Köşe Yazıları

Cennet ve cehennem – Berkay Erkan

Etrafınıza bakıyor musunuz? Her yerde bir bezginlik, bir mutsuzluk. Ne yapacağını bilmez halde, bir boşluğa dağılmış gibi insanlar. Gittikçe kopuyoruz birbirimizden. Tamam, uzun zamandır boğucu bir baskı hissediliyor memlekette. Bunun hepimizin üzerinde ağırlığı ve büyük etkisi olduğu bir gerçek. Ama halimiz hiç iyi değil. Hızla sağırlaşıyor, körleşiyor ve sessizleşiyoruz.

“Çevremdeki herkes mutsuz. Kendi çevremdeki ben dahil… Bir dostuma, ‘bir cehennemi yaşıyorum’  bugünlerde dedim. ‘Ben de’ diye yanıt verdi.”  diye yazmış günlüğüne Turgut Uyar, kırk küsur yıl önce. Çok yabancısı değiliz demek bu halin. Şimdi de aynı böylesi günler. Herkes, içinde yakıcı bir sıkıntı ile yaşar gibi.

Bir yandan ülkedeki zor koşullar, diğer yandan kişisel yaşamlara yansımaları, çift taraflı bir kıstırılmışlık duygusu ile çepeçevre kuşatıyor bizi. Davranış ve tepkilerimiz akılcılıktan, duygusallığa doğru değişirken, çözüm aramaktan da iyice uzaklaşıyoruz. Hoş, akılcılık yani rasyonalitenin toplumsal gelenek ve kültürümüzde pek yerinin olmadığı zaten bir sır değil. Malum, doğu ve batı toplumları arasındaki görünür en büyük farklılıklardan birisidir bu duygusallık. Aslında yaşadığı zorluklar göz önüne alındığında, batıya göre zayıflık değil bir güç olarak öne çıkar bu özellik. Ancak, daha çok koşullara katlanabilme gücü şeklinde görünür olmuş bu bağlamda.

Davranışlarda duygusal olmak, zorlu koşullar karşısında insanların dayanışma ve daha çok birbirine tutunma tavrının harcı oluyor. Böylece ortaklaşılan acının yükü hafiflerken umutların yarattığı güçle koşullara dayanmak mümkün hale geliyor. Aynı duygusal davranış tarzı küçük mutluluk ve var oluş nedenlerini çoğaltarak, yayarak ve paylaşarak, zorlukları aşma direnci veriyor. Bu, tarihimizde hep böyle olmuş.

Gelecek için herşeyi göze almak, bir bakıma başına gelecekleri bile bile buna razı olmak bile, isyanı haykıran bir tavır olmuş. Köroğlu’nda, Dadaloğlu’nda, Pir Sultan Abdal’da. Köroğlu,

“Yasladım arkamı dağ ile taşa
Soyguncudur diye çattılar bana
Karşımda düşmanlarım Bey ile Paşa
Bağrım hedef oklar atılır bana”
derken, Dadaloğlu,

“Ferman padişahınsa, dağlar bizimdir” diye seslenir.

Ama Pir Sultan ağzından en isyankar olanı dinleriz:

“Sizde şah diyeni öldürürlerse
Ben de bu yayladan şaha giderim”  

Sonuçta, hayatı herkes için anlamlı kılmak, baskı ve şiddete rağmen var olma becerisini bir zafere dönüştürme eylemi olmuş bu tavır. Böylece umutlar gelecek için yaşatılırken, toplumda da zorlukları yenecek bir enerji birikiminin önü açılmış.

Yakın zamanlara kadar pek çok şey de böyle atlatıldı. Oysa şimdi Uyar’ın “cehennemi yaşayan” insanları var etrafımızda. Eskisi gibi değil görünen durum. Geçmişte var olan umut ve dayanma duygusu yerini kör bir karamsarlığa, acılı bir kahıra bıraktı.

Artık Nazım Hikmet gibi,

“Yaşamakta ayak direteceksin
Belki bahtiyarlık değildir artık
Boynunun borcudur fakat, 
düşmana inat bir gün fazla yaşamak “

diyen dizeler yerine, sadece kahretmek, yılgınlıkla dolu beddua benzeri tepkiler var.

Onlar da zaten Arif Dino’nun :

“Döner kebap, dönmez olsun“  diyen beddua şiirine benziyor. Hiçbir duygusal geri beslemesi olmayan.

Yalnız çevremizdeki kişisel davranışlar böyle değil. Toplumsal hareketlere baktığımızda da bu durum görülüyor. Doğanın tahribatına karşı, nefes aldığımız havanın, içtiğimiz suyun, ektiğimiz toprağın, kısaca en vazgeçilmez varlıklarımızın kirletilip yok edilmesine karşı bile, toplumun, hep birlikte verdiği bir reaksiyon yok. Geçmişten bu yana iyice zayıflayan bu birlik artık tamamen izole reaksiyonlar haline geldi. Nerede can yakan bir tahribat varsa orada bir tepki doğuyor, fakat yalnız kalıyor, eskisinden de fazla. Toplumda yankı bulmuyor, büyümüyor. Üstelik bu yaralara her gün yenileri ekleniyor. Yani tam da daha çok beraber davranmak, daha güçlü olmak varken, tersine oluyor daha çok.

Birşeyler eksik bu gidişte.

Evet belli ki, herkes kendi cehennemini yaşıyor. Bunalmış insanlar, yakınında, fazladan başka bir ateşin sıcağını istemiyor. Bu duygular uzaklaştırıyor onları birbirinden. Hatta, koparıyor yavaş yavaş. Gittikçe artan belirsizlik ve korku ise, toplumu ayrıca derin bir anksiyeteye sürüklüyor. Gerim gerim geriliyoruz bir yandan. Bu baskı ve gerginlik ile, var olan rasyonaliteyi iyice kaybediyoruz. Bir çare aramak, bir şey yapmak gelmiyor akla. Geriye, bize göre algıladıklarımız ile beslenen duygularla baş başa, kendi içimize dönüyoruz. Kendimizi teselli etmeye, belki bu durumda daha iyi hissettirecek işler ile oyalanmaya çabalıyoruz. Orada burada bir şeyler yapıp, küçük direnişler gerçekleştiriyoruz. Ama büyümeyi, bunun için gerekenleri umursamıyoruz hala. Güçlü olmak, bunun için de daha çok yan yana durmak, toplaşmak, birbirine tutunmak gerekirken. Oysa ki, kuşlar ve balıklar bile devasa sürüler oluşturup, tek bir vücut gibi hareket edebiliyorken, düne kadar bunu yapabilen toplumlar, şimdi neden yapamaz? Birbirinden güç alacakken, tersine, neden uzak durur? Bu olmayınca süreci değiştirmek daha da zorlaşıyor.

Bir de bu ortam, felaket tellallığı ile avunanları çoğaltıyor. Kendi cehenneminden boğulanlar, daha kötü olanı arıyorlar, böylece kendi hallerine şükrederek avunacaklar. Hep böyle olmaz mı? Nerede bir boşluk varsa orayı böyle zararlılar doldurur.

Velhasıl, kişisel olarak koşullara uyum sağlamaya çalışmak, sonrasında daha vahim bir yere doğru büyüyüp evrilmeye devam ediyor.

Bu, eskiden yoktu. Hiç böylesi bir yılgınlık, dağınıklık görülmedi. Her zorlu dönemde, baskı ve şiddet, toplumu tümden esir almaya çalışsa da her zaman bir umut vardı. Bilinirdi ki bunlar geçecek. Devran döner her şey değişir, yeniden kurulurdu dünya. Her zaman böyle olmuştu ve yine böyle olacak diye inanılırdı. Fakat, evet, galiba işte tam bu inancı kaybettik. Artık böyle olacak diyemiyoruz. Şimdi geçmişten farklı olan bu.

Bu yüzden gelecek tahayyülümüzü, arzumuzu yitirdik. Bu yüzden, Yahya Kemal’in “Bu son fasıldır ey ömrüm” mısralarını mırıldanarak dolaşanlar çoğaldı. Onlar, artık “geri dönülmeyen” ufka doğru gidişimizden başka bir şey görmüyorlar, anlatmıyorlar. Boşlukta sesleri daha çok duyuluyor. Böyle nasıl bir gelecek tahayyülü mümkün olabilir? Gelecek hayalimiz olmaz ise bugün nasıl tutunabiliriz? Garip bir şekilde, bile bile, teslim olmak, kaderci bir bekleyişin içinde teselli aramak, mütevekkil; cehenneme giden yolda yürüyoruz.

Evet, ilk kez, gelecek bu denli korkutucu görünüyor. Artık ne yapsak, iklim değişimini durdurmak, bu gidişi değiştirmekte başarısız olacağımıza ciddi ciddi inanmaya başladık. Sadece bu değil, toplumsal umutlarımız da büyük darbe yemişti zaten. Sovyetler Birliği’nin sonu ile insanlığın, ulaşılabilir olan bir başka dünya umudu da yıkıldı. Öyleydi, böyleydi ama bu umudun simgesiydi o ve diğerleri. Sonrasında sermayenin dünyada hakimiyeti, daha azgınca ve korkusuz yayılıp güçlenirken önüne çıkacak güç de kalmadı artık. Ne dünün yığınları harekete geçiren örgütleri var, ne sloganları, ne bayrakları. Yıkılan hayallerin altında kaldı hepsi. Kimse böyle bir gelecekten bahsetmiyor artık. O zaman, dayanacak ne kaldı, koruyacak ne? Ulaşabileceğimiz daha güzel bir dünya hayal edemiyorsak, kötü gidişi değiştirebileceğimize inanmıyor, yeni bir dünya düşünemiyorsak anlamlı olan ne kaldı geriye? Neden yaklaşalım yan yana, neden birleşelim bir şey için? İşte cehennem bu. Kendi ellerimiz ile yaratıyoruz onu.

İyi de  “Kimdir cehennem, üstelik neden cennetsiz? “ diye soran Turgut Uyar haklı değil mi? Cennetsiz cehennem mi olurmuş?

İşte eksik olan şey bu, cenneti hayal edebilmek, cehennemde bile…

“Dönülmez akşamın ufkundayız demiş” şair, ama  “İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar ” da demiş.( Y.K.Beyatlı)

Biz neden vazgeçelim hayal etmekten, hayallerimizden?

Yaşayacaksak daha, cenneti mi, cehennemi mi? Bize kalmış.

Ya da, cennet için mi, cehennem için mi?

 

Berkay Erkan