“GIDA SEKTÖRÜ’NDE TEKELLEŞME ve YABANCILAŞMA”
Tarımda, genelde dev işletmeler şeklinde ortaya çıkan kapitalist paradigma, gıda sektöründe de tekelleşme ve yabancılaşmayı ortaya çıkarmıştır.
“GIDA SEKTÖRÜ’NDE TEKELLEŞME ve YABANCILAŞMA”
Tarımda, genelde dev işletmeler şeklinde ortaya çıkan kapitalist paradigma, gıda sektöründe de tekelleşme ve yabancılaşmayı ortaya çıkarmıştır.
Bir Fransa Bisiklet Turu daha geride kaldı. Hiç şüphesiz bu sezonki tur ‘zincir vakası’yla hatırlanacak. Contador’un gerisinde kalan Schleck’in ’39’ rakamını unutması zaman alabilir.
Fransa Bisiklet Turu’yla ilgilenenler bilir üç hafta süren mücadele Paris’in meşhur Şanzelize Caddesi’nde son buldu. Genel klasman şampiyonluğunu Astana’dan Alberto Contador, 39 saniye farkla kazandı. İspanyolun arkasında Saxo Bank’dan Andy Schleck ikinci oldu. Contador ve Schleck arasındaki 39 saniye, tarihte en yakın zaman farkıyla biten ‘Tour’ değil. Birinci ve ikinci arasında, şimdiye kadar görülen en az fark sekiz saniye. Nasıl ‘Tanrı’nın eli’ futbolda tek bir şeyi çağrıştırırsa, ‘8 saniye’de bisiklet tarihinde 1989’da Greg Lemond’un kazandığı yarışı anlatır. Bu sene de tarihte yerini ‘39 saniye’ ya da ‘zincir skandalı’ olarak alacak sanırım.
Schleck, yarışın 15. etabına 31 saniye farkla genel klasman lideri olarak başlamıştı. Genç Lüksemburglu parkurun son yokuşu Port de Bales’nin sonlarına doğru atağa kalktı. Ancak vites büyütürken zinciri attı ve durmak zorunda kaldı. O anda Contador ve birkaç sporcu daha Schleck’e karşı atak yaparak hızlandılar. Yokuş zirvesini Andy’nin önünde geçen Contador, Bagneres de Luchon’da biten etap sonunda Schleck’e 39 saniye fark yapıp (genelde artı 8’lik bir avantajı yakaladı) ‘Sarı Mayo’yu ele geçirmiş oldu. Kıyamet de burada koptu…
Kendi töreleri var
Yol bisikleti, hem rakip hem de müttefik olmak zorundaki bir grup insanın yaptığı, oldukça geleneksel bir spor. Yazılı olmayan ama camia tarafından şiddetle uygulanan bazı kuralları var. Örneğin beslenme bölgesinde, sporcular yemek heybelerini alıp atıştırırlarken atak yapılmaz. Keza yarış lideri düşmüşse, tuvalet molası vermişse veya doğal olmayan bir nedenle geri kalmışsa da karşı bir atak hoş görülmez. Bu gibi kurallara uymayanları peloton cezalandırır, hatta aforoz eder. Bu açıdan bakıldığında, Schleck’in mekanik bir sorunla durmak zorunda kaldığında Contador’un atağa kalkması en hafif deyimle ‘yadırganacak‘ bir durumdu.
Alberto Contador olağanüstü bir bisikletçi. Katıldığı son beş Büyük Tur’u kazanmayı başarmış bir yetenek (3 Tour, 1 Giro, 1 Vuelta). Gelmiş geçmiş en iyi yokuşçulardan biri olmasının yanı sıra zamana karşı yarışlarında da dünyanın en iyilerinden biri. Lakin, kazanma hırsı ona bazen ‘töre’ye aykırı şeyler yaptırıyor.
Contador’un vukuatları
Geçen yıl Fransa Turu ’nda, Alpler’deki kritik bir etapta, Schleck kardeşlerle beraber atak başlatıp, takım arkadaşı Klöden’in klasmanda geriye düşmesine neden oldu. Aynı yarışın Andora etabında ‘takım emirleri’ne karşı gelerek atak yaptı ve o zamanki takım arkadaşı Armstrong ’un da olduğu rakiplerine zaman kaybettirdi. Bu sene de, 12. etabın son bölümünde, önde yine bir takım arkadaşı (A. Vinokurov) etap zaferine giderken, Katusha ’dan Joaquin Rodriguez ile beraber atak yaparak onu yakalayıp geride bıraktı. Üstelik etabı da kazanamadı. Olağanüstü bir bisikletçi olmak olağanüstü bir sporcu olmakla eş anlamlı değil…
‘39 saniye’ olayına Andy Schleck ve takımı fazla bir tepki göstermedi. Saxo Bank ‘Alışılmamış’ bulmakla yetinirken Schleck “Sanırım aynı şekilde hareket etmezdim ” diye nazik bir protestoyla yetindi ve gelecek etaplarda bu farkı azaltacağını belirtti. Ama Contador bir daha bu şansı vermedi. İki favori Tourmalet zirvesini soğuk, sis ve yağmur altında baş başa tırmanırken karşılıklı ataklardan sonuç alamadılar. Etap zaferini Schleck’e bırakarak günah çıkartmaya çalışan Contador, ‘Sarı Mayo’yu korumayı bildi. Zincir olayını tarihe kazıyan tesadüf ise cumartesi günkü zamana karşı etap sonunda aradaki farkın da 39 saniye olmasıydı. Bu durumu olgunlukla karşılamaya çalışan genç Schleck, ‘39’un acısını gelecek yıllarda çıkartmaya çalışacak artık.
Gelecek notu: Contador ve Schleck’in yanı sıra genç sporcular Mark Cavendish, Van den Broeck, Nicholas Roche, Robert Gesink ve Roman Kreuziger sayesinde gelecek yıllarda da yarışlar çok heyecanlı olacak.
‘Patron’un vedası
Üç yıl ara verdikten sonra geçen yıl yeniden spora dönen Lance Armstrong, Tour 2009’u üçüncü bitirmiş ve bu sene daha iyi bir dereceyi hedeflemişti. Yedi kezle turu en çok kazanan adam olan Amerikalı süperstar, Arenberg ’in Arnavut kaldırımlarında yitirdiği zamanı kapatamadığı gibi Morzine-Avoriaz etabında üç kez düşünce tüm umutlarını yitirdi. RadioShack’in liderlerini ne Arnavut kaldırımında ne de Alp Dağları’nda koruyamaması, Armstrong’un yarışı kaybetmesinde başlıca etkenlerden biri oldu. 39 yaşında en yaşlı ‘tur’ şampiyonu olmak için Rotterdam ’a gelen ve prologda da dördüncü olarak başarılı bir başlangıç yapan Armstrong, kağıt üstünde son derece yetenekli sporculardan kurulu takımından kritik hiçbir etapta destek alamadı. Yarışı 40 dakika geride bitiren ‘Patron ’un teselli armağanı takımının şampiyonluğu oldu. (Radikal)
21 Temmuz tarihli Taraf Gazetesi’ndeki köşesinde Roni Marqulies, “‘Hayır’ Kelimesinin Kaç Anlamı Vardır” başlıklı bir yazı yayınladı. Yazının konusu tahmin edilebileceği gibi 12 Eylül’de gerçekleşecek olan Anayasa Referandumu. Yazıdan bir bölüm alıntılayalım
“Karşı Bisiklet”, İzmirli bir bisiklet grubu.
Savaşa, küresel ısınmaya, çevre kirliliğine, nükleere ve birçok melanete karşı duruşuyla biliniyor. Taptaze bir oluşum ama hayli bereketli bir eylem portföyüne sahip…
Hem grubu yakından tanımak, hem de etkinliklerinden haberdar olmak isterseniz www.karsibisiklet.org sitesine bir göz atın derim.
(Grubun sitesi ve diğer tasarım ürünleri, örneğine az rastlanır bir şekilde çok kaliteli. Türkiye’de bisiklet gruplarının görsel malzemeleri genellikle kalitesiz ve demodedir. Karşı Bisiklet, bu anlamda da farklı. Merak ettim ve öğrendim. Berk Sürücü imiş bu özel işlerin tasarımcısı.)
Velhasıl, gıyaben tanıdığım ‘Karşı Bisiklet’çi dostlarla, geçen hafta yüz yüze tanışma fırsatı buldum. İzmir Özdere’de yapılan Rock-A’da konukları ve yoldaşları oldum. (Kelimenin mecaz anlamıyla kendimi yoldaşları görüyordum zaten. Buna bir de İzmir’den Özdere’ye bisikletle gitmek eklenince yoldaşlığımız pekişti.)
Karşı, Özdere-Rainbow Koyu’nda yapılan Rock-A festivalinde bir bisiklet atölyesi kurmuş; atölyede çizim, fotoğraf ve afişlerinden oluşan bir de sergi açmıştı.
Cuma günü atölyede birlikte vakit geçirdik, uzun sohbetler ettik. Gece de Bandista ve Bajar’ın konseriyle coştuk.
Ertesi gün, cırcırböceklerinin eşliğinde bir de söyleşi yaptık. “Şeytan Arabası’nın Halleri” adını taşıyan söyleşi geniş ilgi gördü. Katılanlara müteşekkirim.
“Schleck’in zinciri attığında Contador beklemeli miydi?”
Bu sorunun cevabı için artık uzun uzun yazmaya gerek yok. Zira dün bu gazetenin spor sayfasında Caner Eler ve benim fikirlerimin de yer aldığı geniş bir haber yapıldı. Hıncal Uluç da bildik üslubuyla konuyu köşesinde ele aldı.
Biliyorsunuz Contador, 15. etapta Schleck’in zincir arızasını ganimet bilip bir atak yaptı ve sarı mayoyu sırtına geçirdi. Kazandığı: birkaç saniye, kaybettiği ise: itibarı oldu. Eğer 2010 turunu kazanırsa bu tarihe bir ‘Pirus Zaferi’ olarak geçecek. Üstelik hiç ihtiyacı yokken.
(Hıncal Uluç gibi, kendimi dünyaya ahlak dersi vermek için yollanmış biri gibi görmediğimden, Contador için “pislik” gibi bir kelime kullanmıyorum… Sayın Uluç, neden bu kadar öfkelisiniz? Schleck’in patronu Riis bile “Olur böyle şeyler” diyor, siz yeri göğü yıkıyorsunuz. Ama anlamak zor değil: Bağcı dövmeyi zenaat haline getirmişsiniz.)
***
Gelelim son paragrafa: Salı günü koşulan 16. etabın kahramanı ise hiç kuşku yok Lance
Armstrong’tu. Patron, sezonun en zor etaplarından birinde inanılmaz bir performans gösterdi.
Etabı kazanmak için sprinte bile kalktı ki, bu Lance’in tarihinde gördüğümüz bir şey değildir.
Etabı kazanamasa da gönlümüzü kazandı.
Etap boyunca yollar yazıyla doluydu.
Bizim yazımız bellidir: “Helal olsun sana bu yollar usta…”
12 eylül’de yapılacak Anayasa referandumunun sonuçları kadar , sol da yada kendini sol’da ifade eden grupların yani bizlerin kendi içinde yaşadığı bölünme ve farklılık sol’un 12 eylül’den sonra geldiği noktayı göstermesi açısından bir açıdan iyi bir süreç oluyor. Sol yanımıza kurşun yarası bıraksa da. Değişimlerin 12 Eylül’in izlerinin kimlerde neler bıraktığı, bir sonraki kuşağın duruşunu bence sosyologlar incelemeli ve bize sonuçları bildirmeli. Cidden merak ediyorum.
Ben seni yerim . giyerim. Döverim. Gerekirse Zikerim. Sirklerde televizyonlarda şaklabanlık yaptırırım. Zehirlerim. Açlıkla imtihan ederim. Kafeslere tıkarım. Annenden ayırırım. Doğurturum. Satarım. Yavrularını boğarım. Gözüne asit dökerim , yapıştırıcıyla kör ederim. Kürk yaparım. Ateş çemberinden geçiririm , ip üstünde gidebilmen için bisiklete bindiririm. Üzerinden rant sağlarım. Kısırlaştırıyorum diyip yaralı haline sokağa salarım.
Türkiye’deki eğitim kurumlarında ekonomi dersi veren öğretim görevlilerine gün doğdu. Bundan böyle “riskli yatırım” nedir diye soran öğrencilerine örnek vermek için zorlanmayacaklar. Mersin’den Silifke’ye, oradan da 170 km daha ileriye git, Alanya’ya varmadan dur. Akkuyu Nükleer Santrali’ni göreceksin, işte sana “riskli yatırım” demeleri yetecek.
“ENDÜSTRİYEL TARIMLA NEREYE?”
Tarımda kapitalist paradigmanın önemli ögelerinden birisi, genellikle dev tarımsal işletmelerle gerçekleştirilen endüstriyel tarımdır. Küresel kapitalizmin hizmetinde endüstriyel tarım, zengin kuzey ülkelerinde olduğu kadar çevre ülkelerinde de egemen bir tarım sistemi olma doğrultusunda yol alıyor. Endüstriyel tarımın getirdiklerinden çok, olumsuzlukları konusunda kitlelerde yeterli bilginin olmadığı gözlemleniyor. Günümüzde birçok kişi, endüstriyel tarımın küçük ve orta ölçekli işletmeler şeklinde yapılan çiftçilikten daha üstün olduğunu sanıyor. Durum böyle mi? Bunu tartışmakta yarar var.
ENDÜSTRİYEL TARIM DOĞAYI YOK EDİYOR
• Büyük ölçekli endüstriyel tarım, tek çeşide ya da ırka (monokültür) dayanan tarımı ortaya çıkarmış bulunuyor. Ancak monokültür tarım, biyoçeşitliliği (bitki ya da hayvan çeşitliliği) yok ediyor. Bu durum ise iklim değişikliliğini yaratıyor, toprağın yapısal özelliklerini bozuyor.
• Endüstriyel tarım, tekelci şirketlerin ürettiği tohum (hibrit ya da transgenik tohum gibi) ve damızlıkların her yerde kullanımını dayatıyor. Bu durum değinildiği üzere biyoçeşitliliği ortadan kaldırıyor. Biyoçeşitliliğin yok olması, ortaya çıkabilecek salgın hastalıklar karşısında doğanın bütünüyle yok olmasına neden olabilecektir.
• Endüstriyel tarım, kimyasal gübre için doğal kaynakları (örneğin petrol, fosfor, potasyum ve kalsiyum gibi) onları yeniden üretilebileceğinden daha hızlı bir şekilde tüketiyor. Yoğun tarımsal ilaca da gereksinme duyuluyor. Büyük ölçekli hayvancılık işletmeleri de aşırı gübre, idrar ve karbon salınımı yaratıyor. Sonuçta, büyük ölçekli işletmelerin atıkları çevreyi, toprağı, suyu ve havayı kirletiyor.
• Büyük ölçekli tarımsal alanların işlenmesi de erozyonu körüklüyor.
• Endüstriyel tarım, bitkisel yakıt üretimini de gündeme getiriyor. Bitkisel yakıt üretimi, kimyasal gübre kullanımının artmasına yol açtığı gibi, küresel ısınmayı da engelleyemiyor.
ENDÜSTRİYEL TARIM İNSAN SAĞLIĞINI TEHDİT EDİYOR
• Endüstriyel tarım doğayı tahrip ediyor, aynı zamanda yoğun girdi kullanımı ile de insan sağlığına zarar verecek kirletilmiş gıda üretimine yol açıyor.
• Endüstriyel tarımla elde edilen ürünlerin besin değerleri, köylü tarımcılığıyla üretilen ürünlere göre daha düşük. Bunun yanında lezzetleri ve aromatik özellikleri de arzu edilen düzeyde değil.
ENDÜSTRİYEL TARIM SOSYAL AÇIDAN YIKIMLAR YARATIYOR
• Endüstriyel tarım, büyük ölçüde makineli tarımı gerektirdiği için kırsal kesimde işgücü kaybı yaratıyor,.işsiz kalanlar kentlere göç etmek zorunda kalıyor.Ancak sanayi ve hizmet sektöründe yeterince iş olmadığı için toplumsal eşitsizlik ve sorunlar ortaya çıkıyor.
• Büyük sermaye tarafından gerçekleştirilen endüstriyel tarım, salt toprakları değil, su kaynaklarını (nehirler, göller, yeraltı suları gibi) denetim altına alıyor. Bu durum ise su kaynaklarının düşük gelirli kesimler tarafından kullanımını, hatta suya erişimini kısıtlıyor.
ENDÜSTRİYEL TARIM, EMPERYALİZMİN HİZMETİNDE
• Endüstriyel tarım, çok uluslu şirketlerin daha çok toprak satın alınmasına neden oluyor. Denetimsiz ve büyük toprak alımları, emperyal ülkelerin egemenliğinin pekişmesine yarıyor.
• Endüstriyel tarım, çevre ülkelerini hammadde ithalatçısı duruma getiriyor. Örneğin bugün Türkiye, yem, gübre, tarımsal ilaç, damızlık vb üretiminde, dışa tam bağımlı. Bir yandan da üretim desenini kendi istediği doğrultuda şekillendiriyor. Ortaya çıkan bu durum, gelişmekte olan ülkelerin ulusal kalkınma politikalarını dumura uğratıyor. Endüstriyel tarım, zengin kuzey ülkelerinde de eşitsizliği ve göçü yaratıyor.
• Endüstriyel tarım, çiftçilerin gelirlerinin çoğunun girdi denetimini ellerinde bulunduran tekelci şirketlere aktarılmasına neden oluyor. Bu durum, sürekli bağımlılığı ortaya çıkartıyor.
• Endüstriyel tarımı, tarım şirketleri aracılığıyla gıda sektöründe tekelleştirmeyi yaratıyor ,finans sektörü ile işbirliği içinde büyük mağaza zincirleriyle üretici ve tüketiciler üzerinde egemenlik kuruyor.
Not: Paradigma sözcüğü, değerler dizisi karşılığı olarak kullanılmıştır. Fransızca yoluyla Türkçe’ye giren Latince asıllı bir sözcük. Örnek, model ve numune karşılığı olarak da kullanılabiliyor.
• .27 Mayıs 2010
Casusluğun tarihe karıştığını sananlar yanılıyor. Soğuk Savaş dönemi sona erdi, teknoloji çağında artık sanayi casusluğu yapılıyor. Söz konusu sanayi casusluğu olunca, kullanılan yöntemler de bir o kadar farklılık gösteriyor. Örneğin fazla mesai yapan hırslı ve çalışkan bir stajyer, oldukça sıcakkanlı görünürken kemerinde gizli kamera taşıyan iş ortağı ya da elektronik postalardaki ekler üzerinden şirketlerin bilgisayar sistemlerine sızan bir bilgisayar uzmanı.
Güzel bir slogan var: “Yetmez ama Evet” diye. Güzel ama olguyu tam olarak açıklamaktan uzak, olguyu gölgeliyor. Yapılan değişikliklerin hepsi iyi ama daha değiştirilmesi gereken maddeler varmış gibi bir anlam taşıyor, ilk akılda bıraktığı etkinin tam tersine. Oradaki “ama” zayıflatmıyor aslında içeriği, güçlendiriyor. Peki gerçekten hepsi iyi mi? Üstüne “yetmez, daha! daha! diyecek bir çizgiye mi sahip? O şekilde düşünmek zorundasınız. “Bu değişikliklerin içinde bizi geriye götürecek maddeler de var” diye düşünüp, o maddelere hayır diyelim, “yetmez ama evet”lere evet diyelim? deseniz olmuyor. Ya hepsine evet diyeceğiz, ya da bir kaç iyi maddeye de evet diyemeyeceğiz.
O zaman bir bakalım acaba şimdiye kadar, Yetmeyen Ne? Nelere Evet?