Yeşeriyorum

‘Halkın uyanışı’ ve şiddet – Mustafa Tuncaelli

İlginçtir, Yeşiller Partisi’nin üyesi bir arkadaşımız, Bodrum’da  bir paneliste onu konuşturmamak için tuvalet kağıdı atılmasını “Halkın Uyanışı” olarak niteledi!

Bu laftan benim anladığım, kendisi gibi düşünmeyeni konuşturmamak için  tuvalet kağıdı atan halk  “uyanan halk”tır. Siz de benim gibi mi anladınız?

Arkadaşımız gibi “Uyanan Halk”ı böyle tanımlıyorsanız eğer, bunu biraz daha geliştirebiliriz.

Kağıttan daha etkili olarak  yumurta atanlar var. Konuşturmamak için elinden geleni yapan ve konuşanın alnının ortasına çiğ yumurta atan bu “halk”,  tuvalet kağıdı atan halka göre “daha da uyanmış halk” sayılır. O tanımı temel alırsak,  bence aynen böyledir!

Ama bu tanımların hepsi bana yetersiz geliyor. Taş atan halkı ne yapacağız? Bence taş atan halk yumurta atana göre daha ilerici sayılmalı.

Polislere havai fişek atan, molotof atan halk da var, onları  ne yapacağız? Ya  bütün bunları eften püften bulup, silaha sarılan, dağlara çıkan halkımızın durumu?  Sanırım en uyanmış halk bu.

Kendi uyanmışlığını kolektif olarak değil  bireysel olarak gösteren halkımız da var. Kendisini terk eden karısını öldüren, sevgilisinin kafasını kolunu kesen, çocuklarını sokağa atan, “kötü yola” düştü diye  kendi öz kızını aile meclisi kararıyla öldüren,  kimsesizler yurdunda kalan çocuklara tecavüz eden,  yaşlılar yurdunda kalan yaşlılara işkence eden,  farklı takımı tutuyor diye rakip taraftarın kafasını gözünü yaran, bıçaklayan…

Bunların hangisi sizce en uyanmış halktır?

*   *    *

Mesela siz tam konuşmaya başlayacaksınız, sizin gibi düşünmeyen, sizin düşüncelerinize karşı olan biri tam alnınızın ortasına bir yumurta konduruyor. Saçınız başınız yumurta içinde, yumurtanın akı-sarısı yapış yapış  yüzünüzden aşağı süzülüyor. Kendinizi nasıl hissedersiniz? İçinizde nasıl bir duygu uyanır? Büyük ihtimalle haksızlığa uğramış, aşağılanmış, küçük düşürülmüş.

Büyük bir olgunlukla  ‘ne olacak canım, demokratik tepkilerini kullanıyorlar’ mı, dersiniz yoksa içinizden size saldıranlara karşı “bunu ne hakla yaparsınız” duygusuyla yükselen bir öfke, karşılık verme  isteği mi uyanır?

Atılan  şeyin tuvalet kağıdı olması,  yüzünüze vücudunuza geldiğinde bir yerinizi incitmemesi durumu hafifletir  mi, ağırlaştırır mı? Aklı sıra; senin değerin kıçımı sildiğim tuvalet kağıdı kadardır demeye, konuşanı aşağılamaya çalışan bu kişilerin tepkisi demokratik tepki midir? Kendimiz gibi düşünmeyenlere hatta daha da ileri gidip  düşüncelerini özgürce ifade etmeye çalışanlara böyle mi yapmalıyız?

Böyle yapmak, konuşanı susturmaya çalışmak, onu aşağılamak “halkın uyanışı” mıdır?

Yeşiller Partisi üyesiyim, şiddet karşıtıyım, düşüncelerin özgürce ifadesinden yanayım deyip, ondan sonra kendimiz gibi düşünmeyenlere (bu kişiler; yazarın, hükümetin maşası olduğunu düşündüğü için üzerine tuvalet kağıdı atma yerine kusmayı düşündüğü kişiler olsa bile – yalnız burada bir tehlike var, başka birileri de yazarın düşüncelerini eften püften hatta zararlı bulup üzerine kusmayı düşünebilir-) gösterilen “şiddeti” hoş mu görmeliyiz, teşvik mi etmeliyiz?

*    *    *

Hepimizin içinde haksızlığa uğradığımızda,  kendi var oluş sınırlarımız ihlal edildiğinde, kendi isteğimiz dışında bir şeylere zorlandığımızda,  yani hak ve özgürlüklerimiz baskı ve şiddet ile engellendiğinde,  kendimizi korumak için “şiddete baş vurma eğilimi” vardır.  Bu eğilim, küçük, büyük, yaşlı, genç, kadın, erkek fark etmez, insanlık hallerinden biridir. Yani hiç kimse ‘ben bu duygudan muafım’ diyemez, derse de doğru değildir.

Hak ve özgürlüklerimiz  engellendiğinde savunma iç güdüsüyle “şiddet”e eğilim gösteririz, buraya kadar tamam, bu şiddet eğilimi ve bu doğrultuda gösterilen “şiddet” her zaman onaylanır bir şey olmasa bile  anlaşılabilir bir şeydir, ama kendimizin istediği gibi olmayanlara kendimiz gibi olmaları için şiddet uygulamaya başladığımızda işler değişir. Buna  ‘tahakküm’ denir. Tahakkümün sözcük anlamı, ‘baskı, zorbalık etmek, zorla hükmetmek’ demektir.

Tahakküm ister hükümetin baskısı,  polisin copu,  biber gazı, işkencesiyle, ister ordunun darbeleri, hak ve özgürlükleri yok etmesiyle,  ister  mahkemelerin idam, hapis ve zindanlarıyla,  ister eğitim kurumlarında kılık kıyafet uygulamaları, okuldan atma tehditleriyle, ister  patronun  işten atma tehdidiyle, ister eşinizin, ailenizin benim istediğim gibi olacaksın baskısı, aile meclisinin aldığı ölüm kararlarıyla, ister toplantı salonlarında kendimiz gibi düşünmeyenlerin konuşmasını engellemek için boya, tuvalet kağıdı, yumurta, taş atmakla  gelsin sonuçta hepsinde ortak yan “kendi istediğin gibi olamazsın”, “kendi istediğin gibi düşünemezsin”“kendi istediğin gibi davranamazsın”, “kendi istediğin gibi konuşamazsın”dır.

Yani sonuçta egemen olan güç (bu bir kişi de olabilir, bir grupta olabilir,  bir sermaye sahibi, bir kurum, hükümet ya da  devletin kendisi de olabilir) tahakküme başvurarak,  “SEN ÖZGÜR BİRİ DEĞİLSİN,  SEN  KENDİN OLAMAZSIN, BENİM   İSTEDİĞİM GİBİ OLACAKSIN” demektedir.

*    *     *

Şiddet,  şiddeti doğurur. Bu bir sarmaldır. Yani bir kez şiddet başladığında bu yeni bir şiddeti doğurur, doğan şiddet diğer şiddeti besler böylece şiddet sürüp gider.

Egemenlerin kendi çıkarlarının sürdürülebilirliği amacıyla  devletin gücünü kullanması ve bu doğrultuda halkın üzerindeki tahakkümü, her zaman karşı şiddeti doğurmuştur. Osmanlı tarihi halk isyanları ile doludur.

1920 yılından bu yana 90 yıllık bir geçmişi olan Türkiye Cumhuriyeti tarihi de isyan, zindan, hapis, işkenceler ve idamlarla doludur.

1946 ya kadar ikinci bir parti kurulmasına (nabız yoklaması amacıyla kurulup kapatılan iki parti hariç) izin verilmemiştir. Çok partili sisteme geçtiğimizden bu yana üç defa ordunun doğrudan, 28 şubat 1997’de  dolaylı yoldan yaptığı müdahalelerle halkın iradesine müdahale edilmiştir.

Darbelerle hükümetler alaşağı edilmiş, başbakan, bakanlar idam edilmiş, yüz binlerce kişi  hapsedilmiş, işkence yapılmış, onlarca kişi asılmış, yok edilmişlerdir.

Ben devletim diyenler, bu ülkede yaşayan, bu ülke için canını vermiş ama dayatılan Türk kimliğini kabul etmeyen halka da zulmetmekten kaçınmamışlardır. Zulüm Kürt isyanlarını doğurmuş, Kürt isyanları şiddeti, şiddet yeni zulümleri.

Tahakkümün bir yöntemi olan şiddet,  karşı şiddeti yaratır. Kendisi olmak isteyenlerin, kişi, grup, sermaye, hükümet ya da devletin tahakkümüne karşı  başkaldırıda bulunmaları meşrudur, hem de haklarıdır.

Tahakkümün şiddetine karşı şiddete başvurma anlaşılabilir bir şeydir  ama Yeşiller tarafından savunulabilir bir şey değildir. Şiddet şiddeti yaratır, şiddetin ortadan kalkmasını istiyorsanız bunu şiddet uygulayarak yapamazsınız. Yaparsanız hem karşı çıkmış olduğunuz şiddetin ekmeğine yağ sürmüş olursunuz hem de siz de eskisi gibi temiz kalamazsınız, kirlenmiş olursunuz.  Şiddet; uygulayanı insanlığından uzaklaştırır, yaratığa dönüştürür.

Başkaldırının ve karşı koyuşun şiddet içermeyen başka yöntemleri de vardır. Pasif direnişin ve sivil itaatsizlik yöntemlerinin kölecilik karşıtı hareketlerde, ırkçılık karşıtı hareketlerde, hükümetin, devletin baskılarına karşı, hatta Hindistan’da olduğu gibi ülkeniz emperyalistler tarafından işgal altında olsa bile başarıyla uygulanmış bir çok örneği vardır.

Ülkesi Hindistan İngiliz işgalindeyken sivil itaatsizlik prensiplerine dayalı savaşımını otuz yıl sürdüren Gandhi ve Hindistan halkı  sonunda başarıya ulaşmış ve bağımsızlığa kavuşmuştur.

Yani sonuçta şiddete karşı şiddet tek yöntem değildir ve  Yeşiller olarak bizler şiddeti savunamayız. Karşımızdaki kişi, grup, sermaye, hükümet’in polisi, devletin ordusu veya çeşitli kurum ya da kuruluşlar ya da ‘maşaları’ olabilir,  yok etmeden yaratmak için, DOĞAYLA UYUMLU, DAHA FAZLA ÖZGÜRLÜK,  DAHA ADİL BİR YAŞAM için şiddetsizliği savunmalıyız.

*    *     *

Parti tüzüğümüzün ŞİDDETİN REDDİ  bölümünde şöyle demektedir:

“Yeşiller, hangi nedenle uygulanmış olursa olsun her türlü şiddeti reddeder;

yaşamın içinde ve politikanın her alanında şiddetsiz yöntemleri hayata geçirmeyi savunur;

insan özgürlüğünün ve demokrasinin önündeki en büyük engel olarak gördüğü militarizme karşı sivilleşmeyi, yaşamın ve doğanın baş düşmanı olan ve tümüyle reddedilmedikçe asla yok edilemeyecek olan savaşa karşı koşulsuz barışı ve silahsızlanmayı savunur.”

Yine parti tüzüğümüzün ÖZGÜR YAŞAM bölümünde şöyle demektedir;

“Yeşiller, insanın kontrol altında tutulması, bireysel farklılıkların ve özgürlüklerin bastırılması, ya da ekonomik sömürünün sürdürülmesini sağlamak için kurulan ve sürdürülen tüm otoriter ve dayatmacı yapılara karşı çıkar; insanın insan ve insanın doğa üzerindeki tahakkümüne karşı özgürleştirici politikalar geliştirir; insanlığın tarihsel mücadelesinin vazgeçilmez bir ürünü olan insan haklarının tüm unsurlarıyla savunulmasını ve geliştirilmesini amaçlar; insanın diğer türler üzerindeki tahakkümünü reddederek hayvanların özgürleşmesi için verilen mücadeleyi destekler ve hayvan haklarını savunur.”

Şiddetsiz bir 2011 yılı dileğiyle.

Kategori: Yeşeriyorum