Ana Sayfa Blog Sayfa 935

İklim adaleti ve emek mücadelesi ortak: Bu oyunu bozmak için örgütlenmeliyiz

Metinde işaret edilen COP26‘nın “İklim Adaleti= İktisadi Adalet ve İşçi Haklarıdır” başlıklı açıklaması İklim Adaleti Koalisyonu adına Hilmi Ölmez tarafından çevrilmiştir. 

*

COP26 Uluslararası Koalisyonu, 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü kapsamında yaptığı açıklamada iklim adaletini işaret etti. COP26’nın açıklamasında iklim adaletinin iktisadi adalet ve işçi hakları olduğu vurgulandı.

Öncelikle dünyanın her yerinde yoksulluk, iklim ve enerji krizinin nedeninin ortak olduğunun belirtildiği açıklamada, “Zengin iktidarlar ve şirketler, insanları ve gezegeni kâr için sömürüyor” denildi.

‘Dört aileden biri sonbaharda enerji faturalarını ödeyemeyecek’

Birleşik Krallık’taki enerji faturalarının neredeyse iki bin poundu çıkacak şekilde ayarlandığına dikkat çekilen açıklamada İngiltere’deki her dört aileden birinin bu sonbaharda enerji faturalarını ödeyemeyeceğine dikkat çekiliyor. İki bin pound mevcut kur tutarıyla 37 bin 217 küsur Türk Lirası’na karşılık geliyor.

Türkiye’de asgari ücretlinin mücadelesi

Türkiye’de de durum bundan farksız değil. Türk Lirası’nın döviz karşısında değerinin düşmesi, enerji tüketimlerini son derece etkilemiş durumda.

Vatandaşlar 2022 başından itibaren elektrik, doğalgaz ve akaryakıta gelen zamlar karşısında eriyen gelirlerini idare etmeye çalışırken işsizlik rakamları da ayrıca büyük bir sorun.

Dört bin 253 TL’lik asgari ücret ile gıda masrafını, üç bin liranın üzerindeki kiraları, yüzlerce liranın üzerinde gelen elektrik ve doğalgaz faturalarını, toplu taşımaya gelen zamları karşılamak için ek işler yapmaya mecbur bırakılan vatandaşlar da bulunuyor.

İlgili haber: TÜİK’ten şubat ayı işsizlik rakamları: Genç işsizlik yüzde 20’yi geçti

IPCC raporları bile hükümetlerin hala çok az şeyi çok geç yaptıklarını doğruluyor’

COP26 da İngiltere ölçeğinden enerji tüketimindeki adaletsizliğe dikkat çekiyor:

“Bu esnada, BP geçen yıl iklim krizini şiddetlendirirken ve acilen ihtiyacımız olan Adil Dönüşüm‘e engeller dizerken dakikada 18 bin pound kazandı. Birleşik Krallık (İngiltere) hükümeti, Birleşik Krallık’taki insanların faturalarını ödemelerine yardım edecek denk bir vergi uygulaması yerine, Paris Anlaşması‘ndan bu yana petrol ve gaz şirketlerine 13,6 milyar poundluk teşvik verdi.  Şimdi Birleşik Krallık hükümeti, Ukrayna‘daki savaşı ve enerji krizini, Uluslararası Enerji Ajansı‘nın 1,5⁰C dereceyi muhafaza etmek istiyorsak daha fazla fosil yakıt projemiz olamayacağını söylemesine rağmen Kuzey Denizi‘nde petrol ve gaz için daha fazla sondaj yapılmasına zorlamak için kullanıyor. Son IPCC raporları bile hükümetlerin hala çok az şeyi çok geç yaptıklarını doğruluyor.”

İlgili haber: IPCC 3’üncü Çalışma Grubu’nun raporu açıklandı: 1.5C sınırı için ‘fırsat penceresi’ kapanmak üzere

‘Milyonlarca kişi göklere çıkan kiraları ve faturaları ödemek için mücadele ediyor’

1 Mayıs Uluslararası İşçi Günü için ise COP26 “İklim adaleti mücadelesinin emekçilerin mücadelesiyle bir ve aynı olduğunu göstermek için bölgenizdeki 1 Mayıs gösterilerine katılın” çağrısında bulunuyor ve şunları aktarıyor:

“Dünyanın her yerinde, çalışan insanlar ki özellikle en düşük gelirli ve beyaz olmayan topluluklar, çoklu krizlerin yükünü sırtlanıyor. Sendikal haklarımız, ücret ve çalışma koşullarımız arta gelen güvencesizliğin sürekli saldırısı altındayken, milyonlarca kişi göklere çıkan kiraları ve faturaları ödemek için mücadele ediyor.”

Bu sorunların çözülmesi için birlikte hareket edilmesi gerektiğinin yinelendiği COP26’nın açıklamasında, “İklim adaleti, tüm mücadelelerimizin yönünün aynı adaletsiz sistemin kapısına çıktığını görüyor.  Sadece cebinde en çok parası olan insanlar için değil, hepimiz için işe yarayan iklim eylemine ihtiyacımız var.  Çözümlerimiz yalnızca karbon emisyonlarını azaltmakla kalamaz, aynı zamanda tüm ihtiyaçlarımızın karşılandığı daha dürüst ve daha adil bir dünya yaratır” sözlerine yer veriliyor.

‘Krizi çözmek için işçi liderliğinde bir Adil Dönüşüm’e ihtiyaç var’

İklim krizini kökünden çözmek için  işçi liderliğindeki bir Adil Dönüşüm‘e ihtiyaç olduğunun belirtildiği açıklamada bunun fosil yakıt endüstrisinden uzaklaşmak ve düzgün sendikalı yeşil işler ve hizmetler yaratmak için yenilenebilir enerjiye yatırım anlamına geldiği ifade ediliyor ve şunlar aktarılıyor:

İbreyi ancak birleşirsek hareket ettirebiliriz. Mücadelelerimizi birleştirmek ve iklim adaletinin ekonomik adalet ve çalışanların hakları anlamına geldiğini yüksek sesle ve açık bir şekilde söylemek için bu 1 Mayıs Günü sokaklarda olalım.”

‘Yüz binlerce insanı harekete geçiren bir kesişim hareketi’

Son iki yılda koalisyonların ve kolektif örgütlenmenin gücü hakkında çok şey öğrendiklerinin belirtildiği açıklamada “Birlikte, iklim krizine acil ve adil çözümler için radikal talepler altında dünya çapında yüz binlerce insanı harekete geçiren bir kesişim hareketi inşa ettik” deniyor.

Fotoğraf: Cansu Acar

‘Adalet bize hükümetler tarafından veya şirketler tarafından sağlanmayacak’

Hala yapılacak çok işin olduğunun vurgulandığı açıkalamada şunlara yer veriliyor:

“Yaşanabilir bir gezegende yaşamamız için gerekli olan eylem penceresi hızla kapanıyor.  Yine de COP26 başından beri bildiğimiz şeyi gösterdi: Adalet bize hükümetler tarafından veya şirketler tarafından sağlanmayacak.  Son IPCC raporları bile hükümetlerin halen çok az şey ve çok geciktirerek yaptığını doğruladı.”

Fotoğraf Cansu Acar

‘Bu oyunu bozmak için örgütlenmeliyiz’

İklim adaleti hareketinin her zamankinden daha güçlü olduğunun ifade edildiği açıklamada “Ancak, ihtiyaç duyduğumuz sistem değişikliğini meydana getirmek için yeterince büyüyebilmesi için sizin hırsınıza, umudunuza ve kolektif eyleminize ihtiyacı var.  Hükümetlerin ve şirketlerin yalanlarını ve eylemsizliklerini haykırmak ve sesimizi duyurmak yeterli değildir.  Sadece baskıyı sürdürmekle kalmayıp, üzerine çözüm inşa etmemiz de gerekiyor” deniyor. Açıklamada ayrıca örgütlenme çağrısı yapılıyor:

“Şimdi, ekonomilerin hızlı bir şekilde karbondan arındırılması ve adalete dayalı çözümler için baskı yapmak ‘böyle gelmiş böyle gider’ anlayışına karşı aktif olarak meydan okumak ve bu oyunu bozmak için örgütlenmeliyiz. Hepimiz için geleceği sadece biz hayal edebilir ve inşa edebiliriz.”

Adalet için seferberlik planları

“İklim krizinin yıkıcı etkileri genişleyip yoğunlaştıkça, bizim yanıt vermemiz gereken ihtiyaç ve yollar da artıyor – ister yerel bir koalisyon merkezi kurmak, sendikanızda örgütlenmek, fosil yakıt projelerine karşı harekete geçmek, okulunuzda bir iklim adaleti etkinliğine ev sahipliği yapmak olsun veya mücadelenin ön saflarındaki topluluklarla pratik dayanışma için bağış toplama” denen açıklamada İklim Adaleti Koalisyonu’nun bu çalışmayı kolaylaştırıcı olarak destekleyip yardımcı olmayı ve mücadele alanları arasında koordinasyon sağlamayı amaçladığı da yineleniyor.

COP26 Koalisyonu’ndan yeni İklim Adaleti Koalisyonu’na geçiş yaparken ilk Bütün Koalisyon toplantısının gerçekleştirileceğinin duyurulduğu açıklamada toplantıya katılım çağrısı da yapılıyor:

“Kolektif vizyonumuzu, Koalisyon yapılarını (Yerel Düğümler ‘ağlar arasındaki bağlantı noktası’ Ağı, grup toplantıları ‘müzakereler’ ve çalışma grupları dahil), karar alma süreçlerini, stratejik amaçları ve daha fazlasını yeniden inşa etmenin ve yenilemenin ilk adımlarını atacağız.  Ayrıca önümüzdeki yıl iklim adaleti için ufukta ne olduğunu tartışacağız ve seferberlik planları yapmaya başlayacağız.”

SİT alanları içinde kalan ‘yasaklı taşınmazlar’ Hazine taşınmazları ile takas edilebilecek

‘Orman rejimine tabi olmayan korunma alanları’ ibaresi metinden çıktı

Yönetmeliğin önceki halinde yer alan “orman rejimine tabi olmayan koruma alanları” ibaresi bu düzenlemeyle madde metninden çıkarıldı.

Yapı yasaklı taşınmazlardan hangilerinin trampa programa alınacağı, gerçek ve özel hukuk tüzel kişileri tarafından yapılan başvurular göz önünde bulundurularak Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından belirlenecek.

Trampaya konu taşınmazların bedellerinin tespitinde, tabiat varlıkları, doğal sit alanları ve özel çevre koruma bölgesi ilan edilmeden önceki fiili ve hukuki durumları dikkate alınacak. Bu taşınmazların sökülüp götürülebilecek sabit olmayan tesis ve yapılarına değer takdir edilmeyecek. Trampa yapılsa dahi, Milli Emlak Genel Müdürlüğünce verilen süre içinde malik tarafından sabit olmayan tesis ve yapıların kaldırılmasına, mevsiminde meyvelerin toplanmasına, ürünün hasadına bir defaya mahsus olmak üzere izin verilecek.

Taşınmazın trampaya konu edilmeyecek kısmının bağımsız olarak yararlanılmaya elverişli olup olmadığının tespiti, bundan sonra Hazine ve Maliye Bakanlığı yerine Milli Emlak Genel Müdürlüğünce yerinde belgelendirilerek trampaya konu edilebilecek.

İstanbul Sözleşmesi davası görüldü, savcı fesih kararının iptalini istedi

İstanbul Sözleşmesi’nden Cumhurbaşkanı kararıyla çıkılmasına karşı açılan iki yüze yakın davadan on tanesinin duruşması Ankara‘da Danıştay 10. Dairesi‘nde görüldü.

Duruşmayı, kadın örgütlerinin yanı sıra 73 barodan bine yakın avukat izledi, onlarca avukat sözleşmenin önemini açıklayan beyanlarda bulundu.

Tarafların dinlenmesinin ardından Danıştay Savcısı, İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesi kararının hukuka uygun olmadığı yönünde mütalaa verdi ve fesih kararının iptalini istedi.

Karar ileri bir tarihte yazılı olarak bildirilecek.

İlgili haber: İstanbul Sözleşmesi davaları görülüyor: Bu sözleşmeden yalnızca şiddet failleri rahatsızlık duyar

Savcının talebi sürpriz değil, kararı bekliyoruz

Eşitlik İçin Kadın Platformu (EŞİK) avukatlarından Selin Nakıpoğlu, savcının duruşma sonundaki mütalaasının sürpriz olmadığını söyledi. Kendisi de karara karşı dava açanlardan biri olan Nakıpoğlu, savcının bugünkü talebinin tüm davacılara önceden verilen mütalaayla uyumlu olduğunu belirtti:

“Savcının talebinin yeni bir haber olmadığını söyleyebiliriz. Davacılara gelen müsbet mütalaada yer alanların aynısı açıklandı. Bundan sonra asıl beklediğimiz, kararın açıklanması ve taraflara tebliğ edilmesi.”

Davaların görülmesine haziran sonuna kadar devam edileceğini aktaran Av. Nakıpoğlu, yasal olarak Danıştay’ın bugün görülen davalara ilişkin on beş gün içinde karar açıklaması gerektiğine ancak bunun tüm davaların görülmesinin bitmesinden sonraya bırakılabileceğini vurguladı.

Davalı taraf sadece teknik konularda tartıştı

Davalı taraf olan Cumhurbaşkanlığı’nın avukatları, iptal kararının dayanağını 9 numaralı Kararname olarak gösterdi. Sözleşmenin feshi kararı, 15 Temmuz 2018’de yürürlüğe giren 9 numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 3. Maddesiyle kendisine tanınan yetki doğrultusunda vermişti.

Kadınların avukatları ise Cumhurbaşkanı’nın bu yetkiyi Anayasa’dan alması gerektiğini, dolayısıyla fesih kararının hukuksuz olduğunu savundu.

Nakıpoğlu, kadınların çok detaylı beyanlarına karşın davalı tarafın avukatlarının sadece teknik bir savuma yaptığını, sözleşmeden çıkma kararının hukuki olduğunu savunduğunu söyledi:

Özetle, açılan 200 kadar davanın dilekçelerinin birbirine benzediğini, hukuki olmadığını söyledi.

Dilekçelerimizi okumamış olduğu belliydi. Keşke okusalardı.

Cumhurbaşkanı kararının hukuki olduğu, anayasa hukuku çerçevesinde, çok teknik bir biçimde tartışıldı. Oysa kadın avukatlar, karşı beyanlarında çok önemli, çok detaylı açıklamalar yaptı.

Duruşma boyunca onlarca avukat, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasının başta kadın ve çocuklar olmak üzere, toplumun cinsel şiddet gören tüm kesimlerini nasıl etkilediğini anlatan açıklamalar yaptı.

 

 

İtalya’da çocuklara iki ebeveynin de soyadı verilecek

İtalya Anayasa Mahkemesi (AYM), yeni doğan çocuklara sadece babanın değil, ebeveynlerin ikisinin de soyadının verilmesine hükmetti.

Ülkenin güneyindeki Basilicata bölgesindeki bir çiftin başlattığı yargı süreci AYM kararı ile noktalandı. Çift, evlenmeden önce doğan çocuklarının annenin soyadını taşıması, üçüncü evlatlarının ise evlilik sonrası olması sebebiyle otomatik olarak babanın soyadını alması dolayısıyla kardeşler arasında farklı soy ismi sıkıntısı yaşanmaması için yargı süreci başlattı.

Üçüncü çocuklarının da ilk iki kardeş ile aynı şekilde annenin soyadını taşımasını isteyen çift, alt derece mahkemelerden dönen süreci AYM’ye taşıdı. Yüksek mahkeme İtalyan çift lehine karar verdi.

Mahkeme çocukların otomatik olarak babalarının soyadlarını almasına yönelik düzenlemeyi durdurdu. Kararda, babanın soyadının çocuklara doğrudan verilmesi kuralının ‘ayrımcı ve çocuğun kimliğine zarar verici olduğu’ belirtildi. Yüksek mahkeme, çocuklara hem annenin hem de babanın soyadının verilmesi ve her iki ebeveynin de soyadının, ailelerin anlaştığı sırayla çocuğa verilmesi gerektiğine hükmetti. 

Hükümetten destek

AYM tarafından verilen karar sonrası uygulamanın hayata geçebilmesi için Parlamento’da onaylanması gerekiyor.  Sosyal medya hesabından açıklama yapan Aile Bakanı Elena Bonetti, hükümetin bu süreçte yasal değişikliğe tam destek vereceğini duyurdu.

Bonetti, soyadı seçiminde eşit sorumluluğa atıf yapılmasına ilişkin yasal düzenleme konusunun siyasetin acil görevi olduğunu kaydetti.

Bakanlık’tan yeni GDO’lu yemlere onay

Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçıları Birliği Derneği İktisadi İşletmesi (BESD-BİR) başvurusu üzerine genetiği değiştirilmiş bazı mısır çeşitleri ve ürünlerinin hayvan yemlerinde kullanılmasına ilişkin karara Tarım ve Orman Bakanlığı‘ndan izin çıktı. Konuya ilişkin biyogüvenlik kararları Resmi Gazete‘de yayımlandı.

Sekiz farklı biyogüvenlik kararıyla birlikte genetiği değiştirilmiş organizmaların (GDO) hayvan yemlerinde kullanılmasına onay verildi.

Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçıları Birliği Derneği’nin başvurusu üzerine verilen karar kapsamında belirli mısır, soya çeşitleri ve ürünlerinin hayvan yemlerinde kullanılması onaylandı.

Genetiği değiştirilmiş soyayla mısır çeşitleri ve ürünlerinin sadece hayvan yemlerinde, yem ya da yem hammaddesi şeklinde kullanılacağı bildirildi.

‘Başvurular hayvan yemleri için’

Karar bok böcekleri (Coleoptera) takımına ait bazı mısır zararlılarına dayanıklılık sağlayan cry34Ab1 ve cry35Ab1 genlerinin (Bu genlerin tek başına kullanıldığında tam dayanıklılık sağlamadığı ve bu nedenle birlikte kullanıldığı belirtiliyor), glifosinat amonyum herbisitine toleransı sağlayan pat geninin ve glifosat herbisitine tolerans sağlayan cp4 epsps geninin bulunduğu genetiği değiştirilmiş soya, mısır çeşidi ve ürünlerini kapsıyor.

Konuya ilişkin olarak ulaştığımız

Yeşil Gazete Yazarı ve Gıda/GDO Danışmanı Ayşe Bereket, Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından alınan kararın çeşitli internet haber platformlarında verildiği şekliyle yanlış algılanabileceğine değinerek GDO’nun hayvanların yemlerinde olduğunu vurguladı:

“Türkiye’de izinli olan sadece hayvan yemi; insan tüketimindeki ürünler için değil, hayvan yemleri için başvurular yapılıyor.”

Biyogüvenlik Kurulu, BESD-BİR ve başvurular

Bereket, daha önce GDO’lu ürünlerin denetlenmesi için Biyogüvenlik Kurulu olduğunu ancak kurulun kaldırılmasıyla birlikte GDO’lu ürünler üzerindeki saydamlığın ortadan kalktığını belirtiyor.

Kurul, GDO ve ürünleriyle ilgili yapılan başvuruların değerlendirilmesi ve diğer görevlerin yürütülmesinde görev alıyordu. Bağımsız bir kurul olarak faaliyetlerini sürdüren kurulda dokuz üye bulunuyor ve kuruldaki beş üyenin onay vermesi halinde kararlar yürürlüğe koyuluyordu.

Ancak Biyogüvenlik Kurulu, Yapılan Değişikliklere Uyum Sağlanması Amacıyla Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile 2018’de kaldırıldı.

GDO’lu soya ve mısır çeşitleri

Tarım Yazarı Ali Ekber Yıldırım’ın Ocak 2022’de Tarım Dünyası’nda aktardığına göre Türkiye’de GDO’lu 13 soya çeşidi, 3 enzim ve 23 mısır çeşidi bulunuyor.

Bakanlık tarafından ise GDO’lu yemlere ilişkin verilen bilgi ise şöyle:

Bilimsel Risk Değerlendirme Komitesi ve Sosyo Ekonomik Değerlendirme Komitesi tarafından hazırlanan Raporlar değerlendirilerek yem amaçlı kullanım için 13 adet soya fasulyesi çeşidi ve 23 adet mısır çeşidi onaylanmış olup, ithalat aşamasındaki kontroller sonucunda uygun bulunmayan GDO’lu yemlerin yurda girişine izin verilmemektedir.

İthalatına izin verilen GDO’lu yemlerin Biyogüvenlik mevzuatına uygun olarak denetim ve izlenebilirliğinin sağlanabilmesi için ülke içinde, dolaşımı, işlenmesi ve depolanması sırasında gerekli denetimler yapılmaktadır.

GDO’lu yemleri ithal eden, işleyen ve kullanan tüm ilgililer ürünlerin ülkeye girişinde ve dolaşımında Bakanlığa bildirimde bulunmak, gerekli kayıtları güncel olarak tutmak ve gerektiğinde Bakanlığa ibraz etmekle yükümlüdür.

Yem olarak kullanımı onaylanan soya ve mısır çeşitleri yüzde 0,9’un üzerinde GDO içermesi durumunda etiketinde belirtilmesi zorunludur.

Ülkemizde de AB’de olduğu gibi GDO’lu yem ile beslenen çiftlik hayvanlarından elde edilen ürünlerin GDO yönünden etiketlenmesi gerekmemektedir.”

Öte yandan BESD-BİR’in başvuruları ve sonrasında verilen izinler de oldukça tartışma konusu. Biyogüvenlik Kurulu’nun yürürlükte olduğu dönem de dahil olmak üzere BESD-BİR’in başvurularının ikiletilmeden kabul edildiği konusunda birçok görüş bulunuyor.

Karar on yıl geçerli

Kararda ayırt edici kimlik, geçerlilik süresi, ithalatta uygulanacak işlemler, kullanım amacı, risk yönetimi ve piyasa denetimi için gerekli veriler, izleme ile  belgeleme ve etiketleme koşulları, ambalajlama, taşıma, muhafaza ve nakil kuralları, işleme, atık, artık arıtım ve imha koşulları, güvenlik ve acil durum tedbirleri ve yıllık raporlamanın yapılma yöntemlerine ilişkin hususlarla ilgili çeşitli kurallara uyulması da zorunlu tutuldu.

Ayrıca kararın 10 yıl boyunca geçerli olacağı da bildirildi.

Karar kapsamında onay verilen mısır ve soya çeşitleriyle ürünleri şöyle:

  • 59122xNK603,
  • MON863xMON810,
  • MON863xNK603,
  • MON87411,
  • MZIR098
  • DAS-81419-2 mısır çeşidi ve ürünleri ile,
  • MON87701xMON89788 soya çeşidi ve ürünleri

Ekoloji örgütleri Gezi’ye sahip çıktı: Direniş ruhu rant projelerine karşı mücadelemizde yaşıyor

Çok sayıda çevre savunucusu ve ekoloji örgütü, Gezi Davası’nda Osman Kavala‘ya ağırlaştırılmış müebbet; Mücella Yapıcı, Çiğdem Mater, Hakan Altınay, Mine Özerden, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Yiğit Ali Ekmekçi‘ye 18 yıl hapis cezası verilmesine tepki göstererek, Gezi eylemlerine sahip çıktı.

İklim Adaleti Koalisyonu, konuya ilişkin açıklamasında”Hukuksuz hükmü reddediyoruz. Gezi biziz” dedi.

Koalisyon, ceza alanların kamu vicdanında masum ve özgür olduğunu söyleyerek, “Sekiz masum insan için verilen bu hukuksuz ve tamamen siyasi olan bu kararla yalnız onların yaşam hakları, özgürlükleri değil, bizim de anayasal güvence altındaki en temel yurttaşlık haklarımız olan düşünce özgürlüğü, gösteri ve yürüyüş haklarımız da gasp edilmiştir” ifadelerini kullandı:

“İktidarın kirli siyaseti sonucu, halka ve doğaya yapılan eziyeti çekinmeden haykıran hak ve doğa savunucuları, yeşile boyanmış sinsi talan planları karşısında dimdik ayakta ve tertemizdir.

Bildiklerini sadece söyleyip anlayışımıza sunmakla yetinmemiş, aynı amacı paylaşan milyonlarla birlikte eyleme geçme becerisini de göstermişlerdir.”

Kol kola, yürek yüreğe Gezi’deydik

“Bizler hepimiz Gezi’deydik; doğayı ve Gezi’deki ağaçları savunmak kadar, yaşam hakkımıza, düşünce ve söz söyleme özgürlüğümüze sahip çıkmak için oradaydık. Anayasal güvence altındaki gösteri ve yürüyüş haklarımızı kullanarak, bizi kutuplaştırıp ayrıştırmaya çalışan iktidara inat tüm farklılıklarımızla ve renklerimizle hep birlikte kol kola yürek yüreğe Gezi’deydik.

Gezi biziz… Gezi yargılanamaz, cezalandırılamaz! Hukuk devleti olmanın vazgeçilmez şartlarını, yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını anayasanın bağlayıcılığını yok sayarak verilen bu hukuksuz hüküm, yalnızca arkadaşlarımızın ne kadar onurlu işler yaptığının bir nişanesidir. Tarih bu hükmü böyle yazacaktır.”

Gezi, önceki kent, çevre ve ekoloji mücadelesi deneyiminin izlerini taşır

Kararın siyasi ve hukuksuz olduğunu belirten Ekoloji Birliği ise, Gezi eylemlerini ‘kentin ortak yaşama alanına, demokratik haklara sahip çıkma amacıyla, karar süreçlerine katılma isteğinin haykırıldığı, şiddetsiz muhteşem bir demokratik tepki hareketi’ olarak tanımladı.

Gezi’de, yirmi üç yıl önce kömürlü termik santrali engellemek için Konak’tan Aliağa’ya oluşturulan insan zincirinin, Türkiye ekoloji hareketinin başlangıcı olarak nitelendirebileceğimiz Bergama Köylü Hareketi‘nin; Artvin Carettepe’den Kazdağları’na, Munzur’dan Yuvarlakçay’a, Karadeniz’den Akdeniz’e ülkenin her yanında devam eden yaşam alanlarını yağma ve talandan koruma mücadelesinin izleri vardır.

Gezi Direnişi ruhu Akbelen’de, İçmeler mücadelesinde yaşıyor

Marmaris Ekolojik Mücadele Komisyonu, Atatürk Meydanı‘nda protesto gösterisi düzenledi. Protestoda, Gezi ruhunun Muğla‘da ekoloji direnişlerinde devam ettiği belirtilerek şu açıklama yapıldı:

“Muğla ve çevresinin nerdeyse yüzde 60’ı madenlere ruhsatlanmış durumda.Dün Gezi Parkı’nı rant kaynağı yapmak isteyen anlayış, bugün dünyada eşi benzeri bulunmayan denizlerimize, ormanlarımıza, koylarımıza, zeytinliklerimize saldırıyor.

İşte tam da bu nedenle, Gezi Direnişinin ruhu bugün, örneğin Marmaris’te İçmeler için verilen mücadelede ve Akbelen Ormanı’nda tutulan nöbette yaşıyor.”

Ege Çevre ve Kültür Platformu (EGEÇEP), İzmir Barosu önünde bir araya gelerek kararı protesto etti:

“Toplumsal bir hareketi yargılıyorsunuz. Bu yargılamanın amacı yurttaşların benzer olaylarda Anayasal haklarının kullanılmasını korkuyla engellemektir. Tutuklama kararınız haksızdır.”

 

‘Sekiz yıl içinde elektrik üretiminde yenilenebilir enerjinin payı yüzde 70’e yükselebilir’

SHURA Enerji Dönüşümü Merkezi’nin hazırladığı ‘Türkiye Elektrik Sistemine Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Entegrasyonu’ raporu, düzenlenen çevrimiçi tanıtım etkinliğiyle açıklandı. Etkinlik kapsamında, Merkezin Direktörü Alkım Bağ Güllü’nün moderatörlüğünü üstlendiği ‘Türkiye Elektrik Sisteminde Daha Fazla Yenilenebilir Enerji’ paneli de gerçekleştirildi.

Etkinliğin açılış konuşmasını yapan SHURA Enerji Dönüşümü Merkezi Yönlendirme Komitesi Başkanı Selahattin Hakman, Türkiye’nin, taraf olduğu Paris Anlaşması çerçevesinde, 2053’e kadar net sıfır karbon emisyonu hedefine ulaşmayı taahhüt ettiğini hatırlattı. Bunun Türkiye enerji ve iklim politikası için bir dönüm noktası olduğunu vurgulayan Hakman şunları söyledi:

“Elektrik sektörü diğer sektörlerden daha önce karbonsuzlaşarak enerji dönüşümüne öncülük etmeli. Bunun için ekonomi genelinde sera gazı emisyon azaltımlarını etkinleştirecek ve enerji dönüşümünde yeni bir strateji oluşturmaya yönelik politika ve eylem planları hazırlamak gerekiyor. Türkiye’de rüzgar ve güneş enerjisi üretiminin artırılmasına paralel olarak kömür kullanımının önemli ölçüde azaltılması, planlananın dışında herhangi bir ilave şebeke yatırımı olmaksızın gerçekleştirilebilir. Şu an Türkiye’nin mevcut şebeke gelişim planı, enerji dönüşümü için sağlam bir temel oluşturuyor”

‘Elektrik sistemi yeniden planlanmalı’

Raporda, elektrik sistemi dönüşümünün değişken yenilenebilir enerji kaynakları odaklı hızlandırılması ile Türkiye’nin iletim şebekesi üzerinde ortaya çıkabilecek potansiyel etkileri değerlendiriliyor. Şebekede planlanan yatırımların yapılması ve elektrik sisteminde esneklik seçeneklerinden azami faydalanılmasıyla daha fazla yenilenebilir enerji entegrasyonunun sağlanabileceği, fosil yakıtlı santrallerin üretimlerinin azalacağı ve daha iddialı enerji dönüşüm projelerinin hayata geçirilebileceği vurgulanıyor.

Raporun yazarları arasında yer alan, Araştırma Koordinatörü Hasan Aksoy, elektrifikasyonun da etkisiyle hızla artan elektrik talebinin karşılanabilmesi için öncelikle elektrik arzı ve şebeke altyapısının sistem güvenilirliğini ve esnekliğini öne çıkaracak şekilde planlanması gerektiğini ifade etti:

“Uygulanacak politikaların ve stratejilerin, yeni rüzgar ve güneş enerjisi santral konumlarının ya da devreden çıkacak termik santrallerin belirlenmesinde elektrik şebekesinin güvenilirliğine ve esnekliğine azami katkı sağlayacak bütüncül bir bakış açısıyla belirlenmesi kritik öneme sahip.”

Üç senaryo

Değişken yenilenebilir enerji kaynaklarının artan oranlarda elektrik sistemine dahil edilmesi durumunda iletim sistemindeki etkileri inceleyen raporda üç senaryo ele alındı. ‘Mevcut Politikalar Senaryosu’, 2030 yılına kadar mevcut politikaların ve uygulamaların devam edeceği öngörüsüyle oluşturuldu. Söz konusu senaryoya göre, 2030’da rüzgar ve güneşe dayalı kurulu gücü sırasıyla 17 gigavat (GW) ve 20 GW’a ulaşırken, doğal gaz kurulu gücü ise yaklaşık 26 GW olarak kısmen sabit kalacak. Türkiye’de ilk kez inşa edilen Akkuyu Nükleer Santrali‘nin 1.200 megavatlık (MW) dört ünitesinin tamamının devreye alınacağı kabul ediliyor.

‘Kömürlü santrallerde kapasite ve üretim azalması mümkün’ 

Rapordaki senaryolardan bir diğeri olan ‘Kömür Azaltım Senaryosu’nda’ ise Türkiye’de kömüre dayalı elektrik üretim kapasitesinin büyük bir bölümünün devre dışı kalması ve bu azalan arz miktarının yenilenebilir enerji kaynakları tarafından sağlanması halinde, rüzgar ve güneş enerjisi kurulu gücü en yüksek seviyelere çıkabildiği durum analiz ediliyor. Senaryoda halihazırdaki 20 GW kömür kurulu gücü 5 GW’a düşeceği ve bu açığın, rüzgar (33 GW), güneş (41 GW), hidroelektrik (32 GW), biyokütle (5 GW), jeotermal (4 GW) ve diğer enerji kaynakları tarafından kapatılabileceği öngörülüyor. Bu durumda, son birkaç yılda yüzde 36 ila yüzde 42 bandında gerçekleşen yenilenebilir enerji üretim payı, 2030’da yüzde 70 oranlarına, kabul edilebilen sistem etkileriyle ulaşabilecek.

Bu senaryonun hayata geçmesi için, 1 GW’lık pompaj depolamalı hidroelektrik santral, 600 MW batarya enerji depolama, talep tarafı katılımı, devreye girecek ve çıkacak santrallerin sistem odaklı yaklaşımla konumlandırılması, komşu ülkelerle elektrik iletim bağlantı kapasitelerinin kullanılması, mevcut esnek santrallerin sistemde tutulması gibi sisteme esneklik sağlayacak birçok seçenek değerlendiriliyor.

 Raporun son senaryosu ‘Hızlandırılmış Yenilenebilir Enerji Senaryosu’nda ve ‘Kömür Azaltım Senaryosu’nda, enerji verimliliği potansiyellerinin kullanılmasıyla ‘Mevcut Politikalar Senaryosu’na kıyasla, 2030 yılında elektrik tüketiminin 40 TWh azaltılabileceği vurgulanıyor. Böylelikle maliyetli fosil yakıt ihtiyacı azaltılırken elektrik sisteminin karbonsuzlaşmasına katkı sağlanabilecek.

Mevcut şebeke yatırım planı ve bu çalışmada ele alınan esneklik çözümleri dikkate alındığında, 2030 yılında 33 GW’lık rüzgar enerjisi ve 41 GW’lık güneş enerjisi santrali Türkiye elektrik şebekesine entegre edilerek, esneklik seçenekleri ve diğer üretim teknolojileri yardımıyla kömür santrallerinin üretim payları yaklaşık yüzde 5’e düşebilir.

Sistem maliyeti megavat-saat başına 5,5 Euro azalabilir 

Çalışmada, ayrıca fayda maliyet analiziyle senaryolar arasında kıyaslama yapıldı. Sistemin karbon maliyeti, yük al/yük at ve üretim kesinti maliyetleri, piyasa takas fiyatı, ortalama yatırım ve işletme & bakım maliyetleri gibi değişkenler dikkate alındı. ‘Mevcut Politikalar Senaryosu’na kıyasla, ‘Kömür Azaltım Senaryosu’nda ortalama sistem maliyeti megavat-saat başına yaklaşık 5,5 euro daha fazla avantaj sağlıyor.

Raporda ayrıca, mevcut 400 kV (kilovolt) şebeke yatırım planına vurgu yapılarak, bunun 2030’a kadar gerçekleştirilmesi halinde, yıllık yaklaşık 800 km yeni iletim hattı yatırımı gerektiği belirtiliyor. Söz konusu yatırım planı, İstanbul Boğazı ve Çanakkale Boğazı üzerinden, Anadolu ile Trakya bölgesini birbirine bağlayan yeni iletim koridorlarını içeriyor. Ayrıca, Türkiye’nin kuzeydoğusu ile merkezdeki şebeke arasındaki bağlantıları güçlendirecek önemli şebeke yatırımlarını kapsıyor.

Yatırımlar, büyüyen ve değişen elektrik sisteminin temeli için kritik önem taşıyor.

Sisteme daha fazla yenilenebilir enerji kaynağının entegre edilmesi durumunda, ‘Hızlandırılmış Yenilenebilir Enerji Senaryosu’ ve ‘Kömür Azaltım Senaryosu’nda olduğu gibi, ek olarak 154 kV şebeke yatırımına ihtiyaç duyulacak.

‘Komşu ülkelerle iletim bağlantıları güçlendirilmeli’

Raporda, elektrik sistemine daha fazla yenilenebilir enerji entegrasyonu için, planlanan 400 ve 154 kV seviyesinde iletim şebekesi yatırımlarının hayata geçirilmesi kritik öneme sahip olduğuna dikkat çekiliyor. Buna ilave olarak santrallerin sistem odaklı yerleşimi, talep tarafı katılımı, batarya enerji depolama sistemleri, pompaj depolamalı hidroelektrik santralleri, yenilenebilir kaynaklardan sıcak rezerv sağlanmasına vurgu yapılıyor.

Diğer yandan şebeke esnekliği ve enerji arz güvenliği için Türkiye’nin komşularıyla enterkonneksiyon (elektrik iletim bağlantılarını) güçlendirmesi öneriliyor. Avrupa Elektrik Sistemi (ENTSO-E) ile birlikte Gürcistan ve Güneydoğu Anadolu bölgesindeki enterkonneksiyon hatlarının net transfer kapasitelerinin artırılması, piyasa birleştirme ve dengesizlik netleştirme gibi mekanizmalarla desteklenmesi, şebeke esnekliğini ve güvenilirliğini önemli seviyede artırabilir. Ancak, enterkonneksiyon hatlar üzerindeki bu şebeke esnekliğinden en üst düzeyde faydalanabilmek için özellikle 400 kV seviyesinde ilave şebeke yatırımları gerekebilir.

Rapor lansmanın ardından düzenlenen panele konuşmacı olarak TÜREB Başkanı ve RHG ENERTÜRK Genel Müdür Yardımcısı İbrahim Erden, ENERJİSA Üretim, Rüzgar Enerjisi Yatırımları Direktörü Ezgi Deniz Katmer ve Solar3GW Yönetim Kurulu Başkanı Yusuf Bahadır Turhan katıldı.

Raporun tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

İstanbul Sözleşmesi davaları görülüyor: Bu sözleşmeden yalnızca şiddet failleri rahatsızlık duyar

İstanbul Sözleşmesi’nden Cumhurbaşkanı kararıyla çıkılmasına karşı yürütmenin durdurulması ve kararın iptali talebiyle açılan davaların görüşülmesine Ankara’da Danıştay 10. Dairesinde başlandı.

20 Mart 2021’de  Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesine dair yayımlanan Cumhurbaşkanı kararına yıl boyunca sivil toplum kuruluşları, kadın hakları örgütleri, siyasi partiler, barolar ve pek çok kadın tarafından yüzlerce dava açıldı.

Bugün Ankara Barosu, Diyarbakır Barosu, Erzurum Barosu, Antep Barosu, Tekirdağ Barosu, Gelecek Partisi, Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES), 29 Ekim Kadınları Derneği, Serap Yazıcı ve Büşra Marangozoğlu tarafından açılan toplam on davanın duruşması gerçekleştirilecek.

Duruşmalara katılmak için Türkiye’nin çeşitli kentlerinden yüzlerce kadın Ankara’ya gitti. Eşitlik İçin Kadın Platformu’nun (EŞİK) formlarını dolduran kadın avukatların sayısı 808’e ulaşırken 73 barodan gelen katılımlarla davayı takip etmek için yetki belgesi sunacak avukatların sayısı bini buldu.

Duruşma başında mahkeme başkanı, “Danıştay tarihinde bu kadar kalabalık bir duruşma ilk kez yapıyoruz” dedi.

Türkiye’de hiçbir kadın ve çocuğun kaybedecek bir dakikası yok

Duruşma öncesi basın açıklamaları yapıldı. Avukat Şenel Sarıhan, devlete şiddeti önleme ve mağduru koruma yükümlülüğü getiren İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmeyeceklerini söyledi:

“EŞİK olarak 20 Mart 2021 Cumartesi günü yayımladığımız bildiride, kararın ‘hukuksuz ve hükümsüz’ olduğunu ilan etmiş, Meclis iradesinin ve Anayasa’nın hiçe sayıldığını vurgulayarak, “Milletin iradesiyle Meclis’te oybirliği ile kabul edilen İstanbul Sözleşmesi’nden Cumhurbaşkanı Kararı ile çıkılamaz. Meclis’in iradesi tek kişiye devredilemez. Anayasa’nın 90. Maddesi uyarınca yasaları bile yürürlükten kaldırma özelliği olan temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası sözleşmelerden tek kişilik kararlar ile çıkılamaz dedik”

EŞİK avukatlarından Hülya Gülbahar da, Türkiye’nin hukuk devleti olabilmesi için, insan hak ve özgürlüklerine bağlı bir devlet olabilmesi için uğraşıyoruz. İstanbul Sözleşmesi; kadınlar, çocuklar, erkekler, yaşlılar, engellilerin; cinsel yönelimi ve cinsiyet kimliği nedeniyle durmadan, her gün şiddete ve ayrımcılığa maruz kalan, nefret suçlarının öznesi haline getirilen LGBTİ bireylerin hem bugünkü hayatı, hem geleceği anlamına geliyor” dedi.

Tek kişinin kararıyla Sözleşme’den çıkılmasının Anayasa’ya aykırı olduğunu vurgulayan Gülbahar, Sayın Cumhurbaşkanı’nı buradan çıkacak karara itiraz ederek, süreci uzatmamaya çağırmak istiyoruz. . Türkiye’de hiçbir kadının, hiçbir çocuğun kaybedecek bir günü, bir dakikası bile yok. Bu sözleşme karşıtı kampanya sürdüğü sürece, daha çok kadın öldürülüyor. Daha çocuk istismara maruz bırakılıyor ve öldürülüyor Türkiye’de. Hukuk sistemi derhal, bugün; bu Cumhurbaşkanı kararının iptali yönünde karar vermek zorunda. Bunu bekliyoruz, bunu talep ediyoruz” açıklamasını yaptı.

Polis biber gazıyla saldırdı

Açıklamaların ardından salona girişler başladı. İçeri alınmayan yüzlerce kişi sloganlar atarak kapıların açılmasını istedi.

Çevik kuvvet ekipleri, duruşmaya girmek için bekleyen kadınlara saldırdı ve biber gazı kullandı. Polislerin etrafını sardığı kadınlar oturma eylemine başladı. Duruşmaya girmiş olan kadınlar da alana gelerek polise direndi.

Direnişle karşılaşan polisler, bir süre sonra kapıyı açtı. Mahkeme heyeti başkanı, ‘salonun çökeceğinden’ endişe ettiklerini söyledi.

Duruşma, 800’ün üzerinde avukatın yetki belgesi sunmasıyla başladı. Avukatlar tek tek söz aldı, 29 Ekim Kadınları ile başlandı.

Avukat Şenel Sarıhan: Bir gecede erkek egemen bir anlayış tarafından hukuk dışı yöntemle çekilme kararı geldi. Yaşamın içinde bu Sözleşme yürüyor, bu Sözleşmenin yaşamasını sağlayacağız. Savcılar bizim gibi düşündüklerini ifade ettiler, Cumhurbaşkanı’nın yetkilerini tartıştılar. Kapıda da ifade etmeye çalıştık, siz de ifade ettiniz hiçbir duruşma bu kadar kalabalık olmadı.2 ay içinde 90 kadın katledildi. Hukuku adaleti yerine getirmenizi bekliyoruz.”

Sarıhan’ın konuşması salonda alkış aldı.

Mülteci kadınların da haklarını gasp ediyoruz

Avukat Oya Göktaş: Nahide Opuz‘un annesinin, Ahmet Yıldız’ın, Münevver Karabulut’un, Ceren Damar’ın, çocuk yaşta zorla evlendirilen satılan küçük Suriyeli kız çocuklarının avukatıyız. Bir kadın olarak kendi adıma, annemin adına, kızımın adına konuşuyorum. Anayasa aykırılık iddiasında bulunduk neden ciddiye almadınız? 6284 Sayılı Kanun maddesinin İstanbul Sözleşmesi’ne gönderme yapar, Cumhurbaşkanı kararının yaşamaya ait bir fonksiyon gaspıdır.”

Avukat Ebru Beşe: “Mülteci kadınlar adına da konuşmak istiyorum. 4’üncü Madde statü ve ikametine bakılmaksızın diyor. Mülteci kadınlar binlerce kilometre yürüyerek canlarını kurtarmak için geliyorlar ve biz onların bu haklarını gasp ediyoruz.”

Türkiye Barolar Birliği Başkanı Av. Erinç Sağkan: “Burada  alacağınız karar Cumhurbaşkanı’nın yargı denetimine etkin bir şekilde tabii olup olmadığıdır. Anayasa’ya aykırılık iddiaları ciddiye alınmalı çünkü yarın da başka bir uluslararası sözleşmeden çıkılması olası.”

Keyfi şekilde, millet iradesi olmadan çıkıldı

Ankara Barosu Kadın Hakları Merkezi Başkanı Avukat Ceren Kalay: “İstanbul Sözleşmesi bir günde ortaya çıkmadı, uluslararası alanda en kapsamlı sözleşmelerden bir tanesi.  Gece yarısı keyfi bir şekilde bir kişi tarafından millet iradesi olmadan çıkıldığını ve ülkenin en az yarısını etkiledi. Hiçbir makam kendi kararı ile yasaya ilişkin karar veremez.”

Avukat İlayda Doğa Karaman: İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasından failler yararlandı, aile içi şiddet bürosu ‘yakında 6284’ten de çıkılır’ diyerek kanun maddelerini uygulamadı. Bu muydu kamu yararı? Devlet şiddette maruz kalan kadınlara ulaşamıyor. Yapılması gereken tek şey ise sözleşmenin uygulanması. Devlet tüm vatandaşları ve 45 milyon kadını korumakla yükümlü.”

Gelecek Partisi Kadın Politikalarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Habibe Çiftçioğlu: İlk imzacısı olunan ve bir gecede feshedilen bu sözleşmeden neden çekildiğini merak ediyoruz. Biz uygulamadaki eksiklikleri eleştirirken bu karardan büyük bir endişe duyduk. Kadınların çocukların ve tüm dezavantajlı grupların devlet tarafından korunmasını istiyoruz, bu sözleşmeye sahip çıkın.”

Bu metinden sadece şiddet failleri rahatsızlık duyar

Diyarbakır Baro Başkanı Nahit Eren: Biz ne zaman büyük salonlarla, çok fazla insanın katıldığı bir yargılama yaptık: Baskının arttığı, sıkıyönetim mahkemelerinde. Bu açıdan bu tablodan kaygı duyması lazım çünkü demokrasiden uzaklaşmış oluyoruz. Siz ne karar verirseniz de bu salondaki her bir kişi sözleşmenin ruhunu yaşatmaya devam edecek. Yetki ve etki uyandıracak vereceğiniz karar. Bir baro başkanı olarak şiddete karşı düzenlenen bir sözleşmeden çekilmemek için konuştuğum için utanç duyuyorum.

Diyarbakır Barosundan Hatice Demir: Nahide Opuz‘un öldürüldüğü topraklardan geliyoruz. Kadınlar farklılıklarına göre de şiddete uğruyor. Danıştay’ın kararları da kamu yararını korur. Kadına yönelik şiddet toplumsal bir sorun ve küresel bir sorun. Bu sözleşmeye niçin ihtiyaç duyulduğunu lütfen unutmayalım.

Biz her gün şiddete uğrayacağımız kaygısıyla yaşıyoruz. Bu sözleşme bizi inanılmaz güçlendiren bir unsurdu. Feshedilmesiyle hepimiz güvencesizlik içinde kaldık.

‘Kadına şiddet uygulama’ diyen hukuki metinlerden kim rahatsızlık duyar? Sadece şiddet failleri rahatsızlık duyar.

Bu dava uzadıkça kadınlar hayatlarından oluyor

Avukat Hülya Gülbahar: Burada Tekirdağ’dan Diyarbakır’a kadar barolar her siyasi görüşten kadınlar, meslek örgütleri var. Tanıyorum, AKP’li kadınlar var bu salonda. Heyetinizin önünde çok büyük bir hukuki problem var. 6284’te İstanbul Sözleşmesi uygulanır diyor. Sözleşme yürürlükteyken sözleşmeden çıkırsa ne olacak? Kanun maddelerini ne yapacağız, onları da mı yok sayacağız?

Dünyada uygulanan adı İstanbul Sözleşmesi olan bir sözleşmede İstanbul mu olmayacak? Önümüzde hem hukuki hem de politik bir sorun var. Bu dava uzadıkça kadınlar hayatlarından oluyor. Çocuklar istismara uğruyor. Burada esasa dair bir karar verilecek, şiddet gören insanların kadınların çocukların geleceği belirlenecek.

Gülbahar’ın konuşması salonda ayakta alkışlandı.

Buraya binlerce kadının çığlığını getirdik

Erzurum Barosundan Selin Deniz Bozkurt: 18 yıl Erzurum’da yaşadım, orada büyüdüm. Benim arkadaşlarım 15 yaşında evlendirildi, şiddet gördü. Şimdi erkek çocuklarından şiddet görüyorlar. İstanbul Sözleşmesi bu şiddete dur diyecek tek dayanağımız.

Avukat Sibel Suiçmez: İstanbul Sözleşmesi bizim kırmızı çizgimiz vazgeçmek de öyle kolay değil. Türkiye’ye Cumhuriyeti laik, demokratik bir hukuk devleti. Sizden kahramanlık beklemiyoruz sizden hiçbir güçten korkmadan karar vermenizi bekliyoruz. Bu dava sadece bizim için değil sizin çocuklarınız için de bu ülkenin geleceği için de çok önemli. Buraya binlerce kadının çığlığını, umudunu, kanını getirdik. Bunu şimdi siz değerli yargıçların omuzlarına bırakıyoruz.

Kamunun yararı herkesin yaşamının güvenceye alınmasıdır

Avukat Candan Dumrul: Sayın heyet, öncelikle bu salonda siz dahil herkes maske takıyor. Oysa Cumhurbaşkanı kapalı ortamda zorunluluğun kaldırıldığını söylemişti. Cumhurbaşkanı karar verdi diye bu doğru bir karar mı, değil. Neden takıyoruz, çünkü hayatımıza sahip çıkıyoruz. İşte kadınlar da hayatlarına sahip çıkmak için burada.

Bu sözleşmeden çekilme hukuka uygun görülecekse o zaman temel bir hukuk tartışması yürütülmesi gerekiyor. Bu sözleşme bizim vazgeçebileceğimiz bir düzenleme değil. İstanbul Sözleşmesi yaşam hakkımızın teminatı. Bu sözleşmeyi ya bu salonlarda ya sokaklarda alacağız ya da yeniden yeniden yazacağız.

Namus bahanesi, sözde ahlak gerekçesiyle kadınlara ayrımcılık göstermeyi kendilerinde hak görüyorlar çekilmesini isteyenler, kamunun yararı herkesin yaşamının güvenceye alınmasıdır!”

 

Lordlar, Birleşik Krallık’ın ‘utanç verici’ mülteci yasasına onay verdi

Tasarıyı sert şekilde eleştiren Londra merkezli Uluslararası Af Örgütü’nün İngiltere Mülteci ve Göçmen Hakları Direktörü Steve Valdez-Symonds, İngiliz hükümetinin uluslararası anlaşma Mülteci Sözleşmesi‘ni yırttığını ve mültecilere borçlu olduğu sorumluluğu utanç verici şekilde terk ettiğini dile getirdi.

Ülkeye yasa dışı yollardan girmeye çalışan göçmenlere hapis cezası verilmesi ve sonradan vatandaş olanların kendilerine haber verilmeden vatandaşlıktan çıkarılması gibi düzenlemeleri içeren tasarı, Lordlar Kamarasında 157’ye karşı 212 oyla kabul edildi.

Söz konusu tasarı, İngiltere Kraliçesi 2. Elizabeth‘in onayıyla yasalaşacak.

Irkçı eleştirileri yapılıyor

İngiliz parlamentosu, Temmuz 2021’de iltica etmek maksadıyla ülkeye yasa dışı yollardan girmenin suç sayılmasını öngören tartışmalı yasayı gündeme getirmişti. Tasarı, düzensiz yollarla İngiltere’ye ulaşan herkese hapis cezası verilmesini öngörüyor.

Onaylanan tasarı İngiliz halkından da tepki görüyor.

Mültecileri taşıyan küçük teknelere müdahale eden yetkilileri olası cezai işlemlerden muaf tutan bir maddeye de yer verilen düzenlemenin, geri itmeler sırasında ölümlere yol açabileceği belirtiliyor.

Tasarıya sonradan eklenen bir madde ise sonradan vatandaş olan veya başka ülkelerle aile bağı bulunan İngiliz vatandaşlarının kendilerine haber verilmeden vatandaşlıklarının iptal edilmesinin önünü açıyor. Hükümet ise tüm tepkilere rağmen ayrımcı ve ırkçı bulunan madde konusunda geri adım atmadı.

Af Örgütü: Tasarının altında yabancı düşmanlığı var

Valdez-Symonds, şunları söyledi:

“Bu yasa tasarısının altında yabancı düşmanlığının yattığı çok açık. Baskı, işkence ve sömürü mağdurlarına karşı acımasız olduğu kadar, karşılaştıkları ırkçılık ve önyargıyı da sömürüyor. Bu yasa tasarısındaki iltica önlemleri uygulanırsa, sığınma hakkı olanlar, insan kaçakçılarına ve tacizcilere karşı daha savunmasız hale gelirken, İngiltere’nin itibarına leke sürülür.”

Kılıçdaroğlu faturayı ödedi, elektriği açıldı

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu sabah itibariyle faturasını ödediği ve evinin elektriğinin açıldığı bildirildi.

Peş peşe gelen elektrik zamlarının ardından protesto amacıyla faturasını ödemeyeceğini açıklayan CHP liderinin evinin elektriği 21 Nisan sabahı EnerjiSA ekiplerince kesilmişti.

Kesinti ardından evinden canlı yayında konuşan Kılıçdaroğlu, “Eşimle birlikte bir hafta boyunca karanlıkta kalacağız. Adalet için bu ülkede kilometrelerce yol yürüdüm, şimdi karanlıkta oturacağım” demişti.

CHP’den yapılan bilgilendirmeye göre Kılıçdaroğlu, bir haftalık eyleminin tamamlanmasıyla birlikte bugün sabah saatlerinde elektrik faturasını ödedi. Faturanın ödenmesinin ardından CHP liderinin evinin elektriği, ekipler tarafından yeniden açıldı.