Ana Sayfa Blog Sayfa 5339

Tekirdağlı Yeşiller’den panel: “Trakya Toprakları Yağmalanmasın”

Tekirdağlı Yeşiller “Trakya Toprakları Yağmalanmasın” paneli düzenliyor. 25 Aralık Cumartesi günü Tekirdağ Belediyesi Kültür Merkezi’nde yapılacak olan paneli TMMOB Tekirdağ İKK, Tekirdağ Tabip Odası, Tekirdağ Eczacılar Odası, Eğitim Sen, Çorlu Deri İş, Özel Yaşam Hastanesi de destekliyor.

Panele Maltepe Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Emre Aysu, TMMOB Tekirdağ İKK sekreteri Dr. Cemal Polat, İstanbul Metropolitan Planlama Kurulu eski başkanı Prof. Dr. Hüseyin Kaptan, CHP’den eski milletvekili Av. Güneş Gürseler, Uzunköprü Belediye Başkanı Enis İşbilen ve Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü Dr. Ümit Şahin konuşmacı olarak katılıyor.

Yeşiller Partisi Tekirdağ İl Örgütü Eş Sözcüleri Kahraman Şahin ve Çiğdem Gülmez tarafından yapılan açıklamada şöyle dendi:

” Trakya’nın yaşadığımız bu bölgesinin doğal kimliğini oluşturan Ergene havzası can çekişiyor. Ergene nehrinin sanayi  tesislerinin kimyasal çöplüğüne dönmesi, bu nehrin ve kollarının suladığı alanların dehşet verici derecede kirlenmesi ve yine sanayinin yer altı sularını sınırsız bir iştahla tüketmesi yaşadığımız yeri çölleştirmektedir.

Yıllardır farkında olduğumuz bu durum karşısında çeşitli kişi ve kuruluşların feryatları karşısında yapılan iyi niyetli düzeltme ve kurtarma çabaları, düzenleme planları, yerel halkın yaşam tarzı ve düşünceleri hiçe sayılarak  sürekli endüstriyel büyüme, sürdürülemez  kalkınma hırsı  sürekli çatışmaya devam ediyor. Tüm bunlar ne yazık ki çok değerli olan ve bitmek üzere olan zamanımızı her an tüketiyor.

Biz yine de birlikte konuşalım neler yapabileceğimizi tartışalım bir araya gelerek ortak aklı oluşturalım. Bu amaçla düzenlenen  “Trakya Toprakları Yağmalanmasın / Düzenleme Planı ve Ergene Havzası 2011 ve sonrası” konulu panelde olacağız.”

Toplantı 14:00’de başlıyor.

(Yeşil Gazete)

Konuşturmamak

Roni Margulies’e yapılan boyalı saldırının üzerinden fazla zaman geçmeden, önceki hafta sonu Nabi Yağcı da bir panel konuşması sırasında susturulmak istendi. Bir yandan da yumurta, kamuoyunun en önemli politika ve mizah malzemelerinden biri olmayı sürdürüyor. Bu konu üzerine yazılacak fazla bir şey kaldı mı bilmiyorum. Öyle ya, yumurtanın tarihi bile yazıldı… Ama meselenin basit yanı, yani bu eylem biçiminin anlamı, yapanlar ve niyetleri kadar fazla kurcalanmadı sanki. Öğrencilerdeki yumurtalı kıpırdanmayı fazlaca eleştirip hükümete yakın görünme kaygısının da bunda etkisi olabilir.

Benim aklımı kurcalayan işin bu basit yanı. Çünkü bu ülkede insanlar düşüncelerini dile getirirken devletten gelebilecek baskılardan dolayı iki kere yutkunmaya alışmışlarken, şimdi bir de “sol”dan gelebilecek baskıdan dolayı mı yutkunacaklar diye merak ediyorum. Kimi konuşmacıların panellere giderken yanlarına yedek giysi almaları da bana demokrasi açısından çok parlak bir tablo gibi gelmiyor.

Yoksa yeni öğrenci hareketimiz kendini düşüncelerini beğenmediği yazarları veya politikacıları “susturan” bir hareket olarak mı kurmak istiyor? Aslında pek sanmıyorum. Onlar da protestolarının medyatik hale gelmesinin şehvetine kapılmış olsalar gerek. Bu nedenle bu tür protestoları daha da geleneksel hale getirmek üzere kafa patlattıklarını tahmin ettiğim arkadaşlardan durup biraz daha düşünmelerini rica ediyorum.

***

Bana sorarsanız bir toplantıya konuşma yapmaya gelen bir kişinin sözünü kesmek, hakaret etmek, üzerine yumurta veya tuvalet kağıdı atmak veya boya dökmek bir tek ortak amaç taşıyor demektir: Konuşturmamak.

Amacınız gerçekten insanların konuşmasını engellemek mi, galiba önce bunu düşünmeniz gerekiyor.

Çünkü protesto başka bir şey olabilir.

Bir toplantıda yalan söylendiğini veya dezinformasyon yapıldığını düşünüyor olabilirsiniz. O toplantının yapılmasını (veya sizin orada yapılmasını), veya sizi ilgilendiren bir konuda, talep ettiğiniz halde size söz hakkı verilmemesini protesto etmek isteyebilirsiniz. Hatta sadece fırsattan istifade sesinizi duyurmak istiyor bile olabilirsiniz. Ama bunun için yapılacak şeyler sınırlıdır. Örneğin kapının önünde pankart  açabilirsiniz. Veya salonda pankart açabilirsiniz. Bildiri dağıtabilirsiniz. Söz alıp itirazınızı dile getirebilirsiniz. Size söz verilmezse yüksek sesle itiraz edebilir, söz verilmesini talep edebilirsiniz. Müdahale edildiğinde pasif direniş yapabilirsiniz. Ya da daha yaratıcı yollarla sesinizi duyurmaya, sözünüzü söylemeye çalışabilirsiniz.

Bence bütün bunlar protestodur.

Ama bir konuşmacının söz söyleme hakkına müdahale etmeye, birilerini korkutmaya veya sindirmeye çalışmak protesto değildir.

Buna susturmak denir.

Konuşmacının bir yazar, bir akademisyen veya bir milletvekili olması da pek bir şey değiştirmiyor doğrusu. Solcu veya sağcı olması da. Bazı yazılarda sadece solcuların solcuları susturması yanlış bulunuyor. Bana kalırsa sağcıların solcuları susturması da yanlış, veya geçen gün Maraş’ta olduğu gibi gözdağı vermesi de… Bu durumda solcuların sağcıları susturması da doğru olmasa gerek.

Tabii “iktidara” yönelik protestoların içimizi soğutacak dozu iktidarın baskı düzeyine göre değişebilir. Sizi köşeye sıkıştıran polis barikatı veya Tianenmen meydanına dalan tank başka bir şeydir. O durumlarda bile idolümüz tüfeğin namlusuna takılan çiçek değil mi? Bu nedenle bir köşe yazarının sözüyle muktedirin tankını eşitleyenlerin düz mantığına diyecek sözüm yok.

Benim burada sormaya çalıştığım tek soru şu: “Konuşturmamanın” doğru bir mücadele biçimi olduğuna emin misiniz?

Eğer susturuluyorsanız, buna karşı mücadeleyi ancak söz hakkınızı ve en az bunun kadar sizin gibi düşünmeyenlerin söz hakkını da savunarak verebilirsiniz. Demokrasi mücadelesi en çok da özgürce konuşma ve sözünü söyleme mücadelesi değil midir?

***

Meselenin bir de “saik” yanı var. Roni Margulies’e yapılan saldırıyı ırkçı olarak nitelendirdiğim için epey eleştirildim. Saldırıyı yapanlar solcu oldukları, dolayısıyla ırkçı olmadıkları için yorumum yakışıksız bulundu. Ama malum, ırkçılık pek makbul bir şey değildir. Irkçılık övünülecek bir kimlik olmaktan çok, en olmadık yerlere sinen kötü bir koku sayılabilir. Bu nedenle bu saldırıların görünürdeki nedeni kadar, arkasında yatan muhtemel saikleri anlamaya çalışmak da yanlış olmasa gerek.

Bir sosyalist ve Yahudi olduğu için zaten “öteki” saydıkları her şeyin düşmanı olan aşırı sağcılardan ölüm tehditleri alan yazar Roni Margulies’e daha önce de boyalı saldırı yapanlar, bu ithamlardan pek de alınmayıp saldırılarına (hem de azınlık haklarının konuşulduğu bir panelde) devam ediyorlarsa, burada bir sorun var demektir. Yumurta atmanın Avrupa’da da bir protesto biçimi olduğunu vazeden arkadaşların da, Avrupa’da bir Yahudi sosyalist yazara böyle bir saldırı yapıldığında neler olabileceğini düşünmelerini isterim doğrusu.

Bugün Roni Margulies ve Nabi Yağcı gibi sosyalist yazarları saldırarak ve hakaret ederek susturmaya çalışanlar, yarın birileri gelip kendilerini susturduğunda kimden dayanışma bekleyecekler, bunu da merak ediyorum. Roni Margulies’i ölümle tehdit eden ırkçılardan mı acaba? Yoksa Nabi Yağcı’yı senelerce sürgüne ve hapse mahkum eden devletten mi?

Daha demokratik değil, daha otoriter bir sisteme kaydığımızı düşünenlerin, bu durumu protesto etmek için başkalarını susturmaya çalışıp demokrasiyi daha da yaralaması bana pek akıllıca gelmiyor. Ama belki de onların ideolojilerinde çelişkiler böyle keskinleştiriliyordur,onu bilemem tabii.

Ben ise daha düz yollardan yanayım. Şiddetsizliğe ulaşmak için şiddetsiz eylemi, demokrasiye ulaşmak için düşünce özgürlüğünü savunmak bana daha doğru geliyor.

Yanımda yedek giysi taşımak da istemiyorum.

Zabıtalar cansız mankenlerden tahrik oldu

Sivas’taki bir giyim mağazası yaz sonu kıyafetlerini satmak için vitrindeki cansız mankenlerin üzerindeki pantolanları diz kapaklarına kadar indirdi. Belediye zabıtasının uyarısı üzerine ‘Küresel indirim‘ yazısı bulunan vitrin değiştirildi.

Kent merkezinde İnönü Bulvarı üzerinde bulunan bir giyim mağazası yaz sonu ürünlerini indirimli satmak için Ağustos ayı başlarında kampanya yaptı. Mağaza vitrininde bulunan cansız mankenlerinin üzerine sadece pantolon giydirerek üzerlerine, ‘Şimdi indirim zamanı’ ve ‘Küresel indirim’ yazıları astı.

Cansız mankenlerin üzerlerine giydirilen pantolonları diz kapaklarına kadar indirdi. Sivas Belediyesi zabıta ekipleri, işyerine uyarıda bulunarak vitrinin normale döndürülmesini istedi. İşletme sahibi karşı çıkınca, ekipler belediye meclisinin 6 Ağustos 2005 yılında almış olduğu karar çerçevesinde vitrinin ‘Genel ahlak kuralarına aykırı’ olduğu iddiasıyla tutanak tutarken, kaldırılmaması durumunda para cezası uygulanacağını tebliğ etti.

İşyeri sahibi bunun üzerine mankenleri giydirdi, Mağaza Müdürü Eren Mert, başlattıkları kampanyaya müşterilerin dikkatini çekmek istediklerini bunun için ‘Küresie indirim’, ‘Şimdi indirim zamanı’ yazıları yazıp mankenlerin pantalonlarını diz kapaklarına kadar indirdiklerini anlatırken, şöyle dedi:

“Vitrin bir kaç hafta durduktan sonra zabıta ekipleri dükkana geldi. ‘Bunları kaldırmazsanız para cezası uygulayacağız’ dediler. 3 gün sonra gelerek tutanak tuttular. Bunun üzerine mankenleri kaldırmak zorunda kaldık. Çünkü zabıta ekipleri vitrindeki mankenlerin cinsel içerikli görüntüler, pornografik figürler ve çocukların gelişimi için yanlış olacağını iddia etti. Ama bizim vitrinin önünde gelip hatıra fotoğrafı çektirenler bile vardı. Vitrinimize çok büyük ilgi vardı. Biraz değişiklik yapalım dedik. Olmadı. Ama şimdi daha değişik bir yol bulup onu yapmayı düşünüyoruz.” (dha)

ABD Kongresi ‘Start’a onay verdi

ABD Başkanı Barack Obama Senato’nun anlaşmaya onay vermesinden büyük memnuniyet duyduğunu açıkladı.

Obama bu anlaşmanın, nükleer silahların azaltılması yönünde son 20 yılda atılan en büyük adım olduğunu belirtti.

Strategic Arms Reduction Treaty’nin (Stratejik Silahların Azaltılması Anlaşması) kısaltması olan Start Nisan ayında Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Barack Obama ile Rusya lideri Dimitri Medvedev arasında imzalanmıştı.

Ancak iki ülkenin nükleer silahlarını ciddi oranda azaltmasını öngören anlaşmanın yürürlüğe girmesi için Kongre onayı gerekiyordu.

Anlaşmaya karşı çıkan Cumhuriyetçiler ise oylamayı erteliyordu.

Zira Senato’nun Ocak ayından itibaren geçerli olacak yeni sandalye dağılımında daha fazla Cumhuriyetçi Senatör olacak, Cumhuriyetçilerin eli güçlenecekti.

Ancak dünkü oylamada Cumhuriyetçiler fire verdi ve 13 Senatör onay yönünde oy verdi. Anlaşmanın yürürlüğe girmesi için Rusya Parlamentosu’nun da onay vermesi gerekiyor. Parlamento’nun bu konuyu baharda gündeme alması bekleniyor.

Obama’nın başarısı

Uzmanlar Kongre’nin Start’ı onaylamasını Başkan Obama’nın dış politika alanında elde ettiği bir zafer olarak görüyor.Zira Obama onay sürecini geciktirmemesi için Kongre’ye defalarca çağrı yapmıştı. Son olarak hafta sonunda, ülkenin güvenliğinin söz konusu olduğunu söyleyerek Senatörlere bir kez daha anlaşmayı onaylamaları çağrısında bulundu.Obama, “Bu anlaşma yürürlüğe girmezse, Amerika’nın nükleer silahsızlanma başta olmak üzere, dünya sorunlarının çözümünde liderlik üstlenme potansiyeline zarar vermiş oluruz” dedi.Obama’nın bu anlaşmaya Rusya ile ilişkilerde yeni bir başlangıç yapma kararlılığı çerçevesinde de büyük önem verdiği biliniyor.

Start nedir?

Start uyarınca ABD ve Rusya’nın konuşlu durumdaki nükleer savaş başlıklarının sayısı 1550’yi geçemeyecek.

Bu, sayının 8 yıl önce getirilen sınırlamanın üzerinden, yüzde 30 oranında azaltılması demek.

Ayrıca balistik füzelerin sayısı da 700 ile sınırlanacak.

Bu sayıların tutturulması ise ülkelerin birbirlerinin nükleer silah tesislerini teftiş etmesiyle mümkün olacak.

Bir önceki Start anlaşması 2009 Kasım’ında sona erdiğinden beri bu teftişler yapılamamış, ülkelerin nükleer silah sayısı konusunda belirsizlik doğmuştu. (BBC)

Belçika’da 86 bin aile iflas etti

Şirketler gibi ailelerin de iflas başvurusunda bulunabildiği Belçika’da başvurular, geçen yıla göre yüzde 24 arttı.

Faturalarını ödeyemeyen ailelere de, 2002 yılında çıkarılan bir kanunla şirketler örneğinde olduğu gibi iflas etme hakkının tanındığı Belçika’da, aile iflaslarının hızla artmaya devam ettiği belirtildi.

De Standaard gazetesinin yayımladığı verilere göre, iflas eden aile sayısı, geçen yılın aynı dönemine göre bu yılın 11 ayında yüzde 24 artışla 86 bin 502’ye ulaştı.

Belçika yasalarına göre faturalarını ödeyemeyen aileler, iflas talebiyle ticaret mahkemesine başvurabiliyor. Uygun bulunan davalarda mahkemenin atadığı kayyum, ailenin alacaklılarıyla masaya oturup borçları yeniden yapılandırıyor.

Kanunda son çare olarak gösterilen toplu borç yapılandırması için, ailelerin mevcut gelirleriyle borçlarını ödeyemeyeceklerini ispatlaması şartı aranıyor.

Bu arada, Belçika’da faturalarını ödemekte zorlandığı için iflas başvurusu öncesinde sosyal yardım kuruluşlarından destek talebinde bulunanların sayısının da hızla arttığı açıklandı.

10,8 milyonluk ülkede kamuya bağlı sosyal yardım kuruluşlarına başvuranların sayısı 365 bine çıktı. (aa)

İsrail’den Gazze’ye saldırı uyarısı

0

Son bir haftada Gazze’den İsrail’e roket saldırılarının artmasını değerlendiren bir İsrailli askeri yetkili, bölgedeki Hamas hakimiyeti sürdükçe yeni bir savaşın kaçınılmaz olduğunu ifade etti.

BBC’ye konuşan üst düzey askeri yetkili, Hamas’ın iki yıl önceki İsrail saldırısından bu yana yeniden silahlanmayı başardığını ve şu anda askeri açıdan daha güçlü olduğunu söyledi.

İsrail son günlerde artan saldırılara karşı askeri önlemlerini de yoğunlaştırdı.

İsrail savunma yetkilileri, füze saldırılarına karşı yeni bir savunma sistemiyle donatılmış tankların Gazze yakınlarında konuşlandırılacağını açıkladı.

6 Aralık’ta, Rus yapımı bir AT-14 Kornet füzesi bir İsrail tankına isabet etmişti.

10 kilo patlayıcı taşıyan lazer güdümlü füze, tankın zırhını delmeyi başarmış ancak içerideki askerler yaralanmamıştı.

İsrail’in bu saldırıdan duyduğu kaygı, Salı günü kapalı bir oturumda parlamentoya bilgi veren İsrail Genelkurmay Başkanı’nın sözlerine de yansıdı.

Gabi Aşkenazi, füzenin şimdiye kadar gördüklerinin en tehlikelisi olduğunu, bu kadar güçlüsünün Lübnan Savaşı sırasında bile kullanılmadığını belirtti.

İsrail bu tehdide, kendi geliştirdiği ve tanklara yerleştirilen Trophy adlı füze savar sistemi ile karşı koymayı umuyor.

Merkava Mk4 tanklarına yerleştirilen sistem, radar sayesinde tehdidi önceden algılıyor ve yaklaşan füzeyi etkisiz hale getirmek için kendi patlayıcılarını ateşliyor.

6 Aralık’taki tank saldırısını üstelenen bir Filistin grup olmadı.

Son bir haftada artan füze saldırılarının arkasında Hamas’ın olduğuna da pek ihtimal verilmiyor.

Ancak İsrail bunlardan Hamas sorumlu olmasa bile, grubun hedeflerine yönelik saldırılarına hız verebileceğini açıkladı. (BBC)

Yeni Akit’te yazı: Göstericileri öldürün!

Yeni Akit gazetesinde çıkan bir yazıda tüm gösteri, boykot ve grevlerin yasaklanması talep edilirken, “İyisi mi göstericilerin üzerine vurmak, öldürmek gayesiyle ateş açmak. Kaçan gösterici nerede bulunursa zımbalanmalı. İsterse bir ay, bir sene sonra ele geçsin” ifadeleri kullanıldı.

Yaptığı haberlerle her gün yeni bir nefret tohumu atan Yeni Akit gazetesinde dün, akıllara durgunluk verecek bir olay yaşandı.

Gazetenin 15. sayfasındaki “Okurun Sesi” köşesinde Ahmet Afatsun imzasıyla yayınlanan yazıda, son günlerde AKP’ye karşı gösterilerden bahsedilerek, göstericilerin öldürülmesi çağrısı yapıldı.

Yazının ayrıntıları, AKP’yi destekleyen demokrasi cephesinin gerçekte nasıl bir zihniyete sahip olduğunu göstermek bakımından ibretlik.

Böyle bir yazının bir gazetede yayınlanabilmesi şaşkınlık yaratırken, asıl şimdi bu yazıyı yayınlayanlar hakkında AKP’nin ne diyeceği merakle bekleniyor.

İşte söz konusu yazı:

Kayseri Siyasal bilgiler fakültesinde çirkin bir olay oldu.


Öğrencilere konuşma yapacak olan Burhan Kuzu’ya yumurta saldırısı yapıldı. Milletin huzur içinde yaşaması için, polislerin ölmemesi, milli servetin tahrip olmaması için bundan başka yapılacak hiçbir şey yoktur: gösteri, boykot, grev yasaklanır.

Bunun için demokrasi de yasaklanır. AB ile ilişki kesilir. Hatta dünyayla ilişki kesilir. Eğer bizim devlet böyle yaparsa git gide bütün devletler bu sistemi uygulamaya başlarlar.

Gösteri, grev ve boykot… Bunlar insanca yapılsa bir diyeceğim yok. Ama insanca yapılmıyor.

Fikrimi beğenmeyenlere sorayım: Kargaşayı önlemenin, huzuru sağlamanın başka bir yolu var mı acaba? Akıllı, sağduyulu sanıp da bu fikrimi açtığım insanların öne sürdükleri fikirlere cevap vereyim. Şüphesiz başkalarının da fikirleri o doğrultuda olacak.

Bir tanıdığımın bu konuda fikri şöyle: “…taşkınlık yapanı polis yakalar, adalete teslim eder…” Sevgili kardeşim. Gösterici üç beş kişi değil, binlerce.

Hepsi de taşkınlık yapıyor, önüne ne gelirse tahrip ediyor, polise saldırıyor. Polis nasıl götürsün bu kudurmuş adamı nezarete? O zaman bin göstericiye üç bin polis lazım. Çünkü kudurmuş adamı bir polis asla nezarete götüremez. Hem de bin kişi nezarete sığmaz.

Bir gösteri oluyor, binden fazla kişi içinden ancak on gösterici nezarete götürülüyor. Belki de o yakalanan kişi fazla azgınlık da yapmıyordu. Esas azgınlar, esas elebaşları yakalanmıyor. Yakalananlar belki de göstericilerin en mazlumları. Ne oldu şimdi? 990 azgın elebaşı yakalanamadı, iyisi mi göstericilerin üzerine vurmak, öldürmek gayesiyle ateş açmak. Hatta bütün göstericilerin üzerine boya fışkırtmalı, kaçan gösterici nerede bulunursa zımbalanmalı. İsterse bir ay, bir sene sonra ele geçsin.

Bundan başka hiçbir çare yoktur. Var diyen beri gelsin.

Gösteri, boykot, grev yasak edilse ne olur ki? Devlet huzur için ekmek yemeyi bile yasak edebilmeli.

Vatandaşlara en çok lazım olan şey huzurdur. Ben bir köyde yaşıyorum, gösteri yapılan yerlerden en az 500 kilometre uzaktayım ama TV’den bir gösteri izleyince huzursuz oluyorum. İnsan dediğin insanca yaşar, eşek gibi tepişmez, it gibi boğuşmaz.

Bir de gecekondu yapanların, gecekonduları belediye tarafından yıkılacağı sırada acayip hareketler oluyor. Yakıp yıkarak gösteri yapanlara yapılan muamele onlara da yapılmalı. Gecekondu ne imiş bu çağda, bu devlette? Herkes gecekondu yapmaya girişirse memleketin hali nice olur?

İşte böyle sevgili millet! Esasında ben kimseye bir fiske vurulsun istemem, ama huzurun sağlanması için başka çare bulamadım. Kimseye bir zarar gelmeden bu işe bir çare bulunursa sevinirim.

Anayasa Profesörü Sayın Burhan Kuzu ne dedi ki onu yumurta yağmuruna tuttular? Böylelerine öğrenci denir mi? İnsan denir mi?

Çakallar gibi saldırdılar adama. O fakülte için devlet masraf yapıyor. Ben de vergi mükellefiyim.

Ödediğim vergilerden o fakülteye bir kuruş bile nasip olmuş olsa, yumurta atan bütün öğrencilere zehir zıkkım olsun. Allah, huzur bozmak isteyenleri kahretsin.

Komplo teorisyenleri rahatlasın: İsrail’i sarsacak belgeler yolda

El Cezire’ye konuşan Assange ellerinde bu yıl başlarında Dubai’de yaşanan ve Mossad’ın sorumlu olduğuna inanılan Mahmud el Mabhuh suikastı ve 2006 yılında yaşanan İkinci Lübnan Savaşı’yla ilgili belgeler olduğunu söyledi.

Dün gece El Cezire televizyonunda yayınlanan röportajında Assange, İsrail’le ilgili bilgilerin büyük bir kısmını kamuoyuyla paylaşmaya henüz doğru düzgün başlamadıklarını ifade etti.

Hürriye gazetesinin haberine göre şimdiye kadar yayımlananların İsrail hakkındaki belgelerin sadece yüzde 1-2’si olduğunu söyleyen Assange, ellerinde bu yıl başlarında Dubai’de yaşanan ve Mossad’ın sorumlu olduğuna inanılan Mahmud el Mabhuh suikastı ve 2006 yılında yaşanan İkinci Lübnan Savaşı’yla ilgili belgeler olduğunu söyledi. Hapisten serbest bırakıldıktan sonra İngiltere’de ev hapsinde tutulan Assange, ellerindeki 3 bin 700 civarı İsrail belgesinin yaklaşık 2 bin 700 tanesinin devletin içinden geldiğini ifade etti.

Assange ayrıca “bir Suriyeli yetkilinin bir keskin nişancının suikastına hedef olması”yla ilgili de belgeler açıklayacaklarını söyledi. Assange’ın bu ifadeleriyle Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın baş danışmanı Muhammed Süleyman’ı kast ettiği tahmin ediliyor.

Bütün bu belgelerin yayımlanması için altı ay civarında bir çalışmaya ihtiyaç duyulduğunu ifade eden Assange, son günlerde Wikileaks ve İsrail arasında bir anlaşma olduğu yönünde yayılan söylentileri reddetti.

“İsraillilerle doğrudan ya da dolaylı olarak herhangi bir bağlantımız olmamıştır” diyen Assange bununla birlikte başta Mossad olmak üzere birçok istihbarat teşkilatının Wikileaks’teki gelişmeleri yakından takip ettiğini söyledi. Assange ayrıca birçok belgenin yayımının farklı gazetelere ve bu gazetelerin ilgi alanlarına göre belirlendiğini ifade ederek İsrail’le yıkıcı sonuçları olabilecek belgelerin yayımlanmamasıyla ilgili bir anlaşmaları olmadığını vurguladı. (Ajanslar)

49.000 yıllık katliam

İspanya’dan arkeologlar, 49.000 yıl önce cinayete kurban gitmiş bir Neandertal ailesinin kalıntılarını ortaya çıkardılar.

Araştırmacılar, İspanya’nın kuzeyinde yer alan Asturias bölgesindeki bir mağarada buldukları kemiklerin, üzerlerinde açık bir şekilde yamyamlığa ilişkin izler taşıdığını açıkladılar.

Altı yetişkin ile altı çocuğa ait olan kalıntılar her ne kadar mağarada bulunmuş olsa da, bunların yüzeyde yaşayıp öldükleri ve sonrasında çöken zemin nedeniyle buraya gömüldükleri düşünülüyor.

Ailenin sonu kanlı bitmiş. Araştırmanın başında bulunan Barcelona Evrimsel Biyoloji Enstitüsü’nden Prof. Carles Lalueza-Fox kemikler üzerindeki izlere bakarak, bu ailenin hemcinsleri tarafından yendiklerini söylüyor. Diş ve kesik izlerinin yanında kemik iliğine ulaşmak için tüm kemikler kırılmış ve parçalanmışlar.

Bulunan kemiklerin akrabalık ilişkisini anlamak üzere sadece anneden ve doğrudan kalıtılan mitokondriyal DNA analizlerine başvurulmuş. Sonuçlar erginliğe ulaşmak üzere olan erkek bireylerin aynı soydan geldiklerini, dişilerinse farklı DNA kaynaklara sahip olduklarını göstermiş.

Atayerlilik olarak adlandırılan ve erkeklerin eşleriyle birlikte kendi ailesinin evinde yaşadığı bu sosyal yaşam biçimi, bugün ülkemiz de dahil olmak üzere bir çok modern toplumda da görülüyor. (Ntv)

Özerklik bildirisi ve parti kapatma – Tarhan Erdem

Cumhuriyet Başsavcımız, ‘parti kapatma’ hastalığına tutulmuş görünüyor. Bir parti toplumun ezberleri dışında bir şeyler söylemeye görsün, hemen bir basın bildirisi yayımlıyor: “… partisi hakkında Siyasi Partiler Yasası’nın … maddeleri gereğince inceleme başlatılmıştır.”

Nafile uğraş
Bundan önce kapatılanların görüşleri şimdi siyasal hayatımızdan çekilmişler gibi! Sözleri yasaklamanın da parti kapatmanın da yönetimde geçerli bir usul olmadığını artık anlama zamanımız geldi. İlk anlaması gerekenler maalesef direnmekten vazgeçemiyor.

İfade özgürlüğüne karşı direnmenin son örneğini, Barış ve Demokrasi Partisi’nin (BDP) dil konusunda söyledikleriyle Demokratik Toplum Kongresi’nin (DTK) ‘Demokratik Özerklik’ bildirisi üzerine yaşadık.

Özerklik bildirisi
BDP’nin de üstlendiği Demokratik Özerklik Bildirisi, gerçekte, DTK’nın geçen hafta sonundaki çalıştayda görüşülüp kabul edilen bir kararla yayımlanmıştır. Bildiri, bütün siyasal partilerimizin kongre veya merkez karar organlarında sık sık yayımlamaları gereken tutum belgesidir.

‘Türkiye’nin Demokratikleşmesi ve Kürt Sorununda Çözüme Dair Siyasi Tutum Belgesi’ başlıklı kararı, gerçekte ‘Anayasa Tartışmaları İçin’ başlığıyla da yayımlanabilirdi. Gerçekten, bildiri bütünüyle yeni anayasamızın ilk tartışılması gereken temel ilkeleri için düşünceleri ve önerileri kapsamaktadır.
Bildirinin önce siyasal yanına değinip sonra anayasa yanına geçmek istiyorum.

Siyasal yanları
Bundan önce kurulan Kürt partilerinin ve BDP’nin, “Ne istiyorsunuz” sorusuna şimdiye kadar verdikleri cevapların hiçbiri, bu sonuncusunun özelliklerini taşımıyordu. Son bildiri, herkes tarafından aynı anlamda anlaşılabilir açıklıkta, hiçbir maddesi ‘olmayacak şeyler’ diye itilemeyecek olgunlukta, kabul edilip edilmeyeceği tartışılabilir, hangi unsurunun nasıl değiştirilmesi gerektiği, teknik olarak konuşulması gereken siyasal bir belgedir.

Kürt açılımı
Bu belgenin, öncelikle hükümetin Kürt açılımının bir eseri olduğunu söylemeliyim. Eğer Kürt açılımı yapılmasaydı ve sabırla yürütülmeseydi, siyasal hayatımız bir Kürt partisinin yayımladığı böyle bir belgeye sahip olmayacaktı.

PKK ve Öcalan
İkinci husus bu belgenin, PKK’nın kurumsal bilgisi ve kabulü dışında yayımlandığını kabul edemeyiz. Belgenin ilkelerinden, PKK’nın dağda veya değişik ülkelerde oturan ‘yetkililerinin’ haberi olduğunu, onlarca da tartışıldıktan sonra DTK’ye geldiği açıktır.

Bu görüşle, Özerklik Bildirisi’nin, Kürt politikalarıyla birlikte düşünülmesi gereken PKK’nın, bundan sonraki eylem ve girişimlerini bu belgeye bağlı olarak belirleyeceğini düşünüyorum. PKK’nın ve hatta Türkiye’deki milliyetçi Kürtlerin yapacakları veya yapmayacakları bu belgeden çıkarılabilecektir.

Özerklik Bildirisi’nin Öcalan’dan habersiz kaleme alındığı düşünülemez. İlerideki günlerde Öcalan’ın, huyu ve anlayışı bakımından, bildiriyi yok sayarak konuşması mümkünse de bu belgeye öncekilerden daha uzun süre saygı göstereceği beklenmelidir.

Anayasal yanı
Özerklik Bildirisi’nin anayasal tarafı, siyasal tarafı kadar, hatta ondan daha da önemlidir. Bazı hatırlatmalar yapmak istiyorum:

Kurtuluş Savaşı sırasında çıkarılan ilk anayasa, 1 Şubat 1921 tarihinde yayımlanan ‘Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’dur. Bu Kanun’un ‘İdare’ başlıklı 10’uncu maddesi, “Türkiye, coğrafi durum ve ekonomik ilişkiler bakımından vilayetlere, vilayetler kazalara bölünmüş olup kazalar da nahiyelerden oluşur” denilmektedir.

Bundan sonra gelen maddelerde; şimdi ‘il’ dediğimiz ‘vilayetlerin’ ve ‘nahiyelerin’ ‘mahalli umurda (yerel işlerde), kişiliğe ve özerkliğe sahip’ olduğu belirtilmiş; seçilmiş meclisleri ve meclislerin oluşturduğu yürütme kurulu oluşacağı düzenlenmiştir.

Merkezin işleri

“Dış siyaset, yargı (şer’i adli), iç siyaset, askeri işler, uluslararası ekonomik işler, Büyük Millet Meclisi’nce, birden çok ili kapsayan hususlar” merkezin yapacağı işler olarak sayılmıştır. Bu ‘hususların dışındaki’ işlerin “Büyük Millet Meclisi’nce çıkarılacak kanunlar gereğince ‘vilayet şûralarının’ (il meclislerinin)” yetkisi içinde olduğu belirtilmiştir.Aynı maddede bu işler şöyle sıralanmaktadır: Vakıflar, medreseler, eğitim, sağlık, ekonomi, tarım, bayındırlık, sosyal yardım.

Yasa tasarısı, görüşülmesi
Kurtuluş Savaşı boyunca bir yanda harp sürerken, hükümet “İdare-i Kur’a ve Nevahii Kanunu Layihası”nı (Nahiyeler ve Köyler İdaresi Kanun Tasarısı) hazırlamıştır. Bu tasarıyı ‘Dahiliye Encümeni’ (İçişleri Komisyonu) değiştirerek kabul ederek bir rapor hazırlamış ve bu rapor 1923 yılı ortalarına kadar Meclis Genel Kurulu’nda görüşülmüştür. (1)
Bilindiği gibi 1923 değişikliklerinde Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’ndan bu maddeler çıkarılmış ve bu günlere gelinmiştir.

Yerel yönetimde reform
Bir grup arkadaşımızla, son öneriye benzer ve daha ileri sayılabilecek yanları olan bir proje hazırlayıp ‘Demokratik Cumhuriyet Programı’ adıyla yayımlamıştık. (2)

Bugünkü iktidar 2003 yılında, yerel yönetimlere özerklik getiren Kamu Yönetimi Temel Kanun Tasarısı hazırlanmış, Meclis’ten geçmiş, ancak cumhurbaşkanınca anayasaya aykırılığı nedeniyle Meclis’e iade edilmiştir. Gerçekten de bu kanun, anayasanın 126 ve 127’nci maddelerine aykırıydı. Kanunun Meclis’te düzeltilerek tekrar çıkarılması yerine, İl Özel İdaresi ve Belediyeler Kanunları, anayasaya açık aykırılık olmayacak biçimde yeniden düzenlenmiş ve kanunlaşmıştır.

Ağustos ayında, ‘Ortak Akıl’ soru konferanslarında, “Kürt sorunu açısından merkezi-yerel hak ve ödevleri belirleyen birkaç çerçeve çizgisi neler olabilir” sorusuna cevap aranmış ve cevaplar bir raporda birleştirilmiştir. BDP’nin önerileri daha siyasal içerikli ve sloganlarla süslenmiş olmakla birlikte, Radikal’de de yayımlanan ortak akıl cevaplarından daha ileri değildir.

BDP kamuoyuna Özerklik Bildirisi ile özünde yerel yönetimlere ‘muhtariyet’ kazandıracak bir öneri getirmiştir. Bu öneri, sadece Kürtlerle ilgili değildir, bütün Türkiye’yi kapsamaktadır ve 1921 Anayasası’ndan daha ‘yerel’ değildir.

Girişimi saptırmayalım
Ülke yönetiminde sıkıntıların, karmaşanın, vakit kaybının, verimsizliğin nedeni yönetim sistemimizdir. Bu yönetim sistemini 80 yıldır Kürt meselesindeki yargılarımız nedeniyle geçemiyoruz. Şimdi yeni bir anayasa yapacağız, bu öneriyi uygarca tartışalım; eksiklerini, fazlalığını, doğrularını, yanlışlarını yazalım ama lütfen, önerinin Siyasi Partiler Kanunu’nun yasaklama maddeleriyle ilgisini aramayalım; bu arayış memleketimizin hayrına değildir. Daha ilerisine geçip girişimi, ‘terör örgütünün Türkiye’yi bölme projesi’ olarak tanımlamak aymazlıktır, bütün millete karşı günahtır.
1) Rıdvan Akın, 192l’ler Anadolusu’nda Yerel Demokrasi Girişimi: İdare-i Kur’a ve Nevahii Kanunu Layihası, Toplumsal Tarih sayı: 32, Ağustos 1996.
2) Demokratik Cumhuriyet Programı, İmge Yayımları, No: 122, Nisan 1995, Zirve Ofset, Ankara