Köşe Yazıları

Hazar kıyısında barışı ümit etmek

72 yaşındaki Elkhan Süleymanov her gün iki saat Hazar kenarında yürüyor. Hazar’la sohbet eden dertleşen Süleymanov, deli dalgalara soruyor: Neye isyan ediyorsun? Çok sebebim var diyor Hazar, dünyaya ulaşamıyorum, sınırlarım kapalı…

Hazar’ın hikayesi, kıyısındaki Azerbaycan’ı anlatıyor aslında. Hazar kıyısında bir otelin toplantı salonunda konuşulanlar “Azerbeycan’ın dışarı açılamamasının” öyküsü. Alman düşünce kuruluşu INEA (Avrupa İşleri Kurumu) ve Azeri sivil toplum kuruluşu ACSDA’nın (Azerbaycan Sivil Toplumu geliştirme Enstitüsü) düzenlediği konferansın konusu “Köprüleri Salmak” yani Avrupa’ya doğru köprüler kurmak. Toplantının ev sahiplerinden biri olan  milletvekili ve işadamı Elkhan Süleymanov “İnsanların ve medeniyetlerin yakınlaşmasını sağlamak için buradayız” diyor. Salonda Azeri siyaset hayatından, iş dünyasından ve sivil toplumdan isimler var. Köprülerin “salınmasına” kendileri kadar gönüllü olmadığını düşündükleri Avrupa’ya tepkililer. Tepkilerin odak noktasındaki konu Azerbaycan’ın kanayan yarası “Dağlık-Karabağ” sorunu. 1994’teki ateşkes ilanından beri aktif savaş devam etmese de Azeri topraklarının %14’ü işgal altında. Var olan durum “ne savaş, ne barış.”

Toplantıda Azerilerin hislerine ülkenin bağımsızlığını tanıyan ilk ülkenin, Türkiye’nin o dönemdeki başbakanı Mesut Yılmaz tercümanlık ediyor. “AB Azerbaycan’dan yana tutum alıyor ama bu tutum fiiliyata yansımıyor” diyor. “Avrupa Birliği bir Afrika devleti değildir, bilakis dünya siyasetinin başat aktörlerinden biridir. Bu yüzden ‘Azerbaycan haklıdır’ demekle yetinmemeli, bunun devamında somut politikaları ortaya koymalı” diye ekliyor.

Konferansta Avrupa’yı ağırlığını Almanların oluşturduğu iş adamı ve sivil toplum kuruluşları temsil ediyor. Eleştirilerin hedefinde bizim de yabancı olmadığımız Azerbaycan’daki insan hakları sorunları var. Avrupa Parlamentosu milletvekili İvo Vajgl “Azerbaycan’da basın ve ifade özgürlüğünün güvence altına alındığını görmek istiyoruz” diyor ve Azeri gazeteci ve aktivistlere yönelik baskıları eleştiriyor.

9 milyon nüfuslu Azerbaycan’ın Avrupa için önemi hem Rusya ile İran arasındaki stratejik konumundan hem de günlük bir milyon varillik petrol üretiminden geliyor. 7 milyar varillik rezerviyle Azerbaycan dünya 19’uncusu. Ancak petrol zenginliği Karabağ’ın acısını unutturmuyor Azerilere. Köprüleri kurmaktan bahsedilince akıllara Azerbaycan ve Ermenistan arasında “mimarlık” rolü oynaması gereken ama 20 senedir bir çözüm bulunamadığı için hayal kırıklığı yaratan Minsk Grubu geliyor.  Minsk Grubu Azerbaycan’dan taviz vermesini bekliyor ama toprakları işgal edilmiş 800 bin insanı işgal edilen bölgelerden göçe zorlanmış Azeriler daha taviz olarak verecekleri birşey kalmadığını söylüyor.

Genç milletvekili Bahar Muradova “Tanrı’ya her gün evine dönmek için dua eden anneme nasıl açıklarım ben bu tavizi” sözleri herşeyi özetliyor aslında. “Doğduğu yerlere gitmek ve o topraklarda gömülmek annemin uluslararası hakkı” diye de ekliyor.

Hazar’ın kıyısında iki gün boyunca Avrupa ile bütünleşmenin konuşulması, adeta üyelik perspektifinin olması Bakü’yü görmeden önce şaşırtıcı. Ama ülke sokaklarında dolaşınca durum açıklık kazanıyor. Çünkü Bakü “Avrupalı” bir şehir.

Dağlık Karabağ sorununun asıl muhatapları da o “Avrupalı” sokaklarda yaşayanlar. 800 bin  mülteci  savaşta evlerini, topraklarını bırakıp göç etmiş, kendi ülkelerinde sığınmacı olmuşlar. Ekonomik koşulları zorlu, bazıları yıllardır evsiz. 2006’dan bu yana petrol gelirleri nedeniyle hızla zenginleşen Azerbaycan’da onların payına düşen bir şey henüz yok.

Avrupa ile coğrafi yakınlığı olan, daha da bütünleşmek isteyen Azerbaycan’da sorunun bu kadar kronikleşmesine neden olan belki de değerler anlamında hedef kıtaya “uzak” olmak. En son Mayıs ayında Eurovizyon yarışması öncesi insan hakları eylemcileri Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in otoriter bir rejim uyguladığı, muhalefeti susturduğu ve ifade özgürlüğünü kısıtladığı iddialarıyla ülkeyi ve şarkı yarışmasını protesto etti. Uluslararası Af Örgütü 2011 yılı raporunda ülkede 17 siyasi mahkumun cezaevinde olduğu, gösteri ve toplantılara izin verilmediği, insanların düşüncelerini açıklamalarının engellendiği vurgulandı. Bazılarına göre ülkenin siyasi elitleri bu atmosferin devam edebilmesi  için “mücadele ruhunu sürdürmeyi” tercih ediyor.

Evlerinden ayrı olanların ise tek tercihi, belki tüm mülteciler gibi, bir an önce geri dönmek. Ama yıllar geçiyor, umutsuzluk günden güne ağır basıyor. “Ne savaş ne barış” durumu en çok geceleri topraklarında uyumak için dua edenleri etkiliyor. Hazar’ın isyankar dalgaları Azerbaycan’da mültecilerin isyanına karışıyor. Dünyaya açılmak, barışın ve refahın hakim olduğu sakin bir deniz olmak ümidi. İçinde yaşadığımız coğrafyaya çok mu uzak?