Ana Sayfa Blog Sayfa 5290

Yaşadığını Fark Etmek

Hani olmaz ya, olsaydı diyelim. İlk gösteriler başladığında ben de kazara Mısır’da olsaydım. Mısır’ın Tayyip Erdoğan’ın konu hakkındaki tüm demeçlerine anlamsızca sıkıştırdığı “tarihi ve kültürel” güzelliklerini falan görmeye gitmiş olsaydım. 399 Euro + KDV’ye 4 gün 3 gece boyunca tıka basa tatsız-tuzsuz açık büfe yemeğiyle midemi, birbirinin aynısı ruhsuz karelerle de dandik dijital fotoğraf makinemin hafızasını doldurma garantisi veren bir tur gezisiyle, misal.

Sonra telefonlar yağsaydı, “Oğlum Mısır karışmış, iyi misin sen? Allah vere de bir an önce getirseler sizi sağ salim geri” diye. Yıllardır aynı otobüsü dolduran aynı tip turistlere aynı bilgileri her seferinde aynı çıkmayı başaracak kadar aynılaşmış bir otomat sesle aktaran tur rehberimiz, yaşadığı heyecan ve gerçeklik duygusuyla coşkulu, otel lobisinde toplasaydı bizleri. Kaygılı olmaları gerektiğini düşündükleri gözlerinin ucuyla lobideki televizyonu izleyen turistler bir yandan “40 yıl anlatacak anı çıktı” diye sevinse, bir yandan da toplumsal rollerinin gereklerini yerine getirselerdi. Kadınlar korku ve endişe, biraz da panik kattıkları sesleriyle “Ne yapacağız, ne olacak, başımıza bir şey gelmesin!” diye soru yağdırsa; erkeklerse bir yandan kadınlarını telkin edip korumaya alsalar, diğer yandan da tur rehberinin yanına soğukkanlı adımlarla yaklaşıp “durum ne kadar ciddi, planımız ne?” gibi “ben çok karışıklık, çok zorluk gördüm şu hayatımda” altyazılı sorular yöneltselerdi. Uzun yıllardır farkında olmadan yaşadıkları hayatlarına birden bire anlam katan, ruh katan bu modern hayat-ı idame sınavına içten içe çok sevinseler, ama belli etmemeye çalışsalardı.

Birkaç dakikalığına da olsa Holywood filmlerinde izledikleri zora düşmüş kahramanımız gibi hissetselerdi kendilerini. Büyük Taarruz’u planlayan kurmayların edasıyla bir sigara yaksalardı, “sigara içilmez” türünden kuralların böylesi olağanüstü durumlarda geçersiz olduğu kuralını hatırlatırcasına.

Ve ben çaktırmadan sıyrılıp gitsem aralarından. Bir koşu odama fırlayıp çantamı toplasam, kimse görmeden sokaklara atsam kendimi. Özgürlük Meydanı’na doğru yürürken etrafı kolaçan etsem. Beni asla yanıltmayacaklarını bildiğim sezgilerimle güvenilir yoldaş bakınsam.

***

Yaşadığının farkına vardığı böylesi zamanlarda insanın gözünde bir ışık hasıl olur. Ne zamandan beri kollarında olduğunu bile bilmediği bir uykudan uyanır varlığı. Kaybolmuş, daha da kötüsü yokluğunu artık kanıksadığı bir hayat farkındalığı bütün ruhuna, ama özellikle de gözlerine hücum eder.

Bir dostun vardır ya hani, gözlerinde her daim canlı ve yakıcı ve içinde yaşama dair bir şeyler hatırlatan bir ışık gördüğün… Böylesi toplu farkındalık zamanlarında işte, herkesin gözleri o dostunun gözleri gibi ışıl ışıl oluverir.

Ve o ışık ve o gözler, sahipleri hakkında bir ömür boyunca öğrenebileceğinden fazlasını anlatır bir andan bile kısa bir anda.

Bütün saçmalığına rağmen yine de aşılamayan anlamsız korkuların da buhar olup uçuverdiği zamanlardır farkındalık anları. Hele toplu olarak yaşanıyor, yaşadığının farkına vardıran bir virüs gibi hızla yayılıyorsa insandan insana.

Sokakta yürürken bir “Free Hug” cıyla karşılaşmanın bütün gününü değiştirmesinin nedeni budur. Her zamanki gibi adımladığın tren istasyonunda kendini ortasında bulduğun “Flash Mob” tam da bu yüzden tüylerini diken diken eder. Gözünün gördüğü ya da kulağının duyduğu değildir sana yaşadığını fark ettiren; bir çift gözden fışkıran ışıltının bulaşıcılığıdır, varoluşunun en derin haznelerine kancasını takan ruhani birlik ve teklik ve yekliktir.

Gerçekliğin üç boyuta sığmayan diyarlarında bir araya gelen tinlerin kurduğu o akıl almaz birlikteliktir.

***

Etrafımdaki yüzbinler bağırıp çağırsa. Pankartlarını kameralara tutsalar. Bense dursam ortada, gözlerdeki o ışığın peşine düşsem tüm açlığımla. Her bir çift gözün içine baksam, her bir tinle bir ve tek ve yek olsam birer kısa anlığına. Ne olursa olsun o meydanda, nasıl yazılırsa yazılsın tarih, mantıklı ya da saçma hangi analizlerle açıklanırsa açıklansın; benim derdim başka olsa.

Yaşadığımı fark ettiğim bir andan da kısa bir anın, farkında olmadan yaşanan bir ömrün tamamına yeğ olduğunu bilsem. Yaşadığını fark ettiği bir andan da kısa bir an olmamışları inandıramayacağımı bilsem. “İnandırmışsın inandırmamışsın ne fark eder?”diye mırıldansam, sırıtsam kendi kendime.

Ve anlasam ki, insanları inandırmaya uğraşıyor olmam, bunu beceremiyor oluşumun da esas nedeniymiş meğer.

***

Riskli doğa sporlarının ilk şekli olan dağcılığın tam da Sanayi Devrimi’ni müteakip ve  batı ülkelerinde ortaya çıkmış olması tesadüf değil. Ekstrem sporlar denen riskli ve ölümün gayet doğal bir sonuç olduğu zımbırtıların giderek yeni eşikler aşıp çoğalması, yayılması hele, hiç tesadüf değil.

Sen depremden sağ kurtulduktan sonra bir anlığına da olsa yaşadığını fark etmiştin ya, o anın peşinde koşuyorlar onlar da.

Konfor sıkıcı. Konfor yeni, çok yeni hem de. Yaşamak için yaşadığının farkında olmana gerek olmayan bir yaşam, ne bileyim, adamı “Hayatın anlamı ne bilge amca?” diye dolandırıyor işte ortalıkta. Yaşam bir defa kaybettikten sonra anlamını, her şey bir anlamsız geliyor.

***

Mısır’da yaşanan devrim mi isyan mı? Şöyle mi oldu yoksa böyle mi? O mu olur bu mu?

Fani değil mi bu sorular çok fena?

İlla anlamak istiyorsan, o meydandakilerin gözlerinin içine bak. Kamera görüntüsü de idare eder. Gözlerde bir ışık varsa vardır, araya kırk tane de mercek koysan kaybolmaz.

Bir dur, iyice bak o gözlere. Anlatması zor bir ürperme, betimi zor bir şeyler hissedersen içinde…

O işte.

Yüz binler yine Tahrir’i doldurdu

Yüz binler yine Tahrir meydanında. Mısır’da Hüsnü Mübarek diktatörlüğüne karşı geçen hafta başlayan gösterilerin 11. gününde Tahrir meydanını doldurmaya devam eden yüz binlerce gösterici Mübarek’in istifasını istiyor.

“Ayrılık Günü” adı verilen gösteriler meydanda toplu olarak kılınan Cuma namazının ardından giderek kalabalıklaştı. Ayrıca İskenderiye ve Giza’da da protesto gösterileri yapılıyor.

Gösterilerde şu ana kadar herhangi bir şiddet olayı yaşanmazken ordu birliklerinin meydanın her yerinde görünür olduğu, Mübarek yanlıı birkaç yüz kişilik grupların da meydan yakınlarında bir araya geldiği bildiriliyor.

Göstericiler halen Başkanlık sarayına doğru yürüyüşe geçip geçmemeyi tartışıyorlar.

Neden, nasıl bir ayrımcılık yasası?

Türkiye’nin, ya da dürüstçe söylemek gerekirse, belirli yasama veya yürütme organları ile sınırlı sayıdaki sivil toplum örgütünün gündeminde önemli bir yasa var: Ayrımcılık ile Mücadele ve Eşitlik Yasası. Bu ortak gündemin güçlü ve belirleyici aktörü ise; tabii ki, ne acı ki, yine devlet.

Ben ise şanslı yurttaşlardanım. Pozitif Yaşam Derneği’ni temsilen TBMM Sivil Toplum Ortak Çalışma Grupları’nın organize ettiği yasa çalıştaylarının İstanbul ayağına katıldım. Önümüzdeki birkaç yazım bu yasanın henüz taslak aşamasındaki halleri ile ilgili olacak. Bir yurttaş olarak, süreci paylaşmayı görev biliyorum; ki pek az şeyi görev bilmeli insan. Ancak yasa yapma süreçleri, devlete bırakılamayacak kadar yaşamsal önemde. Ayrımcılığın başat simsarının zaten devlet organları olduğunu düşündüğümüzde ise bu önem iyice pekişiyor. Her birimiz; tüm yasa tartışmalarına katılalım,  süreçlere müdahil olalım!

Ayrımcılık, insan hakları ihlallerinin görünen yüzü. İnsan onuruna yönelen en ciddi darbeler açık, dolaylı ya da gizli kapaklı ayrımcılıktan besleniyor. Ayrımcılık, bilincin (altının-üstünün-dışının-içinin) öyle derinlerine dek işliyor ki; genetiğimizin bir parçası haline geliyor. Bürokrasi, hiyerarşi, seçkincilik (elitizm) ve kanıksama ise bu genetiği sadece yeniden üretmiyor; ayrıca her türden hak ihlali için etkin birer katalizör görevi görüyor. Ne yazık ki şu anki taslağa baktığımda bu katalizörlerin ayrımcılık ile mücadele yasası içinde de işlemde olduklarını fark ediyorum. Hayal kırıklığına uğruyorum.

Bu hayal kırıklığının nedenlerini önümüzdeki yazılarda detaylandıracağım. Peki ama ben, bir yurttaş olarak kendime, hepimize nasıl bir ayrımcılık yasası isterim?

Her şeyden önce; bu yasa genel bir çağrı niteliğinde, dili ve kurulumu toplumun tamamına dönük, pratik, net, sade; ama bir o kadar da geniş kapsamlı bir metin olmalı. Pek çoğu kangren olmuş sorunları dillendirmeye ve çözmeye cesaretli, cesaretini de demokratik katılımcı süreçten alan bir yasa olmalı. Bize, kabus dolu doksan senenin mirasını sorgulayan ve onunla yüzleşen bir metin gerekiyor. Açık örnekler içermeli bu yasa; hatta keşke resimli olsa. Yoksa, Türkiye’de “her öldürülen asker için on Kürt öldürelim” diyen medyamız, bu sözü ifade özgürlüğü sayabilen yargıcımız var. Karakolda öldürülen Festus Okey’in katilini değil, güven vermeyen mahkeme sürecine müdahil olmak isteyen yurttaşları hedef alan mahkememiz var. Ahmet Türk’e yönelen yumruğu haklılaştırmaya kalkacak düzeyde, kronik ırkçı yazarımız, buna rağmen uyuyan savcılarımız ve bu yazarı pek seven gençlerimiz var. Örneğin, Siyahpembeüçgen LGBTT Derneği’nin kapatılmasını isterken “ülkede her isteyen dernek kurarsa anarşi olur” diye savunma yapabilen savcımız da oldu.

“Ne mutlu Türküm diyene”, “damarlarda akan asil kan”, “bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz”, “devlet için kurşun yiyen de kurşun atan da şereflidir”, “benim memurum işini bilir”, “yasaları bir kere delmekle birşey olmaz”, “asmayalım da besleyelim mi”, “kızdırmayın, 100 bin Ermeni’yi sınırdışı ederiz” diyen cumhurcanlıları oldu bu ülkenin. Faşizan, gerekirse analar ölür, diyen sosyal demokratımsı partimiz bile var. Örnekler bayılıncaya kadar çoğaltılabilir. Toplum olarak da biz bu söylemlere prim verdik, veriyoruz. Vaizlerimizi seviyor, onlara “ana, baba, reis, şef, ata” filan diyoruz. Sıklıkla sözlere; “ırkçı değilim ama“, “aşırı(?) milliyetçi değilim ama“, “faşist değilim ama” diyerek başlıyoruz.

Bırakınız bu yapıya öyle ya da böyle dokunmayı; mevcut yasa taslağının neredeyse yarısı sadece Ayrımcılık İle Mücadele Ve Eşitlik Kurulu’nun teknik, bürokratik yapısını düzenliyor. Önemli bir bölümünde de muğlak bir özürlülük, engellilik kapsanmış. Küresel normlar ve tanımlar atlanmış. İncinebilir, hassas, dezavantajlı grup gibi tanımlar yok. Medyanın pozitif sorumlulukları, tamamen atlanmış. Özel şirketlerinkiler de. Varsa yoksa seçkin kamu görevlilerinden oluşan bir kurul ve bu kurulda çalışma şartları.

Can sıkıcı bir ayrımcılık yasası olur mu? Bize heyecanlı, davet edip gıdıklayan, şarkı söyleyen ve dans eden bir yasa gerek! Daha iyisi nasıl olabilir, diye merak edenler İngiltere ve ABD örneklerini inceleyebilirler. Detaylara bir sonraki yazımda girmeye çalışacağım. Umalım ki bu eksiklikler sadece hamlıktandır. Diğer gerekli konulara, kimliklere, anadile, başörtüsüne, burnumuzun dibindeki sorunlara  somut ve net vuruşlar yapmıyor yasa taslağı. Kurulun yapısı, kurula seçilmek için gereken özellikler ve sivil toplum-devlet, cinsiyet dengesi tek sözcükle: Olmamış. Seçkinci bir ayrımcılık ile mücadele kurulu olur mu? Ki seçkincilik en sinsi ve yaygın ayrımcılık türlerindenken ve Türkiye’de çok çok yaygınken.

“Cinsel kimlik” ibaresinin çıkartılmış olması ise, “utanmazlık” sözcüğünü pek güzel tanımlıyor. Her gün bir yurttaşımız cinsel kimliği nedeni ile onlarca darbe ile dindirilemeyen bir nefret ile ve hatta bazen bizzat kendi aileleri tarafından öldürülürlerken; bizler hala Firavun’un ya da Sultan’ın ses tonunu, alkolizmini, libidosunu, boyunu, erkekliğini koruyalım.

Peki ya bu zihniyete karşı bizleri hangi yasa korusun? Hesaplaşmayan ve sorgulamayan bir yasa bunu yapabilir mi? Bu ülkede toprağı sıksak, o çok sevdikleri “kan” ile birlikte tabii ki ayrımcılık fışkırıyor. Bırakınız Kürt, Ermeni, engelli, eşcinsel, Alevi, başörtülü hep bir arada yaşamayı; birini adilce işe alıp adilce işten çıkarmayı, otobüse binip inmeyi, kuyrukta beklemeyi, yürüyen merdivenleri, trafikte olmayı, 3 kuruşu 3 kişiye dağıtmayı beceremiyoruz bazen.

Doksan senedir milli eğitim, milli kültür, milli tarih, milli askerlik, milli coğrafya, milli sağlık, milli din, milli erkeklik, milli kadınlık masallarına doyamadık. Geleneksel Türk ailesi, genel ahlak ikiyüzlülüğüne doyamadık. Toplum ve eşitlik duygumuz yitik.  Her yerde kutsallar ve düşmanlar gören, liderlik, hiyerarşi ve kural fetişisti histerik yığınlara dönüştük. Eleştiriye de son derece kapalıyız. İkiyüzlü sevgisizliğin paranoyak rekabeti ile hipnotize edilmiş insanlar ve böylesine bir ülke olduk çıktık. Hangi toplumsal kesimden gelirsek gelelim; aslında çoğu zaman bu özellikleri gösteriyor, onları aktarıyoruz. Ayrımcılık ve adaletsizlik de bizim karakterimiz.

Yasa, işte tam da bu yüzden, çoğumuzu küçük diktatörler haline getiren tektipçi, bürokratik, askeri, seçkinci, erkek egemen ve tabii ki heteronormatif geleneğimizden izleri taşımamalı. Şu tanımları bilerek üst üste sayıyorum, lütfen siz de ekleyin. Yasa, bu izleri bırakan yapılar ile kıyasıya mücadele edecek bir biçim ve içeriği müjdelemeli. Derin toplumsal yaraları tedavi etmeye yönelik tanımlayıcı bir davet niteliği taşımalı. Rengini ve tınısını insan onurundan, eşitlikten, özgürlükçü kolektivizmden alan içtenlikte, yepyeni bir örnek oluşturmalı. Artık “kullanma talimatı” benzeri, üstten gelme, asıl amacı devletin kuracağı organları, harcayacağı paraları resmileştirmek olan yasalar yapmamalıyız. Hele ayrımcılık yasası asla böyle olmamalı.

Murat Köylü

* Google’da içişleri ve ayrımcılık yazarak yasa taslağına ulaşmak mümkün.

** www.ihop.org.tr sitesinde ise İnsan Hakları Ortak Platformu’nun önerisi var.

‘Ayrılık Günü’ geldi çattı

Mısır halkı, rejimin koruyucularından gelebilecek şiddete karşı endişeli olsa da bugün Mısır diktatörü Hüsnü Mübarek’e verdikleri mühletin dolmasıyabirlikte büyük gösterilere hazırlanıyor. Mübarek’in şimdiye kadar verdiği tavizleri yeterli bulmayan halk, çoğunlukla diktatör ayrılıncaya kadar hiçkimse ile müzakere etmeyeceklerini ifade ediyor. Diğer taraftan, bugün Kahire’de sokakta varlığı artmış görünen ordu, bir yandan protestocuların Tahrir Meydanı’na girmelerine izin verirken, diğer taraftan protestocuları korumak için müdahale etmiyor ve tavrı kısmen belirsizliğini koruyor.

Cuma namazının toplumun çok büyük bir kesimi tarafından takip edildiği ve sembolik önemi yüksek olan ülkede namazın ardından Başkanlık Sarayı’na yürümek üzere 1 milyon kişinin toplanması hedefleniyor, ve Mübarek’in gidişi ümidine atıfla bu güne ‘Ayrılık Günü’ diyorlar.

(Yeşil Gazete, Al-Jazeera English.)

tahrir meydanı
Hafta başında Tahrir Meydanı'nda 2 Milyon kişi toplanmıştı

İyimserlik

Önümüzdeki hafta arkadaşımız Pınar Selek olmayan bir saldırının sanığı olarak bir kez daha yargılanacak. Pınar Selek tam 13 yıldır akıl almaz bir devlet komplosuyla  hayatından bezdirildi. İşkence gördü, hapsedildi, sürgün hayatı yaşamak zorunda bırakıldı. Şiddet karşıtı bir aktivist, barış hareketleri üzerine çalışan bir araştırmacı, bir antimilitarist, olmayan bir bombayı koyduğu suçlamasıyla iki kez yargılandı ve iki seferinde de beraat etti. Ama devletin karanlık güçleri hala peşini bırakmadı.

Pınar’ın hikayesi insanı isyan ettirecek, bu ülkeyle ve gelecekle ilgili bütün umutlarını kıracak nitelikte. O halde neyin iyimserliğinden söz edebiliriz ki?

Pınar Selek’e kurulan komplonun en güzel özetini dünkü yazısında Dilek Kurban yaptı. Kurban’ın Pınar’ın ismini vermeden, örnek bir vaka öyküsü gibi anlattığı olayın her satırı gerçek. Olayın dehşet verici boyutlarını anlamamızı sağlayan bu özeti Pınar’a neler yapıldığını hiç unutmamamız için aktarmak istiyorum önce:

“Bir araştırmacı, Kürt sorununa ilişkin bir çalışması nedeniyle gözaltına alınır. Kendisinden görüştüğü eski PKK mensuplarının isimlerini vermesi istenir. Reddedince ağır işkencelerden geçirilir, tutuklanır. Aleyhinde ‘örgüte yardım ve yataklık’tan açılan davada ileri sürülen delillerin polis tarafından sahte tutanaklar aracılığıyla üretildiği ortaya çıkar.

Bu arada, araştırmacının gözaltına alınmasından iki gün önce, bir yerde, bir patlama olmuş, insanlar ölmüştür. Araştırmacıya sorgusu sırasında bu olayla ilgili hiçbir soru sorulmaz. Olayın hemen ardından hazırlanan polis tutanakları ve ekspertiz raporuna göre, patlamanın kaynağı bomba değildir. Ancak araştırmacı hakkında, bomba koymaktan ikinci bir dava açılır.

Neye dayanılarak? Bombayı araştırmacıyla birlikte koyduklarını söyleyen eski bir PKK mensubunun polis ifadesine. Oysa aynı sanık, çıkarıldığı ilk duruşmada, o ifadeyi ağır işkence altında verdiğini, araştırmacıyı tanımadığını söyler. Üstelik bu sanık daha sonra beraat eder ve devlet onun beraatine itiraz etmez.

Mahkemenin görevlendirdiği bağımsız uzmanlarca hazırlanan üç ayrı rapor, patlamanın kaynağının bomba olmadığını ortaya koyar. Araştırmacı, iki buçuk sene sonra tahliye edilir.

Ancak, İçişleri Bakanlığı ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü mahkemeye tahliyeden duydukları rahatsızlıkları dile getiren bir yazı yollar. Yazının bir de eki vardır: Patlamanın nedeninin bomba olduğunu gösteren imzasız ve tarihsiz bir rapor. Patlamadan üç sene sonra, mahkemenin talebi olmaksızın…

Mahkemenin bir kez talep ettiği yeni bilirkişi raporunun sonucu öncekilerin aynısıdır: Patlamanın kaynağı bomba değildir. Mahkeme araştırmacıyı beraat ettirir. Yargıtay 9. Ceza Dairesi bu kararı bozar, alt mahkeme yine beraat kararı verir, 9. Daire yine bozar.

Yargıtay Başsavcısı, 9. Daire’nin kararına itiraz ederek Yargıtay Ceza Genel Kurulu’ndan alt mahkemenin beraat kararını onamasını ister. Ceza Genel Kurulu, alt mahkeme kararını onamak bir yana, araştırmacının müebbet hapsini ister.”

Burada anılan araştırmacı Pınar Selek’ti ve o bunların hepsini yaşadı. Gelecek hafta, 9 Şubat Çarşamba günü İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi Pınar’ı bir kez daha yargılayacak.

Ama yapılan bunca haksızlığa, Pınar’ın peşini bırakmayan bir karanlık güç yukarıdaki her satırda hissedilmesine rağmen, ben bu duruşmaya Pınar’ın bir kez daha beraat edeceği ve bu kez nihai olarak bu kapandan kurtulacağı inancıyla gideceğim.

Bu iyimserliğim Pınar’a bu komployu kuranların nedamet getireceğini beklediğim için değil.

Ama içinde yaşadığımız yeryüzünü yöneten şeyin, artık inancınıza göre ne olarak adlandırmak isterseniz onun, kötülüğün bu kadar yoğunlaşmasına izin vereceğini aklım her şeye rağmen almadığı için…

Ben de biliyorum, tarihin, belki de önce savaşın, sömürünün, haksızlığın, adaletsizliğin ve kötülüğün tarihi olduğunu. Ama yine de Gandhi “İnsanlığı yöneten sevgidir” der, “Şiddet ya da nefret tarafından yönetilseydik uzun süre önce soyumuz tükenirdi.”

Ben de sanırım buna inanıyorum. Buna ister ilahi adalete inanç deyin, ister naiflik, isterseniz spiritüellik, en beklemediğiniz anda kötüye karşı iyinin kazanacağına inanmanın iyimserliğini taşıyorum.

Ben tarihsel insanlık durumunun her şeyden önce isyan ve direnişle biçimlendiğine inananlardanım. Her zaman ağır bir saldırı altında olan iyi değerlerin, isyan ve direniş sayesinde en sonunda galip geldiğine ve geleceğine inanıyorum. Bunu en iyi fark ettiğimiz anlar da kötülüğün en fazla yoğunlaştığı anlar oluyor. Faşizmin en karanlık dönemlerinden sonra, bir diktatör bir daha asla yerinden kıpırdamayacak diye düşündüğünüz anlarda, yozlaşma ve yalan bir topluma tamamen hakim olduğunda…

Pınar’ın başına gelenler nedeniyle üzerimizde hissettiğimiz ağır baskının bu tür anlardan biriyle ilgili  olduğunu düşünüyorum. 13 yıldır yalanla, baskıyla ve komployla Pınar gibi bir insanın hayatını karartmaya çalışanlar daha ne kadar dibe vurabilirler? Bu anlar her zaman sonsuza kadar devam etseydi, Gandhi’nin dediği gibi soyumuz çoktan tükenmiş olurdu.

Pınar Selek’in yaşadığı kabus gelecek hafta artık bir son bulsun. Arkadaşımız bunları hiç yaşamamış gibi aramıza dönsün. Yine oturup feminizmden, ekolojiden ve mücadeleden bahsedelim.

Haftaya Çarşamba günü bütün iyimserliğimizi yanımıza alıp mahkemenin önünde olalım.

Biz ne kadar çok olursak, asıl kazanması gereken gücü, yani iyiliği o kadar yoğunlaştırabiliriz.

Mübarek rejimi dünya ve Mısır kamuoyunu baskılarla karartmaya çalışıyor: Af Örgütü’ne tutuklama

0

Mısır’da Mübarek yönetimini devirmek üzere ayaklanan halk ile uluslarası yayın organlarında sadece ‘Mübarek yönetimi yanlısı göstericiler’ olarak sunulan kesim arasında çatışmalar devam ediyor. İnternet erişiminin kısmen açıldığı memlekette, Mübarek yönetiminin kamuoyunu karartmak ve yönlendirmek üzere bazı operasyonlara giriştiği de gözlemleniyor.

Amnesty’ye gözaltı:

Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International/UAÖ) Türkiye ofisinden yapılan açıklamaya göre, örgütün iki temsilcisi Kahire’de bu sabah gözaltına alındı.

İki UAÖ çalışanını Ahmed Seif Al Islam, Khaled Ali, İnsan Hakları İzleme Örgütü’nden bir temsilci ve diğer gözaltına alınanlar Kahire’de bilinmeyen bir yere götürüldüler.

UAÖ Genel Sekreteri Salil Shetty , “Bu kritik dönemde göz altına alınma ya da baskı korkusu olmadan Mısır’da insan haklarının durumunu gözlemleyebilmeleri için çalışanımız ve diğerlerinin derhal ve güvenli bir şekilde serbest bırakılmasını talep ediyoruz.” açıklamasını yaptı.

Mısır’da olayların başladığı ilk günlerde sivil kıyafetli polisler tarafından onlarca gösterici sürüklenerek götürülürken görüntülenmişlerdi. Başka birçok aktivistin de hâlen hükümetçe tutulduğu açıklanıyor.

“Canlı yayını kesmeyin”:

Diğer yandan, Al-Jazeera televizyonuna konuşan göstericiler, uluslararası basından Tahrir Meydanı’ndan canlı yayını hiç bir surette kesmemelerini istiyor. Geçmişteki, 1991 Tianenmen Meydanı gibi, benzer halk ayaklanmalarından edinilen tecrübe böyle bir görünürlük eksikliği hâlinde ciddi bir katliam riski doğabileceğini gösteriyor.

Hâlâ devam eden saldırı ve çatışmalarda, Tahrir Meydanı’ndaki göstericilerin ‘kendinizi korumak hariç şiddet yok’ çağrılarını tekrarladığı gözlemleniyor. Raporlara göre, onlara saldıran guruplar ise Baltagiyya (yani Baltacılar) diye adlandırılan ve son on yıldır Mübarek yönetimince, cinsel içerikli şiddet dahil, kabadayılık ve kamuoyunu korkutmak için kullanıldığı bilinen çetelerden oluşuyor. Democracy Now haber sitesi için bir reportaj veren Kaliforniya Üniversitesi Davis öğretim üyesi Noha Radwan’ın bu gruplarca fecii şekilde dövüldüğü anlaşışıyor.

Mübarek’ten yerel propoganda:

Diğer taraftan Mübarek yönetimi iç kamuoyuna yönelik yoğun bir propoganda yayınına başlamış durumda. Göstericileri ‘gerçek Mısırlı değil’ ve ‘dışarıdan para alıyor’ şeklinde resmeden yayınlar sürekli devam ediyor. Bunların arasından temsil edici olan bir tanesi, protestoculardan olduğunu iddia eden bir genç kadının pişmanlık dolu itiraflarını veriyor. Genç kadının ifadesine göre, birçok genç ve saf üniversite öğrencisi gibi, insan hakları ve demokratikleşme alanında çalışan ve yüklü Amerikan hükümet fonları da alan Freedom House kuruluşunca beyni yıkanmış, ardındansa gelişmekte olan devrim hakkında en açık yayını yapan El-Cezire kanalının merkezinin de bulunduğu Katar’da Mübarek’i devirmek üzere dört günlük yoğun bir eğitime gönderilmiş. Ağlayarak Mübarek’in kendisi için aslında bir baba gibi olduğunu söyleyen kadının hikâyesine göre, burada İsrailli ve çok ülkeden bir kısmı Yahudi eğitmenlerce eğitilmiş. Her ne kadar ifade Mısır’a nasıl döndüğünü belirtmese de, Yeşil Gazete’nin tahmini Kızıldeniz’in dibinden köpekbalığı sırtında dönmüş olabileceği istikametindedir.

(Yeşil Gazete, Al-Jazeera, Jadaliyya, Amnesty, ynetnews)

Ellere verir talkını, kendi yutar salkımı*

2 Şubat günü, Mısır’da Mübarek’in gitmesi ve yeni bir düzen kurulması için isyan eden halkın üstüne, başka bir grup insan saldırdı. Saldırı Özgürlük Meydanı’nda gerçekleşti. Tahrir Meydanı da deniyor buraya ama 1952’de gerçekleşen askeri darbe sonucu bu adı almış. O zaman bizim Tahrir dememiz için bir neden yok. İlk olarak Mısırlıların isyanı bizim zihnimizde başarıya ulaşmış olsun.

İşte bu Özgürlük Meydanı’na, isyan eden halkın üstüne saldırdılar dün. Develerle, atlarla, sopalarla saldırdılar. Direnen bir halkı terörize etmeye çalıştılar belki, belki de başarıya doğru giden bir devrim hareketini bastırmaya çalıştılar. Başarıya doğru giden diyorum çünkü Mübarek hala başta.

Bugün ise Ankara’da insanların üstüne şiddetle gidildi, gidiliyor. Şu anda televizyonlarda, ellerinde pankartlar yürümek isteyen işçilerin, memurların, öğrencilerin üzerine sıkılan gaz var. Hem de canlı yayında. Polis, öyle devrim falan da değil; yaşamlarını savunan, tüm ülkenin geleceğini ilgilendiren bir konuda reform isteyen insanlara panzerlerle (develer), zırhlı araçlarla (atlar), kimyasal silahlarla (sopalar) müdahale ediyor.

Ne demişti Başbakan Recep Tayyip Erdoğan daha iki gün önce konu Mısır olunca?

“Halkın ve vicdanın sesini dinle. Halkın haykırışına ve insani taleplerine kulak ver. Değişim arzusunu karşıla. İstismarcılara, kirli odaklara, karanlık odaklara fırsat vermeden önce siz adım adın. Halkı tatmin edece adımlar atın. Özgürlükler artık göz ardı edilemez.

Bu olayların acılara sebep olamadan bitmesini temenni ediyoruz. Mısır tarih ve kültür zenginlikleriyle dolu bir ülke. Mısırlı kardeşlerim silahtan uzak kalmalı ve tarihe ve kültüre de sahip çıkmalı. Sadece özgürlüklere sahip çıkacak hareketlerde bulunun. Özgürlük bir bağış değil haktır. Mısır’da bir tek canın yitip gitmesi bizim Türkler olarak canımızdan can gitmesidir. Mısır’ın her kesimi tatmin edecek bir değişimi omuzlaması en büyük arzumuzdur.”

Gerçi bu açıklamayı okuyunca Başbakan’ın Mısır’da Özgürlük Meydanı’nda olan insanlara karşı da alttan alta bir hınç içinde olduğu açıkça görülüyor. Ne demek acaba kirli odaklar? Karanlık odaklar? İstismarcılar? Mısırlı Marksist-Leninistler mi acaba? Sorun şimdi o değil.

Canlı yayında, dün Özgürlük Meydanı’nda Mısırlılara, bugün Kızılay Meydanı’nda Türkiyeli işçilere saldırılıyor. Artık her şey aleni. Doğrular da, yalanlar da; çifte standartlar da aleni. Mısır yönetimine, “halkın haykırışlarına ve insani taleplerine kulak ver” diyenlerin, kendi halkına reva gördükleri de aleni. Hatta o kadar aleni ki, bir TV muhabiri konuşmakta zorluk çekerek canlı yayında konuşmaya çalışıyor ve şunları diyor: Burada yaralılar var. Fakat ortada hiç ambulans yok. Yollar da tutulmuş durumda polis tarafından. Yaralılar bizden yardım istiyor.”

İşte 2011’de Türkiye’nin kendi halkına, kendisinin ve geleceğinin haklarına sahip çıkan çalışanlarına yaşattığı bu. Demokrasi ve özgürlükler Türkiye için de gerekli!

*“Özgürlükler artık göz ardı edilemez.” Canlı yayında çalışanlarına kimyasal silahlar sıkılan ve çalışanları dövülen bir ülkenin Başbakanı’nın başka bir ülke başkanına tavsiyesi.

Yeşil Gazete ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

Mübarek yanlıları son derece örgütlüler

Kahire’de çarşamba günü, önceki haftaya kıyasla bambaşka bir tablo ortaya çıktı.

Mısır’da geçirdiğim bir hafta boyunca Başkan Hüsnü Mübarek’i destekleyen ciddi bir gösteriyle karşılaşmamıştım.

Ancak çarşamba sabahı, büyük ihtimalle iktidar partisi tarafından harekete geçirilmiş, binlerce Mübarek yanlısı Mısır sokaklarını doldurmuştu.

Dikkat çekici olan Başkan’ı destekleyen gösterilerin kendiliğinden ortaya çıkmamış olmaları, son derece iyi örgütlü olmalarıydı.

Üzerilerinde sıralarını belirten otobüslerle Kahire merkezine getirildiler.

Görüntülerde dikkat çeken pankartları, usta ressam ya da tasarımcıların elinden çıkmışcasına düzenli ve güzeldi.

Mübarek karşıtları, bu kişilerin gösterilere katılmaları için para aldıklarını iddia ediyorlar.

‘Ordu, Mübarek’in kararını onaylamış görünüyor’

Mübarek destekçilerinin sokaklara inmesi, Başkan’ın bir gece önceki ulusa sesleniş konuşmasının hemen ardından yaşandı.

Başkan’ın başkentte otoriteyi yeniden ele geçirme isteği, destekçilerinin sokakları doldurmasıyla denendi.

Mübarek’in görev süresi dolana kadar iktidarı bırakmama kararı, ordu tarafından da onaylanmış görünüyor.

Zira, Mübarek yanlıları toplanmaya başlarken, Tahrir meydanında bulunan protestoculara alanı boşaltmaları söyleyen bir anons yapıldı.

Ayrıca ordu, Mübarek taraftarlarının meydana girmesini engelleyecek herhangi bir hamlede bulunmadı.

Jeremy Bowen

BBC – Orta Doğu Editörü

Ankara-Polis Torba Yasayı “şiddetle” savunuyor

Türkiye’nin dört bir yanından Ankara’ya gelerek, “Torba yasa” tasarısını protesto etmek amacıyla Meclise yürümek isterken polisin saldırısına maruz kalan emekçiler, ikinci kez polisin saldırısıyla karşılaştı.

KESK, DİSK, TMMOB ve TTB’nin “Torba Yasa” tasarısına karşı başlattığı “Ankara yürüyüşü” sürüyor. 4 koldan Ankara’ya ulaşan ve Kurtuluş’ta bir araya gelen 5 bini aşkın emekçi, Meclis’e doğru yürüyüşe geçti, ancak polisin saldırısıyla karşılaştı.

Polisin gaz bombaları ve coplarla ilk müdahalesinde yaralananlar olurken, eylemciler ve polis yetkililer arasında yapılan görüşme de sonuç vermedi. Yürümekte ısrarlı olan eylemcileri Mithatpaşa’da durduran polis, tazyikli su ve gaz bombalarıyla yeniden müdahale etti. Polisin saldırısına eylemciler de karşılık verirken, ara sokaklarda çatışmalar devam ediyor…

14.00 Polisin emekçilere yönelik saldırısı sürerken Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin araçları panzerlere su taşıyor.

13.50 Polisin saldırısının ardından emekçiler Kolej Meydanı’na çekildi. Emekçiler burada, Kurtuluş Parkı’ndan getirdikleri masalarla barikat kurdu. Polis panzerleri barikata doğru ilerliyor.

13.00 Bekleyiş sırasında polis bir kaç kez biber gazı sıktı ve ufak çaplı arbedeler yaşandı. Polisin biber gazıyla yaptığı saldırıya karşı emekçiler yumurta atarak karşılık verdi. Bir süre sonra polis tazyikli su ve biber gazıyla emekçilere saldırdı. Emekçiler ise polisin saldırısına flamalarıyla ve yumurta atarak karşılık veriyor. Ziya Gökalp Caddesi’nde çatışma sürüyor.

12.10 Emekçiler, Ziya Gökalp Caddesi’nde Adakale Sokak girişinde polis barikatı ile karşılaştı. DİSK, KESK, TTB ve TMMOB temsilcileri polise barikatı açmaları gerektiğini söylüyor. Binlerce emekçinin Ziya Gökalp Caddesi’ndeki bekleyişi sürüyor.

11.00 Ankara’ya gelen temsilciler üç koldan Kurtuluş Parkı’na yürüdü ve Kurtuluş Parkı’ndan TBMM’ye doğru harekete geçti.

10.00DİSK, KESK, TTB ve TMMOB’nin Torba Yasa’ya karşı başlattığı yürüyüşte, Türkiye’nin 81 ilinden gelen emekçiler Ankara’ya ulaştı.

(sendika.org ve anf’den derlenmiştir.)

(Yeşil Gazete)

Beyoğlu’ndan yükselen ses: “Her yer Mısır her yer direniş”

Beyoğlu Galatasaray Lisesi’nde toplanan yaklaşık 200 kişi, slogan ve pankartlarla halk yönetime karşı ayaklanan Mısır ve Tunus halklarına destek vermek için yürüdü.

Galatasaray Lisesi önünde saat 19.00’da toplanan grup Taksim Meydanı’na, “Bu daha başlangıç mücadeleye devam”, “Milyonlar aç, işgal altında yaşasın küresel ayaklanma”, “Her yer Mısır, her yer direniş”, “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz”, “Mübarek halka hesap verecek” sloganları eşliğinde yürüdü.

Eylemciler, “Tahrir’den dünyaya isyan devrim özgürlük” pankartı açtı, “Dün hepimiz Tunus’luyduk, bugün hepimiz Mısır’lıyız, yarın hepimiz özgür olacağız”, “Piramidin en altında, direnişin en önündeyiz”, “Yaşasın Mısır devrimi”, “Devrim için ileri” dövizleri taşıdı.

“Eşitlik ve özgürlük kavgası bizim de kavgamızdır”

Taksim Meydanı’nda basın açıklamasını okuyan Zeynep Pekünlü, Tunus, Cezayir, Ürdün, Yemen ve Mısır’da halkın otoriter rejimlere ve onlar tarafından uygulanan neoliberal politikalara başkaldırdığını belirterek “Tunus’tan Mısır’a ayaklanan gençler, kadınlar, tüm ezilenler kardeşlerimizdir; onların eşitlik ve özgürlük kavgası bizim de kavgamızdır.” dedi.

Tunus ve Mısır’daki devrimler dünyadaki bütün emekçilere ve ezilenlere moral verdiğini söyleyen Pekünlü, AKP hükümetini eleştirdi:

“Meclis kürsüsünden diktatör Mübarek’e akıl öğreten, günler sonra Mısır halkının haklı taleplerine kulak vermeye davet eden AKP hükümeti ve Türkiye egemenlerinin yalanlarını, özde birbirlerinden farkları olmadığını bu ülkenin emekçileri ve ezilenleri olarak haykırmak zorundayız..” (Elif Gençkal)