Yeşil ticaret stratejisi ile küreselleşmeyi yeniden şekillendirme

Green European Journal‘da Katharina Dröge tarafından yayınlanan makaleyi Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Sema Alpan Atamer‘in çevirisi ile yayınlıyoruz.

***

Dünya’nın alışverişinin çoğunu kontrol eden uluslararası ticaret sistemi, bir bakıma işçileri, tüketicileri ve çevreyi, küresel piyasalara hakim olan çok-uluslu şirketlerin baskısından korumaması nedeniyle tehdit altında. Bununla birlikte, kızgınlık ve itiraz dalgasının yükselmesine karşılık verecek yeşil yanıtlar, izolasyonist tuzaklardan kaçınmalı. İhtiyaç duyulan şey, ticaret anlaşmalarının cesurca gözden geçirilmesi ve iş dünyasının çıkarlarının gözetilmesinin yanında çevrenin korumasını ve sosyal hakları destekleyecek biçimde yazılmasıdır.

Önce Brexit, sonra Donald Trump ve daha sonra da Marine Le Pen’li ve güçlü bir AfD’li (Almanya için Alternatif) Fransa ve Almanya seçimleri. Avusturya ve İtalya’da zaten aşırı uçtan partiler hükümette yer almakta ve Macaristan’da Victor Orban yıllardır, devleti istediği gibi yeniden inşa edecek beyaz karta (Carte Blanche1) sahip. Milliyetçilikte ve aşırı sağ partilerde ani bir yükselme gözlemlemekteyiz.

Pek çok durumda bu milliyetçilik; ekonomik bağımsızlık, korumacılık ve ticari engeller arayışı ile el ele gitmekte. Karşımıza dikilen, ABD ile pratikte Dünya’nın geri kalan kısmı (ama daha en önemlisi Çin) arasındaki ticaret savaşları, son aylarda medyayı işgal etmiş durumda. Çoğunluk artan gümrük tarifelerinin sonuçlarından korkarken; ekonomik bakımdan bağımsız devletlerin bulunduğu zannedilen gerideki zamanlara nostaljiyle bakanların sayısı artıyor gibi gözüküyor.

Biz politikacılar olarak, bu karşı tepkiye duyulan açık arzudan hangi dersleri çıkarmalıyız? Kesin bir yanıt vermek karmaşık bir işken; sorunun bir kısmı da, Avrupa ve ABD’de politikacıların, bağlı oldukları partiden bağımsız olarak, küreselleşmiş bir ekonomi için yapısal değişim ve kurallar koyma konusundaki görevlerinden vazgeçmiş olmalarından kaynaklanıyor. Tüm sektörlerdeki kapanan iş yerlerine tatminkar bir yanıt geliştiremediler. Sürekli büyümekte olan çok-uluslu şirketlerin gücüne sahip değiller. Ne de küresel rekabet bağlamında işçilerin ve çevrenin sömürülmesine sınır ve önlem getirebildiler. Bu durum, milliyetçilerin üzerine atlayacakları bir boşluk yarattı.

Manasız bir şekilde, ABD ile ‘ticaret savaşı’ tartışmalarında en popüler önerilerden biri, AB-ABD Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığının (TTIP) yeniden canlandırılmasıydı. TTIP’den bahseden kimseler, sorunu hiç anlamış değiller. Bunu savunanlar, TTIP olsa, Başkan Trump’ın AB’yi gümrük tarifelerini arttırmakla tehdit edemeyeceğini iddia ediyorlar. Bu argüman kısa görüşlü. Başkan Trump, uluslararası anlaşmalara saygı göstermiyor. Bunu Paris İklim anlaşmasında, İran nükleer anlaşmasında ve Meksika ve Kanada’nın acı bir şekilde gerçeği kabullendikleri Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşmasında (NAFTA) açıkça gösterdi. Meksika ve Kanada’yı anlaşmayı sonlandırmakla tehdit ederek baskı altına soktu ve NAFTA’yı yeniden müzakereye sürükledi. Ayrıca, son bir kaç on yılda ticaret politikası farklı olsaydı, en başta Başkan Trump’la uğraşmak durumunda olmayabilirdik. TTIP benzeri ticaret anlaşmaları sorunun bir parçası.

TTIP, hüküm süren ticaret politikalarının bu kadar sorunlu olmasını sağlayacak her şeyi barındırıyor. Hiç bir kuralı olmayan kontrolsüz serbest ticareti teşvik ediyor, ama sadece büyük şirketlere tanınan her türlü haklarla. Aynı şey, halen AB’nin müzakere etmekte olduğu hemen her serbest ticaret anlaşması için geçerli.

TTIP gibi sözleşmeler, artık gümrüklerin indirilmesine değil, şirketlere mükemmel yatırım ortamları yaratmaya odaklanıyor. Bu amaçla son zamanlardaki ticaret anlaşmalarında yatırımcı-devlet-çatışma- çözme mekanizmaları (ISDS) denen maddeler yer alıyor. ISDS’de şirketler, “dolaylı kamulaştırma” veya “adil ve eşit muamele” gibi hukuk ibarelerine dayanarak devleti özel mahkemelerde dava edebiliyor. Bu ibarelerin muğlaklığından yararlanan bazı şirketler, eğer yasal düzenlemeler şirketlerin kar beklentilerini azaltıyorsa, tüketicileri veya çevreyi koruyan yeni yasalara saldırabildiler. Bu şekilde, ISDS şirketlere ayrıcalıklar yaratırken, kamusal düzenlemeleri baskı altına soktu. Aynı zamanda, ticaret anlaşmalarında çoğu kez sosyal ve çevresel standartlar bulunmaz. Bulunduğu durumlarda da, bu standartlara uyulmamasına karşı yaptırımlar yer almaz ve böylece standartlar değersiz hale gelir.

Bu türden anlaşmalarda ‘ihtiyatlılık ilkesi’ denen yaklaşım yer almaz. Avrupa’nın bu düzenleyici prensibi, riskli olması muhtemel ürünlerin zararsızlığı tamamen ispat edilmeden piyasaya sürülmemesini sağlar. Bu nedenle zararlı ürünlerin tüketicilere ulaşmamasını garantilemek için elzemdir ve ticaret anlaşmalarında bulunmaması, Avrupa tüketicilerini koruma uygulamalarını zayıflatır.

Süregelen ticaret politikaları; hızlı küreselleşme ve devasa çok-uluslu şirketlerle karşı karşıya kalan pek çok kişiye genel anlamda haksızlığa uğramışlık ve güçsüzlük duygusu verdi. Siyasetçiler şirketlerin gücünü en azından sınırlamak yerine, ticaret müzakere masalarında onlara yer verdiler. Aynı zamanda, ekonomi politikaları –ki hala Chicago ekonomi okulunun etkisi altında- başlardaki kendi düzenleyici ülkülerini giderek bıraktı. Donal Trump’ın kararnamaler çıkarmaktaki ve ekonomik milliyetçiliği geri getirmekteki iştahı, insanlar tarafından daha önceki hareketsizlik durumundan kopulması bakımından hoş karşılanabilir.

Küreselleşmeye şekil vermek için adil ticaret (fair trade)

Siyaset buna nasıl tepki verebilir? Ticaret politikası için yeşil strateji neye benzer? Açıkçası, korumacılık asla çözüm olamaz. Ticaret savaşlarının kazananı olmaz. Korumacılık, herkes için kötü, -ama en kötüsü de toplumdaki da en yoksullar için olan-, aşağı doğru bir spirale yol açar. Hepimiz, ticaretin genelde dağıtılacak pastayı büyüttüğünü kabul ederiz. Ancak, bugün hüküm süren ticaret politikaları, pastadan her birimizin alacağı payı büyütmüyor. Çoğu zaman en çok yararlanan, zaten en büyük paya sahip olanlar. Tüketicinin korunması ve çevre hesaba katılmıyor. O halde, küreselleşmeyi yeşil değerlerimize göre şekillendirmemize olanak tanıyan bir adil ticaret politikası tanımlamamız gerekiyor. Çevreyi iş dünyasının çıkarları için kurban etmek yerine koruyan bir ticaret politikası. İşçi haklarını zayıflatmak yerine güçlendiren bir ticaret politikası. Gerektiğinde devletin elini kolunu bağlamak yerine gerekli düzenlemeleri yapmasına olanak veren bir ticaret politikası. Tüketicileri riske atmak yerine koruyan bir ticaret politikası.

Bu hedeflere ulaşmak için bir yeşil ticaret stratejisi hangi ögelere ihtiyaç duyar? Yüksek standartlar ve siviller, devletler ve şirketler için eşit haklar içeren adil ticaret anlaşmaları, bir yeşil ticaret stratejisinin temel yapı taşlarıdır.

Başlangıç olarak, sadece Paris İklim Sözleşmesini ve Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerini imzalamış olan ülkelerle ticaret anlaşması yapmalıyız. İkinci olarak, bu anlaşmalara uyulmasını garanti altına almak için bunlar, ticaret anlaşmasıyla da korunmalı. Adil ticaret anlaşmalarında, hem insanları, hem çevreyi korumak için güçlü sosyal, ekolojik ve insan hakları standartlarına ihtiyaç var. Bu standartlar, küresel rekabet için eşit şartlar yaratılmasını sağlayabilir. İşçileri veya çevreyi sömüren şirketler, işçi haklarına saygılı sürdürülebilir şirketlere zarar verecek biçimde fiyatlarda indirime gidiyorlar. Şayet ekolojik ve sosyal ucuzlatmayı tolere etmeyeceğimizi açık bir biçimde ortaya koyarsak, sürdürülebilir üretim için teşvikler yaratabiliriz. Mevcut ticaret anlaşmalarının aksine, sosyal, ekolojik haklar ve insan hakları; anlaşmanın eşit bir parçası getirilmeli ve bunların ihlali diğer maddeler gibi yaptırıma tabi olmalı veya dava edilebilmeli. Ayrıca, ISDS’nin yatırımcıların devletleri dava edebilmelerine ilişkin adaletsiz uygulamalarına son vermeliyiz. Ve tüketicileri korumak için de, yapılacak herhangi bir anlaşmada, ihtiyatlılık ilkesine metinde açıkça yer vererek ve kamusal hizmetleri liberalizasyondan muaf tutarak, anlaşmanın hiç bir bölümünün devletin gerekli düzenlemeleri yapmasına engel olamamasını garanti etmeliyiz.

Eğer gelecekteki ticaret anlaşmalarını bu gerekleri yerine getirecek şekilde tasarlarsak, çevreyle uyumlu bir adil ticaret ve şiddetle arzu ettiğimiz küreselleşmeyi şekillendirme yönünde dev bir adım atmış oluruz. Ancak, adil ticaret anlaşmaları, Trump ve Brexit’e oy vermiş insanları, milli izolasyonun yanlış bir çözüm olduğuna ikna etmek konusunda yeterli olacak mı? Muhtemelen hayır. Yurttaşları bugünün ekonomisinde güçlendirmek için bunun yanında akıllı bölgesel endüstriyel politikalar ve güçlü bir rekabet kontrolü da gerekecek.

Yapısal değişimi kolaylaştıracak proaktif politika

Teknik yenilikler ve ticarete sunumu, ara sıra ekonomide ani değişimlere neden olur. Dijital fotoğrafçılık ve smart telefonlar gibi yenilikler ekonominin sıçrama tahtaları oldu. Ancak, bazı piyasa oyuncuları onu kullanmada yeterince hızlı olamadı. Kodak ve Nokia sahnelerden kayboldu ve bu endüstrilere bağımlı bölgelerin tümü de onları takip etti. Aynı şekilde, ABD’nin ‘rust belt’ bölgesindeki2 şirketler ve işçiler, otomasyondan ve yurt dışından gelen rekabetten etkilendiler. Adil ticaret; üretimin, işçilerin veya çevrenin sömürüldüğü ülkelere kaydırılmasının özendirilmesini azaltır. Fakat ücretlerdeki, becerilerdeki ve kaynaklardaki farklılıklar, daima iş gücünün uluslararası bölünmesine ve üretimin küresel olarak yer değiştirmesine yol açacak.

Genelde, ekonomiler toplamda bu değişikliklerden yararlanır; bazı kaybedenler de ortaya çıkarır. Bu kaybedenler; şirketler, işçiler ve bölgeler olabilir. Eğer göz ardı edersek, onları popülistlerin ve milliyetçilerin ellerine iteriz. Dolayısıyla, siyaset zaman içindeki bu değişimleri anlamalı ve etkilenen bölgeler ve insanlar için gelecek fırsatları bulmalıdır. Ani değişim bir kere geldiğinde ve iflaslar, işten çıkarmalar yaygınlaştığında; artık çok geç olabilir. Öyleyse, insanlar daha hissetmeden önce yapısal değişimleri şekillendirmeye özgü planlar yapmak gerekir. Bu planlar bölgeden bölgeye değişebilir; ama muhafaza etme ve ileri eğitimin mutlaka bu planın bir parçası olması ve yaşamlarının ortasındaki insanlar için bile mümkün hale getirilmesi gerekir. Ayrıca bu bölgelerde devlet, şüphe götürmez bir misyonla, başvurulacak ilk yerin yatırımcısı ve inovasyonun destekçisi olmalıdır.

Bugüne kadar yapısal, bölgesel ve endüstriyel politikalar çoğu kez bir demet istikrarsız tedbirden ibaret oldu. Bunlar, belirli bölgelerdeki veya sektörlerdeki şirketlere teşvik verilmesinden; yeni bir kamu kuruluşunun, istihdamın çok düşük olduğu bir yerde kurulması gibi stratejik tayinlere kadar değişmekte. Küreselleşmenin ve teknolojik değişimlerin kaybedenlerine gelecekte refah sağlayabilmek için neyin gerçekten işe yarayacağını daha iyi analiz etmeye ihtiyacımız var ve yapısal politikalara gereken özeni göstermeliyiz.

Piyasanın gücünü dengelemek için güçlü rekabet

Daha iyi ticaret anlaşmalarıyla çok-uluslu şirketlere sınırlar koymak önemli, ama yeterli değil. Pazarın aşırı yoğunlaşması da bir sorun. Bu; gelir dağılımını, çevreyi ve hatta demokrasiyi etkiliyor. Dolayısıyla, güçlü rekabet politikası elzem.

Google ve Facebook gibi internet devleri, muazzam bir piyasa gücüne ve milyonlarca insanın verilerinin erişimine sahipler. Bu da onlara ekonomik gücün yanında, ABD’deki son seçimlerde görüldüğü gibi, siyasi güç de veriyor. Burada daha iyi düzenlemeler ve şirket birleşmelerinin daha sıkı kontrolü hakkında konuşmalıyız. Örneğin Avrupa Veri Koruma Yönetmeliği, tüketicilere verilerini bir dijital platformdan diğerine taşıma hakkı tanıdı ki, bu alandaki rekabet için temel şarttır. Ancak bu yeterli değil. Sosyal medyada ve ‘messenger’ piyasasında Facebook ve onun chat uygulaması WhatsApp, ‘ağ etkisi’ denen olgu yüzünden tartışma götürmeyecek biçimde piyasa liderleri. Durmadan büyüyen sayıda tüketicinin; arkadaşlarının ve tanıdıklarının çoğunun zaten kullandıkları, piyasadaki bir büyük platforma girmelerine yol açıyorlar. ‘Uyumlu çalışabilirlik (interoperability)’ bu çarkı kırabilir. Bu bazı hizmetleri gerektirir; örneğin aynen Gmail ve Yahoo’nun yaptığı gibi WhatsApp ve Threema arasında mesajların alış-verişi biçiminde.

Aynı zamanda şirket birleşmelerine sıkı bir kontrol getirmeliyiz. Gerçek şu ki, anti-tröst yetkililerinin Facebook’un, Instagram ve WhatsApp gibi yükselen rakiplerini satın almasına izin vermeleri büyük bir hataydı. Bundan çıkaracağımız derslerden biri, Avrupa düzeyindeki şirket birleşmelerinin kontrolünde eşik değerin aşağıya çekilmesidir. Rekabet politikası; ekonomik faktörler yanında, piyasa yoğunluğunun çevre veya gıda bağımsızlığı üzerindeki etkilerini de dikkate almalıdır. Bu gözden kaçırma nedeniyle, Bayer ve Monsanto’nun birleşmesi, dev şirketlerin tüm devletlerdeki gıda tedarikini kontrol edebilecek güce çıkacağını göstermekte. Son olarak, küreselleşme de rekabeti etkiledi. Ulusal ve hatta Avrupa rekabet yasaları, sıklıkla başka bir yerdeki, örneğin Çin’deki dev şirketlerin birleşmesini durduramıyor. Küresel rekabet politikası arzu edilebilir bir şey, ama başarılması zor. İlk adım, adil ticaret yasalarına bir rekabet bölümünün konması olabilir.

Popülizme karşı panzehir olarak ekonomi politikası

Milliyetçi egoizm, popülizm ve ticaret savaşları tehditi liberal Avrupa’yı baskı altına sokuyor. Trump’ın izolasyoncu politikaları, Dünya’nın geri kalanı ile daha fazla ticari entegrasyon ve TTIP’nin yeniden canlandırılmasını gündeme getirdi. Halbuki, mevcut ticaret politikasının işletmelere tanıdığı adil olmayan ayrıcalıklar çözüm olamaz; ancak sorunun bir parçası olabilir.

Şimdi zaman; çok-uluslu şirketler yerine, tüketicileri koruyacak çevre, işçiler ve insan hakları konularında yüksek standartlar getiren adil ticaret anlaşmaları için yeşil bir strateji zamanı. Uluslararası kurallara bağlı ticaretin korunması için AB, katılmak isteyen tüm ülkelerle adil ticaret için bir ittifak kurmalı; ancak bu ülkeler, Paris anlaşmasını ve çok taraflı kuralları kabul eden ülkeler olmalı. Ekonomideki ani değişikliklerin etkilerini azaltacak yapısal politikalar ve dev şirketlerin güçlerini sınırlayan bir uluslararası rekabet politikasının eşlik ettiği bu yeşil ekonomik strateji, mevcut izolasyon politikalarına karşıdır. Bununla birlikte, TTIP’nin ve mevcut ticaret anlaşmalarının aksine, hükümranlığı büyük şirketlere teslim etmez; küreselleşmeyi şekillendirmemize, inovasyonu ilerletmemize ve rekabeti korumamıza yardım eder.

.

Makalenin İngilizce Orijinali

Yazar: Katharina Dröge

Yeşil Gazete için çeviren: Sema Alpan Atamer

.

(Yeşil Gazete, Green European Journal)