‘daki bir eylemleri sırasında konser düzenlemişti.
Billie Ellish.
İngiliz rock grubu Coldplay ise yeni albümü Everyday Life‘ın tanıtımını 2019’da Ürdün‘ün başkenti Amman‘da seyircisiz olarak vereceğini; çevreyle ilgili kaygıları nedeniyle albüm için dünya turnesine çıkmayacağını duyurmuştu.
Ünlü şarkıcı Billie Eilish de hayranlarına iklim değişikliğine karşı savaşarak konserlerine bilet kazanma imkanı sağlamış ve her konserde Dünya’ya katkı sunmak için ne yapabileceklerini anlatan ekolojik köyler olacağını duyurmuştu.
Türkiye tarihinde kara bir leke olarak duran ve hala yüzleşilmeyen 6-7 Eylül 1955 Pogromu’nun üzerinden 66 yıl geçmesine rağmen, yaşanan acılar tüm tazeliğini koruyor.
HDP Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan, pogromun yıl dönümünde konuyla ilgili olarak Meclis Araştırması açılması için Türkiye Büyük Millet Meclisi‘ne (TBMM) önerge verdi.
HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu da 6-7 Eylül’ün anma ve yas günü ilan edilmesi için TBMM’ye teklif verdi.
‘Yüzleşilmeyen suçlar tekrarlar’
Garo Paylan, 6-7 Eylül pogromunun faillerinin yargılanmadığını, aksine bulundukları mevkilerden terfi ettiklerine dikkat çektiği açıklamasında şunları söyledi:
6-7 Eylül 1955 Pogromu, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde yaşanan ve hâlâ yüzleşilmemiş vahim olaylardan biridir. Resmi verilere göre, yalnızca İstanbul’da 73 kilise, 8 ayazma, 2 manastır, 3.584’ü Rumlara ait olmak üzere 5.538 ev ve iş yeri yakılıp yıkılmış, yağmalanmıştır. Yine resmi kayıtlara göre, 60 kadın tecavüze uğramış, birçok kişi öldürülmüştür. Tüm bu rakamların, kayıtlara geçenlerden daha yüksek olduğu, konuya dair yürütülen farklı araştırmalarda ortaya konulmuştur. Ayrıca, yaşanan Pogrom’un cezasız kalmasının ardından on binlerce Rum, Ermeni, Yahudi, Süryani yurttaş, baskılara ve can güvenliği tehdidine karşı ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştır.
6-7 Eylül 1955 Pogromu; İstanbul ve İzmir başta olmak üzere birçok yerde, Rum, Ermeni, Yahudi ve diğer dini azınlıkların mallarının yağmalanması, tecavüz olayları, ruhanilerin darp edilmesi, mezarlıkların talanı ve işlenen cinayetlerle Türkiye’nin utanç tarihine yazılmıştır. Bu Pogrom’un failleri Cumhuriyet tarihindeki pek çok menfi olay gibi ceza almamış, bilakis olaylara karışan ya da sebep olan kişiler terfi edilmiştir.
Örneğin, 6-7 Eylül Pogromu sırasında Seferberlik Tetkik Kurulu’nda görevli olan Sabri Yirmibeşoğlu; “6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi, amacına da ulaştı.” açıklamasına rağmen, yıllar içerisinde bürokrasi basamaklarında kademe kademe yükselmiş, 1988-1990 yılları arasında MGK Genel Sekreterliği’ne kadar ulaşmıştır. Hatta, Pogrom’un fitilini ateşleyen, Atatürk’ün Selanik’teki evine atılan bombanın faili Oktay Engin, Selanik Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrenciliğiyle başlayan kariyerine 1992-93 yıllarında Nevşehir Valisi olarak devam etmiştir.
Faillerin cezalandırılmak yerine ödüllendirildiği anlayış cezasızlık politikaları nedeniyle değişmemiştir. 2007 yılında öldürülen Agos Gazetesi kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in cinayetinde dahli olan kamu görevlilerinin aldıkları terfiler ve kuşandıkları dokunulmazlık zırhı, bu devamlılığın en taze örneklerinden olmuştur.
Yüzleşilmeyen suç tekrarlamıştır. Çünkü yüzleşilmeyen suçlar tekrarlar…
19. yüzyılın son döneminden itibaren devletin gadrine defalarca uğrayan; Ermeni, Rum, Süryani ve Yahudi halkları, 6-7 Eylül 1955 Pogromu ile bir yıkım daha yaşamıştır. Ülkemizde yaşanan bu büyük suçun üzerinden 66 yıl geçmesine rağmen TBMM, Pogrom’un faillerinin ortaya çıkarılması için bugüne kadar herhangi bir adım atmamıştır. 2015 yılında, Atina’da bulunan İstanbullu Rumların Evrensel Federasyonu’nun TBMM’ye yaptığı bu yöndeki çağrıya karşı da sessiz kalınmıştır.
6-7 Eylül 1955 pogromunun hesabını vermeyen karanlık gelenek bugüne kadar varlığını sürdürmüştür. Siyasetçiler ve kamu görevlileri bugün de hukuk dışına çıkmakta ve insan hakları ihlalleri gerçekleştirmektedir. 6-7 Eylül 1955 pogromu ile yüzleşmek, bugün devlet içinde benzer pogromları organize etmeye hazır odakların varlığına son verecektir. Bu nedenle, 6-7 Eylül 1955, aslında bugündür.
6-7 Eylül 1955’te yaşanan Pogrom’un faillerinin ortaya çıkarılması, yaşanan can ve mal kayıplarının tespit edilmesi, mağdur olan kişilerin ve kurumların maddi ve manevi kayıplarının tazmin edilmesi ve geç de olsa adaletin yerini bulması, TBMM’nin geçmişle yüzleşme adına atacağı önemli bir adım olacaktır.
Bu sebeple bir Meclis Araştırması açılmasını talep ediyoruz.”
‘Pek çok Rum Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldı’
HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun “6-7 Eylül 1955’te Yaşanan Olaylarda Hayatını Kaybedenleri Anma ve Yas Günü İlan Edelim” başlıklı kanun teklifinde yer alan ifadeler ise şöyle:
6-7 Eylül 1955 senesinde Türkiye tarihinin en utanç verici görüntülerinden birisi sahnelenmekteydi. 1955’in yazında özellikle dönemin medyasında İstanbul’da yaşayan Rumlara yönelik halkı kışkırtma kampanyaları yapılmaktaydı. Kıbrıs Rumlarının bağımsız olabilmesi için kiliselerde para toplandığı yalanları ile insanlar Rumlara karşı doldurulmaktaydı. Kıbrıs Türktür Cemiyeti (KTC), Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) ve Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF) gibi öğrenci örgütleri basında yer alan yalan haberlerin daha da fazla yaygınlaşması ve Rum düşmanlığının derinleşmesi için çalışmalar yürütmekteydi
6 Eylül 1955’te yalan haberle Selanik’teki Mustafa Kemal Atatürk’ün evine Yunanlılar tarafından bomba atıldığı yazılıyordu. Bu haber ile yangın için istenen kıvılcım bulunmuş neticesinde galeyana gelen insanlar özellikle Rumlara yönelik yağma olaylarına başlamıştır. Rum azınlığa ait iş yerleri evler talan ediliyordu. Resmi kaynaklara göre 4 bin 214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 okul tahrip edildi. Kiliselere saldırıldı, içindeki kutsal resimler, haçlar, ikonalar ve diğer kutsal eşyalara zarar verildi. 73 Rum Ortodoks kilisesi ateşe verildi. Olaylarda 11 kişi hayatını kaybetti. Helsinki Watch örgütünün bir raporuna göre ise ölenlerin sayısı 15 olarak kayıtlara geçiyordu.
Olaylar konusunda yayınlanan fotoğraflar sadece Beyoğlu İstiklal Caddesini gösterse de Rumların yoğun olarak yaşadığı; Beyoğlu, Kurtuluş, Şişli, Nişantaşı, Eminönü, Fatih, Balat, Eyüp, Bakırköy, Yeşilköy, Ortaköy, Arnavutköy, Bebek, Moda, Kadıköy, Kuzguncuk, Çengelköy de bu vandallıktan ve ırkçılıktan nasibini alıyordu. Tahrip edilen iş yerlerinin sadece yüzde 59’u Rumlara aitken, kalan yüzde 17’sinin Ermenilere, yüzde 12’sinin Yahudilere ait olması ise olayın sadece bir yağma olmadığını ırkçılık boyutunun da olduğunu gözler önüne seriyordu.
TFF 2018-2019 senesi futbol sezonuna ismi verilen, Türkiye futbolunun efsanelerinden biri olan aslen Rum olan Lefter Küçükandonyanis de, olayların mağdurlarından oldu. Lefter, o günleri şöyle anlattı: ’15 gün önce gol attığımda omuzlardaydım. O gün ise kayalar ve boya tenekeleri ile karşılaştım. En kötüsü harçlık verdiğim çocuklar evime saldırdı. Kızlarım küçüktü, onları öldürmeye kalktılar. Sonra çok sordular kim yaptı diye, ama o gün de söylemedim, bugün de söylemeyeceğim.’
6-7 Eylül 1955’te olaylara şahid olan Ekümenik Patrikhane’nin fotoğrafçısı Dimitrios Kalumenos, “Hıristiyanlığın Çarmıha Gerilişi” kitabında olayları yazmıştır. Bu kitabı yazısında aktaran Serdar Korucunun aktarımında: “200 Rum genç kızına vahşice tecavüz ve işkence edildi. Boğaz’da, Ortaköy’de, akabinde aklını yitiren 80 yaşındaki bir kadına tecavüz edildi. Şişli’deki Rum Kabristanı’nda yakın zamanda gömülmüş olan İliaskos’un mezarını açtılar ve onun cesedini bıçakladılar! Başka mezarları da kazdılar, kemikleri çıkardılar ve kafataslarına top muamelesi yapıp tekmeleyerek Türk futbolunun ilerlemesi ve gelişmesine önemli katkı sağlayan ünlü Rum futbolcu Lefter Küçükandonyadis’i alaya almak için ‘Lefter Gol, Gol, Gol!’ diye bağırdılar!” ifadeleri yer almıştır. Bu olaylar neticesinde pek çok Türkiye’de yaşayan Rum yurttaş can ve mal güvenlikleri olmadığı için Türkiye’yi terk etmek durumunda kalmıştır.
Yaşanan olaylar bugün hale belleklerde tazeliğini korurken etkin soruşturmaların yürütülmemesi mağdurların adaletin yerini bulamadığı hissiyatı toplumsal barış için risk oluşturmaktadır.
Yukarıda belirttiğim sebepler çerçevesinde ‘6 Eylül gününün 6 – 7 Eylül 1955’te Yaşanan Olaylarda Kaybedenleri Anma ve Yas Günü’ olması için bu kanun teklifi hazırlanmıştır.”
Anma programı
Bugün saat 20.00’da 6-7 Eylül Pogromu’nun 66. yıl dönümünde Büyükada Saat Meydanı‘nda bir anma programı yapılacak.
Ne olmuştu?
Dönemin Menderes hükümetine yakın İstanbul Ekspres gazetesinin “Atamızın evi bomba ile hasara uğradı” şeklinde yaptığı bir haber, İstanbul’da yaşayan Rum, Ermeni ve Yahudilerin evlerine ve iş yerlerine yönelik saldırılara neden oldu.
Ardından 6-7 Eylül tarihlerinde ellerinde kazma, balta ve sopalarla sokaklara dökülen binlerce kişi, başta olayların yaşandığı Beyoğlu olmak üzere yaşadıkları ilçelerde azınlıklara ait ev ve iş yerlerini yağmaladı.
Yaşanan pogromda, 15 kişi hayatını kaybederken, 400’ün üzerinden kişi yaralandı. Yüzlerce kadın ise tecavüze uğradı. 4 bin 214 ev, bin 4 iş yeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 okul ile aralarında fabrika, otel ve benzeri 5 bin 317 işyeri ateşe verildi. Kiliselerin içindeki kutsal eşyalar da tahrip edilirken, İstanbul’da bulunan 73 Rum Ortodoks kilisesi ise tamamen yakıldı.
Pogromun ardından Beyoğlu’na gelen dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar, “Galiba dozu kaçırdık” yorumunda bulunmuştu.