Dış Köşe

Seçimlere giderken ‘kent hakkı’nı inşaa etmek – Cihan Uzunçarşılı Baysal

  • Doğa, çevre, tarih, kent, kent yaşamı vb. her birinin metalaştırılarak pazarlandığı zamanlardayız… Kentin kullanım değeri yerini değişim değerine bırakmıştır; vatandaş ise ancak tükettiği nispette makbuldür dolayısıyla alt-gelir grupları gözden çıkarılır… TOKİ sisteminin kaybedenleri kentin emekçi ve yoksullarıyken, kazananları inşaat firmaları, emlakçiler ve sermaye kesimleridir… Çakılı kaldığımız izleyici koltuklarından çılgın projeler vasıtasıyla değil kendi inisiyatifimizle silkinip dümeni elimize alma ve Kent Hakkı’mızı talep etme zamanı gelmiştir.2011 genel seçimine çeyrek kala Başbakan buyuruverdi: “İstanbul’a 2. Boğaz.”Böylece, cümbür cemaat çakılı kaldığımız izleyici koltuklarından biraz silkinebildik; aksi takdirde, liberali, sağcısı, solcusu, ‘bilim!’ insanı, mimarı, mühendisi, basını, bilcümlesi, sonsuza dek çılgın proje falları açmaya devam edecektik! İstanbul’a iki yeni kent projesiyle henüz ‘bilgilendirilmişken’, 20 milyon dolarlık kanal ve suni adamız da ‘muştulanıverdi’. Hayırlı Olsun! Hadi İstanbul’a hayırlı olsun diyelim de, Sivas’a, Trabzon’a, İzmir’e, Hakkâri’ye… nasıl bir hayrı olacak ya da çevre illerin suyunu gasp eden İstanbul’un artacak nüfusla çevre illere hayrı mı hayırsızlığı mı dokunacak bunları bırakalım. Yeşil alanlarda inşa edilecek otellerle kongre merkezlerinin eko-kıyıma yol açacağını, iklime etkilerini, memleketin tonla sorunu ile beklenen İstanbul depremini, spekülasyon ve arazi rantı dışındaki amacını, diğer kentlerin siyaseten ve iktisaden azalan önemsenmelerini ve benzeri eleştirilerimizi de saklı tutarak, konuya başka bir noktadan yaklaşalım.

    Kanal İstanbul ile şahikasına çıkan, HES’ler, barajlar, termik santraller, maden ocakları, nükleer santraller, doğal ve tarihi sit talanları, kentsel yenileme/ dönüşüm projeleri, 3. Köprü gibi yaşamlarımızı ve yaşam alanlarımızı birebir ilgilendiren hayati karar ve uygulamalarda, dümeni elimize alacağımıza başka ellere vermeye öylesine koşullandırılmışız ki, açıklamanın akabinde ne projeyi eleştirenler, ne göklere çıkaranlar, ne de ‘’proje benimdi’’ mızıkçılığı yapanlardan kimse projenin yöntemini sorgulamadı. Oysa yaşamları etkileyebilecek hatta ülkenin ekonomisinin seyrini değiştirebilecek bu çılgınlık, eğer kamusal alanda tartışılmamış, etkileneceklere söz hakkı verilmemiş, kentin sakinlerinin bir kelamı sorulmamış, bırakın tartışmayı cin mi çıkacak ne çıkacak Alâeddin’in lambasına dönüşmüşse, o siyasi sisteme ne ad verilir?

    TOKİ sisteminin kaybedenleri ve kazananları

    Bu bağlamda, bir genel seçime gidilirken, projenin yerelliği anlamsız gözükse de, dünyadaki siyasi ve iktisadi gelişmeleri yakinen incelersek, her dönem neoliberalizm ile uyumlu politika üreten AKP tutarlı davranmaktadır. Doğa, çevre, tarih, kent, kent yaşamı vb. her birinin metalaştırılarak pazarlandığı zamanlardayız. Mülk edinicilik, tüketicilik ve bireysellik üzerinden şekillenen, insani değerlerden ırak, gayrimenkul değerlerine odaklanmış bir siyasi düzlemde, karşımıza yönetici yerine girişimci, vatandaş yerine de tüketici çıkmakta. Kentsel siyaset alanının yeniden tanzim edildiği bu sistemde, sosyal adalet ve insan odaklı kent yönetimi yerini kent girişimciliğine terk etmekte. AKP’nin uygulamalarından da izlediğimiz üzere, kentteki eşitsizlikleri düzeltmeye ve kentliye hizmete yönelik insan-odaklı bir yönetim yerine yatırıma ve ekonomik gelişmeye odaklanmış bir girişimcilikle karşılaşmaktayız. İstanbul örneğindeki gibi, iktidarın mekâna müdahale aracı TOKİ öncülüğünde, AVMler, gökdelenler, 5 yıldızlı oteller, kapalı lüks siteler, havuzlu villalar, lüks inşaatlar ile kentsel mekân üst ve orta-üst gelir gruplarının ihtiyaçları doğrultusunda tanzim edilirken, arazileri kıymetlenen devlet okulları ve hastaneleri ile bir zamanlar kentin çeperinde göze batmayan emekçi mahalleleri ve tarihi merkezlerdeki yoksul mahalleler, arazi değerleri arttığından, lüks inşaatlara yer açmak için kentsel dönüşüm/ yenileme bahanesiyle boşaltılmakta, sakinleri onlarca yıllık mahallelerinden zorla tahliye edilmekte. Kentin kullanım değeri yerini değişim değerine bırakmıştır; vatandaş ise ancak tükettiği nispette makbuldür dolayısıyla alt-gelir grupları gözden çıkarılır. TOKİ projelerinden hak sahibi olamayanlar çadırlara / barakalara mahkûm edilirken, hak sahibi sayılan ‘şanslılar!’ merkezden (ve işyerlerinden) epey uzaktaki TOKİ konutlarında ödeyemeyecekleri bir yükü sırtlamaktalar. Ekonomik mağduriyetlerin yanı sıra, komşuluk ve dayanışma ilişkilerinin dağılmasıyla sosyal mağduriyetler, TOKİ silolarının dar alanlarındaki hapislik yaşamdan kaynaklanan kültürel ve psikolojik mağduriyetler birbirini izlemekte. TOKİ sisteminin kaybedenleri kentin emekçi ve yoksullarıyken, kazananları inşaat firmaları, emlakçiler ve sermaye kesimleridir.

    Bu projelere en uygun sıfat; çılgın

    İktidara gelişini bu mahallelerin oylarına borçlu olan AKP, bugün geldiği noktada, neoliberal gidişatın en sadık uygulayıcısı olarak yoksul mahallelerin mağduriyetleri üzerinden kentsel girişimcilik yapmaktadır. Nitekim TOKİ Başkanı Bayraktar’ın söyleşi ve demeçlerinden de bu girişimci dili çok net takip edebiliriz: ”Elimizde çok kıymetli arsalar var. Onların bazı problemleri var. Onları tezgâha koyacağız, cilalayacağız, satacağız”. “Küçükçekmece’de rant alanları yarattık”. Cilalanacak arsalarda oturan insanlara atıf yoktur ve zaten elde edilecek rant karşısında onların ne olacağı TOKİ Başkanı’nın çok da umurunda değildir; gayrimenkul değerleri insani değerleri öteler.AKP’nin projelerini böyle bir çerçeveye yerleştirirsek, her biri, yaşamı ve yaşam alanlarını metalaştıran girişimci neoliberal politikalar ile uyum içindedir. Kanal İstanbul ne kadar çılgın bir proje ise, 3. Köprü, 4000 HES, sürü sepet baraj ve termik santral, maden aramaya açılan yeşil alanlar, nükleer santraller vb. de aynı şekilde çılgın projelerdir. Yaşamın kutsallığını ve insani değerleri hiçe sayan, kenti, doğayı, çevreyi, suyu, havayı kısaca yaşam alanlarımızı ve yaşayabilme koşullarımızı rant hırsıyla yok eden bu gözü kara girişimci zihniyetin bizi getireceği nokta bir eko-kırım, kent-kırım ve son kertede kendimize kıyımdır; dolayısıyla bu projelere çılgından daha uygun bir sıfat düşünemiyoruz.

    Burada uyumsuz olan AKP’nin projeleri değil, neoliberalizmin bu sadık bendesinden insan odaklı projeler bekleme saflığıdır. Kurulması planlanan Kent Bakanlığı söylentileri karşısında milletvekili adayı Bayraktar’a yeni bir rol biçildiğini düşünebiliriz. Kentsel mekânda neoliberalizmin sıkı uygulayıcısının bakan olmasıyla, tüketim ve gayrimenkul değerleri odaklı bir kent girişimciliğinin kentlerimizi ne hale getirebileceğini ve ayrıca kent bağlamında nasıl bir kırsal kıyım yaşayacağımızı anlatmaya gerek yok. Görünen köy, TOKİ mağdurlarıdır, HES’lerle, barajlarla suları gasp edilen/ edilecek köylerdir, Hasankeyf’tir, Dubai-Manhattan karikatürüne dönüştürülmekte olan İstanbul’dur ve bilcümlesidir. Çakılı kaldığımız izleyici koltuklarından çılgın projeler vasıtasıyla değil kendi inisiyatifimizle silkinip dümeni elimize alma ve Kent Hakkı’nı, kısaca, kentlerimizi ve yaşam alanlarımızı kendi arzu ve taleplerimiz doğrultusunda şekillendirme ve yaşanır kılma hakkımızı, en demokratik ihtiyacımızı talep etme zamanı gelmiştir; 2011 seçimleri bir bakıma bunun testi olacaktır.

Evrensel

Kategori: Dış Köşe