Köşe Yazıları

Referandum şansını elinin tersiyle itmek

0

Taksim Gezi Parkı Direnişi, 18. gününde son aşamasına girdi. Son iki gündür süren yoğun müzakere süreci, giderek tırmanan direnişi farklı bir noktaya taşıdı. Bugün hem parktaki direnişçiler, hem de Taksim Dayanışması’nın bileşeni olan örgütler hareketin geleceğine yönelik bir karar verecek. Tabanda başlayan hareketin geleceği, tabanda belli olacak.

Son iki günde yaşanan en önemli değişiklik, mücadelenin başlangıç noktasına yavaş yavaş geri dönmesi oldu. Gezi Parkı’nın yok edilmesine ve ağaçların kesilmesine karşı mücadele etme kararlılığıyla başlayan olaylar, hükümetin yaşananları kavrayamaması, Başbakan’ın diyaloğa kapalı, direnişçileri aşağılayan, otoriter tavrı ve uygulamaya sokulan ağır polis şiddeti nedeniyle hızla hükümet karşıtı gösterilere dönüşmüştü. Daha da önemlisi direniş hızla kendi ruhunu ve anlamını yarattı. Yeni kuşağın yeni politikası doğdu. Taleplerden çok tarz, içerikten çok yöntem ön plana geçti. Direnişçilerin kim olduğu, neden direnişe geçtiği, nasıl mobilize olduğu, parkla değil hayatla ilgili ne istediği daha belirleyici hale geldi. Olay yaygın bir özgürlük mücadelesine ve Türkiye’nin en kitlesel demokrasi ayaklanmasına dönüştü. Gezi Parkı direnişi bir devrim niteliği kazanmaya başladı.

Hareketin bu özelliği nedeniyle Türkiye’yi tamamen değiştirdiği söylenebilir. Bir yorumcunun deyişiyle Gezi Parkı Direnişi’nin 12 Eylül rejimini bitirdiği ve halkın kendi elleriyle gerçek demokrasiyi kurmasında önemli bir adım anlamına geldiğini söylemek yanlış olmaz. Bu konuda yazılan çizilen çok şey oldu, bundan sonra daha da artacaktır. “Gezi devrimi”nin üzerinde yıllarca konuşulmayı hakedecek bir dönüşüm yaratacağı kuşkusuz.

Referandum kartı

Müzakere süreci başlayınca hareketin orjinal taleplerininin, yani parka kışla yapma dayatmasına karşı verilen mücadelenin tekrar ön plana çıkması da doğal. Bu geri dönüşü sağlayan şey hükümetin referandum kartını öne sürmesi oldu. Son kararı referandumla alalım önerisi çok önemli bir anlam taşıyordu: Başbakan’ın kararlı direniş karşısında “siz ne derseniz deyin, ben o Kışla’yı yaparım” tavrından geri adım atması, ilk kez karar sürecinin merkezi düzeyden yerele taşınmasının önerilmesi, dış komplo ve faiz lobisi manipülasyonlarının ardından direnişçilerin bir numaralı talebinin görülmesi. Referandum kartı sayesinde müzakereler Kışla eksenine geri dönünce, dün gece Taksim dayanışması temsilcilerinin Başbakan’la görüşmesi de mümkün oldu. Hareketin düz bir çizgide yürümemesi son derece doğal. Bu durum direnişin bir kent ve ekoloji mücadelesi olduğu kadar, bir demokrasi ve özgürlük mücadelesi de olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.

Bu süreçte referandum tartışmasının 24 saat bile dayanamadığına ve alelacele itibarsızlaştırıldığına tanıklık ettik. Ben bu tavır nedeniyle çok önemli bir şansı kaçırdığımızı, hem çevre ve ekoloji hareketlerinin bu direnişten önemli bir kazanımla çıkması imkanını, hem de yerinden yönetime dair yaygın bir tartışma yapma şansını elimizin tersiyle ittiğimizi düşünüyorum. Başbakan’ın ilk grupla görüşmesinin ardından referandum seçeneği hükümet sözcüsü Hüseyin Çelik tarafından dile getirildiğinde açıklamayı canlı olarak izliyordum. İlk tepkim bunun müthiş bir kazanım olduğunu düşünmek ve hemen “hodri meydan” diyen tweet’ler atmak oldu. Ancak referandum seçeneği, ortaya atılmasının üzerinden 24 saat bile geçmeden, aralarında parktaki genç direnişçiler, Taksim dayanışması içindeki meslek odası temsilcileri, sosyalist gruplar, çevre hukukçuları, Cengiz Aktar, Baskın Oran, Korhan Gümüş gibi değerli uzman ve akademisyenler de olan hareketin çoğunluğu ve nihayet referandum önermekten vazgeçip bir tür “kamuoyu yoklaması” yapalım diyerek yan çizen Başbakan’ın kendisi tarafından liğme liğme edildi. Dün geceki görüşmeyle birlikte direnişe cevap olarak önerilen referandum değil, çok önce açılan idari dava süreci çözüm aracı haline getirildi. Böylece bir devrim niteliği kazanacak kadar önemli bir direniş siyaset zemininde hukuk zeminine çekildi. Bu neticede payı olanlar kendileriyle övünüyorlardır.

Referanduma karşı çıkış argümanları birbiriyle benzerlik taşıyor. Baskın Oran gibi referandum deyince aklına Nazi Almanyası gelen aydınlar ön sırada geliyor. Baskın hoca, dün T24’te yayınlanan “Hülya Avşar’a sığınan Başbakan” başlıklı yazısında referandumun “demokratik yöntemlerin demokrasiyi aşağılamak amacıyla kullanılması” anlamına geldiğini söylüyor ve Türkiye gibi ülkelerde halk oylaması yapıldığında “lider, iktidarını meşrulaştırmak için, soruyu istediği gibi sorarak insanları “evet” vermeye güder. Yöntem, en başarılı olarak Hitler’in iktidarı almasında ve pekiştirmesinde kullanılmıştır” diyor.

Cengiz Aktar ise Taraf gazetesinde bugün yayınlanan yazısında “Referandum genel itibariyle gayrıdemokratik bir danışma mekanizmasıdır. Sorulan soru ve oy çoğunluğu vasıtasıyla seçmenden sözümona demokratik bir onay alarak bildiğini okumaktır” diyerek yöntemi külliyen reddediyor.

Radikal’in haberine göre Taksim Platformu’ndan Mimar Korhan Gümüş de “İhaleyle verilmiş projeye referandumla karar verilmesi mimarlık tarihine geçer. Şehircilik ve mimarlık muhakeme işidir, bunu referandum gibi bir süreçle çözmek mümkün değildir. Burada bir başka mimar da çıkıp ‘Burası Nişantaşı’na kadar yeşil vadi olsun, yaya bağlantılı olsun’ der, bizim önerimiz buydu, o zaman bu da referanduma sunulsun. Bu demokratik bir yöntem değildir” diyor.

Meslek odası temsilcileri ve benzer düşünen pek çok kişi genellikle referandumu “bilimsel gerçekleri halk oyuna sunmak” olarak algılıyorlar. Korhan Gümüş’le benzer bir şekilde parkın üzerine kışla yapmayı bilimsel şehircilik ilkelerine göre zaten yanlış olarak görüyorlar. Dolayısıyla bu konuda bir soruyu halka sormak, en temel bilimsel gerçeklerin doğru olup olmadığını halka sormaya benziyor. Bilimde demokrasi olamayacağına göre burada da olmaz, halkın değil bilimin dediği olmalı demeye getiriyorlar. Konu bir kent politikası ve yerel demokrasi meselesinden bir mimarlık ve şehir plancılığı tartışmasına dönüştürülüyor.

Gezi Parkı direnişçileri içinde yaygın olan bir başka görüş ise temel hak ve özgürlüklerin referanduma sunulamayacağı. Parkın park olarak kalması (tutkulu bir şekilde) temel bir hak olarak kabul ediliyor ve bu konu idam cezasının referanduma sunulmasıyla karşılaştırılıyor. Tabii referandum karşıtlığına AKP hükümetine yönelik yaygın güvensizliğin de büyük payı var.

Ekoloji bir demokrasi mücadelesi değil mi?

Ben bütün bu argümanları yıllardır verilen çevre ve ekoloji mücadelesinin “dışından” konuşmak olarak görüyorum. Bu nedenle de anlayabiliyorum. Çok geride kalmış bir örnek vereyim. Yıllar önce, Akkuyu’da nükleer karşıtı mücadelenin yaptığı önemli işlerden biri nükleer santralın yapılacağı Büyükeceli köyünde bir referandum düzenlemek olmuştu. Nükleer karşıtı hareketin öncülerinden Melda Keskin bu kampanyayı çıkıp tekrar anlatsa ne iyi olur. O zaman yapılan referandum hiçbir resmi nitelik taşımamasına rağmen büyük bir katılım olmuş, beldenin nükleerden yana belediye başkanı bile oy kullanmak zorunda kalmış, sonuçta köyden %86 hayır çıkmıştı. Bu sonuç 90’lı yıllarda hareketin başarıya ulaşmasına çok önemli bir katkı sağladı. Çünkü köyde nükleerle ilgili bir seçim sandığı koymak, sadece köylülerin nükleere karşı olduğunu göstermekle kalmıyor, meseleyi yerel halkın karar vermesi gereken bir demokrasi sorununa dönüştürüyordu.

Dünyada da çevre ve ekoloji hareketleriyle ilgili çok sayıda referandum örneği var. Bunların en iyi bilinenleri nükleer enerjiyle ilgili olanlar. Bugüne dek nükleerin referanduma götürüldüğü ve nükleere evet çıkan bir ülke olmadı. Yerel düzeyde halkın karşı olduğu bir projeyi referanduma götürmek de mücadelenin önemli bir yolu olarak görülür.

Yerel referandum sadece ekoloji hareketlerinin elindeki önemli bir koz değil, “soru”nun yereldeki insanlara sorulması anlamına da geliyor. Yani kararların merkezde değil yerelde, bürokratlar, politikacılar ve uzmanlar tarafından değil, halk tarafından alınmasını ima ediyor. Gezi Parkı konusundaki bir referandum da tartışmayı yerele taşımak ve soruyu sadece uzmanlara değil alınacak karardan etkilenen insanlara doğrudan sormak anlamında önemli bir kazanım olurdu.

Ancak Türkiye’de çevre ve ekoloji mücadelesi de, demokrasinin bizatihi kendisi de bir katılım meselesi olarak görülmüyor. Çevre konuları teknik bir meseleye indirgeniyor, uzmanların görüşü en önemli şey haline geliyor. Demokrasi sandıktan ibaret değil diye normatif bir hat (haklı olarak) korunmaya çalışılırken, (herhalde son üç genel seçimin yarattığı travmayla) sandığın kendisini neredeyse demokrasinin önünde bir engel olarak görmeye başlayan ve halkın doğrudan katılımını küçümseyen bir çizgi baskın hale gelmeye başlıyor.

Referandumu neden önemli bir araç olarak gördüğümü ikinci yazıda daha ayrıntılı ele almak üzere birkaç kısa değinmeyle “referandum karşıtlarını” eleştirmeyi şimdilik bitireyim:

Topçu Kışlası konusunda yerel ölçekte, bütün kurum ve kurallarıyla, bağlayıcı bir referandum yapmak, hareketimiz açısından çok önemli bir kazanım olurdu. Bu örnek sayesinde kente dair kararların alınmasında halkın tartışma sürecine katılması, konunun kamuoyunda enine boyuna tartışılması sağlanmış olurdu. Bu referandum daha küçük kentlerde, kasabalarda ve köylerde yaşanan benzer ihtilaflarda referandum kartını “bizim” öne sürmemizin önünü açardı. Çünkü gerçek bir yerel referandum yasa değişikliği gerektirecek, kazanımımız kalıcı olacaktı. HES’ler, termik santraller, madenler, otoyollar gibi konularda tartışma politikacılarla üniversite hocaları ve meslek odası uzmanlarının arasında sürmekten çıkacak, halk kendi fikrinin sorulmasına alışacak, sadece dinlemek ve talep etmekle yetinmeyecekti.

Referandum deyince halkın fikrinin alınmasını değil, diktatörün fikrini onaylatmasını hatırlamayı abartılı bir şüphecilik olarak görüyorum. Temsili demokrasiyi yetersiz bulurken, bir de bilimsel gerçeklerin “temsilcilerini” bu kadar belirleyici hale getirmek bana tehlikeli geliyor. Köylerde, vadilerde, mahallelerde mücadele veren ekoloji hareketlerinin katılımcı demokrasi talebini görmezden gelip meseleyi teknik bir etki analizi sürecine indirgemek de hareketin kalbinden kopmak anlamına geliyor.

Ama referandum sadece bu nedenle değil, mevcut durumda kazandıracağı birçok somut kazanım nedeniyle de bizim savunmamız gereken bir araçtı. Bir sonraki yazıda biraz daha ayrıntıya gireceğim.

İlginizi çekebilir

Comments

Comments are closed.