Ana Sayfa Blog Sayfa 5331

‘Halkın uyanışı’ ve şiddet – Mustafa Tuncaelli

İlginçtir, Yeşiller Partisi’nin üyesi bir arkadaşımız, Bodrum’da  bir paneliste onu konuşturmamak için tuvalet kağıdı atılmasını “Halkın Uyanışı” olarak niteledi!

Bu laftan benim anladığım, kendisi gibi düşünmeyeni konuşturmamak için  tuvalet kağıdı atan halk  “uyanan halk”tır. Siz de benim gibi mi anladınız?

Arkadaşımız gibi “Uyanan Halk”ı böyle tanımlıyorsanız eğer, bunu biraz daha geliştirebiliriz.

Kağıttan daha etkili olarak  yumurta atanlar var. Konuşturmamak için elinden geleni yapan ve konuşanın alnının ortasına çiğ yumurta atan bu “halk”,  tuvalet kağıdı atan halka göre “daha da uyanmış halk” sayılır. O tanımı temel alırsak,  bence aynen böyledir!

Ama bu tanımların hepsi bana yetersiz geliyor. Taş atan halkı ne yapacağız? Bence taş atan halk yumurta atana göre daha ilerici sayılmalı.

Polislere havai fişek atan, molotof atan halk da var, onları  ne yapacağız? Ya  bütün bunları eften püften bulup, silaha sarılan, dağlara çıkan halkımızın durumu?  Sanırım en uyanmış halk bu.

Kendi uyanmışlığını kolektif olarak değil  bireysel olarak gösteren halkımız da var. Kendisini terk eden karısını öldüren, sevgilisinin kafasını kolunu kesen, çocuklarını sokağa atan, “kötü yola” düştü diye  kendi öz kızını aile meclisi kararıyla öldüren,  kimsesizler yurdunda kalan çocuklara tecavüz eden,  yaşlılar yurdunda kalan yaşlılara işkence eden,  farklı takımı tutuyor diye rakip taraftarın kafasını gözünü yaran, bıçaklayan…

Bunların hangisi sizce en uyanmış halktır?

*   *    *

Mesela siz tam konuşmaya başlayacaksınız, sizin gibi düşünmeyen, sizin düşüncelerinize karşı olan biri tam alnınızın ortasına bir yumurta konduruyor. Saçınız başınız yumurta içinde, yumurtanın akı-sarısı yapış yapış  yüzünüzden aşağı süzülüyor. Kendinizi nasıl hissedersiniz? İçinizde nasıl bir duygu uyanır? Büyük ihtimalle haksızlığa uğramış, aşağılanmış, küçük düşürülmüş.

Büyük bir olgunlukla  ‘ne olacak canım, demokratik tepkilerini kullanıyorlar’ mı, dersiniz yoksa içinizden size saldıranlara karşı “bunu ne hakla yaparsınız” duygusuyla yükselen bir öfke, karşılık verme  isteği mi uyanır?

Atılan  şeyin tuvalet kağıdı olması,  yüzünüze vücudunuza geldiğinde bir yerinizi incitmemesi durumu hafifletir  mi, ağırlaştırır mı? Aklı sıra; senin değerin kıçımı sildiğim tuvalet kağıdı kadardır demeye, konuşanı aşağılamaya çalışan bu kişilerin tepkisi demokratik tepki midir? Kendimiz gibi düşünmeyenlere hatta daha da ileri gidip  düşüncelerini özgürce ifade etmeye çalışanlara böyle mi yapmalıyız?

Böyle yapmak, konuşanı susturmaya çalışmak, onu aşağılamak “halkın uyanışı” mıdır?

Yeşiller Partisi üyesiyim, şiddet karşıtıyım, düşüncelerin özgürce ifadesinden yanayım deyip, ondan sonra kendimiz gibi düşünmeyenlere (bu kişiler; yazarın, hükümetin maşası olduğunu düşündüğü için üzerine tuvalet kağıdı atma yerine kusmayı düşündüğü kişiler olsa bile – yalnız burada bir tehlike var, başka birileri de yazarın düşüncelerini eften püften hatta zararlı bulup üzerine kusmayı düşünebilir-) gösterilen “şiddeti” hoş mu görmeliyiz, teşvik mi etmeliyiz?

*    *    *

Hepimizin içinde haksızlığa uğradığımızda,  kendi var oluş sınırlarımız ihlal edildiğinde, kendi isteğimiz dışında bir şeylere zorlandığımızda,  yani hak ve özgürlüklerimiz baskı ve şiddet ile engellendiğinde,  kendimizi korumak için “şiddete baş vurma eğilimi” vardır.  Bu eğilim, küçük, büyük, yaşlı, genç, kadın, erkek fark etmez, insanlık hallerinden biridir. Yani hiç kimse ‘ben bu duygudan muafım’ diyemez, derse de doğru değildir.

Hak ve özgürlüklerimiz  engellendiğinde savunma iç güdüsüyle “şiddet”e eğilim gösteririz, buraya kadar tamam, bu şiddet eğilimi ve bu doğrultuda gösterilen “şiddet” her zaman onaylanır bir şey olmasa bile  anlaşılabilir bir şeydir, ama kendimizin istediği gibi olmayanlara kendimiz gibi olmaları için şiddet uygulamaya başladığımızda işler değişir. Buna  ‘tahakküm’ denir. Tahakkümün sözcük anlamı, ‘baskı, zorbalık etmek, zorla hükmetmek’ demektir.

Tahakküm ister hükümetin baskısı,  polisin copu,  biber gazı, işkencesiyle, ister ordunun darbeleri, hak ve özgürlükleri yok etmesiyle,  ister  mahkemelerin idam, hapis ve zindanlarıyla,  ister eğitim kurumlarında kılık kıyafet uygulamaları, okuldan atma tehditleriyle, ister  patronun  işten atma tehdidiyle, ister eşinizin, ailenizin benim istediğim gibi olacaksın baskısı, aile meclisinin aldığı ölüm kararlarıyla, ister toplantı salonlarında kendimiz gibi düşünmeyenlerin konuşmasını engellemek için boya, tuvalet kağıdı, yumurta, taş atmakla  gelsin sonuçta hepsinde ortak yan “kendi istediğin gibi olamazsın”, “kendi istediğin gibi düşünemezsin”“kendi istediğin gibi davranamazsın”, “kendi istediğin gibi konuşamazsın”dır.

Yani sonuçta egemen olan güç (bu bir kişi de olabilir, bir grupta olabilir,  bir sermaye sahibi, bir kurum, hükümet ya da  devletin kendisi de olabilir) tahakküme başvurarak,  “SEN ÖZGÜR BİRİ DEĞİLSİN,  SEN  KENDİN OLAMAZSIN, BENİM   İSTEDİĞİM GİBİ OLACAKSIN” demektedir.

*    *     *

Şiddet,  şiddeti doğurur. Bu bir sarmaldır. Yani bir kez şiddet başladığında bu yeni bir şiddeti doğurur, doğan şiddet diğer şiddeti besler böylece şiddet sürüp gider.

Egemenlerin kendi çıkarlarının sürdürülebilirliği amacıyla  devletin gücünü kullanması ve bu doğrultuda halkın üzerindeki tahakkümü, her zaman karşı şiddeti doğurmuştur. Osmanlı tarihi halk isyanları ile doludur.

1920 yılından bu yana 90 yıllık bir geçmişi olan Türkiye Cumhuriyeti tarihi de isyan, zindan, hapis, işkenceler ve idamlarla doludur.

1946 ya kadar ikinci bir parti kurulmasına (nabız yoklaması amacıyla kurulup kapatılan iki parti hariç) izin verilmemiştir. Çok partili sisteme geçtiğimizden bu yana üç defa ordunun doğrudan, 28 şubat 1997’de  dolaylı yoldan yaptığı müdahalelerle halkın iradesine müdahale edilmiştir.

Darbelerle hükümetler alaşağı edilmiş, başbakan, bakanlar idam edilmiş, yüz binlerce kişi  hapsedilmiş, işkence yapılmış, onlarca kişi asılmış, yok edilmişlerdir.

Ben devletim diyenler, bu ülkede yaşayan, bu ülke için canını vermiş ama dayatılan Türk kimliğini kabul etmeyen halka da zulmetmekten kaçınmamışlardır. Zulüm Kürt isyanlarını doğurmuş, Kürt isyanları şiddeti, şiddet yeni zulümleri.

Tahakkümün bir yöntemi olan şiddet,  karşı şiddeti yaratır. Kendisi olmak isteyenlerin, kişi, grup, sermaye, hükümet ya da devletin tahakkümüne karşı  başkaldırıda bulunmaları meşrudur, hem de haklarıdır.

Tahakkümün şiddetine karşı şiddete başvurma anlaşılabilir bir şeydir  ama Yeşiller tarafından savunulabilir bir şey değildir. Şiddet şiddeti yaratır, şiddetin ortadan kalkmasını istiyorsanız bunu şiddet uygulayarak yapamazsınız. Yaparsanız hem karşı çıkmış olduğunuz şiddetin ekmeğine yağ sürmüş olursunuz hem de siz de eskisi gibi temiz kalamazsınız, kirlenmiş olursunuz.  Şiddet; uygulayanı insanlığından uzaklaştırır, yaratığa dönüştürür.

Başkaldırının ve karşı koyuşun şiddet içermeyen başka yöntemleri de vardır. Pasif direnişin ve sivil itaatsizlik yöntemlerinin kölecilik karşıtı hareketlerde, ırkçılık karşıtı hareketlerde, hükümetin, devletin baskılarına karşı, hatta Hindistan’da olduğu gibi ülkeniz emperyalistler tarafından işgal altında olsa bile başarıyla uygulanmış bir çok örneği vardır.

Ülkesi Hindistan İngiliz işgalindeyken sivil itaatsizlik prensiplerine dayalı savaşımını otuz yıl sürdüren Gandhi ve Hindistan halkı  sonunda başarıya ulaşmış ve bağımsızlığa kavuşmuştur.

Yani sonuçta şiddete karşı şiddet tek yöntem değildir ve  Yeşiller olarak bizler şiddeti savunamayız. Karşımızdaki kişi, grup, sermaye, hükümet’in polisi, devletin ordusu veya çeşitli kurum ya da kuruluşlar ya da ‘maşaları’ olabilir,  yok etmeden yaratmak için, DOĞAYLA UYUMLU, DAHA FAZLA ÖZGÜRLÜK,  DAHA ADİL BİR YAŞAM için şiddetsizliği savunmalıyız.

*    *     *

Parti tüzüğümüzün ŞİDDETİN REDDİ  bölümünde şöyle demektedir:

“Yeşiller, hangi nedenle uygulanmış olursa olsun her türlü şiddeti reddeder;

yaşamın içinde ve politikanın her alanında şiddetsiz yöntemleri hayata geçirmeyi savunur;

insan özgürlüğünün ve demokrasinin önündeki en büyük engel olarak gördüğü militarizme karşı sivilleşmeyi, yaşamın ve doğanın baş düşmanı olan ve tümüyle reddedilmedikçe asla yok edilemeyecek olan savaşa karşı koşulsuz barışı ve silahsızlanmayı savunur.”

Yine parti tüzüğümüzün ÖZGÜR YAŞAM bölümünde şöyle demektedir;

“Yeşiller, insanın kontrol altında tutulması, bireysel farklılıkların ve özgürlüklerin bastırılması, ya da ekonomik sömürünün sürdürülmesini sağlamak için kurulan ve sürdürülen tüm otoriter ve dayatmacı yapılara karşı çıkar; insanın insan ve insanın doğa üzerindeki tahakkümüne karşı özgürleştirici politikalar geliştirir; insanlığın tarihsel mücadelesinin vazgeçilmez bir ürünü olan insan haklarının tüm unsurlarıyla savunulmasını ve geliştirilmesini amaçlar; insanın diğer türler üzerindeki tahakkümünü reddederek hayvanların özgürleşmesi için verilen mücadeleyi destekler ve hayvan haklarını savunur.”

Şiddetsiz bir 2011 yılı dileğiyle.

Antakya Yeşilleri buluştu

“Yerel Yönetimlerde Yeşil Siyaset – Kadın ve İnsan Hakları” Viyana 17.Belediyesi Yeşiller Meclis Üyesi Zerife YATKIN’ın sunumuyla büyük  ilgi gördü. Kısa sürede hazırladığımız ve yeni yıl nedeniyle Antakya’da bulunan Zerife Yatkın söyleşiye katılan konuklarımız tarafından ilgiyle karşılandı.

Memleketlimiz olması ve genç yaşta Viyana’da isim yapmış başarılı bir siyasetçi olması ile gurur duyduk. Kendisi geçtiğimiz Ekim ayında çok ufak bir oy farkıyla milletvekilliği seçimini kaybetmişti…

Antakya Yeşilleri olarak düzenlediğimiz ilk etkinliğimizde katılım ve ilgi hedeflediğimiz düzeyde ve Antakya’da güzel bir ses yarattığını düşünüyoruz ve basının ilgisi de büyüktü. Parti Meclisi Üyesi Nidal Özdemir açılış konuşmasında Yeşiller partisinin ve Antakya’daki çalışmalarımızın kısa bir tanıtımını yaparak sözü Zerife Yatkın’a verdi.

Zarife Yatkın sunumunda: Viyana Yeşilleri üzerine genel ve siyasi bilgiler verdi ve Yeşiller’in Avusturya’da sağladığı değişimlere değindi. (eğitim-öğretim, trafik sorunları, kadın hakları, gençlere yönelik ve göçmenlere yönelik çalışmalar vb.)

23 eyaletten oluşan Viyana’da her belediye için ayrı projeler hazırlanmış ve bunlar Yeşil meclis üyelerinin yaptırımıyla hayata geçirilmiştir. Maddi külfeti çok az olan ve her belediyenin asli görevleri arasında gerçekleştirebileceği projelerdir bunlar. En başta kaldırımların genişletilerek yayaların daha rahat yürüyebilecekleri bir duruma getirilmesi ve ağaçlandırılması, bisiklet, yürüyüş yolları ve çocuklar için oyun parkları ve parklarda psikologların bulundurulması gibi…

Viyana’da 10 yıldır yeşiller aktif çalışmalarıyla diğer eyaletlerden daha yeşil, daha yaşanabilir bir eyalet ve yeşiller iktidarda olamamasına rağmen halkla iç içe ve somut yatırımlar yapabiliyor. (örneğin okulun altında garaj yapılıp yapılmaması için referandum). Viyana göçmenlerin daha yoğun yaşadığı bir eyalet buna yönelik okular da dil eğitimi verilmesi yeşillerin baskıyla hayat geçirilmiştir.

Avusturya da en önemli sorunlarda biri komşuluk ilişkilerinin çok zayıf hata hiç olmaması. Bunun için de apartman altlarında yetişkinler için lokaller kurulmuştur. Buralarda insanlar hiçbir ücret ödemenden zaman geçirebiliyor ve böylelikle komşuluk ilişkilerini geliştirebiliyorlar. Genellikle bu çalışmalarda orta ve zayıf gelirli kesime yaşam alanları sunmaya yöneliktir. Viyana da çoğunlukta kendin ek, yetiştir ve ye mantığı mevcuttur.
Viyana’da ağırlıkta müzik okulları ilgi görüyor ve hemen hemen her çocuk bir enstrüman eğitimi almaktadır.

Eyaletlerin çoğunda gençlere yönelik genç cafeler (cafelerde belediyenin finansmanıyla hiçbir şey yemeden içmeden kısaca para ödemeden gençler istedikleri kadar zaman geçirebilir, ayrıca cafelerde kitaplık, ınternet ve en önemlisi pedagog bulundurulmaktadır).

Dinleyicilerden gelen bir soruda Zarife Yatkın’a Viyana’da kadın hakları konusunda ne gibi çalışmalar yapılmakta olduğu soruldu.

Avusturya da söz hakkı önce bayanlara veriliyor Yeşillerin yaptırımı ile herhangi bir ortamda söz isteyen bir bayana öncelik tanınarak erkeklerden önce söz hakkı veriliyor. Kadınlar gününe çok önem verilmekte ve her sene ses getiren etkinlikler düzenlenmektedir. Kadın sığınma evlerinde artış olmuş ve tüm sığınma evlerine psikolog tahsis edilmiştir. Evlenip göçmen olarak Avusturya da yaşayan kadınlara eşinden bağımsız iş ve yaşama hakkı verilmekte, okuma- yazma bilmeyenlere özel dil kursu, kız çocuklarına spor alanları sağlanmaktadır. Girişimci Avusturya kadınlarına finansman sağlanmakta ayrıca kadın-erkek eşit işe eşit maaş mantığı kabul ettirilmiştir.

Ardından Avrupa’da nelerin başarıldığı ve Türkiye’de nelerin yapılabileceği soru cevaplarla tartışıldı.. Kadın hakları, insan hakları, çevreye duyarlılık vb. konularda daha çok mesafe alınmasının gerektiği, ama bu tür unsurların aşılabileceği tartışılan konular arasındaydı. Zerife Yatkın Türkiye’den umutlu olduğunu, son süreçte Türkiye’de bir değişim yaşanabileceği, bu değişimde Yeşillerin de önemli bir yer alabileceğini ifade etti. (Nilgün Karasu)

Hakim ve savcı adayları fişleniyor: Tektipleştirme!

Adalet Bakanı Ergin, CHP milletvekili Selçuk Ayhan’ın, “Hâkim adaylarının yaşam tarzının fişlenip fişlenmediğine” yönelik sorusuna “2 türlü fişleme yapılıyor” cevabını verdi.

Adalet Bakanı Sadullah Ergin, hâkim ve savcı adayları hakkında gizli fiş düzenlendiğini belirtti.

CHP İzmir Milletvekili Selçuk Ayhan’ın, “Hâkim adaylarının yaşam tarzının fişlenip fişlenmediğine” yönelik sorusunu yanıtlayan Ergin, “Adli Yargı Hâkim ve Savcı Adayları ile İdari Yargı Hâkim Adaylarının Meslek Öncesi Eğitimlerinin Yaptırılmasının Esas ve Usullerine İlişkin Yönetmeliği”ne atıfta bulundu ve şu cevabı verdi;

“Adaylar hakkında düzenlenen (1) numaralı gizli fişler arasındaki farklılıkların değerlendirildiği ve kişisel görüş ve kanaatlerin yer aldığı (2) numaralı gizli fiş; adli yargıda 1’inci ve 2’nci kısım eğitim sürelerinin sonunda ayrı ayrı olmak üzere Başkan ve Adalet Komisyonu Başkanı, idari yargıda son eğitim dönemi bitiminde Başkan, staj dönemi sonunda ise Adalet Komisyonu Başkanı tarafından düzenlenir.”

Hâkim ve savcı adayları hakkındaki gizli fişlerin mevzuat kapsamında düzenlendiğini vurgulayan Adalet Bakanı, sözlerini sürdürdü: “Hâkim ve savcı adayları hakkında adaylık döneminde kumara ve içkiye düşkünlüğü olup olmadığı ile giyiminin hâkimlik onuru ile bağdaşıp bağdaşmadığı hususlarında staj yaptıkları yerlerdeki amirleri olan hâkim ve savcılardan görüşlerinin alınması 657 sayılı Kanuna da aykırılık teşkil etmemektedir.”

Adalet Bakanı, Hâkim ve Savcılar Kanunu uyarınca staj sürelerinin sonunda hâkim ve savcı adayları hakkında düzenlenen fişlerin, adayla ilgili tüm belgeler ile birlikte, adayın mesleğe kabulü için Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na takdim edildiğini söyledi.

Ergin, 2004 yılından bu yana, Yüksek Kurulca giyim tarzından ya da alkol aldığından dolayı mesleğe kabul edilmeyen kişi bulunmadığını da “Bakanlığımızca da bu sebepler nedeniyle görevine son verilen herhangi bir aday bulunmamaktadır” diye açıkladı. (Ajanslar)

‘Şeytan Ayetleri’ Türkçe yayımlanacak

Adını yayın dünyasında bugüne kadar kimsenin duymadığı bir yayınevi, Kara Güneş Basım, karagunesbasim.blogspot.com adresindeki web sitesinde Salman Rüşdi’nin tartışmalar yaratan romanı Şeytan Ayetleri’ni yayımlayacağını duyurdu.

Kendisini “Türkiye yayıncılığının yaramaz kızı” olarak tarif eden Kara Güneş Basım, 28 Ocak 2011’de yayımlayacağını ilan ettiği Şeytan Ayetleri’nin Türkçe baskısının kapağını da sitesine yükledi.

Salman Rüşdi’nin 1988’de yayımlanan Şeytan Ayetleri isimli dördüncü romanı yoğun tartışmalara yol açmıştı. İran İslam Devleti’nin kurucu lideri Ayetullah Humeyni, 1989’da tüm Müslümanları Rüşdi’yi ve yayıncılarını öldürmeye, kendileri öldüremeyecek durumdaysalar ise, öldürebilecek kişilere haber vermeye davet etmiş, kitabın farklı ülkelerdeki yayımcı ve çevirmenleri de saldırıya uğramıştı.

Radikal gazetesinden Kaya Genç’in haberine göre Kara Güneş Basım’ın Şeytan Ayetleri’ni yayımlamak için öncelikle Türkiye’de her kitabın piyasaya sürülmesi için zorunlu olan Kültür Bakanlığı bandrolünü alması gerekiyor. Ancak yayınevinin böyle bir başvurusu olmadığı gibi, Kara Güneş Basım adlı bir yayınevinin varlığına Türkiye Yayıncılar Birliği kayıtlarında rastlanmıyor.

Yazar ve yayıncı Cem Akaş, sefinsalatasi.blogsot.com adresli sitesinde kitabın yayımlanacağını “Şeytan bunun neresinde?” başlığıyla duyurduktan sonra V.S. Naipaul’ün Türkiye’ye gelişine dair tartışmaları hatırlatıp “Şeytan Ayerleri’ni çevirmeye, yayımlamaya, hatta elinde basılı nüshasını taşımaya yeltenebileceklerin haliyle pek az olacağını idrak etmiştim.

Anlaşıldığı kadarıyla böyle deliler yok değilmiş – ‘Kara Güneş Basım’ adında, kim olduklarını bilemediğim birileri, kitabı 28 Ocak’ta piyasaya sürmeye hazırlanıyormuş” diyor.

Ancak kitabın yayıncılarına ulaşamadığı gibi, kitabın hangi formatta yayımlanacağını ve hatta, gerçekte yayımlanıp yayımlanmayacağı da teyit edilemiyor. Görüşlerine başvurduğumuz yazar Süreyyya Evren, Şeytan Ayetleri’nin Türkçe çevirisinin internet aracılığıyla yayımlanacağını ve bunun WikiLeaks benzeri yöntemlerle yapılacağını öngörüyor.

“Bence WikiLeaks-sonrası dünyada bu tür girişimler normal,” diyen Evren’e göre “Şeytan Ayetleri yasağı gibi yasaklar, internetin merkezsizliğinde garip bir hal alıyorlar. Tahminimce farklı ülkelerdeki Türkiye kökenli gençlerden ve çeşitli uluslardan siber arkadaşlarından oluşan uluslarası bir e-şebeke kitabı çevirmiştir, ya da çeviriyordur, onlarca ayna sitede aynı anda yayımlayacaklardır. Ve de İdefiks, kitabın e-kitap versiyonunu satıp satmamak konusunda ciddi karambolde kalacaktır!”

Türkiye, şu anda dünyada Şeytan Ayetleri’nin İngilizce baskısının satılabildiği yegâne Müslüman ülke. Rüşdi’nin romanları Can Yayınları ve Metis Yayınları tarafından basılıyor ancak 1989’da yaşananlardan sonra Rüşdi’nin Türkiye’deki iki yayıncısı da kitabın çevrilmesi için bir girişimde bulunmadı.

Zaten Rüşdi’nin geçen yıllar içinde giderek Amerika ve İngiltere’nin neo-konservatif savaşçı çizgisini desteklemesi, 2007 yılında Kraliçe Elizabeth tarafından ”edebiyata yaptığı hizmetler”den dolayı Şövalye ilan edilmesi ve New York’a taşınıp moda partilerinde boy gösteren bir figüre dönüşmesi, onun edebi ve siyasi kimliğini tartışmaya açtı, Rüşdi’yi savunan kişilerin sayısı da gittikçe azaldı.

Rüşdi’nin Türkiye’deki yayıncılarından Can Yayınları’nın yöneticisi Can Öz, Şeytan Ayetleri’nin yayın haklarının kendilerinde olmadığını ve kitabı yayımlamayacaklarını söylüyor. Öz’e göre kitabın internette yayımlanması, WikiLeaks’i akla getiren bir olay. “’Beğenseniz de beğenmeseniz de sansürün imkansızlaşması’ anlamına geliyor bu; konuyu önümüzdeki günlerde çok daha fazla konuşacağımızı sanıyorum,” diyor Öz.

Yazar ajanı Barbaros Altuğ ise, kitabın Rüşdi’nin yayıncısından izin almadan basılması durumunda metnin özgün olacağının garantisinin de ortadan kalkacağını söylüyor ve bunun bir provokasyon olma ihtimalinden bahsediyor. “O zaman bu kışkırtma amaçlı, edebiyattan ve yazının amacından uzak, çiğ bir arzu demektir,” diyen Altuğ, kitabın haklarının Rüşdi’nin ajansı Wylie Agency’de olduğunu hatırlatıyor. Ancak ajans, Noel tatilinde olduğu için kitabın Türkçe’de yayımlanıp yayımlanmayacağına dair sorularımızı şimdilik yanıtsız bıraktı.

Geçtiğimiz hafta itibarıyla Vikipedi ve Ekşi Sözlük sitelerindeki Şeytan Ayetleri maddelerinde, kitabın Ocak 2011’de Kara Güneş Basım tarafından yayımlanacağına dair bilgiler eklenmiş. Ancak bu bilgileri teyit etmek de şimdilik mümkün değil.

Sitelerinde kitabı “28 Ocak 2011’de yayımlanacak bu alengirli roman, Türkiye’deki tahammülsüzlük için yeni bir sınav olacak,” sözleriyle duyuran yayınevi, bu işi bir ‘meydan okuma’ olarak isimlendiriyor. Eğer kitap gerçekten yayımlanırsa, bu ‘meydan okuma’nın yaratacağı olaylar ise şimdiden merak ve endişe konusu.

Fetvadan sonra hayatının 18 yılı saklanarak geçti;

1988 Salman Rüşdi, dördüncü romanı Satanic Verses’ı İngiltere’de yayımladı. İyi eleştiriler alan roman Booker Ödülü’ne aday gösterildi Whitbread’i kazandı.

1988 Dine hakaret ettiğini düşünen Müslümanlar hemen romanı protesto etmeye başladı. Kitap Hindistan’da yasaklandı.

1989 Şubat’ında Pakistan’daki büyük bir gösterinin ardından İran’ın dini lideri Ayetullah Humeyni, Salman Rüşdi ve yayıncıları için ‘katli vaciptir’ fetvası yayımladı.

1989 Salman Rüşdi polis koruması altında gizlenmeye başladı.

1991 Kitabın Japon çevirmeni Hitoshi İgarashi öldürüldü, İtalyan çevirmeni Ettore Capriolo yaralandı.

1993 Norveçli yayıncısı William Nygaard suikasttan kıl payı kurtuldu,

1994 Aziz Nesin kitabı Türkçeye çevirteceğini söyledi, tabii kıyamet koptu.

1994 Aydınlık Gazetesi, üç gün kitabın özetini yayımladı. Gazetenin dağıtımı engellendi, aleyhinde dava açıldı.

2006 Salman Rüşdi artık gizlenmeyeceğini açıkladı. İran ise, fetvanın hala geçerli olduğunu… (Ntv)

Boğaziçi’nden AKP’yi memnun eden karar

Boğaziçi Üniversitesi, 5 Ocak’ta yapılması planlanan Üniversite Konferansı’na verdiği izni geri çekerek, “üniversitelerin kamuoyunda tartışıldığı bir dönemde böyle bir konferansa izin vermeyeceklerini” açıkladı.

Üniversite Konferansı; Gençlik Muhalefeti, Öğrenci Kolektifleri, TKP’li Öğrenciler, Emek Gençliği, Genç-Sen, Eğitim-Sen, Öğretim Elemanları Derneği ve Üniversite Konseyleri Derneği tarafından 5 Ocak’ta Boğaziçi Üniversitesi Ayhan Şahenk Salonu’nda yapılacaktı.

Konferansa daha önce izin veren Boğaziçi Üniversitesi, iznini geri alarak konferansı yaptırmayacağını duyurdu. Öğrenciler Boğaziçi Üniversitesi’nin siyasi iktidarın baskısından dolayı izni çekmiş olabileceğini belirtiyor.

Konferans Hazırlık Komitesi’nden konuyla ilgili yapılan açıklama şöyle:

“Boğaziçi Üniversitesi “Üniversite Konferansı’ndan” Korktu!
Üniversite Konferansı; öğrencilerin,işçilerin ve akademisyenlerin özgürce üniversiteyi masaya yatıracakları “güdümsüz” bir konferans olma iddiası ile yola çıkarken Boğaziçi Üniversitesi’nin konferansa izin vermemesi ile birlikte konferansın düzenlenme sebeplerinin ne kadar haklı olduğunu bir kez daha ortaya koymuş oldu.

5 Ocak 2011 Çarşamba günü Boğaziçi Üniversitesi Ayhan Şahenk Salonu’nda yapılması planlanan Üniversite Konferansı’na daha önce izin veren Boğaziçi Üniversitesi yönetimi son dakika kararı ile konferansa vermiş olduğu izni geri çekti.

Geçtiğimiz Kasım ayında Başbakan’ın Boğaziçi Üniversitesi’ni ziyareti üzerine protesto gösterisi yapan öğrencilere polisin saldırması, yüzlerce akademisyenin hükümeti eleştiren bir metin kaleme almasına sebep olmuştu.Bu metnin yayınlanması üzerine AKP’nin üniversite yönetimine tavır alıp Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyeleri için inşaa edilecek lojmana ayrılan ödeneği kestiği Boğaziçi Üniversitesi yönetimi tarafından belirtilmiştir.

Üniversitelerin kamuoyunda tartışıldığı bir dönemde böylesi bir konferansa izin verilmesinin mümkün olmadığını belirten Boğaziçi Üniversitesi Rektörlüğü konferansın Boğaziçi Üniversitesi’nde kesinlikle yapılamayacağını belirtti.Bu durum bile başlı başına üniversitelerin kendi kararlarını kendilerinin alamadığını ve AKP “güdümlüsü” olduğunu gözler önüne sermektedir.

Üniversitelilerin düzenlemiş olduğu bir konferansın böylesi korkular sonucunda sekteye uğratılması Üniversite Konferansı’nın düzenlenme sebeplerinin ne kadar haklı olduğunu bir kez daha ortaya çıkarmıştır.
Şimdi, üniversitelerin durumunu ve bu duruma karşı ürettiğimiz çözüm önerilerini daha gür sesle tartışmak için bir sebebimiz daha oldu. Bugünden itibaren hiç vakit kaybetmeden konferansımızı bizlere yakışan bir şekilde yapmak için çalışmalarımıza hız vereceğimizi bildiririz.”

Sendika.Org

İngiltere’de hapishane ayaklanması

0

İngiltere’nin Batı Sussex bölgesindeki bir hapishanede çıkan ayaklanma özel güvenlik birimlerinin müdahelesiyle bastırıldı.

Yarı açık Ford hapishanesinde geceyarısı civarında 40 kadar mahkum pencere camlarını kırarak, yangın çıkardı.

Arundel yakınlarındaki hapishaneye itfaiye ve 140 ekstra güvenlik görevlisi gönderildi.

200 mahkumun bulunduğu hapisanedeki yangın yerel saatle 15 civarında söndürüldü.

Gardiyanlar Derneği’nden yapılan açıklamada, ayaklanmanın bir gardiyanın mahkumlardan birine alkol muayenesi yapmak istemesi üzerine başladığı belirtildi.

Dernekten yapılan açıklamaya göre, ayaklanma başladığı sırada hapishanede iki gardiyan ve dört destek görevlisi görev yapmaktaydı.

Ayaklanmaya katılanların kimliklerini saklı tutmak için kar maskeleri taktığı belirtiliyor.

Ayaklanmada hasar gören birimler arasında postahane, jimnastik salonu ve 10 yeni bilardo masasının yerleştirildiği bilardo odası da var. (BBC)

İzmir’de taşeron işçiler kadroya alınıyor

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, son iki ayda 2 bin 521 işçinin kadroya alındığını açıkladı.

Kocaoğlu, yaptığı yazılı açıklamada, hizmet alımı ihalelerini kazanan belediye iştiraki şirket İZENERJİ AŞ kanalıyla personel istihdamına giden Büyükşehir Belediyesinin, geçen yılın kasım ve aralık aylarında 2 bin 521 işçiyi kadrosuna aldığını duyurdu.

TAŞERONLAŞMA ÇAĞDIŞIDIR
Açıklamasında, taşeronlaşmanın çağ dışı olduğuna inandıklarını ifade eden Kocaoğlu, şunları kaydetti:
“Türkiye’de taşeronlaşmayla mücadele eden ilk büyükşehir belediyesiyiz. Sendikalar da taşeronlaşma kalkarken, işçilerin şirkete olan maliyetlerini ve işçi ücretlerini gözden uzak tutmamalı.

Bizim verdiğimiz destek, ücretten ziyade iş güvencesiyle sosyal hakların, kıdem tazminatının kazanılmasıdır. Bunu hem işçi arkadaşların, hem kamuoyunun böyle algılaması gerekir. Ücret sendikacılığı yapılmazsa taşeronlaşma kalkacak. Hem sendikalar güçlenecek hem de bu kölelik düzeni tüm Türkiye’de kalkacaktır. Bunun öncülüğünü yaptığımıza inanıyoruz.” (AA)

‘İslami engizisyon mu yapıldı?’

Economist dergisi, Türkiye’de Ayşe Sucu’nun Diyanet İşleri Başkanlığı’ndaki görevinden alınmasıyla ilgili tartışmalara geniş yer ayırıyor.

Economist’in konuyla ilgili makalesi “Bu İslami bir engizisyonun sonucunda mı gerçekleşti?” sorusuyla başlıyor ve birçok kişinin Diyanet İşleri Başkanlığı Kadın Faaliyetleri Merkezi Müdürü Ayşe Sucu’nun görevden alınmasını bir çeşit engizisyon uygulaması olarak gördüğü belirtiliyor.

Dergi, sıkı bağlanmamış başörtüsü ve ilerici görüşleriyle Sucu’nun kadın hakları için bir dizi girişim başlattığını; Diyanet’in sembolü haline geldiğini ve görevden ayrılmasıyla aynı merkezde çalışan 28 kadının daha istifa ettiğini de belirtiyor.

Değerlendirmeye göre, Türkiye’de bazı gazeteler bu olayı, Batıcı Türklerle ılımlı İslamcı Adalet ve Kalkınma Partisi arasındaki mücadelede bir başka dönemeç olarak görürken, bazıları ise Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’i suçluyor.

‘Diyanet’in liberalliğinin sınavı’

Economist, Mehmet Görmez’in, selefi Ali Bardakoğlu’nun aksine, başörtüsü konusunda katı fikilere sahip olduğunun söylendiğini ve Ramazan Bayramı sırasındaki vaazında kurban kesimine karşı çıkan bazı kişileri eleştirdiğini de aktarıyor ve şöyle devam ediyor:

“Her zamanki gibi, Türkiye’nin resmi laikliği ile toplumun dindarlığının karışımı konusundaki gerçekler daha karmaşık. Örneğin bazılarına göre, Görmez, hadislerin yeniden tefsir edilmesini hedefleyen iddialı bir projenin arkasındaki isim. Görmez’in amacı, hadis olduğu belirtilen metinler arasında, kadın haklarını kısıtlayan bazılarını ayıklamak. Görmez’in kendi ifadesiyle bu tür metinler İslam’ın kendine özgü değerlerini muğlâklaştırıyor. Görmez’e yakın kişiler, onun evde eşine kahvaltı hazırlayan birisi olduğunu ve Ayşe Sucu’yu görüşleri yüzünden görevden aldığı iddialarının saçma olduğunu söylüyor.”

Economist’e göre, kısa süre öncesine kadar yarı-özerk statüde olan Diyanet’in hükümete bağlı hale getirilmesiyle birlikte kurum siyasi manipülâsyona daha açık hale gelmiş oldu. Mehmet Görmez’in liberalizminin gerçek sınavı da, Diyanet’in gayrı-müslimlere ve Alevilere de kapılarını açıp açmamasıyla belli olacak. (BBC)

3,5 saatte nükleer enerji uzmanı olan gazeteci – Özgür Gürbüz

“Davutoğlu’nun geçen Cumartesi günkü, 2010’un muhasebesini yaptığı, o çok konuşulan, 3,5 saatlik maraton basın toplantısında son derece önemli bir şeyin farkına vardım” diye başlayan yazılardan korkacaksınız. Bu yazılar, “Belki sizler çoktan biliyorsunuzdur. Bana dudak büküp ‘Ooooo günaydın arkadaş’ diyebilirsiniz. Kusura bakmayın, ben şimdi farkına vardım ve benim gibi henüz durumu görmemiş olan okurlarıma anlatmak istiyorum”* diye devam ederse daha da çok korkmalısınız. Hele de bu yazı, kendisini her gün farklı bir konuda yazmak zorunda hisseden yazarlardan biri tarafından yazılmışsa, “gulyabani” görmüş gibi kaçmalısınız.
Mehmet Ali Birand’ın, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun 2010 yılının değerlendirmesini yaptığı toplantıdan sonra farkına vardığını iddia ettiği şey, nükleer santralsiz bir Türkiye’nin bir üst lige çıkmayacağı gerçeğiymiş. Yani, nükleer olmazsa ülke gelişemeyecekmiş, zengin ülkeler arasına giremeyecekmiş, ekonomi yeterince büyümeyecekmiş falan. Uzun uzun yazmaya gerek yok, nükleer lobinin argümanlarının bir bölümünü, Birand yazısında toplayıp, nükleer tartışmalarının alevlendiği bir sırada hükümete destek mahiyetinde okuyucusuna sunuvermiş. Sayın Birand hızını alamamış, nükleer santral kurmakla da işi sınırlandırmamış. 1. ligi hedefliyorsak nükleer yakıt üretimi de yapmamız gerektiğini söylemiş.
Nükleer halkın kültür seviyesini yükseltir
Birand’ın nükleer enerji konusundaki sınırlı bilgisini göstermek için sadece bir tek soru sormak bile yetiyor aslında. Bugün yakıtını üreten, nükleer santralini kuran Pakistan, bu söz konusu 1. ligin neresindedir? Yoksa küme düşmüş ülkeler arasında mı yer almaktadır? Bugün bir tek nükleer santrali olmayan, dolayısıyla 1. ligi rüyasında bile görmemesi gereken Norveç mi ekonomik açıdan daha gelişmiştir yoksa borç batağındaki İspanya mı? Deli dolu emelleriniz yoksa, elektrik üretmekten başka bir görevi olmayan ve bunu da diğer konvasiyonel kaynakların hemen hemen hepsine göre daha pahalıya yapan nükleer santral nasıl olur da gelişmişlik kıstası haline gelir? Hiç unutmuyorum, 1990’lı yıllar. Rahmetli Prof. Dr. Nejat Aybers İstanbul Üniversitesi’ndeki bir panelde nükleer santralleri övmek için, nükleerin halkın kültür seviyesini yükselttiğini bizzat söylediğini işitmiştim. Kalkıp, “Haklısınız, nükleer santraller halkın kültür seviyesini yükseltiyor; öyle ki, daha sonra o nükleer santral kurulan ülkelerde referandumlarla kapatma kararları alınıyor!”. Birand’ın nükleer pazarlama taktiği de bu hesap. Milletin hoşuna gidecek ne varsa bağla nükleere bağlayabildiğin kadar. İhtiyaç olan elektirikse, elektriği elde etmenin bin türlü yolu var, neden nükleer enerjiye mecbur olsun ki bu millet?
Gelelim yakıt üretimine… Bakınız, Prof. Dr. Tolga Yarman ne diyor: “Türkiye’de yakıt fabrikası kurulmasının hiç bir olurluğu yoktur. Türkiye’de bilinen uranyum rezervleri (yaklaşık 10 bin ton), iki (1000’er megavatlık) nükleer santrale, o da eğer dedigim gibi, yakıt elemanina çevrilmişse ancak yeter… Bunun da demek ki, bir olurluğu yoktur”.

Son sözüm de, “Türkiye nükleer ülke olmak istiyor” diyen çok saygıdeğer dışişleri bakanımıza. Sayın Davutoğlu, Türkiye çoktan nükleer bir ülke olmuştur. 1986 yılında tüm Karadeniz ve Trakya bölgeleri nükleer olmuştur. Olmuş ve çok can kaybetmiştir. Diğer bölgelerin ne kadar etkilendiği de meçhuldür. Bırakınız, o kalan topraklar nükleersiz kalsın. Bırakınız falanca nükleer firmalar para kazanacak diye çoluk çocuk telef edilmesin, bu ülkede enerjiye yatırılacak paralar sayesinde iş bulma ümidi olan binlerce insanın umutları tükenmesin. Enerji bakanımızın ve bazı köşe yazarlarımızın nükleer konusundaki beyanatları bizi zaten yer yer neşelendirip yer yer kederlendirmektedir; lütfen, bari siz zahmet buyurmayın.
*Türkiye, başkaldırıyor. Nükleer yakıt üretecek. 29 Aralık 2010, M. Ali Birand, Miliyet/Posta. http://www.milliyet.com.tr/turkiye-baskaldiriyor-nukleer-yakit-uretecek/mehmet-ali-birand/guncel/yazardetay/29.12.2010/1332088/default.htm

http://www.ozgurgurbuz.blogspot.com/

Bolivya’da halk akaryakıt zammını iptal ettirdi

Morales, ülkeyi halkın istekleri doğrultusunda yöneteceğine söz verdiğini, bu doğrultuda zammı iptal ettiğini belirtti.

Bolivya'da 1,5 $ olan benzin fiyatlarını protesto edip taşkınlık yapan gençler için Bolivya Hükümeti Türkiye gezisi düzenlemeye hazırlanıyor... "Zaytung"

Evo Morales, akaryakıt zammını iptal ederken, zamdan sonra açıkladığı maaş artışlarına ilişkin kararnameyi de feshederek, “Her şey eski haline dönüyor” dedi.

Bolivya’da geçen pazar günü akaryakıttaki sübvansiyonun azaltılması ve yüzde 83 dolayında zam gelmesi ülke genelinde grevler ve protestolara yol açmıştı. Bunun üzerine Morales, süküneti sağlamak için geçen çarşamba günü ücret zammı yapılacağını açıklamıştı, ancak gösteriler dinmemişti. (Cnnturk)