Ana Sayfa Blog Sayfa 1068

Van Gölü’ndeki kuraklık uydu görüntülerine yansıdı: Böyle devam ederse bizi ciddi bir kriz bekliyor

Van‘da son yıllarda azalan yağışlar ve buharlaşmayla birlikte bölgedeki baraj gölleri önemli ölçüde küçülürken, Van Gölü Havzası‘ndaki barajlarda yaşanan bu durum, 2015-2021 yıllarında çekilen uydu görüntülerine de yansıdı.

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Su Ürünleri Fakültesi Dr. Öğretim Üyesi Mustafa Akkuş, gelecek 1,5 aylık sürecin çok önemli olduğuna işaret etti ve “Eğer havza bu süre içinde yağış almazsa, eğer durum böyle devam ederse önümüzdeki yaz ayında bizi çok ciddi bir kriz bekliyor. Yani hidrolojik kuraklığı yaşıyoruz. Peşinden tarımsal, sonrasında ise sosyoekonomik kuraklık gelecek. Şu anda baraj göllerimizin hiçbirinde yeterli su seviyesi yok. Belki de ne elektrik üretecek bu baraj gölleri ne de bölgedeki çiftçilerin yeterli miktarda suyunu sağlayacak” dedi.

‘Buharlaşma, yağışı geçti’

DHA‘da yer alan habere göre Mustafa Akkuş, hidrolojik kuraklığın etkisinin Van Gölü Havzası’nda da kendini ciddi şekilde hissettirdiğini ve havzaya kar ve yağmur ile birlikte su girdisi olduğunu ancak buharlaşmayla birlikte de uzaklaştığını kaydetti:

Fakat baraj göllerindeki buharlaşma ve yağış değerlerine baktığımızda özellikle 2020 yılından itibaren buharlaşmanın yağışı çok fazla geçtiğini görüyoruz. İşte bu nedenle baraj gölleri git gide çekiliyor. Havzada son günlerde iyi bir kar yağışının olduğunu görüyoruz. Fakat sıcaklıklar çoğu zaman mevsim normallerinin üzerinde seyrediyor.

Şu an kışın ortasındayız. Daha geçtiğimiz gün Van’a yağmur yağıyordu. Yani kar yağması gereken mevsimde yağmur yağıyor. Bu havanın normallerin üzerinde hava sıcaklığının olduğunun göstergesi. Bölge için önemli olan kar yağışı. Çünkü yağmur yağışı hızla akışa geçip göle karışıyor. Fakat kar yağışı bir depo gibi dağların doruklarında yaz aylarını bekliyor.”

Fotoğraf: DHA

‘Yüzey alanlarında ciddi düşüşler var’

2015 yılında havzada bulunan baraj göllerinin yüzey alanıyla, 2021 yılındaki yüzey alanlarını karşılaştırdıkları zaman önümüzdeki yıl bölgeyi çok ciddi bir su krizinin beklediğini belirten Dr Akkuş, açıklamalarını şöyle sürdürdü:

2015 yılından günümüze geldiğimiz zaman maalesef baraj göllerinin yüzey alanlarında çok büyük düşüşler olduğunu görüyoruz. Hemen gölün kuzeyinde bulunan Zernek Baraj Gölü’nün 2015 yılında 4,7 kilometrekare olan yüzey alanı 2021 aralık ayında 1,68 kilometrekareye düşmüş. Yine Sarımehmet Baraj Gölü’nün yüzey alanı 2015 yılında 7,33 kilometrekare iken 2021 yılı aralık ayında 2,59 düşmüş. Yine gölün güneyinde bulunan Koç Köprü Baraj Gölü 2015 yılında 6,32 kilometrekare iken bugün 2,75 kilometrekare gibi çok büyük bir küçülme yaşamış.”

‘İnci kefallerini çok zor günler bekliyor olabilir’

Yaşanan kuraklıktan inci kefallerinin de etkileneceğini Dr. Mustafa Akkuş şöyle anlattı:

Van Gölü inci kefali yaşamını Van Gölü’nde sürdürüyor. Fakat her yıl üremek için Van Gölü’nün tuzlu sodalı sularından Van Gölü’ne dökülen tatlı akarsulara göç ediyor. Son 2 yıldır Van Gölü’nden akarsulara göç eden inci kefallerinin üremeleri için yeterli su desteğini Van Gölü Havzası’nda bulunan barajlar karşılıyordu. Erciş ilçesinde bulunan Koç Köprü Barajı, Deliçay üzerinde bulunan Morgedik Barajı, son iki yıldır yaz aylarında düşen akarsu debilerindeki suyu desteklemek için kullanılıyordu.

Bu noktada Van Gölü inci kefali göçüne Devlet Su İşlerinin büyük katkıları oldu. Çünkü bölgedeki inci kefali avcılığından 20 bine yakın insan geçim sağlıyor. Umuyoruz ki önümüzdeki mart ayına kadar havza bolca kar ve yağmur yağışı alır ve baraj gölleri dolar. Şayet baraj gölleri dolmazsa önümüzdeki yaz ayında hem çiftçileri hem de Van Gölü’nden üremek için akarsulara göç eden inci kefallerini çok zor günler bekliyor.”

Urfa’da çiftçiler yetersiz yağış nedeniyle endişeli

Urfa‘da hububat ekimi yapan çiftçiler, kasım-aralık aylarında yağışların mevsim normallerinin çok altında olması ve bölgede yaşanan kuraklık tehlikesi nedeniyle tedirginlik yaşıyor.

Harran Üniversitesi Ziraat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Ali Çullu, geçen yıl Türkiye’nin büyük bir bölümünde kuraklık yaşandığını, bu yıl da bölgede yağışların yetersiz olduğunu söyledi.

‘Ekim ve aralık ayında yağışlar istenen seviyede değil’

Geçen sezon kurak bir yıl geçiren çiftçilerin talebi üzerine Devlet Su İşleri Bölge Müdürlüğü, Harran ve Suruç ovalarına bu yıl daha erken su bırakmıştı. Çiftçiler de kanallara su bırakılmasıyla ekinleri sulamaya başladı. Ancak, ekinlerin sağlıklı olması için ocak ayında düzenli yağışlara ihtiyaç var.

Mehmet Ali Çullu, yağışların yetersizliği nedeniyle hububat veriminde düşüş yaşandığına dikkat çekti ve şu açıklamalarda bulundu:

Ekim ayı itibarıyla çiftçilerimiz hububatı toprakla buluşturdu. Özellikle sulama imkanı olmayan ve tamamen yağışa bağlı olan kırsal alandaki çiftçilerimiz kuraklık endişesi yaşamaya başladı. Ekim ve aralık ayı süresince yağışlar istenen seviyede değil.

Ürünler şu anda tam anlamıyla strese girmediği için çıkışlarında sorun yaşanmayabilir. Şu anda yağışlar yıllık ortalamanın çok altında bu da toprağı yeteri kadar doyuramadığı için çiftçilerimiz panikledi. Su istediler, DSİ de ovalara bu yıl erken su bırakmak zorunda kaldı. Şu anda toprağın nemi yeteri kadar. Fakat çiftçi panik durumda. Yağmur yağmamasına karşı garanti olsun diye sulamaya çalışıyor.”

‘Bir damla suyun dahi önemi çok büyük’

Ciddi bir tarımsal kuraklık yaşanmamasının kendilerini sevindirdiğini belirten Çullu, tarımsal kuraklığın dışında meteorolojik kuraklığın büyük önem taşıdığını kaydetti ve bundan sonra çiftçilerin, su yöneticilerinin, kurumların daha da kontrollü davranmak zorunda olduğunu söyledi:

Türkiye’de İç Anadolu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi gibi yarı kurak bölgelerde bir damla suyun dahi önemi çok büyük. Akıllı yöntemlerle ve akıllı projelerle bunu önlemeye çalışmasak ileride çok ciddi sorunlarla karşılaşabiliriz. Önemli olan daha çok üretmek için suyu nasıl daha etkin kullanabiliriz onu öğrenmemiz gerekiyor.”

AP’nin başkanlığına kürtaj karşıtlığıyla bilinen Roberta Metsola seçildi

Avrupa Parlamentosu’nun (AP) başkanlığına kürtaj karşıtlığıyla bilinen Maltalı kadın siyasetçi Roberta Metsola seçildi. 42 yaşındaki Metsola, AP’nin en büyük siyasi grubu olan muhafazakar Avrupa Halk Partisi’nin (EPP) adayıydı.

Metsola, Strazburg merkezli 705 üyeli Parlamento’da yapılan oylamada 458 vekilin oyunu aldı.

İlk turda açık ara farkla kazandı

Avrupa Parlamentosu Genel Kurulu’nda yapılan oturumda, üç kadın aday Parlamento başkanlığı için yarıştı. Roberta Metsola, Yeşiller’in adayı Alice Kuhnke ve radikal solun adayı Sira Rego birlikte yarıştı.  Metsola, ilk turda açık ara farkla seçimi kazandı. Rakipleri Alice Kuhnke 101, Sira Rego’ysa 57 oyda kaldı.

İtalyalı sosyalist siyasetçi David Sassoli’nin geçen haftaki ölümünün ardından, AB yasama organı AP’nin başkanlığına seçilen Roberta Metsola, parlamentonun 20 yıldır ilk, genel olarak ise üçüncü kadın başkanı olacak.

Metsola oylamanın ardından, “Avrupa Parlamentosu’nu bir kadının yönetmesinin vakti gelmişti” ifadelerini kullandı. AP’nin yeni başkanı Avrupa Parlamentosu’na birliğin ana merkezleri olan Brüksel ve Strazburg dışında da vatandaşlarla bağlantı kurma çağrısı yaptı.

Bazı meslektaşlarının hedefinde

Dört çocuk annesi siyasetçi, kürtaj karşıtı görüşleri nedeniyle bazı meslektaşlarının eleştirilerinin hedefinde bulunuyor. Metsola, kürtaj dahil kendisine yönelik çekincelerin farkında olduğunu ama “görevinin parlamentonun konumunu temsil etmek olacağını” söyledi.

Genel Kurul’da yapılan görüşmelerde, AP milletvekilleri, Metsola’nın kürtaj meselesinden ayrı olarak kadın ve azınlık haklarına olan bağlılığı nedeniyle takdir edildiğini dile getirdi.

Parlamento Sivil Özgürlükler Komitesi‘nin (LIBE) bir üyesi olan Metsola’nın özellikle siyasi grubu olan Avrupa Halk Partisi’ni “eşcinsellere yönelik ayrımcılığa karşı mücadele konusunda kararlı tutum almaya zorladığı” da hatırlatıldı.

Avrupa İlaç Ajansı: Türkiye Turkovac aşısıyla ilgili başvuru yapmadı

Avrupa İlaç Ajansı (EMA) Türkiye’de üretilen ve kısa süre önce kullanılmaya başlanan Turkovac aşısıyla ilgili kendilerine herhangi bir başvuru yapılmadığını açıkladı.

Bu, henüz hakemli bir dergide araştırma sonuçları yayınlanmayan aşıyla ilgili Avrupa Birliği’nin tepe kuruluşu olan EMA’nın gerekli  incelemeyi yapamaması ve dünyada da geçerliliğinin olmayacağı anlamına geliyor.

Sözcü’nün sorularını yanıtlayan Amsterdam‘daki ilaç ajansı, “Turkovac adlı aşının Covid-19’a karşı kullanım amacıyla, Avrupa Birliği’nde kullanım onayı alabilmesi için bize bir başvuru gelmesi gerekiyor. Oysa böyle bir başvuru yok” dedi.

‘Gelirse inceleriz’

Başvuru yapılması halinde anında bilgi verileceğini ve kuruluşun web sayfasında yayınlanacağını belirten EMA yetkilileri, “Başvuru gelirse, aşı hakkında yorum yapabiliriz. Son fazdan verileri inceleyerek, bunların doğruluğunu- kullanılabilirliğini daha iyi anlayabiliriz” dedi.

Avrupa Birliği İlaç Ajansı, ancak Faz 1, 2 ve 3. aşama deneyleri tamamlandıktan sonra aşıları “acil kullanım onayı” için incelemeye alıyor. Ardından da, aylar süren araştırma başlıyor. EMA  onay vermeden, hiç bir aşı  AB üyesi ülkeler, İsviçre, İngiltere, İrlanda, Kanada, ABD ve diğer bir çok ülkede geçerli sayılmıyor. Yani, bu ülkelere girişte aşı zorunluluğu olduğu için sadece EMA ya da Amerikan İlaç Ajansı’nın onayladığı aşılardan yaptıranlar girebiliyor.

Başvurulsa bile sonuç 2023’te

EMA yaptığı açıklamada, BioNTech/Pfizer, Novavax, Moderna, AstraZeneca ve Johnson&Johnson aşılarına acil onay verildiğini duyurdu. Aylar önce başvurusu yapılan Rus aşısı Sputnik V, Çin aşısı Sinovac, Fransız aşısı Sanofi ve Valneva ile ilgili onay süreci de devam ediyor.

Türkiye şimdi başvursa bile, incelemeler ancak 2023’te sonuçlanabilecek.

Yeni araştırma: 2100 yılına kadar 4°C’lik ısınma göz ardı edilemez

Birleşik Krallık hükümeti, 2008 İklim Değişikliği Yasası‘na uygun olarak hazırlanan Üçüncü Birleşik Krallık İklim Değişikliği Risk Değerlendirme (CCRA3) raporunu 17 Ocak 2022 tarihinde parlamentoya sundu.

Rapor, Exeter Üniversitesi ve Met Office’den geniş bir uzman ekip tarafından hazırlandı. Ekibin yöneticisi Prof. Dr. Richard Betts, çalışma sonucunda elde ettikleri bulgularla ilgili, “Elde edilen önemli sonuçlardan biri, dünya çapındaki mevcut politikaların 2100 yılına kadar devam etmesi durumunda 4°C’ye kadar ısınmaya yol açabileceğidir” diyor.

COP26 İklim Zirvesi’de yapılan anlaşmaların iklim krizini engellemeye yönelik önemli adımlar içerse de yetersiz olduğunu kaydeden Prof. Dr. Betts,  “Bu anlaşmalar 4°C’ye kadar ısınma olasılığını azalttı, ancak uygulamaların gecikmesi bunun hala mümkün olduğunu gösteriyor” diye konuşuyor.

‘Paris Anlaşması’nın 1,5°C hedefi ulaşılamaz hale geliyor’

Exeter Üniversitesi tarafından yayımlanan rapor, küresel ısınmanın halihazırda Birleşik Krallık’ın doğal çevresi, altyapısı, insan sağlığı için önemli riskler yarattığını ortaya koyuyor. Ayrıca Birleşik Krallık’ın güvenlik, göç ve tedarik zincirleri gibi konularla ilgili uluslararası risklere tabi olduğu sonucuna da yer veriyor. Tüm bu risklerin sonucunda 2°C’lik küresel ısınmanın 4°C’ye ulaşarak daha da arttırması beklendiği belirtiliyor.

Betts şu değerlendirmeyi yapıyor: “COP26, hedeflerinin gerisinde kaldı ve küresel ısınmayı düşük seviyelere çekme olasılığımız giderek azalıyor. Paris Anlaşması’nın 1,5°C hedefi ulaşılamaz hale geliyor. Neden olduğumuz iklim değişikliklerine karşı daha iyi hazırlanmamız gerekiyor.”

Profesör Betts tarafından Glasgow’daki COP26’da sunulan rapor, çok sayıda bilimsel makale ve raporların yanı sıra iki yıldan fazla bir sürede gerçekleştirilen yeni araştırmalara dayanıyor. 

Ayrıca, iklim değişikliğine uyum sağlama sorumluluğu veya bunun nasıl gerçekleşebileceği konusunda uzmanlığa sahip hükümet, özel sektör ve sivil toplum kuruluşlarındaki çok sayıda paydaşla kapsamlı bir katılımı da içeriyordu.

Bugün yayınlanan CCRA3 raporu ayrıca İklim Değişikliği Komitesi‘nin (CCC) iklim kriziyle ilgili Birleşik Krallık’a yönelik riskleri ve Birleşik Krallık’ın ne ölçüde hazırlıksız olduğu konusundaki bağımsız tavsiyesine de yer veriyor.

Birleşik Krallık petrol düzenleyicisine karşı açılan ‘sübvansiyon’ davası reddedildi

Birleşik Krallık Yüksek Mahkemesi, iklim aktivistleri tarafından ülkenin petrol ve gaz düzenleyicisi OGA‘ya karşı açılan davayı reddetti. Mahkeme, OGA’nın eylemlerinin fosil yakıt sektörüne bir tür yasa dışı sübvansiyon anlamına geldiği yönündeki iddiaları kabul edilemez buldu. 

Reuters’ın aktardığına göre, karar, küresel ısınmayı kontrol altında tutmak için petrol ve gaz üretimini azaltmaya zorlamak üzere yasal başvuruları artıran aktivistleri hayal kırıklığına uğrattı.

Davada, aralarında eski bir petrol rafinerisi işçisinin de bulunduğu iklim aktivistleri, OGA’nın petrol ve gaz sahası geliştirme başvurularına ilişkin vergi öncesi değerlendirmesini hedef almış ve bazı yıllarda petrol ve gaz fiyatlarının düşük olması durumunda hükümetin vergi almak yerine üreticilere para iadesi yaptığını, böylece de usülsüz vergi kazancına yol açtığını belirtmişti.

Petrolcüler memnun

Davacılar, bunun, hem hükümetin İngiliz Kuzey Denizi’ndeki petrol ve gazın “ekonomik toparlanmayı en üst düzeye çıkarma” yönündeki uzun süredir devam eden politikasıyla, yani orada petrol ve gaz çıkarmanın ticari bir anlam ifade etmesi gerektiğiyle, hem de İngiltere’nin 2050 net sıfır emisyon hedefiyle çeliştiğini öne sürüyordu.

Yüksek Mahkeme yargıcı Sara Cockerill kararında,”ekonomik olarak geri kazanılabilir’ tanımının mantıksız olması nedeniyle stratejinin yasa dışı olduğu iddiasını reddettiğini” kaydetti.

Birleşik Krallık hazinesi, pandemi sırasında petrol ve gaz fiyatlarındaki düşüş nedeniyle resmi verilere göre 2020/21’de petrol ve gaz üretiminden bir önceki yıla göre %71 düşüşle yaklaşık 248 milyon sterlin vergi kazancı elde etti.

“Kirleten Öder” kampanyacıları, 2016-17’de olduğu gibi petrol fiyatlarındaki düşüşün, hükümetin herhangi bir net gelirden yararlanmak yerine petrol üreticilerine 400 milyon sterlin iade ettiği anlamına geldiği vergi yıllarını hatırlattı.

Bir OGA sözcüsü kararı memnuniyetle karşıladıklarını söyledi; “Hem enerji arzını güvence altına almak hem de net sıfıra geçişi desteklemek için petrol, gaz ve karbon depolama endüstrilerini düzenlemeye ve etkilemeye sıkı bir şekilde odaklanmaya devam ediyoruz” dedi.

OGA avukatı Kate Gallafent de aralık ayında mahkemeye petrol ve gaz çıkarmanın faydalarının vergi gelirlerinden çok daha büyük olduğunu söyleyerek enerji güvenliği ve istihdama işaret etmişti.

‘Regl ürünleri ücretsiz olsun’ diyen kadınlar Ankara’da gözaltına alındı

Ankara‘da “Regl ürünleri ücretsiz olsun” diyerek Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) yürümek isteyen kadınlar gözaltına alındı.

Yüzde 50 oranında zam gelen regl ürünlerinden yüzde 18 oranında da KDV alınıyor.

‘Arkadaşlarımız derhal serbest bırakılsın’

Regl ürünlerinin ücretsiz olmasını isteyen kadınlar, Meclis’e yürümek isterken polisler tarafından engellendi. Dokuz kadın gözaltına alındı.

Kadınlar gözaltı sırasında, “Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz” ve “Ped, tampon lüks değil temel ihtiyaçtır” sloganları attı.

Mor Dayanışma, polisin müdahale görüntülerini “Ankara’da “regl ürünleri ücretsiz olsun” talepleri için TBMM’ye yürümek isteyen Kampüs Cadısı ve eyleme destek olan Mor Dayanışma üyesi kadınlar engellendi ve göz altına alındı! Arkadaşlarımızı derhal serbest bırakın!” notuyla paylaştı.

‘Ücretsiz erişim en temel hakkımız’

Kampüs Cadıları da “Polisler tarafından ‘amacımız’ sorgulanıyor ve
ardından arkadaşlarımız gözaltına alınıyor. Ped ve tamponlara ücretsiz ulaşmak en temel hakkımızdır, krizin faturasını bizlerin temel ihtiyaçlarına keserek atlatmanıza izin vermeyiz!” notuyla müdahale görüntülerini paylaştı.

Birleşik Krallık’ta polisin yetkilerini genişleten yasa teklifi reddedildi

Birleşik Krallık‘ta polisin yetkilerini genişleten ve muhalefetle iklim aktivistleri ve insan hakları örgütlerinin tepkisini çeken “Polis, Suç ve Ceza Tasarısı” parlamentonun üst kanadı Lordlar Kamarası’nda reddedildi.  Düzenleme 166’ya karşı 261 oyla geri çevrildi.

Lordlar Kamarası, hükümetin karşı çıkmasına rağmen tasarıya eklenen ve kadın düşmanlığını nefret suçu sayan düzenlemeyi ise 185’e karşı 242 oyla kabul etti.

BBC Türkçe‘de yayımlanan habere göre, tasarının yasalaşabilmesi için parlamentonun iki kanadının da onayını olması gerekiyor. Hükümetin yeniden görüşülmesi için Avam Kamarası’na gönderilen düzenlemelerde ısrarcı olması bekleniyor.

Tasarıya karşı sendikalar ve sivil toplum örgütleri tarafından desteklenen Kill The Bill Koalisyonu, Londra ve diğer kentlerde protestoları düzenleneceğini duyurarak Cumartesi gününü “ulusal eylem günü” ilan etmişti.

Avam Kamarası’ndan Ekim’de geçen tasarı, İngiltere’de 33 yaşındaki Sarah Everard’ın Mart 2021’de, akşam saatlerinde evine yürürken kaçırılarak öldürülmesinden sonra yapılan protestoların ardından gündeme gelmişti.

Tasarının içeriğinde ne vardı?

Önerilen tasarı içişleri bakanına, “yıkıcı” olabileceğine inandığı yürüyüşleri ve gösterileri yasaklama konusunda geniş yetkiler veriyor. Polise protestolar için başlangıç ve bitiş saatlerini belirleme ve ses düzeyini kontrol etme yetkisi de verecek. Polis tek kişilik protestolara bile müdahale edebilecek.

Buna ek olarak protestocuların kendilerini bir nesneye kilitlemeleri veya bağlamaları ve yolları kapatmaları halinde 51 haftaya kadar hapis cezası yer alıyor.

Karayolları, demiryolları, limanlar, havaalanları, petrol rafinerileri gibi önemli yerlerde ulusal altyapıya ve anıtlara zarar verilmesi durumunda 12 yıl hapis cezası getiriliyor.

Tasarıda ayrıca polisin durdurma ve arama yetkisi de genişletiliyor. Şüphe etmeksizin durdurma ve arama yetkisi getiriliyor.

Tasarı, resmi makamlarca herhangi bir mahkumiyeti olmayanlar da dahil olmak üzere isimleri belirlenen kişilerin gösterilere katılmasını ve hatta katılım için interneti kullanarak çağrı yapılmasının da yasaklanmasını getiriyor.

Tonga yanardağı patlaması küresel iklimi etkileyebilir mi?

‘Daha çok veriye ihtiyaç var’

AA‘ya konuşan Bakırçay Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Fiziki Coğrafya Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Şermin Tağıl da şu değerlendirmeyi yaptı:

“Atmosfer tek ve dengeli bir sistem olduğu için bir yerde gerçekleşen değişim diğer bir alanı da etkileyebilir. Volkanik patlamaların dünyayı soğutabilecek kadar büyük ölçüde stratosfere kükürt dioksit ve aerosol saldığı bilinmektedir. En son yaşanan volkanik patlamadan kaynaklanan toz bulutunun 30 bin 48 kilometre yükseltiye ulaştığı ve stratosfere kül geçişinin olduğu rapor edildi.

Volkanik-atmosferik şok dalgaları sonrasında hava basıncı bozukluklarına neden olan meteotsunami oluşup oluşturmayacağı da bir diğer tartışma konusu. Yanardağdan kaynaklanan gözlemlenebilir ani ve çarpıcı atmosferik etkilere ek olarak, bu durumun dünyanın iklimini etkileyip etkilemeyeceğini söylemek için çok erken. Uydu görüntülerinden soğumaya yol açacak büyük bir kükürtdioksit sütunu gözükmüyor bunun için daha çok veri toplanması gerekir.”

‘Zehirsiz Kentler Hareketi’ Türkiye’de: Belediyeler öncülüğünde zehirsiz kentler mümkün

Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği‘nin, Avrupa Pestisit Eylem Ağı ortaklığı ve Zehirsiz Sofralar Platformu işbirliği ile yürüttüğü “Zehirsiz Kentlere Doğru” projesini hayata geçirdi. Proje, kentlerde yerel yönetimler tarafından kullanılan pestisitlerin ve biyosidal ürünlerin zararları konusunda farkındalık yaratmayı ve alternatif uygulamaların kullanımını teşvik etmeyi amaçlıyor.

Avrupa Birliği, Sivil Toplum Diyalogu VI programı kapsamında desteklenen proje kapsamında Zehirsiz Sofralar Platformu tarafından başlatılan “Zehirsiz Kentler için Harekete Geç” başlıklı imza kampanyası, belediyelerin, zehirsiz kent olma yolunda kararlı bir adım atacaklarına dair söz vermelerini talep ediyor.

‘Belediyeler öncülüğünde zehirsiz kentler mümkün’

Zehirsiz Sofralar Platformu tarafından başlatılan “Zehirsiz Kentler Kampanyası” ile, belediyelerden en geç 2025 yılına kadar herbisit (ot zehiri) kullanımının tamamen sonlandırılmasına, 2030 yılına kadar diğer tüm pestisit ve biyosidal ürün kullanımının yüzde 50 azaltılmasına ve 2040 yılına kadar da tüm bu ürünlerin kullanımının tamamen sonlandırılmasına dair taahhütte bulunmaları ve bu kapsamda katılımcı bir stratejik eylem planı oluşturmaları talep ediliyor.

Kampanya’nın üye ve destekçileri ayrıca, Ankara, İstanbul ve İzmir gibi büyükşehir belediyeleri başta olmak üzere, taleplerini bütün yerel yönetimler ağında yaygınlaştırmak üzere kampanyacılık, savunuculuk ve lobicilik faaliyetlerine hazırlanıyor.

Zehirsiz Sofralar Platformu, kampanyayla ilgili yaptığı açıklamada Avrupa’da birçok belediye, bölge veya ülkenin bu alanda yaptığı çalışmalara yer vererek “Belediyeler öncülüğünde zehirsiz kentler mümkün” diyor:

“Doğa dostu adımları büyütmek ve zehirsiz kentleri inşa etmek için belediyelerin, öncelikle ilgili tüm tarafları dahil ettiği, katılımcı, hassas grupları ve alanları dikkate alan, aşamalı bir geçiş süreci içeren stratejik eylem planlarına ihtiyaçları var. Belediyelerin öncülüğünde sivil toplumu, halkı, özel sektörü, çiftçi ve muhtarları da dahil ederek, sağlığın ve sağlıklı bir çevrede yaşam hakkının siyaset üstü kalması gerektiğini savunuyor ve tüm meclis üyelerinin desteğini alarak, belediye birliklerinin kolaylaştırıcılığı ile zehirsiz kentler mümkün, diyoruz.

İnsan ve çevre sağlığı açısından son derece zararlı olan bu kimyasalları karar verici konumdakilerin, yani ilgili bakanlıkların yasaklaması ilk akla gelen çare gibi görünse de tamamen yasaklanması ne yazık ki şu anda karar vericilerin gündeminde görünmüyor. Ancak bir yol daha var: Dünyada ve Avrupa’da birçok belediye, bölge veya ülke, uzun yıllardır kendi vatandaşları için bu konuda önemli adımlar atıyor. Aralarında tamamen zehirsiz bir kent olmayı başaranlar da var.”

Avrupa’da pestisit kullanımı

Zehirsiz Sofralar Platformu’nun Avrupa’da pestisit kullanımıyla ilgili yapılan çalışmalara da yer verdiği açıklamasında şu bilgiler paylaşıldı:

Belçika’daki Wallonia bölgesi sadece pestisit kullanımını yasaklamakla kalmayıp, aynı zamanda organik tarımın teşvik edilmesi ve organik çiftçilerin payının artırılması gibi farklı uygulamalar başlattı.

Danimarka kasabaları, suyu korumak amacıyla belirli alanlarda ve bazı İtalyan komünleri, halkın yaşadığı bölgelerde (Vallersa ve Malles) pestisit kullanımını yasaklamak için harekete geçti.

Fransa’da pek çok kentin pestisitsiz olma yolunda attığı adımlar, 2017’de yerel yönetimler, kamu kuruluşları ve hükümetin park ve bahçeler gibi yeşil alanlarda pestisit kullanımına yasak getiren “Labbe” yasasına dönüştü. Yasa, 2019’dan itibaren özel bahçeleri de kapsar hale gelirken 2022’de genişletilerek mezarlıklar, spor sahaları, kamp ve diğer özel alanları da kapsayacak.

Hollanda’da ise bazı büyük belediyeler, 1970’lerden bu yana pestisit kullanımını kamusal alanlarda gönüllü olarak azalttı. 2017’nin sonu itibarıyla, kentlerdeki kaldırım ve sokak gibi geçirimsiz yüzeylerde de pestisit kullanımı yasaklandı.

Pestisitleri terk eden belediyelerin deneyimlerine göre, ilk başta bu iş için ayrılan bütçenin üzerine çıkan zorunlu bir yatırımın ardından maliyetler zamanla azaldı. Yapılan uygulamaların maliyeti, pestisit kullanımına dair maliyetlere denk, hatta bazen daha düşük seviyelerde gerçekleşti.

Birleşik Krallık’ta, Haziran 2015’te bölge sakinlerinin başlattığı kampanya sonucunda tüm kamusal alanlarda ot zehiri glifosatın kullanımını yasaklayan ve kimyasal olmayan ot kontrolü yöntemlerine geçiş yapan ilk kasaba Glastonbury, sıcak köpük teknolojisine (foamstream) yatırım yaptı. Yatırım maliyetinin hesaba katılmadığı durumda, bu teknolojinin glifosat kullanımından çok daha ucuza geldiği görüldü.

Pestisitler, kısa vadede en ekonomik çözüm olarak görülse de sağlığa ve çevreye yönelik uzun vadeli etkileri göz ardı ediliyor. Birleşik Krallık ve Almanya’da yürütülen çalışmalarda, pestisit kullanımının yıllık dış maliyeti sırasıyla; 257 milyon dolar ve 166 milyon dolar olarak belirlendi. Bu bedelleri pestisitlerden kaynaklanan sağlık sorunu yaşayanlar, doğa ve vatandaşlar ödüyor.

Türkiye’de de zehirsiz kent olma yolunda adımlar atılıyor

Tarım ve Orman Bakanlığı, AB uyum sürecinde 200’ün üzerinde pestisit etken maddesini genotoksik, nörotoksik, kanserojenik, üreme için toksik, hormonal sistemi bozucu olması; yer altı sularını kirletmesi, arılara, balıklara ve memelilere verdiği zararlar nedeniyle yasakladı. Yasaklı listesine 2020 yılında 25 ve 2021 yılında 2 pestisit etken maddesi daha eklendi. Ancak Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından “muhtemel kanserojen” olarak sınıflandırılan glifosat ülkemizde ruhsatlı etken maddeler arasında yer alıyor ve bazı belediyeler tarafından hâlâ kullanılıyor. Bu kimyasallar kullanıldıktan sonra kapalı alanlarda, toprakta ve suda uzun süre kalarak etkilerini sürdürüyor.

Türkiye’de bazı belediyeler sağlıklı bir gelecek için zehirsiz adımlar atmaya başladı. İstanbul’da Kadıköy Belediyesi tarafından on yıldan fazla süredir tüm kamusal alanlarda zararlılarla mücadele için alternatif yöntemler kullanılıyor. Örneğin; sivrisinek mücadelesinde üreme kaynaklarının azaltılması, doğal olmayan büyük sulak alanlara balık bırakılması, biyosidal ürün olarak yüzey gerilim ajanları ve tür spesifik bakteri toksinleri kullanılması ve halkın bilinçlendirilmesi için broşür, sosyal medya veya yüz yüze eğitim verilmesi gibi uygulamalar hayata geçiriliyor.

Çanakkale Belediyesi de 2010 yılından beri alternatif uygulamalar kullanıyor: Yabancı otlar için arazileri sürme, biçme, çapalama, bitki parçalayıcı kullanarak elde edilen organik gübre ile malçlama ve yer örtücü bitki kullanımı, mantar hastalıklarına karşı bordo bulamacı (göztaşı), zarar veren böceklere karşı gülleci bulamacı, tesbih ağacı ve ısırgan otundan yapılmış ilaçlar.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde ise, üniversitelerin işbirliği ile geliştirilen proje doğrultusunda, Aedes albopictus gibi istilacı sivrisinekler için mobil ve web uygulamaları kullanarak vatandaşlardan gelen bildirimler ile personelin sahada tespit etmiş olduğu Aedes bulunan alanlarda ovitrapler kullanılıyor. Bu alanlarda fiziksel ve kültürel mücadele çalışmaları yapılıyor. Ovitraplerdeki yumurtalar sayılarak kontrol çalışmasının performansı değerlendiriliyor. Kültürel ve fiziksel mücadelenin performansının düşük olduğu durumlarda yüzde yüz biyolojik ve yalnızca sivrisinek larvasını etkileyen BTI (Bacillus thuringiensis israelensis isimli bakteri türü) içerikli ürünler kullanılıyor.