Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Normallik, ölümdür!

0

Milyonlarca Yahudi, Çingene, Eşcinsel ve Komünistin öldürülmesini organize eden Adolf Eichmann evli, dört çocuk babası, tanrıya inanan, vatanını seven, yerlere çöp atmayan, sokaklara tükürmeyen, kırmızı ışıkta duran, her gün sakal tıraşı olmayı ihmal etmeyen, giysilerinin temiz ve ütülü olmasına dikkat eden, komşularına sabahları günaydın diyen “normal” biriydi.

Kumar, içki, kavga ve kadın düşkünlüğü, çalıp çırpma, vergi kaçırma ve ibnelik gibi “ahlaksızlıkları” kayıtlarda geçmiyor. Muhtemelen, akşamları karısının pişirdiği yemekleri yerken mutlu oluyor; karısına, “eline sağlık, çok lezzetli olmuş,” diyor; çocuklarına derslerini soruyor, bir “aktif normal” olarak vatanının sorunlarıyla ilgileniyor, Führer’in emir ve görüşlerini ezberliyor, uykuya dalmadan önce dişlerini fırçalamayı, çocuklarına masal okumayı ve karısını öpmeyi ihmal etmiyordu: Tanrı’nın, vatanın, Führer’in, partisinin ve ailesinin mutlu olması için elinden gelen her şeyi yapıyordu.

İçerisinde yaşadığı toplumun ideal bir “parça”sıydı.

Celladın huzuru, kurbanın yok edilmesine mi bağlı?

Hannah Arendt, kötülüğün hem sıradanlaşma hem de kitleselleşme özelliklerinin nasıl biriktiğini saptamak için Eichmann’ın İsrail’de yargılanmasını izler. İddia makamını, avukatları, sanığın ifadelerini ve basında çıkan makaleleri inceler. Daha ötesi mahkemede kurulan cümlelerin taşıdığı anlamın nasıl içerik edindiğine de kafa yorar. Çünkü hem iddia makamı ve avukatlar hem de sanık yapılanların “bireysel” olduğunun altını çizmekte, “toplum” tarafından biçimlendirilmiş bireyden söz etmemektedir. Bu da kötülüğün sıradanlaşması, normalleşmesi ve kitleselleşmesi üzerine düşünmesine neden olur: “Kitlelerin ölümünden sorumlu bir insanın kimseyi öldürmemiş olabileceğini (ve bu örnekte, öldürecek cesareti olmayabileceğini) bir türlü anlamayan iddia makamı, sürekli Eichmann’ın kendi elleriyle cinayet işlediğini kanıtlamaya çalışıyordu.”[1]

Arendt, “Kötülüğün Sıradanlığı” adlı kitabında, Eichmann’ın kendisinin suçlanmasını yadırgadığını da belirtir. O çünkü, “Polise ve mahkemeye tekrar ve tekrar anlattığı gibi, görevini yapmıştı; sadece emirlere değil yasalara da uymuştu.”[2] Kendisinden yetkili biri tarafından ona emredilmiş, doğruluğu yasa ile kayıt altına alınmış fiilleri yerine getirmiş, görevlerini yapmakla mükellef her “normal” vatandaş gibi davranmıştı. “Kendi fiillerinin efendisi” değildir; “devletin meşrulaştırdıklarını” yapmaktadır.[3] Üstelik, Adolf Hitler’in, ünlü, “Sadakatim onurumdur!”[4] sloganı da ona eşlik etmektedir.

Böylece içerisinde “devlet”, “yasa”, “emir”, “meşru”, “sadakat”, “görev”, ve “onur” sözcüklerinin geçtiği bir “normallik terminolojisi”ne tanık oluruz. Bu sözcükler hem kötülüğü örgütler ve kitleselleştirir hem de bu durumun meşru ve “normal” olarak algılanmasının taşıyıcısı olur. Hatta fail, kendisini, görevini yapmış huzurlu bir vatandaş gibi hisseder. Çünkü onlar doğuştan cani ve sadist değildir.

Öldürdüklerine “merhamet” duymalarının önüne geçmek için verilen görevin ne denli önemli ve ağır olduğunun özellikle altı çizilir; kurban değil cellat acı çekmektedir. Kurban, varlığıyla celladın acı çekmesine neden olmaktadır. Celladın huzuru kurbanın yok edilmesine bağlıdır: Bu yüzden, “ ‘İnsanlara ne korkunç şeyler yaptım!’ demek yerine, ‘Görevlerimi yerine getirirken ne korkunç şeyler görmek zorunda kaldım, bu görevin omuzlarıma yüklediği yük nasıl da ağır!’ diyebiliyorlardı[r].”[5]

Normallik için var olan ‘normal’

Dahası, kitlesel cinayetler işlemediği, verilen emirleri uygulamadığı, görevini yerine getirmediği zaman vicdan azabı çekecektir: “…emredileni yapmadığı –milyonlarca kadın, erkek ve çocuğu büyük bir şevk ve kılı kırk yaran bir titizlikle ölüme yollamadığı takdirde vicdan azabı çekeceğini gayet iyi biliyordu.”[6]

Bu adam öldürme makinesine yarım düzine psikiyatrist “normal” raporu vermiştir. Çünkü, eşi ve çocuklarına, anne ve babasına, kardeş ve arkadaşlarına karşı davranışları takdir edilecek kadar “normal”dir. Üstelik bu kabul görmüş, alkışlarla desteklenen, kol kola girilen, “kitlesel bir normallik”tir. Normalin normal için var olduğu, bütün toplumsal değer ve yasaların normali alkışladığı, bu kitlesel alkış için toplumun organize olduğu, dehşet saçmanın normal kabul edildiği bir normalliktir bu: “Asıl sorun tam da Eichmann gibi onlarca insanın olmasından, onlarcasının ne sapık ne de sadist olmasından; ne yazık ki hepsinin eskiden de, şimdi de dehşet verici bir biçimde normal olmasından kaynaklanıyordu.”[7]

Peki, “normal”i karakterize eden en önemli özellik nedir? Bu soruya Arendt, “itaatkâr uysallık” diye cevap verir. “İtaat etmenin” içerisine doğulan toplumsallığı karakterize eden bir özellik olduğunu, üstelik “erdem” olarak altının çizildiğini belirtir. Birey önce itaat eder, sonra fiil gelir. Hitler’in ünlü sloganını hatırlayalım: “Sadakatim onurumdur!”[8] Böylece itaat, sadakatle eşleşir, onurla da payelendirilir; ardından fiil gelir, –fail, fiile hazırlanmıştır çünkü: “Suçu itaatinden kaynaklanıyordu, oysa itaat her zaman bir erdem olarak methedilirdi. (…) Ölü yıkayıcının elindeki ölü gibi itaatkâr olmuştu.”[9]

İtaatkar uysallık

Peki, bu durum salt Nazi Almanyasını mı karakterize eden bir özelliktir? Yahudilerin infaz yerlerine kendi ayaklarıyla gitmeleri, kendi mezarlarını kazmaları, soyunmaları, giysilerini katlayarak muntazam bir biçimde bir kenara koymalarında sorun yok mudur? Savcı sorar: “Neden karşı çıkmadınız? Neden trene bindiniz? Siz orada tam on beş bin kişiyken, başınızda sadece birkaç yüz muhafız vardı, –neden ayaklanmadınız, neden saldırmadınız?” [10]

Evet, aynı “itaatkâr uysallık” Yahudi cemaatinde de vardır, –şöyle cevap verilir: “Bırak seni öldürsünler, sen sen ol, sakın çizmeyi aşma.”[11]

Artık “normal”in yanı sıra kitlesel cinayetleri karakterize eden bir diğer özelliğin “itaatkâr uysallık” olduğunu söyleyebiliriz. Almanya Yahudileri, İsrail Filistinlileri, ABD Vietnam ve Iraklıları, Irak Yemenlileri, SSCB Afganistanlıları, Rusya Ukraynalıları… kitlesini hem “normal” hem de “itaatkâr uysal” kıvamına getirerek işgal ve imha edebilmiştir.

Her “normal” ve “itaatkâr uysal” ise “kitlesel cinayetler” işlemesini emreden(ler)i seçerek bu cinayetlere “pasif normal” olarak ortak olur; böylece kurban cellatlaşır, cellat kurbanlaşır.

Çünkü, kendi adına konuşmaktan vazgeçen her “pasif normal”in ilk tercihi kitleye katılma kararıdır. Her kitle ise bir diğer kitleyi işgal ya da imha etme isteğini bünyesinde barındırır.

Kitle, kitlenin (potansiyel) katilidir.

Basit, çıplak gerçek budur.

Kötülüğün Sıradanlığı’nın yayımlanmasından yaklaşık elli yıl sonra Frédéric Grosİtaat Etmemek” adlı bir kitap kaleme alarak Arendt’in “itaatkâr uysallık”ını “kölelik” olarak adlandırır. Çok daha kullanışlı ve çağrışımları güçlü olan bu yeni köle, başkasının ideolojik mülkiyetindedir; onun ihtiyaçlarına göre biçimlenir, onun zincirsiz, kullanışlı ve hareketli uzantısıdır;  hiçbir yaratıcılığı yoktur, hiçbir şeye başlamaz, hiçbir şeyi başlatmaz, hiçbir kararı vermez, hiçbir sorusu yoktur, hiçbir sorumluluğu almaz, hiçbir sorunun çözümü için çaba göstermez, hiçbir emre itiraz etmez, hiçbir boyun eğme fırsatını kaçırmaz, hiçbir uyumsuzlukta bulunmaz; başkasının emirleri üzerinden varlığını sürdürür, başkasına emir vereceği günü kararlılık, sabır ve hırsla bekler.

Kendisini kendisi öldürmüş bir katil olarak kendisiyle yaşamayı seçer, bu durumu benimser ve savunur: Katil ve maktul {= seçen ve seçilen [= emreden ve emredilen (= kurban ve cellat)]} aynı kişidir.

Spinoza’ya kulak verelim: “Her yerde sanki kurtuluşları içinmişçesine kölelikleri uğruna mücadele veren insanlar görüyorum.”[12]

“Normallik, ölümdür.”[13] [14]

*

[1] Arendt, H., Kötülüğün Sıradanlığı: Adolf Eichmann Kudüs’te, s. 222.
[2] Arendt, H., Kötülüğün Sıradanlığı: Adolf Eichmann Kudüs’te, s. 142.
[3] Arendt, H., Kötülüğün Sıradanlığı: Adolf Eichmann Kudüs’te, s. 143, 152, 294.
[4] Arendt, H., Kötülüğün Sıradanlığı: Adolf Eichmann Kudüs’te, s. 113.
[5] Arendt, H., Kötülüğün Sıradanlığı: Adolf Eichmann Kudüs’te, s. 114.
[6] Arendt, H., Kötülüğün Sıradanlığı: Adolf Eichmann Kudüs’te, s. 36.
[7] Arendt, H., Kötülüğün Sıradanlığı: Adolf Eichmann Kudüs’te, s. 281.
[8] “Haysiyet”i, onur ve şereften ayırarak “özsaygı” vurgusuyla tartıştığım bir çalışma için bkz.: Başkası Adına Konuşmanın Haysiyetsizliği. Özellikle genişletilmiş basımı öneriyorum.
[9] Arendt, H., Kötülüğün Sıradanlığı: Adolf Eichmann Kudüs’te, s. 253, 142.
[10] Arendt, H., Kötülüğün Sıradanlığı: Adolf Eichmann Kudüs’te, s. 21-22.
[11] Arendt, H., Kötülüğün Sıradanlığı: Adolf Eichmann Kudüs’te, s. 127.
[12] Gros, F., İtaat Etmemek, s. 30, 31, 43, 138 ve tüm kitap.
[13] Adorno, T. W., Minima Moralia: Sakatlanmış Yaşamdan Yansımalar, s. 58.
[14] Yeni İnsan Yayınevi tarafından yayımlanacak olan Çok Kalpli Asi”adlı deneme kitabından bir bölüm.

 

More in Hafta Sonu

You may also like

Comments

Comments are closed.