Ana Sayfa Blog Sayfa 5439

Bu Baraj Kalkar!

Seçim Barajı

AKP’ nin kimselere pek sormadan hazırladığı ve demokratikleşme adına bazı adımlar içerse de daha çok kendi iktidarını (yürütme ve yasama anlamında) “engelleşsizleştirme” çabası görünümü veren Anayasa reform paketinde Türkiye’de siyasetin önündeki en büyük engellerden biri olan %10’luk seçim barajıyla ilgili hiç bir girişimin olmaması tepkilere neden omaya devam ediyor. Yeşiller Partisi’nin girişiminde on üç siyasi partinin barajının kaldırılmasını talep eden açıklamadan sonra BDP de AKP’nin Anayasa değişikliğine “şartlı desteklerini” açıkladı : “Seçim barajı konusunu da pakete dahil edin”.

AKP ise toplumun birçok kesiminden gelen bu taleplere karşı en bayat söylemleriyle duvar örmeye devam ediyor. “Koalisyon kültürü olmayan bir toplumuz” gibi anlamsız bahanelerin yanısıra “Tek parti iktidarında ekonomi çok daha istikrarlı” gibi neresinden tutsanız eliniz kalacak açıklamalarla dünyanın hiçbir yerinde olmayan %10 seçim barajını savunan AKP’ nin 2002 seçimlerinde aldığı %46 oyla mecliste %81’lik bir milletvekili oranı yakaladığını düşündüğümüzde, bu korkusu “anlaşılır” oluyor.  AKP’nin seçim barajını olduğu gibi korumak konusundaki korkak tutumunu “Ekonomik istikrar” gibi popülist ve kendilerinin de pek muhtemelen inanmadığı bir mantığa dayandırmalarını çürütmek için beş dakikada bile binlerce mantıklı cevap bulunabilir, ama şunu söylemek yeterli olacaktır belki de : “Türkiye dünyanın en yüksek seçim barajına sahip ülke olarak aynı zamanda dünyanın en istikrarlı ekonomisine mi sahip?”.

AKP’nin işine gelen demokrasi düşmanı sistemleri korumak uğruna fena halde gülünç duruma düşmekten çekinmediğini, tecrübeyle sabit, biliyoruz. Aynı zamanda Meclis’teki muhalefet partilerinin de AKP’den aşağı kalır yanı olmadığını söyleyebiliriz. CHP hazırladığı “alternatif paket”te seçim barajıyla ilgili şu ifadeler yer alıyor : “1982 Anayasası’nın, siyasi partilerin yapılanma, örgütlenme ve çalışma koşullarına getirdiği, çoğulcu demokrasinin doğal gelişimini engelleyen kısıtlamaların kaldırılmasını…” . Görüldüğü gibi, seçim barajı ifadesi bile kullanılmamış; iş ciddiye bindiğinde rahatça “kıvırılacak” ifadelerle halkın ağzına şerbet çalınmaya çalışılmış. MHP’ninse ağzını bıçak bile açmıyor konu hakkında.

Bu arada, başka bir “ilginç” çıkış da BDP’den geldi. Meclisteki en demokratik yapılanma olarak bugüne kadar hep takdir ettiğimiz BDP’nin baraj konusundaki tutumu birçokları gibi beni de oldukça şaşırttı. BDP hazırladığı alternatif anayasa reform paketinde barajla ilgili şu öneriyi getirdi : “Baraj %3’e düşsün, ya da %10 olarak kalsın ama 5 bölgeden birinci çıkan parti de meclise girsin.” Tamam, %3 önerisini anlıyoruz ama “seçimde 5 bölgeden birinci çıkan parti” tanımı doğrudan ve sadece BDP’nin kendisi için yapılmış bir öneri besbelli… Bu noktada insan hayalkırıklığına uğramadan edemiyor : BDP’lilere göre BDP’nin temsiliyeti garanti altına alınsın da, demokrasinin D’si bile hayata geçmesin, yeterli midir bu? Aynı zamanda böylesi bir düzenlemeyle Kürt yurttaşların tamamının BDP’ye oy vermeye “zorlanmasının” önü açılmaz mı?

Bunca garabetin ortasında Yeşiller Partisi dünyada eşi benzeri olmayan ve Türkiye’de siyasi temsili felç eden %10’luk seçim barajı konusunda halkın talebini tüm gücüyle haykırmaya devam etmeli. Siyasi partiler sistemi ve seçim sistemi demokratik olmayan bir ülkede “demokrasinin varlığından” söz etmek imkansız zira. Türkiye’nin artık kronikleşmiş sorunlarına kalıcı çözümlerin bir türlü bulunamamasının en büyük nedenlerinden biri de bu.

Bu yüzden, hep birlikte haykıralım :

“Eğer iktidar ve muhalefet demokrasi konusunda atıp tuttuklarında samimiyse, lafta demokrat icraatta sultacı değilse, Türkiye’nin geleceğini gerçekten düşünüyorlarsa…

BU BARAJ KALKAR!”

Komünist Manifesto ve Yeşil-4


STATÜKOYU DEVİRİN!

Anayasa tartışmalarının tam ortasına düştüğümüz için öyle dikkat çekici bir yazı kaleme almak güç. Ama Adorno daha o zamanlar “yine de denememiz gerekeceğini” söylüyordu. Yazmanın “iflah olmaz bir dert” olduğunu izah etmeye çalışmış olabilir.

Anayasa konusunda söyleyeceğimi kestirmeden söyleyeyim, sonra –becerebilirsem- konumuza döneriz; AKP Anayasa’yı değiştirmek istemiyor.

Seçimlerden önce bunu yapması için –seçime yatırım dışında- gerçekçi (nesnel) bir nedeni yok. İddia edildiği gibi yüce divan ve/ya kapatılma’dan kurtuluş yolu da değil bu. Sistem böyle çalışabilecek olsa SP, CHP, DenizFeneri, ÇYDD –şimdiye dek- kapatılmış bile olabilirdi.

Tarihimizin gelmiş geçmiş en ulusalcı hükümeti ile karşı karşıya olduğumuzu pre-ulusalcı ulusalcıların “farketmiyor” olmasının nedeni, belki de Ergenekon tartışmaları ile su yüzüne vuran “darbe planlamak suç mu değil mi” tartışmasında, bulunmak zorunda oldukları pozisyonun eseri.

Şimdi bu ve ek davaların derinlerinde büyük uzlaşma gerçekleşiyor ve bu, komünistlerin kahir ekseriyetle tarafsız kaldığı bir zeminde zaten kaçınılmazdı. Hoş taraf olsalar ne yazardı, hayattan elini eteğini çekmiş bir “güruhun” etkisi, olsa olsa vicdani olabilirdi. Öylesi zaten oluyor. Öte yandan epeyce teori tutkunu “anti-emperyalist komünistler” darbecilerle uzlaşma sorunu üzerine hazır vakit varken Gramsci okuyabilir ve halen bulundukları yeryüzü koordinatı için şükürcü olabilir.

Bir anayasa profesörü değil dikkatsiz biri bile AKP’nin anayasa önerisinde sadece “statükoyu genişletme isteği” olduğunu kolayca okuyabiliyor. Karşıtları da -statükoyu savunma pahasına- seçimlere anti-demokrat olarak girmeyi göze almış durumda. Bu basit denklemde halkın tarafında olmak, AKP’nin; mevcudu savunmak –“darbe tehdidi geçmiş bile olsa”– darbeci zihniyetin yanında olmak anlamına geliyor. Sorunu böyle ortaya koyunca “komünistleri içine alan bir tartışma yoktur” diyenler haklı çıkacaktır. Fakat esas sorun şu; AKP anayasayı değiştirmek istemiyor. Böyle olunca komünistlerin taraf olmaması nispi olarak –totaliter olana- taraf olması anlamına geliyor. Daha Ergenekon davasının başında su yüzüne vuran bu sorun, halen ve aynen Anayasa tartışması için de devam ediyor.

Bağlayarak konumuza da girelim, eksik kalmasın.

Taraf olmasından “medet umulan” bu komünistlerin bir kısmı burjuva kökenli büyük bir kısmı ise feodal. Öyleyse şimdi ve bu ülkede bir feodalle burjuvayı birbirine yakınlaştıran ne olabilir ki, onlardan, onların varlık göstermesinden, anlamlı bir beklentiye girilsin? Bir küçük toprak sahibi köylüye tarlasını, ineğini sattırıp lap-top aldıran ruh halini tanımlayabilecek bir eski tüfek, burjuva kökenli bir komünist mi olur, feodal kökenli mi?

Hangi komünist kapitalizmi Zeus, modernizmi Prometheus gibi görebilir?

Ya da burjuva ile feodali, -şimdi ve burada- işçi ve köylü ile giriştiği iktisadi ilişki açısından nasıl ayırt edebiliriz? Elimizde sağlam bir referans var mı, klasik olanın dışında; “Köylü, soylunun toprağında üretim yapıp, gereken çok az miktarı kendine ayırdıktan sonra geriye kalanı soyluya verir. İşçi, burjuvanın tesisinde üretim yapıp, karşılığını, az bir miktarı ifade eden ücret olarak burjuvadan alır”

Soylu değişmez, değişebilen burjuva olur. Değişmeyen soylu, soyu bitmiş olarak ölür. Burjuva değişebildiği için, içine statüko karşıtı bir nefes düşer.

Köylü değişmez, değişebilen işçi olur. Değişmeyen köylü, şehir yükseldikçe şehirle birlikte ölür. İşçi değişebilir. Değişebilirse yüreğine statüko karşıtlığı düşer ve topyekün ilerleme fırsatı bulur. Komünist manifestonun herhangi bir okumasının dönüp dolaşıp geleceği yer de bundan ibarettir; “statükoyu devirin!”

Levent Arslan   [email protected]

Çok Mu Saf Görünüyorum?

Deficient…Yani; eksik, noksan, yetersiz…

Vatandaşın hesap açığı, Türkiye’nin demokrasi açığı var. Öyle böyle değil…

Koca bir yarık… Ne kadar koysan, o kadar yetmez cinsinden…

Koy allahım koy…

Bir tarafından tutsan öteki tarafı elinde kalır…

Kim Korkar Eşcinsellerden?

Kadın ve aileden sorumlu bakanımız Selma Aliye Kavaf; “eşcinsellik bir hastalıktır” diyor. Bir grup dernek de gelişmeler karşısında konunun toplumsal hassasiyet taşıdığını düşünerek bakanı destekleyen bir mektup yayınlıyor.

Haberlere Çıkabilmek İçin İlla Avatar Kılığına Mı Girmeli?

Herhalde öyle. Asteriks kılığında Bergama’lılardan sonra Eskişehir Gürleyik te santrale karşı çıkanlar “Gürleyik Avatarları” diye pankart bastırınca haber olabildiler televizyon ve gazetelerde.
 
Haberlerin veriliş şeklinden aslında ne için orada olduklarının ya da ne söylediklerinin önemli olmadığını hissedebiliyorsunuz. “Koskoca insanlar”, “tuhaf şiveleriyle” “ciddi” haberlerin arasına çerez gibi yerleştiriliyor, bunun adı da yayıncılık oluyor bu ülkede.
Buna gerek var mı gerçekten?

Keserken kendini bileyen bıçaktı – Pınar Çekirge

Keserken kendini bileyen bir bıçaktı

“Düşüş” Nahid Sırrı Örik’in aynı adlı romanından Kemal Bekir tarafından oyunlaştırılmış, bir dönem oyunu.İkinci Meşrutiyet’in ilanı ile Hareket Ordusu’nun İstanbul’a girişi arasındaki günler anlatılıyor.Zor, karmaşık günler..ihanet ve pusunun elele verdiği.

 70′ li yılların ilk yarısında “Abdülhamid Düşerken” adıyla izlemiştim ” Düşüş”ü..Arsen Gürzap’ı hatırlıyorum silik soluk , 80’li yıllarda Ayda Aksel ve birkaç sene önce de sinemada  Meltem Cumbul’un gövdelendiği Nimet karakteri.

Çanakkale İçinde Bir Kedili Sokak..

Çanakkale efsanesini, Çanakkale’nin geçilmezliğini bilmeyeniniz yoktur sanırım. Üzerine romanlar, destanlar yazılmıştır, yazılmaya da devam edecektir ve ne kadar çok şey anlatılsa da, yazılsa da, çizilse de, filmlere konu edilse de hepsi az , hepsi kifayetsizdir bence yaşananları betimlemeye. Orada yaşananlar sadece o destanı yaratanlarca bilindi. Hepsi ışıklar içinde yatsın, aziz hatıraları önünde bir kere daha saygıyla eğiliyorum.

İzmir’i Anlamak

İzmir’in seçimleri, İzmir’in politik tercihleri son yıllarda hiç olmadığı kadar çok konuşulmaya başlandı. Birkaç simge olayla birlikte de, gündemdeki tek konu bu oldu. Tabi burada çeşitli yanlışlıklar da yapıldı ama bu yanlışlıkların makul sebepleri de vardı. Fakat, yine de bazı konular üzerine düşünürken biraz daha ayrıntılı irdelemek gereklidir.

Nükleer Enerjiye Karşı Çıkmanın İlk 35 Nedeni

a- Politik gerekçeler:
 
1. Nükleer santrallar, endüstriyalizmin ve yüksek teknolojiye tapınmanın en uç noktalarından birini temsil eder.
2. Aşırı enerji tüketimine ve masif (büyük miktarlarda) enerji akışına olan bağımlılığı arttırır, enerji yoğunluğunun düşürülmesi girişimlerini baltalar.

Ses var görüntü yok!

Uzun bir aradan sonra cumartesi sabahı evde dinlenme şansı buldum. Bu arada da, televizyon izlerken Tayyip Erdoğan’ı dinledim.  Sizin de bildiğiniz gibi, Erdoğan sinema ve tiyatro sanatçıları ile buluşup  açılımı konuştu ve  hükümetin icraatlarını paylaştı.

Konuşmasını başından sonuna kadar dinledim.  Dinlerken de düşünmeden edemedim:  “Konuşurken fena konuşmuyor bu adam diye”.

Geçmişteki konuşmaları gibi, eski devlet politikalarını eleştirdi, Yılmaz Güney gibi muhalif sinemacıları övdü, onları kamu vicdanı olarak niteledi ve ekledi: “bizim hükümet kamu vicdanın sesini duyuyor.”

Gerçi, bu konuşmasında, 100.000 Ermeni ile ilgili yaptığı açıklamalarını, diasporayı eleştirerek meşru kılmaya çalıştı ve bunu yaparken saçmaladı ama genel olarak azınlık hakları, toplumsal barış ve sözde “açılımın” gerekliliği hakkında söyledikleri kulağa kötü gelmiyordu. Öyle ki, ilk kez dinleyen biri, “ baksanıza, devletin geçmişteki karanlık noktaları ile yüzleşebiliyor” diyebilir ve umutlanabilirdi.

Ama işte, sorun da burada yatıyor. Tayyip Erdoğan bunu hep yapıyor. Konuşurken mangalda kül bırakmıyor ama iş icraata gelince, yerinde saymaktan da vazgeçmiyor. Ses var görüntü yok!

Söyledikleri ile yaptıkları, uyguladıkları hiç birbirini tutmuyor.  Her hakkını savunanı çıbanbaşı gibi sıkan devlet politikası tam gaz devam ediyor.

Pek bir şey değiştirmediğinin de farkında olan Tayyip, konuşmalarında “değişim başladı, merak etmeyin,halen gelmemiş olabiliriz ama istenilen duruma geleceğiz” diyerek, AKP Hükümetinden iyice uzaklaşmaya başlayan liberal aydınlara göz kırpmaktan da geri kalmıyor.  Ama artık biraz zor yedirir bunu.

Ses var ve görüntü yok, görüntüye dair umut da her geçen gün tükeniyor.  İtilmişliği gidereceğini iddia eden hükümet, DTP’nin kapatılmasına perde arkasında kıs kıs gülüyor. Çocuklar sırf Kürt diye hapiste kalmalarına göz yumuyor.

Özgür medya halen hayal iken, medyaya taş atmaktan, kabadayılık yapmaktan çekinmeyen başta Başbakan olmak üzere hükümet üyeleri, “İstanbul’da hain sahaya indi” diye manşet atan gazeteye  “ne yapıyorsun kardeşim” demiyor.

Daha böyle yüzlerce örnek var.

Tayyip Erdoğan’ın ilk konuşmalarında insan “hadi bakalım” diyip umutlanıveriyordu. İnanmasa da inanmak istiyordu. bir kısmımız birazcık da olsa, “göle maya çalmış, ya tutarsa diye bekleyen Nasrettin Hoca” gibiydi. Sağ ve liberal  görüşte olanlar ise açıkça destek veriyorlardı AKP’ye.

Ama görüntü gelmedikçe, gölün maya tutmayacağı artık iyice ortaya çıktı.

Bir kısım, muhafazakar olmayan kesimlerin de desteğini arkasına almış olan AKP bu desteği kaybetmeye başladı.  AKP’yi sanırım artık sadece ve sadece ikinci bir kapatma davası kurtarabilir. Ancak kapatma davası ile “bakın biz çabalıyoruz ama izin vermiyorlar” mazereti ile eylemsizliklerini örtmeye çalışabilirler.

Yoksa bu görüntüsüzlükle, iki kere zıplayan çekirge üçüncüyü zıplayamayacak.