Ana Sayfa Blog Sayfa 5340

Üçüncü Köprüye karşı 26 Aralık’ta Kadıköy’de miting var

Aralarında Üçüncü Köprü Yerine Yaşam Platformu ve Yeşiller Partisi’nin de olduğu çok sayıda siyasi parti, meslek odası ve çevre örgütü tarafından düzenlenen 26 Aralık Kadıköy mitingi Üçüncü Köprüye, Tabiatı ve Biyoçeşitliliği Koruma Yasası adı altında yeni yıkımlara kapı açılmasına ve doğayı tahrip eden diğer yatırımlara karşı çıkmak amacıyla düzenleniyor.

2 Milyon İstanbullu Kampanyası’da bileşenlerini ve destekçilerini mitinge katılmaya çağırdı. 2 Milyon İstanbullu kampanyasının çağrısında katılımcılar 26 Aralık Pazar günü 12:00’de Kadıköy’de, Tepe Natilius’un önünde “2 Milyon İstanbullu” pankartının arkasında toplanmaya davet edildi.

Mitingi düzenleyen kuruluşlar şöyle:

Üçüncü Köprü Yerine Yaşam Platformu, (Beylerbeyliler Derneği,Beykoz Çiğdem Mah. Der., Beykoz Dernekler Birliği, Beykoz İnisiyatifi, Beykoz Tokatköy Ayazma Der., Boğaziçi Arnavutköylüler Der., BOÇEV, Çağdaş Yaşamı Destekleme Der., Çekmeköy Gönüllüleri Derneği, Çifte Havuzlar Güzelleştirme, Geliştirme ve Koruma Der., ÇEKÜL Vakfı, ÇHD, Dayanışmacı Atölye, Derbent Mah. Der., DİSK Emekli-Sen, DİSK Genel-İş 1 No.lu Şube, Gençlik Muhalefeti, Gazete Sarıyer, Gebze Bilkar (Bilimsel ve Kültürel Araştırmalar Yayıncılık ve Üretim Kooperatifi), Gülsuyu – Gülensu Güzelleştirme Der., Halkevleri İstanbul Şb., Haydarpaşa Dayanışması Platformu, Hayvanların Yaşam Haklarını Koruma Derneği, İç Dış Kumsalı Koruma ve Yaşatma Sivil Toplum Destekleme Der., İMECE-Toplumun Şehircilik Hareketi, İstanbul Barosu, İstanbul Çevre Konseyi, İstanbul Tabip Odası, İstanbul SOS Girişimi, İstanbul Yaşam Der., KESK İstanbul Şubeler Plat., Kilyos Çevre Koruma Der., Kocataş Mah. Der., Konut Hakkı Koordinasyonu, Kuzguncuklular Der., Küçükçekmece STK Platformu, Maden Mah. Der., Maden Mah. Dereiçi Der., Öğrenci Kolektifleri, Politeknik, Sarıyer Doğa ve Hayvan Dostları Plat., Sarıyer Mahalle Dernekleri Plat., SOS Çevre Gönüllüleri Platformu, Sosyal Haklar Derneği,  TEMA, TMMOB İstanbul İKK, Tonyalılar Kültür Yardımlaşma Der., TOZDER, TÜKODER, TÜRÇEK, Türkiye Ormancılar Der. İst. Şb., Validebağ Gönüllüleri Der., “Vapurlarımızı Vermiyoruz!”Plat.), Ege Su Platformu, GDO’ya Hayır Platformu, Marmara Çevre Platformu, Karadeniz İsyandadır PlatformuSulukule Platformu,Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu, Toprakların Kardeşliği Platformu, Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu, DİSK İstanbul Merkez Temsilciliği, Ataköy Sakinleri Derneği, Dersim Dernekler Federasyonu, Ekoloji Kolektifi, HOMUR Mizah ve Karikatür Grubu, Kadıköyü Bilim ve Sanat Dostları Derneği, KETEV Kemal Türkler Eğitim ve Kültür Vakfı, Yeryüzüne Özgürlük Derneği, BDP, CHP, EDP, EHP,  EMEP, ESP, ÖDP, TKP İstanbul İl Örgütleri, Yeşiller Partisi

Uluslararası Af Örgütü İran’daki ölümleri kınadı

Uluslararası Af Örgütü, geçtiğimiz hafta Çabahar’da meydana gelen ve çoğu camide ibadet etmekte olan 39’dan fazla kişinin ölümüne yol açan bombalı saldırıyla bağlantılı olmakla suçlanan 11 kişinin ölüm cezalarının infaz edilmesini kınadı.

İran’ın Fars Haber Ajansı’na göre Zahedan Cezaevinde asılan 11 kişi, İran’ın güneydoğusundaki Baluchi azınlık alanında yer alan Çabahar’da 15 Aralık günü meydana gelen saldırının sorumluluğunu üstlenen İran Halkçı Direniş Hareketi (PRMI ya da Jondallah) ile bağlantılıydı.

Uluslararası Af Örgütü’nün Orta Doğu ve Afrika sorumlusu Malcolm Smart, “Geçen haftaki bombalama canavarca bir eylemdir ve bunu şiddetle kınıyoruz, fakat aynı şekilde adalet değil de misilleme niteliğindeki bu infazları da kınıyoruz.” dedi.

Yetkililer, altı mahkûmla ilgili suçlamaların, eğer varsa, hiçbir detayını veya 11 kişinin, adil olmamakla ünlenmiş Devrim Mahkemeleri’nde bakılan davalarıyla ilgili herhangi bir detayı açıklamadılar.

11 kişiden dördü devlete karşı silahlanma, adam kaçırma ve diğer suçlardan, ‘Moharebeh’ (Allah düşmanlığı) gerekçesiyle suçlu bulundular.

Bir diğerinin geçtiğimiz Temmuz ayında Zahedan’da gerçekleşen başka bir cami bombalama olayıyla suçlandığı söyleniyor.

Malcolm Smart, “İran yetkililerinin kamu güvenliğini sağlama ve suç işleyenleri adalete teslim etme sorumluluğu vardır, fakat yetkililer bunu yaparken insan haklarına saygı göstermeli ve uluslararası hukuk kuralları çerçevesindeki yükümlülüklerine uygun davranmalılar.” dedi.

“Bu vakada, bu gereklilikler tamamen gözardı edilerek yargısız infaza varılmış gibi görünüyor.”

PRMI son yıllarda rehin alma eylemlerine karışmış, kimi durumlarda rehin aldığı kişileri öldürmüş, sivillere yönelik gelişigüzel saldırılar da dahil olmak üzere birtakım saldırılar düzenlemiştir. Bu saldırıların en azından bir tanesi PRMI üyelerinin öldürülmesine misilleme olarak düşünülmüştü. Örgüt, ağırlıklı olarak Sünni Müslüman Baluchi azınlığının haklarını temsil ettiğini iddia ediyor.

PRMI’nin eski lideri Abolmalek Rigi, İran yetkilileri tarafından 2010 yılının Haziran ayında idam edildi. Rigi adil bir şekilde yargılanmadı. Önceki yıllarda, PRMI üyesi olduğu iddia edilen başka kişiler de adil olmayan yargılamaların ardından idam edilmişlerdi.

Uluslararası Af Örgütü, insan haklarının nihai reddi olarak gördüğü ölüm cezasına; suçun mahiyetine, suçlunun özelliklerine, veya ölüm cezasının devlet tarafından mahkumu öldürmek için bir yöntem olarak kullanılmasına bakmaksızın, her durumda ve istisnasız olarak karşı çıkar. (www.amnesty.org.tr)

Aliye Kavaf açık ara birinci durumda

CNNTürk’ün 2010 yılı anketinin “Yılın Gafı” bölümünde birinciliği Bakan Kavaf götürüyor. LGBTT bireylerinin tepkisiyle karşılaşan “Eşcinsellik hastalıktır” sözleri ile Kavaf oyların çoğunu almaya devam ediyor.

CNNTürk’ün 2010 yılını değerlendirmeye aldığı anketinde en çok oyu alanlardan biri de Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Aliye Kavaf oldu.

“Yılın Gafı” bölümünde Bakan Kavaf yüzde 59’luk oy oranıyla birinciliğini koruyor.

Kavaf’ı birinciliğe taşıyan sözü ise hak savunucularının tepkisini çeken “Eşcinsellik hastalıktır ve tedavi edilmeldir” sözleri oldu.

Yılın gafları sıralamasında Kavaf dışında Çevre Bakanı Veysel Eroğlu, YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan, Rize Belediye Başkanı Halil Bakırcı ve müzisyen Fazıl Say da yer alıyor.

CNNTürk’ün internet sitesinden yayınladığı ankette oy oranları şöyle;

Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Kavaf: “Eşcinsellik hastalıktır” Yüzde 60

Rize Belediye Başkanı Bakırcı: “Güneydoğu’dan ikinci bir eş alalım. Hasım değil, hısım olalım” Yüzde 19

Fazıl Say: “Arabesk yavşaklıktır” Yüzde 10

Çevre Bakanı Eroğlu: Allianoi’ye Destek Veren Tarkan’a “Kendi işine baksın” Yüzde 6

YÖK Başkanı Özcan: “ABD ve İsrail’in ürettiği GDO’lu domatesle 20 yıl içinde bir millet yok edilebilir” Yüzde 5

Ankette son durum:

http://www.cnnturk.com/2010/default.aspx?p=13

(Kaos GL)

Almanya’da göçmenler önyargıları yıkıyor

0

Alman Bertelsmann Vakfı’nın son araştırması, Almanya’da yaşayan göçmenlerin, topluma uyumunun tahmin edilenin çok üzerinde olduğunu ortaya koyuyor. Kariyer yapmak da göçmen kökenli gençler için sanılandan daha önemli.

Almanya’da genel kanı, göçmenlerin eğitim seviyelerinin düşük olduğu ve meslekî ideallerinin bulunmadığı yönünde. İşte bu önyargılar, Alman Merkez Bankası’nın eski Yönetim Kurulu Üyesi Thilio Sarrazzin’in özellikle Türk ve Arap göçmenlerin Alman ekonomisine yük getirdiği ve manavlıktan başka üretim faaliyetinde bulunmadığı yönündeki açıklamalarla hayli tartışıldı. Ancak Bertelsmann Vakfı tarafından Emnid araştırma şirketine yaptırılan “Meslek ve Aile” adlı araştırma, Almanya’daki bu önyargların aksi yönünde sonuçlar ortaya koydu. Araştırma Almanya’da yaşayan göçmenlerin, toplumaAraştırmayı kamuoyuna sunan Vakfın Yönetim Kurulu Başkanı Liz Mohn, uyumunun tahmin edilenin çok üzerinde olduğunu gözler önüne seriyor. Mohn, “Bu sonuçlar, Alman toplumunda göçmen kökenliler hakkında yaygın olan önyargıları tamamen çürütecek nitelikte” değerlendirmesinde bulunuyor.

Araştırma kasım ayında 900 Alman ve göçmen kökenli bin gençle yapıldı. Araştırmaya göre, göçmenler kariyer yapmayı Almanlara oranla daha fazla önemsiyor. Özellikle yabancı kökenli gençler kendilerini “oldukça başarı ve verim odaklı” olarak tanımlıyor. Alman gençlerinin sadece yüzde 45’i meslekî kariyerinde yükselmeyi planlarken, buna karşın her 10 göçmen kökenli gençten 9’u mesleğinde ilerlemeyi hedefliyor.

Oysa kısa bir süre Aşağı Saksonya Eyaleti’nde Sosyal İşler Bakanı olarak atanan Aygül Özkan, kariyerinde geldiği noktayı bileğinin hakkıyla elde ettiğini açıklamak durumunda kalmıştı: “Yıllarca kadın kotasından bahsedildikten sonra benim bu göreve göçmen kotasıyla mı gelip gelmediğim sorusunu, başkaları cevaplamalı. Çünkü benim hislerim bu yönde değil. Eğer böyle düşünmüş olsaydım, bu görevi reddederdim. Çünkü kendimi bu şekilde sınıflandırmaya izin vermem. Nitekim ben de Almanya’da doğdum, eğitimimi burada tamamladım, bence mükemmel denecek derecede iyi Almanca konuşuyorum, birçok yabancı dile de hakimim. Ben zaten çok dilli olarak büyüdüm. Sanırım bunlar kariyeride geldiğim noktayı açıklamak için ikna edici olmalıdır.’’

38 yaşındaki hukuk eğitimi almış başarılı siyasetçinin bu açıklamayı yapmasının nedeni ise ilk Türk işçilerinin Almanya’ya gelişinden yaklaşık 50 yıl sonra, Almanya’nın ilk Türk kökenli bakanı seçilmesiydi. Göçmenlerin topluma uyumu konusunda ırkçılıkla nitelendirilen açıklamaların gündeme geldiği bir dönemde “İslam da Almanya’ya aittir” diyerek Müslüman göçmenlerin sempatisini kazanan Almanya Cumhurbaşkanı Christian Wulff da Aşağı Saksonya Eyaleti Başbakanlığı döneminde hem ekibinde yer alan bakanı Özkan hem de diğer göçmen kökenliler için şunları söylemişti: “Şunu görmelisiniz ki, Werder Bremen Mesut Özil’i göçmen kökenli diye değil çok iyi futbol oynadığı için ekibine kattı. Bizde de aynı şekilde olmuştur. Yani bizim futbol, müzik, kültür gibi birçok alanda Türk kökenli muhteşem simalarımız var. Aynı şekilde politikada da. Aşağı Saksonya’nın dünyaya açık vatandaşları, eyaletimizin kalkınmasına Türk kökenli bir siyasetçinin de katkısı olmasından büyük mutluluk duyuyor.”

Göçmen kökenli erkeklerin yüzde 41’i temizlik, yemek ve çocuk yetiştirmenin, çiftlerin ortak görevi olduğunu düşünüyor.

Kadının rolü

Emnid araştırmasının bir başka dikkat çekici sonucu ise ev işlerindeki rol dağılımı konusunda. Çünkü bu konuda da araştırma sanılanın aksi şekilde sonuçlar ortaya koyuyor. Göçmen kökenli erkeklerin yüzde 41’i temizlik, yemek ve çocuk yetiştirmenin, çiftlerin ortak görevi olduğunu düşünürken, Alman erkelerinin sadece yüzde 35’i aynı görüşü paylaşıyor.

Klişeleri kıran bir başka önemli nokta ise kadınların mesleki konumları konusunda. Göçmenlerin yüzde 74’ünün, “kadının yeri evidir” gibi geleneksel bir düşüceyi kabul etmediğini ortaya koyuyor. Müslüman ülkelerden gelen göçmen kökenlilerin yüzde 70’i, bu tarz bir anne ve kadın imajına kesinlikle karşı olduklarını belirtiyorlar. Ve bununla Almanlardan daha muhafazakâr oldukları iddialarını da çürütüyor. (Deutsche Welle Türkçe)

Van’da öğrencilere açılan 878 soruşturma var

Milli Eğitim Bakanlığı’nın YÖK verilerine dayanarak açıkladığı rakamlara göre Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde son dokuz yılda 878 öğrenciye soruşturma açıldı. Bu yıllar arasında öğrenciler hakkında açılan davalarda 182 bin 567 TL mahkeme masrafı ödendi.

Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu, Yüzüncü Yıl Üniversitesi’ndeki öğrenci soruşturmalarına ilişkin BDP Van Milletvekili Özdal Üçer’in verdiği soru önergesini yanıtladı. Çubukçu, YÖK’ün verilerine göre 2000-2009 yılları arasında öğrencilere açılan davalarda öğrenci mahkeme giderleri harcamalarının toplam 182 bin 567 TL 32 KR olduğunu belirtti.

Çubukçu’nun açıkladığı rakamlara göre; 2000-2008 yılları arasında toplam 878 öğrenci hakkında soruşturma açıldı. 2000 yılında 14 öğrenciye, 2002’de 16, 2004’te 79, 2005’te 513, 2006’da 203, 2007’de 22, 2008’de 31 öğrenciye soruşturma açıldı. Ancak Kürt öğrencilerin anadilde eğitim talebi için yürüttükleri kampanya nedeniyle 2001-2002 döneminde yüzlerce öğrenci gözaltına alınıp, onlarcası hakkında soruşturma açılıp ve ceza verilmesine rağmen, Çubukçu’nun açıkladığı rakamlara bunların yansıtılmaması dikkat çekti.

2000-2008 arası disiplin cezası alan öğrenci sayısı da dikkat çekiyor. Bakanlığın verilerine göre; 2000-2001’de 2 uyarı, 3 kınama, 9 uzaklaştırma cezası verildi. 2001-2002’de 9 kınama, 15 uzaklaştırma cezası verildi. 2002-2003’te 7 uyarı, 7 uzaklaştırma cezası verildi. 2003-2004’te 22 uyarı, 11 kınama ve 1 uzaklaştırma cezası verildi. 2004-2005’te 17 uyarma, 10 kınama, 134 uzaklaştırma, 2 okuldan çıkarma cezası verildi. 2005-2006’da 20 uyarı, 58 uzaklaştırma, 16 okuldan çıkarma cezası verildi. 2006-2007’de 2 uyarı, 6 kınama, 15 uzaklaştırma 1 okuldan çıkarma cezası verildi. 2008-2009’da ise 5 uyarı, 2 kınama, 40 uzaklaştırma cezası verildi. (ANF)

Arjantin’in eski diktatörü ömür boyu hapse mahkum edildi. Ya Türkiye?

Yargıçlar, Videla’nın ömür boyu hapis cezasını sivil bir hapishanede geçirmesine karar verdi.

Arjantin’in eski askerî yöneticisi Jorge Videla’nın ömür boyu hapis cezasının gerekçesi insanlığa karşı işlediği suçlar.

Orta Arjantin şehri Cordoba’daki mahkeme 85 yaşındaki General Videla’yı 1976 – 1983 yılları arasındaki askerî yönetim döneminde muhalifleri öldürmekten suçlu buldu.

General, Arjantin’in “Kirli Savaşı” olarak adlandırılan dönemin baş mimarı olmakla suçlanıyordu.

Askerî rejim altında 30.000 kişi işkence görmüş ve öldürülmüştü.

Cezaî olarak suçlu

Yargıçlar, General Videla’nın ömür boyu hapis cezasını sivil bir hapishanede çekmesine karar verdi.

General, askerî rejim döneminde işlediği suçlardan dolayı mahkum olduğu ömür boyu hapis cezasını çekmekteydi ancak 1985’te aldığı cezanın ardından bazı özel ayrıcalıklardan yararlanıyordu.

Yargıçlar General Videla’nın Cordoba’daki 31 mahkumun işkence görmesi ve ölümünden “cezaî olarak suçlu olduğu kararına vardı.

General Videla, adam öldürmekle suçlanan, çoğu askerî personel ve polis olan 30 kişiden biriydi.

Ömür boyu hapis cezasına çarptırılanlar arasında yargıçlar tarafından solcu eylemcilere karşı girişilen “Kirli Savaş”’ta rol aldığı sonucuna varılan General Luciano Benjamin Menendez de bulunuyor.

Mahkeme General Videla’nın “derhal” sivil bir hapishaneye aktarılmasına karar verirken, General Menendez’in yerel bir hapishaneye aktarılmasının uygun olup olmadığına yapılacak tıbbî testlerden sonra karar verilecek. (BBC)

Çev: Swrkan Köybaşı

İki kadın bir tartışma programı

Bu akşam (Siz bu yazıyı okurken dün akşam) son zamanlarda izlediğim en keyifli tartışma programlarından birini izledim. Ayşe Böhürler ve Binnaz Toprak 22 Aralık Çarşamba günü, Mirgün Cabas’ın NTV’deki Herşey programına katıldılar.  Program, konuklarıyla birlikte “İki Kadın İki Türkiye” temasıyla sunuldu.

Malumunuz, Binnaz Toprak yeni oluşan CHP Parti Meclisi’nde yer alıyor. Ayşe Böhürler de AKP MKYK’sında görev alan, aynı zamanda AKP’nin kurucuları arasında yer alan bir kadın. Programı keyifle izlemem sebep olan şey ise, ilk defa iki partinin üst düzey yönetiminde olan iki politikacının CHP’li olanın AKP’nin belli politikalarını, AKP’li olanın da CHP’nin siyasi duruşunu eleştirmesinin ardından, ikisinin de partilerine yönelik yapılan eleştirilere hak vermesi ve değişim ümidi taşıdıkları için politika yapıyor olduklarını söylemeleriydi.  Bugünleri göreceğiz deseler sevinir, ama inanmazdım. Burada Binnaz Toprak’ın akademik kimliği ve politik görüşleri kadar, tartışanların iki kadın olmasının da etkili olduğunu düşünüyorum.

Bunu düşündüren bir diğer emare de, programın ilerleyen bölümlerinde taban tabana zıt görüşleri savunurlarken bile bu iki kadının şiddetsiz bir dil kullanmış olması, kendilerini tekrar etmektense, karşısındakini dinleyip, konuyu bir sonraki adıma taşımayı tercih etmeleriydi. Bu tercih, tartışma ilerledikçe bize daha büyük resmi görme şansı, daha zengin bir kavrayış fırsatı da yarattı. Böylece aslında iki tarafın da haklı tespitleri olduğunu, bu tespitleri farklı gözlem alanlarında yaptıklarını, birbirlerine “zıt” görüşte olmadıklarını, sadece birbirlerini görmediklerini, oysa bu kesimlerinin kendi içlerinde değişimler yaşayarak aslında bir anlamda birbirlerine yaklaştıklarını anlıyorduk.

Diğer sevindirici konu da, programda, toplum hayatındaki kadın varlığının boyutları ve şekilleri üzerine tartışılıyor olmasıydı.  Binnaz Toprak’ın akademisyen kimliğinin etkisini burada yadsıyamayız. Fakat zaten sevindirici olan bir şey de bu, artık Binnaz Toprak’ı bir politikacı olarak izliyor oluşumuz. Toplumda kadının konumunun takip edilen bir siyasi kriter oluşu.

CHP’nin değişim iddiasını, bu isimleri partiye dahil ederek gerçekleştirmeyi tercih etmesi de dikkat edilmesi gereken bir diğer gelişme. Bu bana Türkiye’deki ana muhalefetin, daha çok kavramak isteyen, daha empatik, daha yapıcı, daha şiddetsiz bir yol izleyeceği, böylece ülkede daha feminen bir politika alanının doğacağı umudunu veriyor. Belki bunu söylemek için çok erken, belki fazla iyimserim, ama umut etmek ve bu umut hakkında yazıp  konuşmak, eylemek, ona ulaşmanın tek yolu.

Ülkede birbirini duymayan politik grupların kadınları politikada daha çok yer aldıkça, siyasette şiddetsizlik geleneği yaygınlaştıkça, uzlaşma, anlama, barışma şansımız çok daha büyük olacak.

Ökkeş Şendiller’in yumurtası

Aslında günlerdir tartıştığımız meseleye son noktayı Ökkeş Şendiller koydu veya konuyu yeni baştan ve farklı bir bakış açısıyla tartışmamızı sağlayacak tartışmayı başlattı. Pazartesi günkü Radikal’de görüşlerine başvurulan Şendiller’in 19 Aralık Maraş olaylarını anma gününde çıkan olaylara ilişkin yorumu şöyle: “ büyütmeyin, yumurta atma gibi bir şey.”

Pazar günü Maraş’ta 32 yıl önce yapılan ve tamamına yakını alevi 111 insanın ölümüyle sonuçlanan katliamın anma törenleri yapılırken ülkücü işaretleri yapan bir grup anma törenlerini provoke ederek güvenlik güçlerinin zor kontrol edebildiği olaylara yol açmışlardı.

1978’teki katliamı hatırlatacak şekilde anma törenlerini yapanların üzerine “burası Maraş, buradan çıkış yok” sloganları ile yürüyen grupları Maraş katliamı davasının1 nolu faili olarak yargılanan Ökkeş Şendiller balkonunda muzaffer bir komutan gibi seyrediyordu.

Yumurta atma eylemi Ökkeş Şendiller gibi birinin ağzında dillendirildiği andan itibaren farklı bir anlam kazanır. Artık birilerini protesto etme iddiasıyla eline yumurta (veya domates veya tuvalet kâğıdı) alan ne yaptığını bir kez daha düşünmek zorundadır. Yaptığı acaba Ökkeş Şendiller gibilerinin mazur göreceği bir eylem midir?

Yumurta atma gibi başlangıçta demokratik bir hakkın masumane kullanılması çerçevesinde düşünülebilecek bir eylemi tasarlarken iki kritik eşiğin mutlaka göz önünde tutulması gerekir:

İfade özgürlüğü ve şiddet kullanımı.

Protesto eylemleri eğer devlet imkânları ile susturulan ifade özgürlüğünüzü gündeme getirmek için yapılıyor ise demokratik bir haktır. Bu hakkın engellenmesi ise anayasal bir suçtur ve bu suçu işleyenlerin hesap vermesi için mücadele edilmelidir. Eylemler eğer birilerinin ifade özgürlüğünü engellemek amacını taşıyor ise tehlikeli bir eşiğe yaklaştık demektir. Protesto edilen ifadeler katılmadığımız, hatta karşı çıktığımız görüşler olsa bile engelleme hakkını nereden aldığımızı kendimize sormamız gerekmez mi? Katılmadığımız, karşı çıktığımız görüşleri eleştirme kanalları açık olduğu sürece susturmaya çalışmak, sizin görüşlerinizi doğru bulmayanların da sizi susturma hakkını meşru kılmaz mı?

“Sakıncalı” bulduğumuz görüşlerin yayılmasını engellemenin sayısız yolu vardır. Siyasi mücadeleler bunun içindir. Beğenmediğiniz görüşleri niçin yanlış bulduğunuzu açıklarsınız, insanları ikna etmeye ve kendi yanınıza çekmeye çalışırsınız, bu doğrultuda örgütlenirsiniz.

Eğer bu yolu değil de, karşı görüşteki insanları susturmaya, sindirmeye, korkutmaya çalışırsanız şiddet kullanımına çok yakın bir noktada bulursunuz kendinizi.

Bu noktadan sonrası artık sadece şiddetin değişik tonlarıdır. Yumurta atmaktan yumruk atmaya, hatta sokak ortasında güpegündüz arkadan kurşun sıkmaya kadar uzanır. Ne yazık ki insanlık bugüne kadar şiddetin küçüğünü, büyüğünü, masumunu, günahkârını tefrik edecek bir mekanizmayı henüz bulamadı. Bu anlamda öfke ile sallanan bir işaret parmağı veya elde tutulan bir sopa veya meydanlarda dolaştırılan bir tank eğer düşündüklerinizi dile getirmenizi zorlaştırıyorsa tehdit anlamı taşır ve orada bir sorun olduğu açıktır. Demokrasilerde bunun yeri olmamalıdır.

İfade özgürlüğünün ister devlet, ister görüşlerinizi sakıncalı bulan diğerleri tarafından engellenmesi eşitsiz bir egemenlik durumunu gösterir. Demokratlığın temel ölçütlerinden biri de eşitsizliğe ve egemenlerin iktidarına karşı çıkmaktır.

O namlu ‘U’ dönüşü yapar beyler!

Alberto Contador doping yaptı mı?

Bisiklet dünyasının son aylarda en çok merak edilen konusu bu.

Mesele henüz açıklığa kavuşmadığı için pek bir şey yazmadım. Ama son yaşanan bir gelişmeden sonra gün bugündür deyü kaleme sarıldım.

Bisiklet sporu 2006’da yaşanan doping skandalından sonra büyük bir itibar kaybına uğramıştı. Konunun muhatabı olan herkes durumun nasıl toparlanacağını merak ediyordu.

Geçen dört yıl içinde kelimenin her anlamıyla bir kan değişimi yaşandı. Ricardo Ricco gibi örnekler bir yana bırakılırsa, bir arınma dönemi yaşandığı genel kabul görüyordu.

Bunda takımların doping konusunda özel programlarının etkisi kadar, yeni kuşak bisikletçilerin varlığı da rol oynuyordu. Özellikle Schleck, Contador, Nibali  gibi isimlerin ‘beyaz’ görüntüleri ziyadesiyle etkiliydi.

Ve fakat eylül sonunda gelen haber beyaza gölge düşürdü.  Contador, idrarında çıkan Klenbuterol yüzünden UCI (Uluslarası Bisiklet Birliği) tarafından geçici olarak yarışlardan men edildi.

Alberto asla doping yapmadığını, yediği et yüzünden böyle bir sonuç yaşadığını söylüyor. Lakin inanmayanların sayısı hayli kabarık. İnternet onun adına biftek lokantası açanlardan, Wanted ilanlarına kadar her çeşit dalga malzemesiyle kaynıyor.

**

Contador’un lakabı El Pistolero yani silahşör.

Podyumda, finişte, dağda, bayırda eliyle o sevimsiz nişan hareketini yapıyor. İmaj danışmanları hareketi evvelki sene görsel bir çalışmaya dönüştürdü. İlk logo hayli mütecaviz bir toplu tabanca imgesiydi. Ertesi sene imge yumuşatıldı ve tabancaya dönüştürülmüş bir el kullanılmaya başladı.

Alberto için henüz kesinleşmiş bir karar yok. Dolayısıyla, ‘aksi ispatlanana kadar herkes masumdur” ilkesi onun için de geçerli. Dilerim öyledir ve dilerim Pistolero’nun namlusu ‘U’ dönüşü yapıp kendisini vurmaz.

“Peki neden biraz daha beklemedin bu yazı için?” dediğinizi duyar gibiyim.

Anlatayım… TBMM Silah Alt Komisyonu geçenlerde bir tasarı hazırlamış. Eğer  doğruysa, isteyen, 5 silah ruhsatı alabilecek,  üstünde 2 silah birden taşıyabilecek, ruhsat için tam teşekküllü bir hastaneden rapor almak gerekmeyecek, internette silah reklamı yapılabilecek ve silah bulundurma yaşı 18’e inecekmiş.

Türkiye’de silahlanmanın nelere mal olduğunu uzun uzun saymaya gerek yok. Her şey ortada.

Hâl  böyleyken tasarıyı savunanların hangi argümanlara sahip olduğunu merak ediyor insan.

Bakın  Silah Üreticileri, Satıcıları ve Sevenleri (!) Derneği başkanı ne demiş: “İç savaş çıkarsa silah gerekir, Boşnaklar silahlanmış olsaydı Sırplar bu kadar kolay katliam yapabilir miydi?”

Sayın başkan, Çehov’un o sözünü bilir misiniz? ‘Eğer sahnede bir silah varsa eninde sonunda patlar’ der büyük yazar. Ve o silahın kime patlayacağı asla belli olmaz ve bir bakmışsınız hepimiz Boşnak olmuşuz.

Biliyorum böyle bir milyon cümle kursak, Doktor Frankeştayn öyküleri filan anlatsak size vız gelir kurusıkı gider ama ben yine de İnarritu’nun muhteşem filmi Babil’i seyretmenizi öneririm. ‘Global Köy’ de namlunun her an ‘U’ dönüşü yapabileceğini anlatan bir epiktir o.

Hepimiz Boşnak’ız orada.

ANTREMAN YARIŞLARI BAŞLADI

Kış gelince bisiklet yarış sezonuna ara verilir. Antreman yarışları başlar.

Geçen haftasonu Çekmeköy’de Kaçkar Bisiklet’in düzenlediği geleneksel antreman yarışı yapıldı.

19 Aralık’ta ise Maçka Demokrasi Parkı’nda BO-CE gece yarışı yapılacak. Bora Tirki ve Cemal Dilben’in bu yıl üçüncüsünü düzenledikleri yarış ögleden sonra üçte başlayacak, saat sekize kadar sürecek.

Daha detaylı bilgi almak isterseniz [email protected] adresinde yazabilirsiniz.

İstanbullu balığa hasret kalacak mı?

Bu sene İstanbul’un balık pazarlarında alışılmışın dışında bir hareketlilik var. Balık hallerinin koridorlarında veya balıkçı tezgâhlarının arasında geç yaşlı pek çok İstanbullu ellerinde cetvellerle balıkların boylarını ölçüyor. Balıkçılarla İstanbullular arasında zaman zaman gergin, zaman zaman neşeli konuşmaların geçmesine neden olan balıkların boyu meselesi iki kampanya tarafından gündeme getirildi.

Greenpeace’in yürüttüğü kampanya” küçük balık yoksa, büyük balık da yok” diyor. Endüstriyel balıkçılık ve denizlerdeki denetimsiz avlanma nedeniyle denizlerdeki yaşamın tehlikede olduğuna dikkat çekiliyor. Tezgahlardaki balıkların gittikçe küçüldüğünü ve denizlerde balık azaldıkça daha fazla küçük ve yavru balık avlandığını, bu sürecin de denizlerdeki yaşamın  geriye dönülmez şekilde bitme noktasına doğru gittiğini söyleyen Greenpeace yetkilileri çok geç olmadan yasal balık avlanma boylarının yeniden  belirlenmesi için Tarım Bakanlığını göreve çağırıyor.

Greenpeace’e göre böyle devam ederse 40 yıl içinde denizlerdeki balık stokları tamamen tükenebilir. Şu anda büyük balıkların % 90’ının, toplam balık stoklarının da %60’ının yok edildiğini savunan yetkililer henüz çok geç kalınmadığını ve yasal düzenlemelerle gelecek kuşakların da zengin deniz ürünlerini tadabileceklerini söylüyor.

Yumurtlama alanlarında ve yumurtlama dönemlerinde yapılan avlanmalar deniz kaynaklarını ziyan ederken doğal dengeyi de bozuyor. Balıkların olgun boya erişip  yumurtladığında binlerce balığın yaşama fırsatı bulacağını hatırlatan yetkililer, balıkların avlanma boylarının en az bir kez yumurtlamaya elverişli hale gelmesini sağlayacak şekilde yeniden düzenlenmesini talep ediyorlar.

Bu alanda kararlılıkla mücadele yürüten bir başka grup ta Slowfood hareketi çerçevesinde oluşturulmuş buluna Fikir Sahibi Damaklar grubu. Grubun kurucusu Defne Koryürek kampanyalarını daha özgül bir alanda sürdürüyor. “ İstanbul Lüfere Hasret Kalmasın” kampanyası çerçevesinde henüz yumurtlama büyüklüğü olan 24 cm’e ulaşamamış sarıkanat, çinakop, defne yaprağı gibi lüfer ailesinin yavru gruplarının avlanmasını engellemeye çalışıyor. Tüketilen her çinakopun binlerce lüferin sonu anlamına geldiği konusunda kamuoyunda geniş bir duyarlık yaratan grup öncelikle tüketicileri yanına çekmeye çalışmış.

Kampanyalarına bir yandan balıkçıları, bir yandan da tüketicileri ve balığı sunan lokantaları katmaya çalışıyor.

Grubun aylardır yürüttüğü militanca mücadele sonucu İstanbul’un pek çok lokantası çinakop ve sarıkanadı vitrinlerine sokmuyor. Çünkü konuya duyarlı pek çok İstanbullu menüsünde çinakop bulunan lokantaları mailler yoluyla diğer kampanya katılımcılarına duyurarak lokantanın kara listeye alınmasını sağlıyor. Müşterilerin ciddi bir baskı oluşturduğunu kabul eden lokantacılar kampanyanın başarılı olması halinde İstanbul sofralarının kraliçesi lüferin bollaşarak yeniden menülerine girebileceği günlerin ümidini taşıyorlar.

Fikir Sahibi Damaklar grubu bugün bir çağrı yayınlayarak vatandaşların aşağıdaki adreslere bir dilekçe ile başvurarak mevzuattaki 14cm’lik avlanma alt limitinin “ yasal bir katliam” olduğunu, ve lüferin  üreme erişkinliğine ancak 24-26cm arasında ulaştığın ve bu konuda gerekli yasal düzenlemelerin acilen yapılmasını talep edilmesini istiyor.

Koruma ve Kontrol Genel Müdürlüğü Genel Md., Doç.Dr.Muzaffer AYDEMİR

[email protected]

Koruma ve Kontrol Genel Müdürlüğü Genel Md. Yrdc., Dr.Durali KOÇAK
duralı[email protected]

Koruma ve Kontrol Genel Müdürlüğü Su Ürünleri Hiz. Daire Bşk., Vahdettin KÜRÜM
[email protected]

Başbakanlık
[email protected]