Yeşeriyorum

Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar

Türkiye’de yaşayıp gündemi yarım yamalak da olsa takip eden birisinin karşılaştığı tehlikelerden ilki yüreğinin nasırlaşması ise hemen ikincisi de perspektifini kaybetme tehlikesi. O kadar büyük sorunları olan bir coğrafya ki burası birincil sorun kabul edilen sorunlardan farklı bir konuyla ilgilenmek bile “asıl mesele”yi ihmal etmekten doğan bir suçluluk duygusuna yol açabiliyor. Halbuki Auden’in dediği gibi “tepedeki yıldızlara kalsa cehenneme gitsek umurlarında olmaz”. Operasyonlarımız, bombalarımız ve KCK’larımız ile kendi cehennemimizi yaratmak için elimizden geleni yapaduralım, dünya dönüyor. Hem de üzerinde yaşam olup olmadığını umursamadan.

Şiddet, deprem, şiddet derken (ki zaten şiddet rutinini artık sadece doğal afetler bozuyor neredeyse) iklim değişikliği düşünmek zor evet. Canlı yaşam için en büyük talihsizlik iklim değişikliğinin insanlığın alışmış olduğu zamanlamanın dışında seyrediyor olması. Bilgi Üniversitesi’nde yapılan Türkiye için İklim Değişikliği Hukuku: 2012 ve Sonrası Çalıştayı’ında konuşan Richard Falk işte tam da meseleye dikkat çekti. Falk, 4 – 5 yılda bir seçilen hükümetlerin kısa hesap verebilirlik süreleri iklim değişikliği gibi uzun vadeli bir vakıayı dikkate alan politikalar üretmek için yetersiz kaldığı tespitini yapıyor (Benzer bir tespiti David Shearman ve Joseph Wayne Smith The Climate Challenge and the Failure of Democracy adlı kitaplarında yapıyor). Bir hükümetin yaptığını onu takip eden hükümet, farklı öncelikler çerçevesinde, bozabiliyor. İklim değişikliği ile mücadele ve uyum politikaları sonuçta her zaman popüler politikalar olmayabiliyor. Richard Falk geçen sene Şehir Üniversitesi’nde yapılan başka bir çalıştayda iklim değişikliği konusunda tutarlı politikalar izlenebilmesi için gerekli siyasi iradenin mevcut kısa dönemli siyasi döngü içinde dahi sağlanabileceğini söylemişti. Ancak, şu uyarıyı da eklemişti: Eğer bu siyasi iradenin kendi kendine oluşması zamana bırakılırsa o zaman da elimizde bol irade olacak ama çözüm umudu kalmayacak.

Hal böyleyken eğer kafayı kuma gömmeye devam etmeyeceksek, kısa dönemli siyaset döngüsünü aşan alternatifler bulmak zorunda olduğumuz iyice belirginleşiyor. Bilgi Üniversitesi’ndeki çalıştayda bu kapsamda en ilgi çekici konuşmalardan biri Daniel Greenberg tarafından yapılan “İklim Değişikliği Uyum Hukuku İçin Yasama” başlıklı sunumdu. Greenberg, Birleşik Krallık’ta 2008 yılında çıkarılan İklim Değişikliği Yasası’nı anlatırken dikkat çeken bir küçük detay yasa kapsamında oluşturulan İklim Değişikliği Komitesi oldu. Bu komitenin temel görevi hükümetlerin değişken günlük politikalarına kalıcı bir alternatif sağlamak. Her ne kadar mevcut yasa altında komitenin bağlayıcı yetkileri olmasa da ulus devlet seviyesinde hükümetlerden bağımsız böyle bir bilimsel komitenin yönlendirmelerinin görmezden gelinmesi nispeten daha zor olabilir.

Çalıştayda dikkat çeken bir diğer konuşma ise Gent Üniversitesi’nden Frank Maes’inkiydi. Maes sunumunda temel olarak Avrupa Birliği’nin iklim politikalarını anlatırken, katılımcılardan birinden gelen “iklim değişikliği bilimsel olarak kesin değil” mealindeki yoruma verdiği yanıt vurucu ve Türkiye’de pek alışık olmadığımız cinstendi: “Avrupa Birliği’nde çevre politikası için belirleyici olan bazı temel ilkeler vardır. Bunlardan en önemli olanlarından biri ihtiyatlılık ilkesidir. Bu ilkeye göre bir olgunun ekolojik zararında kesinlik aranmaz. Şüphe varsa önlem alınır”.

Bilgi Üniversitesi’ndeki çalıştayın öğleden sonraki bölümünde ise Hilal Elver, Nilüfer Oral ve Nursel Atar Türkiye’deki iklim değişikliği rejimini anlattılar. Özellikle Elver’in konuşmasından bir anekdot 20 yılda ne kadar yol aldığımızın acı bir hatırlatıcısı gibiydi: “Zamanında ÇED yönetmeliği taslağını hazırlayıp Turgut Özal’a götürdüğümüzde, bu ekonomi için çok kötü olur diyerek yüzümüze atmıştı”. Bu yüze atma ifadesi mecazi anlamda kullanılmış olabilir (veya olmayabilir; anayasa dahil olmak üzere bir şeyleri atmayı seven bir toplumuz); ancak, 20 yıl sonra ÇED yönetmeliğinin uygulamasındaki eksikler ve altyapı yatırımlarına getirilen muafiyet gibi yasal delikler ile ne hale geldiği ortada. ÇED’in kaderinde fırlatıp atılmak olsa gerek. DSİ’den olduğunu söyleyen bir katılımcı ise “Baraj yaparken artık ÇED raporuna bakıyoruz” şeklindeki ifadesiyle 2003 yılında yürürlüğe giren ÇED yönetmeliğinin ne kadar ciddiye alındığını ortaya koydu.

Bu ifadeler karşısında yutkunsak da aslında Türkiye açısından
toplantının tonunu Bilgi Üniversitesi rektörü Remzi Sanver daha açış
konuşmasında “Daha da önemlisi gelişmiş ülkeler sera gazları
emisyonunun azaltımına dair yükümlülük almak istemez iken, Türkiye
gibi gelişmekte olan ülkelerin yükümlülük almasını beklemek pek
gerçekçi değildir.” sözleriyle belirlemişti. Halbuki sayın rektör
küçük bir araştırma ve basit bir hesapla, Türkiye’nin mevcut kişi
başına düşen CO2 emisyonu oranının 5 ton seviyesinde olduğunu,
Türkiye’nin 1990-2010 arasında %98’lik CO2 emisyon artışı
kaydettiğini, Avrupa Birliği’nin mevcut kişi başına CO2 emisyon
oranının 10.5 ton olduğunu, AB’nin emisyonlarının düşmekte olduğu
(2020’ye kadar en az %20’lik düşüş hedefi bulunuyor) ve bu gidişat
sonucu Türkiye’nin 8-10 yıl içinde kişi başına CO2 emisyonu
seviyesinde AB’yi yakalayacağını belirtebilirdi. Böyle bir açıklama
Türkiye’nin iklim değişikliği üzerine her uluslararası toplantıda
ısrarla öne sürdüğü “özel koşulların” aslında ne kadar geçersiz
olduğunu daha net ortaya koyabilirdi.

Maalesef, çalıştay bir defa daha gösterdi ki iklim değişikliği
Türkiye’de toplumun ve karar vericilerin gündeminde hiç yok. Fonda
“gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar” çalarken kendi gündemimize gönül
rahatlığıyla dönebiliriz.

 

 

Mahir Ilgaz

twitter.com/#!/mahirilgaz

Kategori: Yeşeriyorum