Ana Sayfa Blog Sayfa 5262

Bir maçta 36 kırmızı kart!

0

Futbol sahalarında yaşanan şiddet, zaman zaman korkutucu boyutlara ulaşabiliyor. Arjantin’de Buenos Aires Bölgesel Ligi’nde oynanan ve toplam 36 kırmızı kartın çıktığı mücadele de, bunun en uç örneklerinden biri oldu.

Arjantin’de, Buenos Aires Bölgesel Ligi’nin en alt seviyesinde, Victoriano Arenas ve Claypote arasında oynanan mücadele tarihe geçti.

İki ezeli rakibin karşı karşıya geldiği maçın son dakikalarına girilirken, iki oyuncu kırmızı kartla oyun dışında kalmıştı. Ancak gerginlik bununla sınırlı kalmadı. Son dakikada başlayan kavga, yedek oyuncular ve teknik ekiplerin de dahil olmasıyla giderek büyüdü. Ortamı yatıştırmakta güçlük çeken hakem Damian Ruino, tarihe geçecek bir karara imza atıp, yedek kulübesindeki oyuncular ve teknik ekipler de dahil olmak üzere toplam 36 kişiye kırmızı kart gösterdi.

Maç sonunda açıklamalarda bulunan Victoriano Arenas Menajeri Domingo Sganga, “Beni öldürmek istediler” sözleriyle rakip takımı suçlarken, Claypote Teknik Direktörü Sergio Micielli ise, “Birçok oyuncu kavgayı ayırmak istiyordu. Hakem suçlu ile suçsuzu ayırt edemedi” dedi.

Bahreyn GP’si sezon sonunda

0

Formula 1’in patronu Bernie Ecclestone, ülkedeki iç karışıklıklar nedeniyle iptal edilen Bahreyn Grand Prix’sinin sezon sonunda koşulabileceğini belirtti.

Ecclestone’un İtalyan spor basınına yansıyan haberinde, daha önce iç karışıklıklar nedeniyle iptal edilen Bahreyn Grand Prix’sinin Ağustos ayında sezon arasında bir tarihe alındıktan sonra 27 Kasım’da koşulması planlanan Brezilya Grand Prix’siyle yer değiştirilebileceğini ifade etti.

”İlerleyen günlerde bu konu üzerinde neler yapabiliriz? Bu iki yarışı değiştirebilir miyiz? Bakacağız. Belki Brezilya ile yer değiştirebilirler” diyen Ecclestone, Ağustos ayında körfez ülkesi Bahreyn’de sıcaklıkların 40 derecenin üstünde seyretmesi sebebiyle seyircilerin bu hava şartları altında tribünde oturup yarışı izleyemeyeceklerini kaydetti.

Bahreyn, 2011 sezonunun açılışına evsahipliği yapmaya hazırlanırken, iç karışıklıklar nedeniyle kısa bir süre önce yarışı düzenleyemeyeceğini Formula 1 yönetimine bildirmişti.

Araplar, demokrasinin yeni öncüleri -Michael Hardt & Antonio Negri

Ortadoğu’nun lidersiz isyanları, Latin Amerika’nın daha önce başardığı gibi, özgürlük hareketlerine ilham olabilir

Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya uzanan isyanları inceleyenlerin karşılaştıkları en önemli güçlük yaşananların geçmişin bir tekerrürü olarak değil, bölgenin ötesinde özgürlük ve demokrasi için yeni siyasi imkânlar açabilecek orijinal deneyimler olarak okunmasından kaynaklanıyor. Aslında, umudumuz Arap dünyasının bu mücadele dalgasıyla önümüzdeki on yılda Latin Amerika’nın geçtiğimiz on yıl için ifade ettiği şeye dönüşmesi: Arjantin’den Venezüella’ya, Brezilya’dan Bolivya’ya kadar güçlü toplumsal hareketlerle ilerlemeci hükümetler arasındaki siyasi mücadele deneyiminin laboratuarı olmak.

Bu ayaklanmalar ayrıca Arap siyasetini geçmişe gönderen ırkçı medeniyetler çatışması düşüncesini defetmeye yarayan ideolojik bir ev temizliği işlevi de görmekte.

Tunus, Kahire ve Bingazi’de toplanan kalabalıklar, Arapların seküler diktatörler ile fanatik teokrasiler arasında seçim yapmak zorunda oldukları ya da Müslümanların bir şekilde demokrasi ve özgürlük için yetersiz oldukları şeklindeki önyargıları darmadağın etti. Bu mücadeleleri “devrim” olarak adlandırmak bile, olayların seyrinin, 1789’un ya da 1917’nin yahut kral ve çara karşı olan diğer geçmiş Avrupa isyanlarının mantığına uymak zorunda olduğunu varsayan yorumcuları yanlışa sevk etmekte.

Arap isyanları işsizlik meselesi etrafında ateşlendi ve isyanların merkezinde -Londra ve Roma’daki protestocu gençlerle büyük benzerlik içinde olan- hayal kırıklığına uğratılmış iyi eğitimli gençler yer almakta. Her ne kadar, Arap dünyası boyunca yükselen talepler tiranlıkların ve otoriter hükümetlerin son bulması meselesine odaklanmış olsa da, bu ortak çığlığın gerisinde emekle ve hayatla ilgili, yalnızca bağımlılığı ve fakirliği sonlandırmayı içermeyen, bunun yanında güç ve otonominin oldukça zeki ve yetkin olan bir nüfusa verilemesini de kapsayan bir dizi toplumsal talep yatmakta. Yani, Zeynel Abidin El Ali, Hüsnü Mübarek veya Muammer Kaddafi’nin iktidarı bırakması sadece ilk adım.

İsyanların organizasyonu, Seattle’dan Buenos Aires’e, Cenevre’de Kamboçya’da ve Bolivya’da, dünyanın diğer bölgelerinde on yıldan uzun bir süredir göre geldiğimiz tek bir lideri ve merkezi olmayan yatay ağı (network) andırmakta. Geleneksel muhalefet toplulukları bu ağa katılabilirler fakat onu yönlendiremezler. Dış gözlemciler, başından beri, Mısır isyanlarına bir lider belirleme uğraşındalar: bu belki Muhammed El Baradey, belki de Google’ın pazarlama sorumlusu Wael Ghonim. Korkuları Müslüman Kardeşlerin ya da başka bir grubun olayların kontrolünü ele geçirmesi. Anlamadıkları şey ise kalabalıkların kendilerini bir merkez olmadan da örgütleyebilecekleri. Bir liderin başa geçirilmesi veya geleneksel bir örgüt tarafından yönetilmesi kitlelerin bu kendi kendini örgütleme kabiliyetine zarar verecektir. İsyanlarda Facebook, Twetter, Youtube gibi sosyal ağ araçlarının yaygın olarak kullanılmış olması bu örgütlenme yapısının bir nedeni değil sonucudur. Bunlar eldeki imkânlardan faydalanmayı bilen zeki bir topluluğun özerk bir şekilde örgütlenebilmek için başvurduğu kendini ifade etme biçimleridir.

Her ne kadar, bu örgütlü ağ hareketi merkezi bir liderliği reddetse de, yine de, taleplerini, isyanın en aktif kesiminin toplumun genelinin ihtiyaçlarıyla bağlantı kurabileceği yeni bir anayasal süreçte konsolide etmesi gerekmektedir. Arap gençlerinin isyanının, yalnızca güçler ayrılığını ve düzenli seçimleri garanti altına alacak geleneksel bir liberal anayasayı hedeflemediği çok açık, aksine, istekleri kitlelerin yeni kendini ifade etme biçimlerine ve ihtiyaçlarına uygun bir demokrasi biçimi. Böylesi bir demokrasi, ilk olarak, hükümetlerin ve iktisadi elitlerin ayartmalarına tabi, tipik hakim medya formlarının dışında, network ilişkilerinin ortak deneyimleri tarafından temsil edilecek bir ifade özgürlüğünün anayasal olarak tanınmasını içermektedir.

Bu isyanların kıvılcımının, yalnızca işsizlik tarafından değil aynı zamanda üretici ve kendilerini ifade edici kapasitelerine ket vurulmuş genç insanların yaygın hisleri tarafından ateşlendiği düşünüldüğünde, radikal bir anayasal tepkinin doğal kaynakları ve toplumsal üretimi yönetecek ortak bir plan icat etmesi gerekmektedir. Bu neoliberalizmin aşamadığı ve kapitalizmin sorgulanmasına neden olan bir eşiktir. Ve İslami bir yönetim bu ihtiyaçların giderilmesinde tamamıyla yetersiz kalacaktır. Bu noktada isyanlar, sadece Kuzey Afrika ve Ortadoğu’nun değil tüm küresel ekonomik yönetişimin dengelerini sarsmaktadır.

Bundan dolayıdır ki, umudumuz Arap dünyasında yayılan mücadele dalgasının Latin Amerikalılaşması, bölgenin ötesinde siyasi hareketlere ilham vermesi ve özgürlük ve demokrasiye ulaşma tutkusunu büyütmesi. Her isyan başarısızlığa uğrayabilir: tiranlar kanlı bir şekilde isyanı bastırabilir; askeri juntalar başta kalmaya devam edebilir; geleneksel muhalefet grupları hareketin liderliğini gasp etmeye çalışabilir; ve dini kurumlar kontrolü ele geçirmek için her yönteme başvurabilir. Fakat asla ölmeyecek olanlar, bir kere açığa çıkmış, siyasi talepler, arzular ve zeki, genç bir neslin kendi kapasitelerini kullanabilecekleri farklı bir yaşama dair ifadeleridir.

Bu talepler ve arzular yaşadığı sürece, mücadele sürecektir. Asıl soru demokrasi ve özgürlüğe yönelik bu yeni deneyimlerin önümüzdeki yıllarda dünyaya neler öğreteceğidir.

24 Şubat 2011, 23.30

[guardian.co.uk’deki İngilizce orijinalinden Erdem Demirtaş tarafından 5deniz.net (Sendika.Org) için çevrilmiştir]

Gazeteciler sokağa çıkıyor!

Gazeteciler meslektaşları Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alınmasını protesto edecek. Dayanışma eylemi yarın saat 12.00’de Taksim Meydanı’nda.

Sosyal paylaşım sitelerinde Türkiye’de basın özgürlüğünün kapsamının günden güne daraldığını söyleyen gazetecilerin tepkisi büyüyor. Twitterda #gazetecisokaga başlığıyla örgütlenen eyleme geniş katılım bekleniyor.

Başkentte de gazeteciler yarın eylemde olacak. Ankara’da protestonun adresi Kızılay Meydanı, saat 13.00.

Ergenekon soruşturmasında yeni dalganın yaşandığı gün iki gazeteci de bir başka soruşturmanın fezlekesinde “şüpheli” sıfatıyla yer aldı. Olayın dikkat çekici yanı fezlekeye kaynak olan haberin yalanlanmış olmasıydı. NTV eski genel yayın yönetmeni Mustafa Hoş ve Mirgün Cabas BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopterini “telefonla arayarak” düşürmekle suçlanıyor. İddiayı Taraf gazetesi ortaya atmış, ancak aramaların helikopter düştükten sonra yapıldığının ortaya çıkmasının ardından gazete özür dilemişti. Şimdi o iddia savcılık fezlekesinde yer alıyor. Eğer fezleke iddianameye dönüşürse gazetecilerin yargılanması gündeme gelecek. Fezlekenin bir başka dikkat çekici noktası ise suçlanan gazeteci Mustafa Hoş’un helikopterin düştüğü 25 Mart 2009 tarihinde NTV televizyonunda çalışmıyor oluşu. Hoş NTV’de Mayıs 2009’dan itibaren çalışmaya başladığını açıkladı.

-Yeşil Gazete-

Şener: “Hrant için Adalet için”; Şık: “Dokunan Yanar!”

Ergenekon soruşturması kapsamında evi aranan ve gözaltına alınan Şener, polis aracına bindirilirken, “Hrant için adalet için” dedi. Gazeteci Şık da gözaltına alınırken kapıda bekleyen gazetecilere ”Dokunan yanar” diye bağırdı.

İstanbul ve Ankara’da 11 evde arama yapıldı, Gazeteci Ahmet Şık ve Nedim Şener ile yazar Yalçın Küçük ve Odatv koordinatörü Doğan Yurdakul, gazeteci Sait Çakır, Odatv Ankara temsilcisi Mümtaz İdil, Aydın Bıyıklı gözaltına alındı.

Odatv yazarı İklim Kaleli Bayraktar ile Odatv yazarı Müyesser Uğur Yıldız‘ın evinde aramalar sürüyor. Eski MİT’çi Kaşif Kozinoğlu’nun da evi arandı. Gözaltına alınanlar, üç günlük gözaltı süresinin ardından savcıya ifade verecek. Tutuklanmaları talebiyle mahkemeye sevk edilmeleri durumunda mahkemede de ifade verecekler.

Gazeteci Ahmet Şık, gözaltına alınırken “Dokunan yanar” diye bağırdı. Şık’ın avukatı Bülent Utku, Şık’ın emniyette ifade vermeyeceğini, savcılıkta konuşacağını söyledi. Gazetecinin editör olarak çalıştığı Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi bünyesinde yayın yapan habervesaire sitesine ait büroda da arama yapıldı.

Avukat Utku, ”Müvekkilim, yazdığı ve “İmamın Ordusu” ismini vermeyi düşündüğü, Fethullah Gülen’in cemaatteki örgütlenmesini anlatan kitap nedeniyle gözaltına alındığını söyledi” dedi.

bianet’te de yazan gazeteci Şık, Nokta dergisinde emekli Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek‘in “darbe günlükleri”ni yayınlamıştı. Şık, gazeteci Ertuğrul Mavioğlu‘yla birlikte “Ergenekon’u anlama kılavuzu” isimli kitabı yazmıştı. İki gazeteci bu kitap nedeniyle yargılanıyor. Şık’ın henüz basılmamış kitabının taslaklarının, Odatv bilgisayarlarında bulunduğu iddia edilmişti.

Şener’in eşi fenalaştı

Gazeteci ve yazar Nedim Şener de Bakırköy’deki evi ve otomobili arandıktan sonra gözaltına alındı. Şener polis aracına bindirilirken, “Hrant için adalet için” diye bağırdı. Şener’in geçen hafta ameliyat geçiren eşi aramalar sırasında fenalaşınca hastaneye kaldırıldı.

Gazeteci Şener, Posta gazetesinde 17 Şubat’ta yayınlanan yazısında, “Bana ‘sıra sende’ diyorlar” demişti. Şener, “Gazeteci hesap soran ve hesap verebilen kişidir” başlıklı yazısında şöyle yazmıştı:

Soner Yalçın‘ı da aldılar… Hrant Dink cinayetinde ihmali ve sorumluluğu bulunanların, Ergenekon soruşturmasını yürüten polisler olduğu anlaşıldığından beri bana yapılan uyarıların ardı arkası kesilmiyor. Şimdi de “Sıra sende. Soner’e söylüyorduk, bak, oldu. Bavulun hazır mı birader? Kalın pijaman, yün donun tamam mı kardeş?” diyorlar. Ne korkunç!”

Dink cinayetini yazdı, Emniyet’e “dokundu”

1994 yılından bu yana Milliyet Gazetesi’nde gazetecilik yapan Şener, “Dink Cinayeti ve İstihbarat Yalanları” isimli kitap nedeniyle 28 yıl hapis cezasıyla yargılanıyor.

Şener, son kitabı “Kırmızı Cuma, Dink’in Kalemini Kim Kırdı?”da, Hrant Dink cinayetinde gizli kalmış noktaları açıkladı. Kitapta yer alan belgeler, MİT’in ve Emniyet’in, Dink’in ölümle tehdit edildiğini bildiğini kanıtlıyordu.

Boşandığı eşinin ofisini de aradılar

Ergenekon davası sanıklarından yazar Prof. Dr. Küçük’ün Ankara’daki evi ve ofisi, İstanbul’daki evi, otomobili ve yıllar önce boşandığı eşi Temren Küçük’ün evi arandı. Küçük gözaltına alındı.

Küçük, Ergenekon soruşturması kapsamında terör örgütüne üye olduğu iddiasıyla 11 Ocak 2009’da tutuklandı. 12 gün sonra serbest bırakıldı. Ergenekon davasında tutuksuz yargılanan Küçük’ün haftada bir gün Odatv’deki toplantılarda çalışanlara seminer verdiği de ileri sürülüyor. (Bia)

Kocasakal: Film aynı, senaryo aynı

Ergenekon’daki son gözaltıları yorumlayan İstanbul Barosu Başkanı Kocasakal, “Film aynı, senaryo aynı, kurgu aynı. Artık ‘yargı sürecini bekleyelim, bakalım nedir’ sözü hiçbir şey ifade etmiyor” dedi.

Türkiye bu sabah yeni bir gözaltı dalgasıyla güne başladı.

Ergenekon soruşturması kapsamında aralarında gazeteciler Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın da olduğu 10’u aşkın kişi gözaltına alındı.

Son gözaltıları İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal televizyonda değerlendirdi.

Kocasakal şunları söyledi: “Bu yaşadığımız geldiğimiz tırnak içinde ileri demokrasiyi ortaya koyuyor. Bizler artık her gün neredeyse baskınlar gözaltılar ve aramalarla güne uyanıyoruz. Ben burada vicdanı olanlara sesleniyorum. Her nedense bütün bunlar siyasi iktidara muhalif olan bir takım kişilerle ilgili oluyor. Film aynı, senaryo aynı, kurgu aynı. Eve geliniyor arama yapılıyor, sonra gözaltı ondan sonra tutuklama, tutukluluğa itiraz, itirazın reddi. Artık ‘yargı sürecini bekleyelim, bakalım nedir’ sözü hiçbir şey ifade etmiyor.

BU ORTAM İLERİ FAŞİZM
Bizim itirazlarımız esastan ziyade usuledir. Usulle ilgili eleştiriler bakımından yargı sürecinin beklenmesine gerek yoktur. Eğer arama usulsüzse, gözaltı usulsüzse bunun yargı süreci ile ilgisi yoktur. Bu hukuksuzlukları meşrulaştırmaya çalışmaktan başka bir işe yaramaz. Arama diyorsunuz arama bir kere yönetmelikte açık aramanın nedenini oluşturan fiil somut olgular, neyin aranacağı bunların hepsinin belirtilmesi gerekiyor. Yoksa gireceksiniz, insanların her şeyini kitaplarını çuvallara koyacaksınız ne çıkarsa bahtımıza böyle bir arama böyle biz gözaltı olmaz. Ceza muhakemesi kanunu 91’de savcının daha başlangıçta gözaltı kararı verebilmesi CMK’ya göre mümkün değil. Şimdi Türkiye bir korku toplumuna dönüştü. Şu gözaltılar şu aramalar kimseyi şaşırtmadı, bunların arkası da gelecek. Bu Ergenekon öyle bir bohça ki istediğiniz zaman istediğiniz kişileri atabileceğiniz bir şey. Ben o yüzden artık bu ortama ileri faşizm dedim. Eğer bütün bu hukuksuzluklar, bütün bu zulüm şekli bir yargı eliyle meşrulaştırılırsa gidebileceğiniz bir nokta kalmıyor.

SİYASİ GÖZDAĞINA DÖNÜŞTÜ
Somut olarak belli bir şeyi arıyorum denilir. Eğer suç silahla işlenmişse silah arıyorsunuzdur bir takım belgelerse bir takım belgeler arıyorsunuzdur. Bu size insanların özel hayatına dair çizgi filmlerden tutun her şeyi alıp götürme fırsatı vermez. İkincisi bir takım müesseselerin kanunda yer alıyor olması o konudaki her somut uygulamanın kanuna uygun, meşru ve hukuka uygun olduğu anlamına da gelmez. Yani tutuklama, gözaltı, hakimlere savcılara verilmiş istedikleri gibi doldurabilecekleri birer açık çek midir? Hakim kararı var, kanun böyle söylüyor diyerek bunları göz ardı ederek yapılıyor. Kimisi tahliye oluyor deniyor; o tahliye kararlarını veren hakimlerin HSYK’nın kararı ile Beşiktaş adliyesinden gönderildi. Gözaltı, tutuklama bir ceza yargılamasının mutlak vazgeçilmez parçaları değildir. Nedim Bey’i çağırırsınız alırsınız ifadesini ve ona göre süreç işler. Bu şekilde devamlı baskın, gözaltı, tutuklama bunlar artık siyasi nitelikte bir gözdağına dönüşmüştür. Kimsenin hukuk güvenliği yok. İktidara yakın, o konuda gayret gösteren yazan bir takım yazarların hâlihazırda bir hukuk güvenliği var ama o da ne kadar sürer bilmiyorum. Balyoz davasında tutuklama talebi oldu. Ama savunmaya söz verilmeden heyet müzakereye çekiliyorsa kapılar kapatılıyorsa kimse kusura bakmasın ben bir baro başkanı olarak, bir hukukçu olarak ‘hakim kararıdır süreci bekleyelim’ diyemem.

ARAŞTIRMACI DEĞİL YANAŞTIRMACI GAZETECİLİK
Gazeteciler bakımından basın bakımından gene bir yanlış algılama var. Hep basının haber verme hakkında bahsediliyor; halbuki o modern toplumda öyle değil. Toplumun bilgilenme hakkını yerine getiriyorlar. Daha önemlisi kamusal bir denetim fonksiyonları da var. Mesela Başbakan dedi ki; 1 milyar doları olduğunu söyleyen gazeteci şimdi Silivri’de. Ben soruyorum bir ülkenin Başbakanı böyle söylerse artık bir takım gazeteciler bir takım hususlarda yazı yazmayı kolay kolay göze alabilirler mi? Demokratik bir ülkede bir Başbakan şu gazeteleri almayın diyebilir mi? Burada araştırmacı gazeteciliğin yerini yanaştırmacı gazetecilik almış durumda.” (Ntv)

Gazetecilere dokunmayın

Bir ülkede demokratik siyasetin mümkün olup olmadığının az sayıda işaretinden biridir, gazetecilerin mesleklerini yapıp yapamadıkları. En az adil ve serbest seçimler kadar, en az gösteri ve yürüyüş hakkı kadar, en az siyasi partilerin ve sivil toplumun örgütlenme özgürlüğü kadar önemli bir işaret.

Rusya’ya bakın mesela. 2009’da 59 gazeteciye saldırı yapılan, 8 gazetecinin öldürüldüğü Rusya’ya. En büyük muhalif basın kuruluşunun patronunun rejim muhalifi olarak hala hapiste tutulduğu Rusya’ya. Rusya’da demokrasinin D’sinin olduğuna kim inanır?

Türkiye’de demokrasinin D’sinin olduğuna kim inanır?

Geçen 19 Ocak’ta, Hrant Dink’in ölüm yıldönümünde Agos’un önünde toplandığımızda Hrant’ın arkadaşları adına Bülent Aydın’ın okuduğu o uzun listeyi hatırladım şimdi. Bitmek bilmeyen o öldürülen gazeteciler listesini.

Lafı eveleyip gevelemeden söylemek lazım. Soner Yalçın’ın gözaltına alındığı sondan bir önceki Ergenekon operasyonunda aklımıza ilk gelen şey Odatv’nin yaptığı nefret söylemiyle dolu yayınlardı. Soner Yalçın hem son yıllarda yaptığı gazetecilik biçimiyle, hem de kitaplarıyla ayrımcılığın, ırkçılığın, nefret söyleminin ortasında geziniyordu. Ama gözaltıyla beraber ortaya çıkan durumun tuhaflığını Fuat Keyman geçen Pazar günü Radikal İki’de yayınlanan yazısında çok doğru bir şekilde tespit etti: “Nefret söylemi ve suçu başka bir şey, Ergenekon soruşturması başka bir şeydir.”

Bugün Ahmet Şık ve Nedim Şener gibi araştırmacı gazeteciliğin en tanınmış isimlerinin de gözaltına alınmasıyla giderek büyüyen gazetecilere yönelik operasyonlar, Türkiye’de iktidarın muhalif gazetecileri susturma geleneğinin bir devamı. Devlette devamlılık esas! Bu ülkenin yakın tarihinde bir gazete binasının havaya uçurulduğu (Özgür Ülke), bir muhabirin dövülerek öldürüldüğü (Metin Göktepe), onlarca gazetecinin faili meçhul suikastlerle ortadan kaldırıldığı, sayısız gazetecinin işkence tezgahlarından geçtiği ve hapislerde süründürüldüğü sıradan bir gerçek. AKP’nin uygulaması giderek bu geleneği biraz farklı bir yöntemle devam ettirmeye dönüşüyor.

Aslında yöntem ne kadar farklı o da tartışılır. İşinize gelmeyen, muhalif haberler yapan, yazılar veya kitaplar yazan bir gazeteciyi veya yazarı örgüt üyesi ilan etmek de eski bir yöntemdir. Metin Göktepe’yi öldürenler gazeteci değil militan olduğuna gerçekten inanıyorlardı. Kürt siyasal hareketinin gazeteleri kapatılmaktan, bu gazetelerde çalışanlar PKK üyesi diye hapislere tıkılmaktan hala kurtulabildiler mi? Sol örgütlere yakın gazetelerin hiçbir çalışanını gazeteciden saymaz mesela yargıçlar. Gördükleri işkencenin, haksız yere yattıkları yılların haddi hesabı yoktur.

Şimdi de terör örgütü olarak kabul edilen Ergenekon’u savunan yazılar yazan, yayınlar yapan Soner Yalçın gibi bir gazeteci, hakkında olumlu yayın yaptığı örgütün veya oluşumun üyesi olarak görülüp cezaevine konuyor. Bunun Kürt hareketinin ya da sol örgütlerin tarafındaki gazetecileri içeri tıkmaktan ne farkı var. Gazeteci illa ki hükümetin, polisin, yargının ya da toplumun belli kesimlerinin düşündüğü gibi düşünüp, kendine uygun görülen sınırlarda mı yayın yapacak? Ergenekon’u savunamayacak mı mesela? Terörist diye kovuşturulan falanca örgütü “terörist”  olarak görmek zorunda mı?

Durum oldukça net artık. Şu anda hükümete muhalif gazetecilerin bir kısmı bir terör örgütünün üyesi olmakla damgalanıp mesleklerini yapmaktan alıkonuyorlar. Yani ortada eskisinden çok da farklı bir yöntem falan yok. Belki etkisiz hale getirme şekli açısından biraz yumuşama olabilir, hepsi o.

AKP’nin bir zamanlar samimi bir şekilde olmasa ve kendi işine geldiği kadar, kendi iktidarını sağlamlaştırmak için de olsa demokrasinin sınırlarını genişleten hamleler yaptığı söylenebilirdi. Ordunun darbe yapmayı daha az düşünür hale gelmesi, memleketin en azılı kontrgerilla şeflerinin hapse tıkılması elbette azımsanmayacak olumlu adımlardı. Ama bu hükümet ne yazık ki demokrasiye de yarayabilecek her ilerlemeyi, yaptığı bir karşı hamleyle kendisi tenzil etti.

Basına yönelik baskıları azaltmadı arttırdı. Türkiye hala basın özgürlüğünde 178 ülke arasında 138. değil mi? Ülkenin her yerinden toplu mezarlar fışkırırken faili meçhulleri araştırmayı reddetti. Kürt açılımı yaparken seçilmiş Kürt yöneticileri hapislere doldurdu. Öğrencilerin ve işçilerin sokaktaki muhalefetine göz açtırmadı, şiddet uyguladı, bastırdı. Üstelik işine gelen konular oldu mu Anayasayı referanduma götürmeyi göze alarak değiştiren AKP, ne siyasi partiler yasasına, ne seçim kanununa, ne lider sultasına, ne %10 ayıbına dokundu. Şimdi de muhalif gazetecileri terör suçlusu diye damgalayıp gözaltına aldırarak bütün bir muhalefete gözdağı vermeyi sürdürüyor.

Türkiye hala ağır düzeyde demokrasi eksikliği çeken bir ülke. Örneğin The Economist dergisinin yıllık demokrasi endeksinde hâlâ zayıf demokrasi olmaya bile terfi edememiş, demokrasiyle otoriterlik arasında, hibrid (melez) rejim olarak kabul edilen bir ülkede yaşıyoruz. Üstelik AKP’nin demokrasi karnesindeki bu gerilemeyi seçimler yaklaşırken hızlandırarak sürdürmeyi göze alması da korkutucu. Türkiye’nin iktidar partisinin artık demokrasinin kendisine oy kazandırmadığını, ya da en azından antidemokratik uygulamaların oy kaybettirmediğini düşünüyor olduğu ortada.

AKP aklını başına toplamaz, gazetecilerle JİTEM şeflerini birbirinden ayırmayı öğrenemezse demokrasi değil, otoriterlik daha da ağır basacak. Gazetelerin iktidarın eline geçtiği, gazetecilerin susturulduğu, siyasi örgütlenmenin tehlikeli hale geldiği bir ülkede askeri vesayet ortadan kalkmış olsa neye yarar?

En büyük kim?

İngiliz Cycle Sport dergisinin Şubat sayısında ilginç bir araştırma var.

Lionel Birlie tarafından hazırlanan çalışmada modern zamanların en büyük 50 galibi seçilmiş.

Farkındaysanız  bu “en … 50…” muhabbeti giderek çoğalmaya başladı. Artık haftada bir dünyanın en seksi 50 kadını seçiliyor mesela. Eğer periyot aksarsa Hürriyet’in yazı işleri kendince bir liste yapıyor sanki.

Geçenlerde Ronaldo’nun sevgilisi olarak bilinen ve en seksi kadın ünvanına  sahip, İrina isimli bir hanımefendi memleketimize geldi.

Allah sevdiğine bağışlasın, güzel kız.  Ancak nasıl Miguel İndurain bizim kuşağımızın bisikletçisiyse, Cindy Crawford‘da kuşağımızın modelidir ve aşılamamıştır.

O zamanlar top model dediğin Türkiye’yi dolmuş durağı yapmaz;halley gibi süzülür, simlerini bırakır giderdi.

Karacaoğlan‘ın ‘benli Cindy’si de vaktinde memleketimize sorti eylemiş, gönüllerimizi fethetmişti.

Gerçi Sezen Aksu defile sonrası kendisine uzatılan mikrofonlara: “Ne o öyle yahu, çık çık bitmiyor. Kadın dediğin birbuçuk metre boyunda, kalın dudaklı kepçe kulaklı” olur diye cevap vermiş, o da  gönlümüzü fethetmişti.

Malum, bir de Sivaslı Cindy var: Tülin Şahin. Yurtdışında büyümüş, hoş ve esprili bir kadın.

Kendi anlattığı bir hikayeyi aktaralım hemen.

Şahin birgün taksiye biniyor. Taksici onu tanıyor ve “hoş geldin Sindi abla. Geçen gün seni bir saat reklamında gördüm.” diye mevzuya giriyor

Tülin Şahin: ” O ben değilim, Cindy Crawford” deyince aldığı karşılık:  “O kim ki abla?” oluyor.

İçinizde “İyi de kardeşim bunların bisikletle ilgisi ne diyenler” var diyenler varsa cevabım hazır: Tulin Şahin iki yıl önceki Türkiye Bisiklet Turu‘nun reklam yüzü olmuştu…(Bizde yok öyle haybeden atıp tutma)

Neyse dönelim şu en seksi 50 adam muhabbetine.

Liste şaşırtıcı. Zira Lance Amstrong listenin ancak 33. sırasında kendine yer bulabilmiş. İndurain ise 31. sırada.

7 kez Fransa Turu’nu kazanan Armstrong 74, 5 kez kazanan İndurain ise 75 puan almış.

Listeye göz attığımızda halen yarışan birkaç sporcu görüyoruz. Mesela Cavendish 62 puanla listeye 50. sıradan gimiş. Oscar Freire 69 puanla 41. sırada. Petacchi 147 ile 11. olmuş.

Yakın tarihlerde emekli olmuş, Cipollini 7, Zabel 8, Jalabert 18 sırada kendilerine yer bulmuş.

Pantani, Ullrich, Riis gibi adamlar listeye girememişler bile.

Buraya kadar şaşırtıcı şeyler var. Ama kimse listenin birincisi konusunde tereddüt etmiyor.

Eddy Merckx o kişi. Yamyam lakaplı büyük şampiyon, araştırmada  tam 333 puan almış. Onu yine iki Belçikalı Rik Von Loy ve Rik Van Steenbergen takip etmiş.

Merckx‘i benzersiz kılan şey sadece aldığı puanlar değil. Örneğin onu takip eden iki kişi hiç büyük tur kazanamamış. Listedeki bir çok isim de öyle. Zira Cipollini, Zabel, Cavendish vb. adamlar sprint zaferleriyle bu listeye girmiş.

Oysa Merckx, tam 5 Fransa, 5 İtalya ve 1 İspanya Turu kazanmış, 3 kez Dünya Şampiyonu olmuş, bahar klasiklerinde, günlük yarışlarda kazandığı etapların sayısını kendi bile bilmiyor.

Hem yokuşçu, hem sprinter, hem mukavemetçi… İnanılmaz bir organizmadan, komple bir bisikletçiden söz ediyoruz.

Bugün bisiklet dünyası onun gibi kahramanlar yetiştirmeye uygun değil, herkes kendi alanında uzmanlaşmış ve sinekten yağ çıkarır gibi, saniye hesabı yapıyor.

O yüzden tadı tuzu da her geçen gün azalıyor.

Ahmet Şık gözaltına alındı

Alınan bilgiye göre gazeteci Ahmet Şık, evininde yapılan aramanın bitmesinden sonra polisler tarafından gözaltına alındı.

Ahmet Şık, Yeni Yüzyıl gazetesinde ardından Radikal gazetesinde çalıştı. Gazeteye açtığı davanın ardından “performans düşüklüğü” sebebiyle işten atıldı.
Nokta dergisinde yaptığı “İki tür gazeteci vardır: TSK karşıtları, TSK yandaşları” isimli haberlerle “Metin Göktepe Gazetecilik Ödülü”nü kazandı.
Ahmet Şık aynı zamanda Nokta dergisinde darbe günlüklerini ortaya çıkaran gazeteci olarak biliniyor.

Basında özellikle askeriyeye karşı yaptığı haberlerle bilinen Şık, Bilgi Üniversitesi’nde dersler veriyordu.

Victor Ananias’ı kaybettik…

Victor Ananias 1971-2011Türkiye’de ekolojik yaşam hareketinin gelişmesinde çok büyük katkısı olan Victor Ananias’ı kaybettik. Yeşil Gazete ekibi olarak üzgünüz; ailesine, tüm dostlarına ve ekoloji camiasına başsağlığı diliyoruz. Bu sabah Fethiye’deki evinde hayatını kaybeten Victor, gençti, 71’liydi. Hayatını doğayla içiçe yaşamaya vakfetti. Kendini genç yaştan itibaren ekolojik tarım, organik mutfak ve doğal tarım ürünlerinin insanlara ulaşması konusunda eğitti, bu alanda çalıştı. 1996’dan itibaren Buğday Dergisi’ni geliştirdi, kurucusu olduğu Buğday Derneğiyle ve verdiği eğitimlerle doğayla iç içe yaşam yaklaşımını yaygınlaştırdı. Victor’u özleyeceğiz.

(Yeşil Gazete)