Röportaj

Fehim Caculi: “Demokrasi bir kazanımlar sürecidir”

0

Fehim Caculi

Suriye’de iç savaş, Mısır’da darbe ve katliamlar, Barış sürecinde tıkanma ihtimali, yeni Anayasa yapmak için bir türlü uzlaşamayan siyasi partiler ve hepsinin üzerine de yaklaşmakta olduğu iddia edilen ekonomik kriz… Bütün bunlar Gezi süreciyle birlikte daha da otoriterleşen AKP iktidarının 11. yılında meydana geliyor. Ve önümüzdeki iki yılda 3, belki de 4 kez sandığa gideceğiz.

Bugünlerde siyaset konuşmak öngörü (ve bazen de falcılık) gerektiriyor. Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin kurucularından ve Parti Meclisi üyesi olan Fehim Caculi‘nin 40 yıla yaklaşan siyaset tecrübesinin yanı sıra, uzun yıllar meslek olarak sürdürdüğü dış ticaret ve işletme deneyimi de var. Siyaseti, ekonomiyi ve dış politikayı birlikte ve yakından takip eden Fehim Caculi’yle bu karmaşık süreç hakkındaki düşünce ve öngörülerini konuştuk.

Not: Bu röportajı Suriye’ye bir askeri müdahale ihtimalinin güncel bir mesele haline gelmesinden önce yaptığımız için bu sıcak gündemi konuşma şansımız olmadı.

– Türkiye’de siyaset yoğun bir 2 yıla giriyor. Önümüzdeki Mart ayında yerel seçimler, ardından cumhurbaşkanlığı seçimleri ve genel seçimler var. Arada bir de anayasa referandumu olma ihtimali var. Bu süreçte partiler ve belki de bloklar arasında yaşanacak iktidar mücadelesini etkileyecek çok önemli küresel ve bölgesel gelişmeler yaşanıyor. Tam da bu sırada Türkiye ekonomisinde özellikle ABD Merkez Bankası’nın aldığı ve alması beklenen kararların ve uluslararası piyasalarda yaşanan gelişmelerin etkilediği sorunlar, en son geçen Perşembe günü doların 2 liraya çıkması ile birlikte iyice görünür hale geldi. Öncelikle yaşanan ekonomik gelişmeleri nasıl özetlememiz ve önümüzdeki süreci nasıl etkileyeceğini beklememiz gerektiğini sorabilir miyim?

Bugüne bakabilmemiz için önce Türkiye’nin ekonomisinin nasıl bir yapı üzerinde yaşam savaşı verdiğine bir bakmamız gerekir. Ülke ekonomisinin temel dengeleri yapısal olarak belli dengesizlikler üretmektedir. Tasarruf açığı en belirgin sorunlarımızdan biridir. Tasarruf açığı, tasarruf-yatırım dengesini bozmaktadır. Açığı kapatmanın yolu olarak sermaye akımlarının ülkeye girişine serbestlik kazandıran önlemler 30 yıllık bir zaman diliminde  alınmıştır, alınmaktadır. Yatırımların ve tasarruf açığının finansmanı yabancı sermaye (sıcak para) girişi vasıtasıyla sağlanmaktaydı. Ancak 80’lerden itibaren küresel ekonomiye ve dolayısıyla küresel rekabet pazarına eklemlenmeye çalışan ekonomimiz küresel krizlere de açık, krizlerden doğrudan etkilenen şartların içine girmiştir. Dünyanın herhangi bir yerinde meydana gelen bir iktisadi krizden etkilenmemek ancak dönemsel geçici önlemler ile mümkün olmuş, ekonominin yapısal sorunlarının kökten çözümüne (kısa Kemal Derviş dönemi hariç) kimse teşebbüs etmemiştir.

Tasarruf-yatırım dengesine ilaveten, bütçe dengesi de ülke riskini arttıran bir diğer önemli dengesizlik alanındır. Ülke ekonomisi genelde ithalata dayalıdır. Sermaye ithaldir, yatırım malları ithaldir, ara malları ithaldir, ham madde ithaldir, enerji ithaldir… Ya da her birinin önemli bir kısmı ithaldir. İthalat demek döviz ihtiyacı demektir. Döviz ihtiyacı büyük ölçüde ya ihracat dövizleri, ya turizm gelirleri ya da dış krediler ile karşılanır. Bunun yanında yüksek istihdamlı devlet bürokrasisi, askeri harcamalar, kayıt dışı ekonomi, servet sahibi sınıfın birikimlerini yurt dışında tutma arzusu kamu maliyesine olumsuz etki eden faktörlerin başında gelmektedir.

Bir diğer dengesizlik de ithalat-ihracat ilişkisinden kaynaklanan dış ticaret dengesizliğidir. İthalata dayalı bir üretim sisteminde, ne kadar ihracatı artırıcı önlemler alsanız da, daha fazla ihracat yapabilmeniz için daha fazla ithalat yapmanız gerekeceğinden ve buna bir de nüfusun önemli bir kesiminin üretmeden tüketen toplumsal alışkanlığını (lüks tüketim) ilave edersek, söz konusu dengesizliğin ne boyutlara tırmanabileceğini tahmin etmemiz zor olmayacaktır.

En son döviz açığı-cari açık dengesizliğine baktığımızda, esasında büyük bir yumağı oluşturan ipliklerin nasıl birbirine girip düğüm olduğunu ve birbirini tetikleyerek yumağın açılmasını önleyen  unsurlar olduğunu görürüz. Küresel kriz nedeniyle fiyatların dibe vurduğu dönemlerde özelleştirmelere başlayan Türkiye’de 30 sene içinde neredeyse satılmadık mal bırakmadık. Bir mirasyedi olmuştuk, satıp satıp yiyorduk. Yetişmezse dış borç alıp yine yiyorduk. Bugüne başkalarının tasarruflarını kullanarak geldik. Esas itibariyle  yukarıda saydığım dört temel dengesizlik alanı, ekonominin yapısal sorunlarının bel kemiğini oluşturmaktadır.

– Dünyada neler oluyor?

FED (Amerikan Merkez Bankası), 2008 krizinden itibaren genişletici bir ekonomi politikası uygulama kararı aldı. Krizle mücadele yöntemi olarak para arzını artırdı, faizleri düşürdü. Bu uygulama uzun bir müddet uluslararası kapitalist sistemde ferahlama yarattı. Dolayısıyla biz de – 2008 öncesi Derviş önlemlerine ilave olarak –  bu ferahlamadan önemli bir pay aldık. Ancak bu durum sürdürülebilir bir durum değildi. G-20’lerin gelinen durumu senkronize etmeleri gerekirken beceremediler ve FED kendi başına karar alarak bu duruma müdahale etme kararı aldı. Ne yaptı? Para arzını kıstı, faizleri yükseltti. Küresel dolaşan sermaye bu önlemler neticesinde anayurduna dönecek gibi görünüyor, hatta dönmeye başladı bile diyebiliriz. Nereden anlıyoruz bunu? Küresel sermaye –sıcak para– nereye geliyor? Nereye yatırım yapıyor? Ya gittiği ülkenin borsasına ya da Hazine bonosuna. Nereden çıkıyor? Borsadan ve hazine bonosundan. Çıkarken nasıl çıkıyor? Borsaya ve bonoya getirdiği dövizi bozuyor ve Türk Lirası ile giriyor, borsa ve bonodan çıkarken de Türk lirası ile çıkıyor, sınırları geçerken de dövize dönüp öyle çıkıyor. Yani içerde dövize olağanüstü bir talep başlıyor. Talep artınca kurlar yükseliyor. Olumsuzluk ilk önce dövize yansıyor. İçerde Merkez Bankası önlem olarak rezervlerin azalması pahasına döviz arzını artırıyor.  Rezervlerimiz azaldıkça, sıcak para çıkışı hızlandıkça, kurlar yükseldikçe ihracata olumlu yansır ama, yukarıda da ifade ettiğim gibi Türkiye’nin ihracatı büyük ölçüde ithalata bağımlı olduğu için cari açığı artırıyor.

Toplam ithalatın yaklaşın dörtte biri, yani 60 milyar doları enerji ithalatının finansmanına ayrılmaktadır. Küresel ısınmaya, iklim değişiklerine ve doğanın katliamına neden olan geleneksel enerji kaynaklarına sarf edilen kaynaklar rüzgâr, güneş gibi yenilenebilir ve sürdürülebilir enerji yatırımlarına kaydırılırsa yine iktisadi alanda önemli tasarruf elde edilir ve cari açığın artması önlenebilir.

– Peki önümüzdeki günlerde neler olabilir?

Cari açığın daha artması risk primini artırır. Zira cari açığı finanse edememe hali beraberinde ülke riskini de artırır. Yabancı para gelmek için sadece faize bakmaz, esas itibariyle ülke riskine bakar, risk düzeyine bakar. Parasının geri dönüşüm kabiliyetine bakar. Risk beklentisi olan ülkelere gitmez. Tasarruf açığı olan ülkelerde istikrar ve düşük ülke riski önemlidir.

Merkez Bankası-Hükümet ne yapabilir? Dövizin çıkmasını önlemek için daha cazip faiz oranlarını açıklaması gerekir. Yani net olarak faizlerini uluslararası rekabet piyasasındaki ortalamanın üstüne çıkartması, artırması lazım. Merkez Bankası artırmıyor, ama piyasa artırıyor. Günümüzde dünya böyle bir şey. Sen ne kadar karar alırsan al, piyasanın iç işleyişi kendi işliyor. Bu sefer MB geçtiğimiz günlerde borçlanma faizinin üst sınırını yükseltmek zorunda kaldı. Faizler yükselince fiyatlar artacaktır, enflasyon yükselecektir, büyüme düşecektir. Yeni yatırımlar duracak, istihdam düşecek ve işsizlik artacaktır.

Tasarruf ve cari açığın kapatılması yönünde atılması gereken en önemli adımlardan biri ekonominin yaklaşık yarısının kayıt dışı olduğu ülkemizde söz konusu kayıtdışılığı ortadan kaldırmak olmalıdır. Türkiye’nin kadim sorunlarından olan kayıt dışını önleyici tedbirler (vergi reformu gibi) alınırsa kamu maliyesini rahatlatacak önemli bir finansal girdi sağlanmış olur.

Diğer bir konu da 40.000’den fazla insanımızın kaybına neden olan 30 yıllık kirli iç savaşın sona ermesi. Kirli savaşın ülkeye maliyeti, resmi açıklamalara göre 300 milyar doları geçmiş. Barış ve çözüm sürecinin başarıya ulaşması yıllık 10 milyar dolar gibi bir miktarın insanların refahına kaynak olarak ayrılmasına neden olabilir.

Bir diğer husus, servet sahibi sınıfın yurt dışında tuttukları birikimleri… Türklerin yurt dışında tuttukları döviz miktarı devletin verilerine göre 170 milyar dolar civarında, Avrupalı banka yöneticilerinin ifadelerine göre bunun 2 misli, yani 300 milyar dolar civarı. Yarım yüzyıldan fazla bir süredir sermaye birikimi sağlamak amacıyla acımasızca sömürülen halkın yarattığı artı değerler sermaye olarak yeniden ekonomiye gireceğine servet sınıfı yaratılmasına kaynak teşkil etmiştir. Yurtdışında tutulan söz konusu miktarın hiç olmazsa bir kısmının yurt ekonomisine sokulmasını sağlayan şartların oluşması için bazı tedbirlerin alınması da olumlu etki yapabilir.

Ayrıca bilindiği gibi toplam ithalatın yaklaşın dörtte biri, yani 60 milyar doları enerji ithalatının finansmanına ayrılmaktadır. Küresel ısınmaya, iklim değişiklerine ve doğanın katliamına neden olan geleneksel enerji kaynaklarına sarf edilen kaynaklar rüzgâr, güneş gibi yenilenebilir ve sürdürülebilir enerji yatırımlarına kaydırılırsa yine iktisadi alanda önemli tasarruf elde edilir ve cari açığın artması önlenebilir.

– Peki mevcut durumda bu tür yapısal kararlar alınabilir mi?

Ülke insanımız 90 yıllık cumhuriyetin yaratmış olduğu bildiğimiz tarihsel nedenler ile bir kez daha bugünkü şartlara örgütsüz yakalandı. Kayıkçı kavgasına düşmüş siyaset gündemin uzağında kalmıştır. Merkez Bankası’nın, hükümetin alacağı önlemlerin palyatif düzeyde kalacak, ekonominin yapısal sorunlarına çözüm üretmekten uzak, günü kurtaran kararlar olacağı inancındayım. Ürettiği gayri safi milli hasıla 1 trilyon dolara yaklaşmış, dış ticaret hacmi yarım trilyon dolara yaklaşmış bir ülkenin küresel ekonomide ve siyasette otobüsün arka koltuğunda oturma hakkı yoktur. Oyun kurucu olma yönünde alternatif radikal politikalar üretmek zorundadır.

Türkiye eğer sadece terminal ülke olmayı kabul etseydi zaten konuya bu kadar dahil olmazdı kanaatindeyim. Yani sadece topraklarından geçecek boru hattı için küresel güçler tarafından ödenecek kira bedeline razı olsaydı, onu tatmin etseydi bir sorun olmayacaktı. Bence Türkiye bu noktada daha fazlasını istedi ve musluğun başında diğer oyuncular ile ortak olmak, beraber olmak istedi.

Peki, Suriye’deki iç savaş ve Mısır’daki darbe Türkiye siyasetini ne ölçüde belirleyebilir? Türkiye son yıllarda örneği görülmemiş bir şekilde Orta Doğu’daki çalkantıların içinde bir aktör olarak yer alıyor. İktidar ve muhalefet partilerinin karşı cephelerde yer aldığı görünen bu bloklaşma başta yerel seçimler olmak üzere iç siyaseti nasıl etkileyebilir?

Orta Doğu’da siyaset esas itibariyle iki ana eksende yapılır. Bir tarafta ABD ve AB ekseni, diğer tarafta da Rusya, İran ve Çin ekseni. Tabii kaba hatları ile böyle… Çin bu denklemde içinde görünmese de, daha çok Kara Afrikası ile ilgilense de ikinci blokta yer almaktadır. Birinci bloğun kaptan köşkü Katar. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve İsrail de bu bloğun içindeki oyuncular. Türkiye, esas itibari ile de AK Parti, bu blok içinde oyuncu olmayı tercih etmiştir. Bölgede siyaset yapmak isteyen ülkelerin siyasetlerini bunların dışında bağımsız bir hatta kurgulamaları zor gözükmektedir. Belki de imkansızdır.

Ana tema bölgedeki enerji kaynaklarıdır. Bu kaynakların bir 60-70 yıl daha Batı’nın ihtiyacını karşılayacak olması konunun önemini gösterir. Sorun ise  bunun yönetimi ve yöntemidir. Senaryonun başında Türkiye’ye “terminal ülke” rolü biçilmişti. Yani çevre ve ekoloji sorunlarına duyarlı her siyasetin, yaşamakta olduğumuz en büyük evrensel sorun olan küresel ısınmanın,  iklim değişikliğinin en önemli sebeplerinden olan fosil yakıtların kullanımına karşı çıkmasına rağmen küresel güçlerin yaşam tarzlarının devamı için elzem gördüğü petrol ve doğal gazın üretimini ve dağıtımını kendi kontrolleri altında tutmak istemeleri bu politikaların özünü teşkil etmektedir.

Türkiye eğer sadece terminal ülke olmayı kabul etseydi zaten konuya bu kadar dahil olmazdı kanaatindeyim. Yani sadece topraklarından geçecek boru hattı için küresel güçler tarafından ödenecek kira bedeline razı olsaydı, onu tatmin etseydi bir sorun olmayacaktı. Bence Türkiye bu noktada daha fazlasını istedi ve musluğun başında diğer oyuncular ile ortak olmak, beraber olmak istedi. Bunun neticesinde de ABD-AB hattında kurgulanan politikalara entegre olmanın yanında onlardan bağımsız özerk politikalar üretmeye çalıştı. Uyumlu olduğu zaman problem yoktu, ancak küresel güçlerden azade politik girişimlerde bulunduğunda sıkıntılar doğdu.

ABD, İsrail ve AB , AK Parti’nin radikal siyasal islam ile kurduğu bu ilişkiden son derece rahatsız oldu. Son dönemde ABD-AB-İsrail ekseninde yaşanan sıkıntıların odağında radikal islamla AK Parti’nin kurduğu yakın ilişki yer almaktadır.

– Suriye iç savaşındaki tercihi ve aktif tutumu buradan mı doğdu?

Açayım… Özellikle Türkiye’nin Kürdistan federe bölgesinde bulunan kaynakları Kürt Yönetimi ile birlikte yönetme isteği ABD’de ve karşı bloğun önemli oyuncularından İran, Suriye ve Irak yönetimlerinde önemli rahatsızlıklara neden oldu. AK Parti’nin muhafazakâr, dini politik kimliği, geleneği, Orta Doğu’daki Sünni İslam partiler ve gruplar ile işbirliği içine girmesine neden oldu. Gerek saydığım 3 ülkede, Suriye’de ÖSO, Irak’ta Sünni blok, gerekse de Filistin’de Hamas ve Mısır’da İhvan gibi örgütler ile Katar ve Suudi Krallığı rejimleri ile birlikte ortak davranmaya başladı. Ülkenin dış politikasını da uluslararası dengeleri gözeten bir yerden değil bölgedeki müttefiklerinin çıkarlarının kesiştiği bir yerden okumaya ve uygulamaya başladı. Bu başlı başına diplomaside girift sorunlar yaratılmasına ve bölgesel komşularımızla dostane ilişkiler geliştirmemiz gerekirken onlarla çatışır hale gelmemize neden oldu. ABD, İsrail ve AB , AK Parti’nin radikal siyasal islam ile kurduğu bu ilişkiden son derece rahatsız oldu. Son dönemde ABD-AB-İsrail ekseninde yaşanan sıkıntıların odağında radikal islamla AK Parti’nin kurduğu yakın ilişki yer almaktadır.

Muhalefet partilerinden “ana” olanı da mevcut durum karşısında refleks olarak ülkede yaratmış oldukları kutuplaşmayı dış politikaya da taşıyarak sorunların daha karmaşık hale gelmesine yardımcı olmaktadır. Toplumda  yarattıkları algı, Ak Parti’nin politikalarının alternatifinin sanki karşı blok politikalarına uyumlu davranıldığı takdirde yaratılabileceği yönünde gelişmektedir. Örneğin CHP bu sene içinde en önemli dış gezisini Çin’den başlatmış, büyük bir heyetle üst düzey temaslarda bulunmuştur. Geçen sene yine CHP kadın kollarının önderliğinde aralarında ADD, Çağdaş Kadınlar Derneği, İşçi Partisi gibi kurumların temsicilerinin yer aldığı bir heyet Şam’a bir ziyarette bulunmuş, bu sene başında ise aralarında Şafak Pavey’in de bulunduğu 4 CHP’li milletvekilinden oluşan bir heyet Şam’da Başer Esad’ı ziyaret etmiştir. Bildiğiniz üzere geçen hafta da Kemal Kılıçdaroğlu başkanlığında bir heyet Erbil’i yok sayarak Bağdat’a bir ziyarette bulunmuştur.

Tüm bu taşları yan yana getirmek CHP’nin bölgede hangi Blok’un politikalarına yatkın olduğu yönünde bir algı oluşturmamıza yardım eder. Halbuki CHP hayatın gerçeklerinden o kadar uzak bir parti ki, Orta Doğu’da 2. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan ve sömürge devletinin kurumlarını miras alan askeri ulus-devlet Irak artık yok. Geriye gelmesi de zor. Suriye için de durumun aynı olduğunun farkında değil. Hala eski devlet refleksleriyle hareket ediyor.

Ülkemizin demokrasi, özgürlük güçleri barış, adalet, ekoloji ve eşitlik bağlamında önümüzdeki dönemde siyasi aktör olmak istiyorlarsa sözlerinin bir ağırlığı olmalı. Dolayısıyla kendi gerçeklerini inkar eden bir yerden politika üretmemeye özen göstermeliler. Topluma böyle bir politik hattın da var olduğunu işaret etmeliler, umut vermeliler.

– Bu tablodan Kürt politikaları nasıl etkileniyor?

BDP’nin, dolayısıyla Kürtlerin genel anlamda bölgedeki çıkarları belli denge politikaları üzerinde yükselmekte, gayet akılcı bir bölgesel ve uluslararası diplomasi yürüterek hiçbir şekilde iki ana bloğu kendine düşman yapmadan ilerlemektedir. Bölgedeki Kürt politikaları Suriye’deki iktidar boşluğu sebebiyle orayla geliştirdikleri ilişkilerde ciddi sorunlar olabilir. Ancak Irak’ta merkezi hükümet ile imzaladıkları sözleşmelere ve Irak anayasasına uygun hareket etmektedirler. Türkiye’ye baktığımızda ise gerek Barzani ve Talabani, gerekse de Kürt siyasi hareketi, devlet ve hükümet ile akılcı ilişkiler içine girmiş bulunmaktadır. Çok büyük trafik kazaları olmadığı takdirde çözüm süreci kapsamında orta vadede bu ilişkilerin daha olumlu, sistematik ve kurumsal bir bütünlük arz edecek kanaatindeyim. Türkiye devleti ve hükümeti tercihini yapmış; mezhep savaşlarına batmış merkezi Irak ve Suriye devletlerinden yana değil, ekonomik  ve sosyal olarak Türkiye Cumhuriyeti ile senkronize olmuş, onunla işbirliği içine girmiş, kendine bağlı, Şii ittifakından uzakta laik bir Kürdistan’dan yana tavır almıştır.

AK Parti’nin Mısır ve Suriye’de aleni taraf olması, CHP’nin buna karşı cephe alması ve karşı blokta gözüküyor algısı yaratması aralarında bir işbirliğinin olamayacağını göstermektedir. MHP’nin ise bu tabloda daha çok CHP’ye benzer politikalar geliştireceğini ve CHP ile örtülü ya da örtüsüz bir işbirliğine gireceğini tahmin ediyorum. BDP’nin bu kargaşada rahat olduğunu, hedeflediği yerlerde tek  başına yerel yönetim seçimlerini kazanacağını düşünüyorum. Batıda ise HDP adı altında mı girerler, BDP adı altında mı girerler bilemem (zira hala bu konuda tartışmalar sürüyor), bazı ilçelerde seçim kazanabileceklerini, bazı yerlerde (özellikle ana kentlerde) ise alacakları pozisyonun niteliğini ve sonuçlarını hep beraber göreceğiz. Ülkemizin demokrasi, özgürlük güçleri barış, adalet, ekoloji ve eşitlik bağlamında önümüzdeki dönemde siyasi aktör olmak istiyorlarsa sözlerinin bir ağırlığı olmalı. Dolayısıyla kendi gerçeklerini inkar eden bir yerden politika üretmemeye özen göstermeliler. Topluma böyle bir politik hattın da var olduğunu işaret etmeliler, umut vermeliler. Topluma, onu kıskaca alan çıkmazdan çıkartacak yerel ve uluslararası sorunlar için politik  çözümler  sunmalılar.

Anayasanın dört başlangıç maddesine sahip çıkmak 12 Eylül generallerinin iradesini sahiplenmek demektir. Bunu topluma iyi anlatmak gerekir. Demokrasi güçlerinin tıkaç görevi gören partiler ile bu konuda işbirliği yapabilmelerinin mümkün olmadığı kanaatindeyim.

– TBMM’deki anayasa uzlaşma komisyonu çalışmaları da tekrar hız kazandı. Burada yaşanacak bir uzlaşma ya da uzlaşamama hali yerel seçimlere dönük olası koalisyonları etkileyecek mi sizce? Bunu hem genelde, hem de BDP ve solun ortak adaylık zemini açısından soruyorum.

Evet, tekrar hız kazandı. Zira AK Parti’yi destekleyen sermaye grubu uluslararası rekabet piyasasından pay alabilmek için ülkede istikrar istiyor. Niçin? Çünkü yeterli sermaye birikimi yok. Yabancı sermayeye muhtaç. Yabancı sermaye de istikrar olmadan gelmiyor. İç savaş yaşayan, her an askeri darbe ihtimali olan bir ülkeye yabancı sermaye gelmek istemiyor. Cumhuriyet sermayesinin içinden filizlenip palazlanmış olan söz konusu sermaye grubu istikrarın olabilmesi için bazı ön şartların yerine gelmesi gerektiğinin bilincindeler. Nedir onlar? Demokratikleşme ve doğru maliye politikası. Eski askeri vesayet rejiminin kendilerini rahatsız eden bölümünün yok edilmesi ile başladılar işe, şimdi anayasanın yeniden yazılması noktasına geldiler. Bugün gelinen noktada CHP ile MHP’nin tıkaç görevi görmelerinin yanında AK Parti’nin tabanında ve yönetiminde bir kesimin de karşı çıkması sebebiyle bizim istediğimiz anlamda bir yeni anayasa muhtemelen yazılamayacak.

Ancak iş buraya gelmişken, her kesim kendi meşrebi, kapasitesi ve dünya görüşü çerçevesinde eski anayasada hatırı sayılır bazı maddelerde uzlaşma sağladılar, şu sıralar çalışmalar hala devam ediyor. Fakat biliyoruz ki, anayasanın dibacesinde (başlangıç ilkelerinde) bir ilerleme sağlanamadı. Değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek maddelere dokunulamıyor. Nedir bunlar? Örneğin Devletin dili Türkçedir maddesi. Devlet canlı bir organizma mıdır ki dili olsun? Devletin dili olmaz, resmi dili olur. Diğeri devletin milleti olmaz milletin devleti olur. Bir diğeri ise milliyetçilik kötü bir şeydir. Başına devletin kurucusunun ismini getirirseniz iyi bir şey olmaz. Sonra hem dibacede devletin tanımına demokratik, hukuk devleti diyorsun, hem siyaseti Atatürk milliyetçiliği ile sınırlıyor, kısıtlıyorsun. Bütün partiler Atatürk milliyetçisi olacaksa demokrasiye ne gerek var?

Önce dibacedeki bu ucubeleri değiştirmeliler, sonra demokrasiden bahsetmeliler. Dolayısıyla demokrasiden yana olan partiler için anayasanın başlangıç ilkelerinde  yapılacak değişiklikler maksimalist bir talep değil aksine demokrasinin temel taleplerinin başında gelir. Anayasanın dört başlangıç maddesine sahip çıkmak 12 Eylül generallerinin iradesini sahiplenmek demektir. Bunu topluma iyi anlatmak gerekir. Demokrasi güçlerinin tıkaç görevi gören partiler ile bu konuda işbirliği yapabilmelerinin mümkün olmadığı kanaatindeyim. “Başkanlık” konusunda Ak Parti geri adım atarsa belki süreçte bir esneme olabilir.

– Meclis’teki partiler nasıl seçim stratejileri izleyebilirler?

Seçimler bağlamında muhalefet partilerinden BDP’nin daha çok resmin bütününü düşünerek adım atacağını bekliyorum. CHP’nin ise bütün hayali ve düşüncesi hâlâ eski silah arkadaşlarını, yeni kadrolarını da bu yönde kullanarak kurtarmak, eski statükoyu, rejimi güncelleştirmek, sanki değişiyorlarmış gibi yaparak davranmak. Ancak son tahlilde kurucu felsefenin devamından yana olduklarından, kutuplaşmanın önlenmesi yönünde bir adım atacaklarını düşünmüyorum. CHP’nin demokratikleşme yönünde gönlünün olmadığından ise adım gibi eminim. Demokratikleşmeyi gerçek bir demokratikleşme olmaması için, yani bir aldatmaca olarak isteyeceklerdir ve içeriğini de böyle biçimlendireceklerdir.

MHP için fazla bir şey söylemeye gerek olduğunu düşünmüyorum. CHP ile birlikte ülkenin önünde tıkaç vazifesi görmeye devam edeceklerdir.

AK Parti, temsil ettiği sermaye sınıfının istekleri kadar bir demokratikleşmeden yanadır. Bizim beklentilerimiz düzeyinde bir demokratikleşme gerçekleştirmeseler de, kısmi rahatlama yaratacak girişimlerde bulunacaklardır. Bu noktada MHP’den ümit yoktur. BDP akılcı politikalarla oluru istemektedir. CHP akılcı davranıp siyaset arenasında gelecekte yer almak istiyorsa devreye girip AK Parti üzerinde ileriye dönük baskı yapmalıdır. BDP ile asgari müştereklerde anlaşabilirse laik kesimde yeni bir girişim başlatılabilir. Ancak ben bunun uzak bir ihtimal olduğunu düşünüyorum. CHP sahip olduğu ulusal oy tabanını kaybetmek istemeyecektir. Geçen seçimde olduğu gibi MHP ve İP ile örtülü bir işbirliğine gireceğini düşünüyorum. Geleneksel solu temsil eden siyasi partilerin bir kısmı da bu işbirliğine sempati ile bakabilir, hatta örtülü desteğe katılabilir. BDP ve AK Parti arasında çözüm süreci bağlamında önemli bir yol kazası olduğu takdirde “AK Parti’yi cezalandırma” çerçevesinde BDP’nin de batıdaki ana kent belediyelerinde, özellikle İstanbul Büyükşehir seçimindeki pozisyonunda belli güncellemeler yapabileceğini, bazı ilçelerde ise kendi başına (HDP olarak da olabilir) gireceğini düşünüyorum.

Yerel seçimlere dönük bir etkileme olursa bu kapsamda olur diye düşünüyorum.

Unutulmamalıdır ki demokrasi bir kazanımlar sürecidir, atılan her olumlu adım bir kazançtır. Hayatta hadi artık demokratikleştik diye bir şey yoktur. Her dönem kendi toplumsal ilişkileri çerçevesinde kendi özgül koşullarını yaratır. Devlet-toplum-siyaset bu koşullara göre şekillenir. Kurumlar da kendini yeni döneme göre yeniden tarif ederler ve konumlandırırlar.

– 2014 yerel seçimleri  bir kez daha genel, hatta küresel politik zeminde gerçekleşecek gibi görünüyor. Sizce yerel seçimlerde ağırlık verilmesi gereken politik tartışma ne olmalı? Özerklik veya yerinden yönetim üzerinden yürüyecek ve Türkiye’nin idari yapısını reforme etmeyi ve demokratikleşmeyi öngörecek bir yerel seçim kampanyası sizce mümkün mü, başarı şansı var mı?

Sorunuzu mevcut Türkiye koşullarında fazla iddialı buldum. Düşünce doğrudur, meşrudur, talep elzemdir ama gerçekleşmesi bugünkü politik iklimde zordur. Toplumun hazmetme kapasitesi zaman içinde genişleyebilir. Bölünme paranoyası içindeki bir toplumun bunu hemen sindirmesi kolay olmayacaktır. Öncelikle adem-i merkeziyet ilkesinin yeni anayasaya girmemesi halinde (her ne kadar Kılıçdaroğlu bir zamanlar “biz de Avrupa Yerel Yönetimler Şartname’sine Türkiye’nin koyduğu şerh’in kaldırılmasından yanayız dese de”),  mevcut bazı yasa maddeleri marifetiyle “yerinden yönetim” ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ilkeleri hayata geçemeyecek, pratiğe yansımayacaktır. Yerinden Yönetim, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve özerklik konusunda bir ilerleme kaydedebileceklerini zannetmiyorum. Aksine cansiperane bir şekilde karşı çıkacaktırlar. Dolayısıyla BDP’nin olası bir CHP işbirliğinde bu talebi görüşebilecek bir ortam bulabilmesini dahi bir şans olarak kabul ederim. Ana dilde eğitim Türkiye’yi böler diyen bir başkanının olduğu CHP’nin bu konuda esneyebileceği yönünde bir umut taşımıyorum.

O zaman geriye AK Parti ve BDP ve/veya HDP kalıyor. AK Parti’nin bu talebi de kendi anlayışı çerçevesinde ele alacağını, taban ve yönetimindeki muhafazakar ve milliyetçi kesimin ağırlığını düşündüğümüzde onları rahatsız edecek böyle bir girişimden uzak duracağını zannediyorum. Olsa olsa yerel yönetimlerde belli reformlara gidebilir, ancak eyalet, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ya da özerklik gibi talepleri kapsayan adem-i merkeziyet ilkesinin anayasaya girmesini kabul edeceğini zannetmiyorum. Ederse sürpriz olur, ülke yararınadır. Tabii burada adem-i merkeziyet ilkesinin sadece eyalet, yerinden yönetim ya da özerklik kavramlarını içerdiği düşünülmemeli, aksine yerel yönetimlerin güçlendirilmesi meselesinin toplumun demokratikleşmesi yolunda nefes alma kanallarının açılmasına önemli katkılar sağlayacağını da düşünmek gerekir.

O zaman BDP ya da HDP veya diğer emek, özgürlük, ekoloji ve demokrasi güçlerinin oluşturacağı bir bloğun meseleyi kendi uhdelerine alıp sahaya çıkmaları gerekecektir. Üçüncü hat dediğim cumhuriyetin kurucu felsefesini savunanlarla (Kemalistler, ulusalcılar), muhafazakar-milliyetçi bloktan uzak,  bağımsız bir yoldan yürüyenlerle birlikte ülkenin demokratikleşmesinde önemli katkı sağlayacak bir kampanyayı örgütlemek gerekecektir. Muradım odur ki, böyle bir kampanyayı mevcut 3 parti ile (AK Parti, CHP ve MHP ) ile yapmak mümkün değildir.

Halkların kendi sesini duyuracak, kendi örgütlenmesi ile özerklik, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve yerinden yönetim üzerinden yürüyecek, ülkenin idari yapısını reforme edecek, karar alma süreçlerinde katılım mekanizmalarını, modellerini geliştirecek, demokratikleşmeyi öngörecek bir seçim kampanyasını harekete geçirmek mümkündür. Ancak böyle bir seçim kampanyasının başarı şansı vardır, halkların yalnızlık duygusuna çare olunabilir, onlara umut olunur. AK Parti ve CHP’den herhangi birisinin bir bölümünü  bu yönde harekete geçirmek kısmen de olsa yanlarına çekebilmek demokrasi güçlerinin kazanımı olacaktır. Unutulmamalıdır ki demokrasi bir kazanımlar sürecidir, atılan her olumlu adım bir kazançtır. Hayatta hadi artık demokratikleştik diye bir şey yoktur. Her dönem kendi toplumsal ilişkileri çerçevesinde kendi özgül koşullarını yaratır. Devlet-toplum-siyaset bu koşullara göre şekillenir. Kurumlar da kendini yeni döneme göre yeniden tarif ederler ve konumlandırırlar.

Ancak Gezi zihniyeti ne zaman diğer mağduriyet alanları  ile hemhal olur, mağduriyetler arası bir hiyerarşiyi aynı Gezi’deki gibi reddeder, o zaman kimlikler üstü politika yapmanın koşulları yaratılmış olur. Her kesim kendi kimliğinin mağduriyeti içinden politika yapmaktan vazgeçerse, “Gezi” zihniyeti politik aktör olarak siyaset sahnesinde yerini alır.

– Gezi direnişinin önümüzdeki sürece etkisinin çok büyük olacağı yorumları yapılıyor. Buna katılıyor musunuz? Gezi, bir demokratik protesto hareketi olmanın ötesine geçip Türkiye’deki politik dengeleri sarsacak bir etki yaratabilir mi?

Devlet ile siyaset, siyaset ile toplum ve toplum ile devlet ilişkileri ülkelerin ne kadar demokratik, özgür ve adil olduklarının göstergesidir. Tabi ki o toplumun ne kadar eşitlikçi, barışçı, çevreci ve ekolojik değerlere uyumlu, doğa haklarını koruyan bir toplum olduğu da ilk üç ilişki biçimi ve düzeyi ile ilişkilidir. Siyasi kararlar toplumun değerleri ile evrensel değerler süzgecinden geçirilerek diğer değerler ile hemhal edilerek alınırlar. Merkezi yönetimler de yerel yönetimler de, siyasi kararlarını alırken bu ilişkiler bütününe sadık kalmadan hareket ederlerse top bir yerde patlar ve mekanizma işlemez hale gelir. Kolektif akılcılığı ve denetimi devre dışı bırakıp, keyfiliği devreye sokarsan hukuk zemin kaybeder ve güçlünün baskı aracı haline dönüşür.

Halbuki esas olan özgürlük ile hukuk arasındaki ilişkidir. Özgürlük ve özgür düşünce bir toplumun can damarıdır. Siyasi kararlardan bireysel kararlara   kadar özgür düşünce var oluşun temelini oluşturur. Birbirini dinlemek ötekini anlamak değer vermek demektir. Tartışmadan her iki taraf da birbirinden bir şey öğreniyorsa, birbirini etkileyebiliyorsa, buradan bir zenginlik yaratılabiliyorsa, hele bu eşitlikçi ve özgürlükçü kurallar çerçevesinde bir mutabakata varılabiliyorsa demokrasiden beslenen ve demokrasiyi besleyen bir kazanım elde edilmiş demektir. Demokratikleşmeye katkı yapar.

Bence “Gezi”, bir politik liderin toplum mühendisliğine soyunarak aynı kendinden evvelkilerin tek tip toplum yaratma yönünde çabalarına benzer bir şekilde tepeden inme yaşamı şekillendirmeye çalışması neticesinde toplumun diğer kesimi tarafından şiddetle protesto edilmesidir. Bu yönde alınan önleyici tasarruflar, stres birikimi yaratan düzenlemeler, baskılar neticesinde  patlama noktasına gelen toplumun en duyarlı kesimi olan gençler (ki kendilerine  o güne kadar apolitik deniyordu) çevreci bir talebe karşı merkezi otoritenin ağır müdahalesi ile bugüne kadar cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir şekilde birbirlerinin haklarına ve taleplerine saygı duyarak karşı çıktılar.

Sonunda ülkenin Cumhurbaşkanı’na “demokrasinin sadece sandık olmadığını anladık” veciz sözünü söylettiler. Her ne kadar Başbakan bugün bile Cumhurbaşkanı’nın aksine, ona karşı hâlâ bildiğim bildik, dediğim dedik dese de o söz artık tarihe geçti. Bunun anlamı neydi? Yıllardır demokrasi ve özgürlük güçlerinin savunduğu çoğulcu, katılımcı ve müzakereci demokrasi talebinin, haklılığının hayatın canlı pratiği içinde, yaşanmışlıktan kaynaklı olarak kanıtlanması… Bu öyle bir değişimin ipuçlarıydı ki, muktedirlerin 90 yıldır birbirlerine kırdırarak yönetmeye çalıştığı toplumun değişik kesimlerinin birbirlerine saygılı duygudaşlar olarak ortak akıl yaratma potansiyeline ulaşmalarını sağladı. Bugüne kadar sosyalist ateist olur, dini inançlarını yoğun yaşayanlarla ortak bir yaşam tarzı kuramaz tezini havaya astılar. Nihayetinde kandil kutlamalarından tutun, cami dayanışmasına, başörtülü kadının haklarını başı açık kadınların ortak savunmalarından tutun dini olarak kutsal günde içki içilmemesine, namazlara saygıya kadar bir dizi “ilk” yaşandı. BDP bayrağı taşıyan bir erkek, Türk bayrağı taşıyan genç kadını sorunlu alandan çıkarmaya yardım etti.

Mücadele ederken eğlenmesini bildiler, gündüz işlerine gittiler mesai saati bittikten sonra eyleme geldiler, eve gitmek vakit alacak diye bazıları alanda, bazıları hostellerde kaldı, vs… Ama arkadaşlarını alanda yalnız bırakmadılar, dayanışmaya ara vermediler…

Evet, bu bir ilkti. Ne geleneksel partilerin, sol grupların çalışma yöntemiydi, ne onların sloganlarına benziyordu sloganları, ne de tipoloji olarak onlara benziyorlardı. Profil tamamen farklıydı. Sonra parklarda forumlar dönemi başladı. Ulusalcılar ve geleneksel gruplar sürece müdahale edip etkilemek ve yönlendirmek istediler. Kâh başardılar kâh başaramadılar.

Orta ve uzun erimde bu hareket Türkiye’nin politikalarına etki edebilir. Ancak yakın vadede böyle bir şey beklemiyorum. Yine eskinin yöntemleri geçerli olacaktır.  Gençler folklorik öge olarak  partilerde yer almaya devam edeceklerdir. Zaten 12 Eylül koşullarının yarattığı hukuk sistemi tüm kanunları ile yaşamda yer alırken bu değişimin dönüşüme evrilmesi epey zaman alacaktır. Ancak Gezi zihniyeti ne zaman diğer mağduriyet alanları  ile hemhal olur, mağduriyetler arası bir hiyerarşiyi aynı Gezi’deki gibi reddeder, o zaman kimlikler üstü politika yapmanın koşulları yaratılmış olur. Her kesim kendi kimliğinin mağduriyeti içinden politika yapmaktan vazgeçerse, “Gezi” zihniyeti politik aktör olarak siyaset sahnesinde yerini alır.

Doğa haklarını koruyan, çevreye saygılı, insanı ve bireyi merkezine alan çoğulcu, katılımcı, müzakereci, uzlaşmacı ve dayanışmacı bir demokrasi kültürü eşitliğin ve özgürlüğün güvencesi olacaktır

– Yine Gezi direnişi, kent ve çevre hareketlerinin makro siyaset üzerinden belki de küçümsendiği kadar etkisiz bir bileşen olmadığını gösterdi. Üçüncü köprü, yeni havaalanı, Kanal İstanbul, nükleer ve termik santraller gibi büyük kalkınmacı projeler yine önümüzdeki seçim maratonu düzleminde hangi bağlamda ele alınmalı sizce? Bu tartışmada çevre, ekonomi veya demokrasinin hangisi ağırlık noktasını oluşturuyor?

Söze son sorunuza yanıt vererek başlamak isterim. Zira çevre, ekonomi ve demokrasi birbirinden kopartılmayacak öneme sahiptir, birbirini besleyen ve tamamlayan etkiye sahiptirler. Demokrasi mücadelesi 80’lerden itibaren başlayan neoliberal politikalara karşı geniş halk kesimlerinin kendilerini bu saldırılardan korumalarına yardımcı olacak temel mücadele sürecidir. Çevreye saldırıları ve iktisadi gelişmeleri de demokrasi mücadelesinden koparamazsınız. Dolayısıyla üreteceğiniz politikalar belli bir bütünsellik içinde ana kapitalist ülkelerin yaklaşık 400 senede biriktirdiği demokratik kazanımları baz alan ama güncel sorunlara çözümü de içeren bir yerden kurgulanmalıdır.

Örneğin Marx’ta adalet kavramı yoktur. Neden? Zira komünist toplumda bolluk olacaktı ve herkes ürettiğine göre değil ihtiyacına karşı alacaktı. Örneğin 60 birim üreteceksin ama ihtiyacın 90 birim ise, devlet sana bolluk olduğu için 90 birim verecekti. Ancak günümüzde anti-kapitalist olmak öyle fazla idealist hayallerle gerçekleşebilecek bir şey değildir. Yılların yıpranmışlığında doğa artık o kadar cömert değildir. Artık doğa kendi sınırlarını bize dikte ettiriyor. Ona göre kısıtlı imkanlarla yaşayacağız. Dünya nüfusu kontrolsüz bir şekilde çoğalıyor, ona paralel olarak yaşlı nüfus artıyor, istihdam sorunları artıyor, yaratılan artı değerler çok az sayıda insanın elinde yoğunlaşıyor ve merkezileşiyor. İlaveten doğanın talanı, yıpratılması, kaynakların idareli kullanılmasını gerektiriyor. Ekolojik kısıtlar Marx’ın döneminde yoktu. Bu sebeple mevcut duruma alternatif olarak artık kapitalist olmayan modeller geliştirmeliyiz. Örneğin ortak mülkiyet alanlarını genişletmeliyiz. Piyasanın daraltıldığı, düzenlendiği, denetlendiği ve hatta bazı alanlarda kaldırıldığı modeller geliştirmeliyiz. Metasız alanları, paranın geçmeyeceği alanları genişletmeliyiz.

Küreselleşen dünyada artık sınırların önemi yavaş yavaş yok olmakta. Bilginin, bilgiye erişimin, üretimin, iletişimin, ulaşımın, sermayenin, nitelikli iş gücünün küreselleştiği (sadece az nitelikli ve niteliksiz iş gücünün dolaşıma giremediği) bir dünyada artık iktisadi, sosyal ve siyasal sorunlar ve çözümleri de küreselleşmektedir. Büyük dönüşümün yaşandığı günümüzde yönetim ya da yönetişimin de dönüşmemesi düşünülemez. Doğa haklarını koruyan, çevreye saygılı, insanı ve bireyi merkezine alan çoğulcu, katılımcı, müzakereci, uzlaşmacı ve dayanışmacı bir demokrasi kültürü eşitliğin ve özgürlüğün güvencesi olacaktır. Bu nedenle çevre, ekonomi ve demokrasi birbirine öncelliği olmayan bir mücadelenin paydaşlarıdır. Demokrasi temelinde siyasallaşmamış bir çevre hareketinin başarı şansı yoktur. Aynı zamanda çevreye duyarsız bir siyasi hareket ya da ekonomik sistem ya da modelle de demokratikleşme mümkün olamaz.

Dolayısıyla, Üçüncü Köprü, Kanal İstanbul, yeni havaalanı, hidroelektrik santrallar, termik santrallar ya da nükleer santrallara karşı mücadele hem önümüzdeki seçimler bağlamında, hem de siyasi yaşamımız boyunca daha fazla demokrasi, daha fazla özgürlük, daha fazla eşitlik ve adalet mücadelemizin bir parçası olarak ele alınmalıdır.

– Teşekkür ederiz.

Röportaj: Ümit Şahin – Yeşil Gazete

Kategori: Röportaj

İlginizi çekebilir

Comments

Comments are closed.