LGBTİ+ManşetTürkiye

Şevval Kılıç: Lady Gaga’nın dediği gibi, zaman bizden yana!

Yeşil Gazete olarak Onur Haftası’na (22-28 Haziran) özel yaptığımız röportajlardan sonuncusunu Onur Haftası’ndan bir gün sonra yayınlıyoruz. Son konuğumuz aktivist Şevval Kılıç. 

Şevval ile hareketin ve nefret söyleminin dünden bugüne nasıl büyüdüğünü, nefret söylemine karşı nasıl mücadele edilebileceğini, bazı radikal feminist akademisyenlerin transfobik ifadelerini ve translar ile non-binary’lerin (kendini ikili cinsiyet rejiminin dışında tanımlayanlar) bu ifadelerden nasıl etkilendiğini konuştuk.

Siz Türkiye siyasetinin, Tarlabaşı’nın ve LGBTİ+ hareketinin dönüşümüne tanıklık ettiniz. Biraz anlatır mısınız nereden nereye gelindi?

Bu çok büyük bir paragraf. Ben AKP öncesini de biliyorum ilk Onur Yürüyüşü‘nde de ben Taksim‘deydim ama o sırada Ülker Sokak’taydım, 19-20 yaşlarındaydım sanıyorum o dönemde… O sırada başka şeylerle meşguldüm ama yanıbaşımda Onur Haftası kutlanıyordu. Hatta o zamanlar hep toplantılarda isim konusu konuşuluyordu, ne desek, Christopher Street Day mi desek vs… Onur/Pride henüz terminolojiye girmemişti, ne diyelim, onu tartışıyorduk, hatta Gay Pride diye gidiyordu çünkü bir eşcinsel dominasyonu vardı o zaman hareketin içinde.

Türkiye gelişen bir ülke… İnsan hakları savunucuları, feministler, LGBTİ+’lar nasıl gelişiyorsa faşizm ve faşizmin araçları da gelişiyor. Benim gençliğimde biraz daha ham, biraz daha ilkel bir faşizm varken şimdi çok daha organize ve kurumsal bir faşizmle karşı karşıyayız. LGBTİ+’lar hiç olmadığı kadar görünür durumda şu anda, dolayısıyla saldırılar ve karşı olma hali de yoğunlaştı.

‘Homofobi ve transfobi faşizan dürtülerle ilgili’

Ben mesela Ülker Sokak’a 1990 yılında taşındım, Taksim‘e geldiğimde o yıllarda cep telefonu dahi yoktu. 1995’te ilk defa bunlar çıkmaya başladı ve zamanla artık bugüne geldik. Bilgi paylaşımı artık kimsenin tekelinde değil. Bugün Japonya‘da bir LGBTİ+ öksürse, onu duymak bizim 15 dakikamızı alıyor. Dolayısıyla her şeyden haberdarız; aynı şekilde LGBTİ+ karşıtı ya da eşitlik karşıtı insanlar da haberdar.

Ben artık “homofobi”, “transfobi” kelimelerini kullanmaktan hoşlanmıyorum çünkü böyle (homofobik/transfobik) demenin bir şeyi azalttığını düşünüyorum; burada benim gördüğüm bir eşitlik karşıtlığıdır, faşizmdir. Ben bunun faşizan dürtülerle alakalı olduğunu düşünüyorum.

Bu insanların toplumdaki bireylerle eşitlenme sorunu olduğunu düşünüyorum. Feministlerle dertleri var, Suriyelilerle dertleri var, Kürtlerle de dertleri var, zamanında Afgan mülteciler gelmiş onlarla da dertleri var, Roman vatandaşlarla var… Kendileri gibi olmayan herkesle dertleri var. Dolayısıyla bu insanların asıl derdi eşitlikle ilgili; yani zemin kaybettiklerini, varoldukları alanın zeminini kaybettiklerini düşünüyorlar -ki bu da çok arkaik bir içgüdü. -Allah’ımız gidiyor, zeminimiz gidiyor diye canhıraş saldırıyorlar. Benim ama ünlü bir sözüm var, “Lady Gaga’nın dediği gibi, zaman bizden yana!”

‘Transfobi transların değil trans olmayanların sorunu’

Ne güzel. Bir yandan da ama nefret söylemleri var.

Bunun eşitlenememeyle ilgili bir sancı olduğunu düşünüyorum. “Ben devleti, dini ne kadar yüce bir yere konumlandırıyorum, ben biat ediyorum sen neden etmiyorsun?” Böyle diyor çünkü sen biat etmediğinde, onun biatını anlamsız kılmış oluyorsun.

Bu eşitlenememe sancılarının buralardan da çıktığını düşünüyorum. Ama bu eşitlenememeye karşı LGBTİ+’lar olarak hep biz yıllarca homofobiyi, transfobiyi anlattık, eylemler yaptık, kayıplar verdik, cinayetlere kurban gittik… Oysa homofobi ve transfobi, “homoların” ve transların değil; homo olmayan ve trans olmayanların bir sorunu. Onların halletmesi gereken bir sorun bu. O yüzden bunları artık böyle okumalıyız bence.

Ben aktivizmim ve hayatım boyunca anti-homofobi ve anti-transfobi çalışmaları yaptım ama artık bunun benim üzerime yıkılmasından mutlu değilim. Tabii ki yine anlatırım dilim döndüğünce, nefesim yettiğince ama, bu LGBTİ+’ların görevi değil. Onun ayağına bir pranga değil bu, LGBTİ+ olmayanlara bir pranga. Bunu ben böyle görüyorum artık ve insanları da böyle bakmaya davet ediyorum.

Transfobiden bahsetmişken, bazı feminist akademisyenlerden de fobik ifadeler gelmişti, biraz o tartışmalardan bahsetmek ister misiniz?

Feminizmin translarla eşitlenme sancısına biz TERF diyoruz. Bunun açılımı şu: Trans Dışlayıcı Radikal Feminizm. “Yok biz onlara feminist demeyelim, böyle feminist mi olurmuş, bunlar faşizm” diyenler de var, ben de biraz böyle bakıyorum ama yine de biraz üzerine düşünmeye başladığınızda…

Şöyle deniyordu mesela: “Siz bizim politika yaptığımız zemini işgal ediyorsunuz” ya da, “Bu aslında feministlerin alanında bir iktidar kavgasıdır”… gibi. Küçük de olsa bunların da bir doğruluk payı belki vardır ama asıl dert, eşitlenememe derdi. Kromozom sayılarından, regliye kadar girdiler. “Ben kanıyorum, sen kanamıyorsun, o yüzden biz senle eşitlenemeyiz/O yüzden sende erkek ayrıcalığı var…”

‘Herkes eşitlenmeyi hazmedecek’

Şey diyorlar yahu… J. K. Rowling, Harry Potter‘ın yazarı kadın mesela, sistematik olarak transfobik tweet’ler atıyor/retweet’liyor. Yani üç tane edebiyat hakkında paylaşım yapıyor, dördüncü tweet’i body ile ilgili, çocuklarla ilgili, tuvaletlerle ilgili… Korkunç şeyler yazıyor. En son Daniel Radcliffe, Harry Potter’ın kendisi, “Yok” dedi, “trans kadınlar kadındır, trans erkekler erkektir, ikili cinsiyet rejiminin dışındakiler de geçerlidir” böyle bir şey dedi. Men’s-Rights Activist (erkek hakları savunucusu) dediler bize!

Türkiye’de, akademide olup benzer şekilde düşünenler bu kadarını yazmıyorlar, çok daha inceltilmiş versiyonlarını yazıyorlar ama onların öğrencileri… Neler neler yazıyorlar. Hayır, kimsenin kimsenin politik alanını yok ettiği filan yok, ama herkes eşitle-ne-cek.

Bunu hazmedeceğiz. Bu inanın ki LGBTİ+’ların sorunu değil. Bu şeye benziyor, benim çocuğuma çikolata dokunuyor… Çikolata yasaklansın. Yani…

‘Bizi bunlardan Allah korusun…’

Bu tartışmaların translar ve kendini ikili cinsiyet rejiminin dışında tanımlayanlar açısından duygusal yıpratıcılığı sanırım herkesçe anlaşılmadı. -Hatta tartışmaları öğretici/yapıcı bulanlar bile oldu. Siz kişisel olarak nasıl deneyimlediniz?

Yani ben nisbeten yaşını başını almış birisiyim ama tabii ki daha genç arkadaşlar… Hayatının başında olan genç arkadaşlar üzerindeki etkileri yıkıcı olabilir. Zaten toplumun her alanında suistimal edilmiş bir gruptan bahsediyoruz. Yani beni üç beş TERF’in demoralize etmesi biraz zor, ama hayatına yeni başlayan, trans kimliğinin ne olduğunu kendi anlamaya çalışan, kendisi henüz bir inşa sürecinin başında olan bir çok insan için… Zaten devletti, aileydi, okuldu, çalışma hayatıydı her şeyin üzerine bindiği çocukların üzerine bir de “marksistim, sosyalistim, feministim” diyen insanların binmesi en çok benim midemi bulandırdı.

“İşte biz sizinle yürüdük, cinayetleri protesto ettik, Onur Haftası’nda yürüdük, nasıl bu kadar cephe alıyorsunuz” diye yakınmalar var şimdilerde. Yani evet muhtemelen yürümüşlerdir de, ama burada kromozomlara kadar inildi. Politika zemini söz konusu olduğunda, “hayır, orası benim” diyerek saldırabildiler.  Benim üzerimdeki etkisi mide bulandırma ve sinir bozma yani maksimum bu, ama gelişmekte olan genç insanlar üzerindeki etkileri… Allah korusun yani, bizi bunlardan Allah korusun.

İlk Onur Yürüyüşünüzü soracaktım, hatırlıyor musunuz hangi yıldı?

1992, 1993 olmalı. Yok hayır, asla, hiç hatırlamıyorum.

‘İstiklal Caddesi’nde kortej durmuştu…’

En eski hatırladığınız yürüyüş nasıldı?

2005 midir, 2003 müdür, öyle bir şey olmalı herhalde, hayal meyal hatırlıyorum. Çok az, birkaç resim hatırlıyorum. Dizlerim titriyordu heyecandan. Bir de bu kadar lubunyanın bir araya gelmiş olması kozmik bir aura yaratıyor gerçekten. (Gülüyor) Yani tabii ki çok küçük bir azınlıktı, biz sonra yüz binleri gördük. Ben o 2013 Onur Haftası’nda slogancıydım ve yürüyememiştim, kortej durmuştu İstiklal Caddesi‘nde, yani ben Tünel‘e vardığımda meydan hala doluydu.

Bilim insanları toplumların yüzde 30’unun LGBTİ+ olabileceğini söylüyor, burada düşün, yüzde onu toplumun LGBTİ+ olsa ve onlar bir gün yürümeye kalkarlarsa… Matrix’teyiz!

‘Yolda yürüyen herkesin sorusu aynı olmalı’

Onur Haftası özel mesajınızı alalım?

Herkesin, dindarların da, dindar olmayanların da, farklı politik ideolojilere sahip olanların da, kendi başlarında yalnız kaldıklarında -yani sosyal medyada şurada burada değil- kendilerine şunu sormalarını arzu ediyorum: Eşitlenmekten ne anlıyoruz?

Yani bakkala gitme, oy kullanma, gece ya da sabaha karşı beşte korkmadan yürüyebilme hakkı… Çocuklarımız için de, kadınlar için de, LGBTİ+’lar için de, herkes için de aynı duygularla olmalı. Sabaha karşı bir insanın sokakta tek başına yürüdüğünde kendine sorduğu sorular herkes için aynı olmalı.

“Kaçta eve varırım, kaçta kalkmalıyım, peşimden birisi mi geliyor, bu arkamdan gelen ses neydi…” Bu soruları kadınlar daha çok sormamalı. Bir erkek için ne kadar güvenliyse sokaklar, bir kadın için, bir LGBTİ+ için de aynı olmalı.

Bu fikirlere katılıyorlar mı, eşitlenmekten, eşit haklara ve olanaklara sahip olmaktan anladıkları nedir. Herkesin bu soruyu kendisine yalnız kaldığında sormasını diliyorum ben.

Sevgiye de saygıya da benim şahsen hiç ihtiyacım yok. Sevmesinler, saygı da duymasınlar (gülüyor), ama kimse de kimsenin alanına müdahale etmesin. En doğru alan benim alanım, herkes de benim alanım gibi olsun, herkes benim seviştiğim gibi sevişsin, herkes benim okuduğum kitabı okusun… Böyle bir dünya yok. O dünyanın sonuna geldik, devir değişiyor artık. Bu fikre kendilerini acilen alıştırmaya baksınlar.

Kategori: LGBTİ+