Ana Sayfa Blog Sayfa 5263

Yine bir şafak baskını: Aramalar sürüyor

Polis, gazeteciler Ahmet Şık, Nedim Şener, yazar Yalçın Küçük ve altı kişinin daha evinde arama yapıyor. Evi arananlar arasında Yurdakul, Bayraktar, Kılıç, İdil, Yıldız ve Kozinoğlu’nun adı da geçiyor. Gazeteci Mavioğlu, yaşananlarla ilgili “Sözün bittiği yerdeyiz” dedi.

Ergenekon soruşturması kapsamında gazetecilerin büro ve evlerinde arama uygulamalara sürüyor. Polis, gazeteci yazar Ahmet Şık, Milliyet ve Posta gazeteleri yazarı Nedim Şener, odatv.com sitesi yayın koordinatörü Doğan Yurdakul, odatv. com Ankara temsilcisi Mümtaz İdil, Odatv.com yazarları İlkin Bayaktar ve Sait Kılıç ile yazar Yalçın Küçük‘ün evlerinde arama yapıyor.

Evi arananlar arasında Ankara’dan gazeteci Müyesser Yıldız‘ ve eski MİT mensubu Kaşif Kozinoğlu‘nun adı da geçiyor.

Mavioğlu: Sözün bittiği yer

Şık’ın evinin önünde bekleyen gazeteci Ertuğrul Mavioğlu, şüphelilere “Ergenekon örgütüne üye olmak” ve “kin ve düşmanlığa tahrik” gerekçelerinden işlem yapıldığını öğrendiklerini ifade etti.

Mavioğlu, Ahmet Şık’ın Nokta dergisinde çalışırken Ergenekon davasının başlatılmasına gerekçe oluşturan Özden Örnek günlüklerini gündeme getiren haberci olduğunu, Nedim Şener’inse Hrant Dink cinayetinin Ergenekon kapsamına alınmasını savunan bir gazeteci olduğunu ifade etti; “Herhalde, sözün bittiği yer demek dışında bir şey kalmadı” dedi.

Hürriyet gazetesi yazarı Sedat Ergin de “Kimse bana Nedim Şener’in örgüt üyesi olduğu konusunda beni ikna edemez. Nedim, görüşlerini beğenmeyebilirsiniz ama her şeyden önce bir gazetecidir” diye konuştu; gazetecilerle dayanışma içinde olduğunu söyledi.

Daha önce de Odatv.com sitesine ait büro aranmış, site yetkilileri Soner Yalçın, Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan üç gün gözaltında tutulduktan sonra tutuklanmıştı.

Gazeteci Ahmet Şık’ın Beyoğlu Gümüşsuyu’ndaki evinde sabah 7.00’de polis arama başlattı. Gazetecinin avukatlarının gözetiminde yaklaşık 10 polisin yaptığı arama, kitaplar, CD’ler ve fotoğraflar üzerinde yoğunlaşıyor.  Arama, gazetecinin editör olarak çalıştığı Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi bünyesinde yayın yapan habervesaire sitesine ait büroda da sürdü.

Bianet yazarı da olan gazeteci, daha önce gazeteci Ertuğrul Mavioğlu ile birlikte “Ergenekon’u anlama kılavuzu” başlıklı bir kitap yazmıştı. İki gazeteci bu kitap nedeniyle yargılanıyorlar.

Şık, son 20-25 yılda emniyet teşkilatı içindeki “cemaat örgütlenmesi süreci” ile ilgili kitap hazırlıyordu.

OdaTV yöneticilerinin bilgisayarlarında ele geçirildiği öne sürülen bazı belgelerde adı geçen Şık, kendisiyle ilgili bir karalama ve yıpratma kampanyası başlatıldığını söylemişti.

Şık, bu kampanyanın, üzerinde çalıştığı ve yakında yayınlanacak yeni kitabının sanki “Ergenekon örgütü” tarafından yönlendiriliyormuş algısıyla itibarsızlaştırma amacı güttüğünü yazmıştı.

Uzun bir süredir telefonlarının dinlendiğini ve bu dinleme-izleme faaliyetinin kitap çalışmasıyla birlikte daha da sıkılaştığını düşünen Şık, kitabı hazırlarken gazete arşivlerinden, dava dosyalarından, dosyalardaki belgelerden yararlandığını ayrıca Emin Aslan, Sabri Uzun ve Hanefi Avcı gibi emniyet içinden isimlerle de görüştüğünü, kitap çalışması yapan bir gazeteci icin de bu görüşmelerin son derece normal olduğunu ifade ederek asıl sorulması gereken sorunun “000Kitap” adıyla kaydettiği kitap dokümanının nasıl olup da OdaTv’ye veya başka bir yere gittiği sorusu olduğunu söylüyordu.

Şık, emekli Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek’in darbe günlüklerini 2007 yılında gündeme taşıyan haftalık Nokta dergisinde de çalışmıştı.

TEMREN KÜÇÜK’ÜN EVİNDE ARAMA
Yalçın Küçük’ün eski eşi olan avukat Temren Küçük’ün evinde de yapılan arama Ankara Barosu’nun yaptığı karşı çıkışla durduruldu. Yalçın Küçük’ün boşandığı eşinin evinin ve ofisinin olduğu dairedeki aramaya savcı eşlik etmeden devam edilmeyeceğini söyleyen Ankara Baro Başkanı Metin Feyziooğlu ayrıca arama belgesinde bazı hukuka aykırı durumlar olduğunu açıkladı.

Feyzioğlu, arama kararında somut fiil olmadığını bunun da hukuka aykırı olduğunu ifade etti.

Bitmemiş kitabımın OdaTV bilgisayarında işi ne? – Ahmet Şık

Henüz yazdığım son yazının (http://www.habervesaire.com/news/2030/) mürekkebi kurumamıştı. İstediğim gibi değildi ama meramımı da anlatabilmiştim sanırım. “Ergenekon ve iktidar arasında kalmak” başlıklı yazıda Ergenekon adı altındaki soruşturma ve davalar zinciriyle mevcut iktidarlar arasında mesafeli durmanın zorluğu anlatılıyordu. İktidarlar dediğimin farkındayım. Çoğul olmasının nedeni malum, çünkü bu ülkeyi yöneten sadece AKP değil. Hadi daha spesifik hale getirerek söyleyelim ki yazının konusu da bu zaten, ülkeyi yöneten diğer güç kısaca cemaat diye anılan kesim. Bu tezimde de ısrarlıyım. Nasıl ki AKP’den önce ülkeyi asker yönetiyorduysa şimdi de sivil bir iktidar yönetmiyor. Bakmayın siz üzerlerindeki kıyafetlerde apolet olmadığına, onların zihniyetleri üniformalı, kafaları apoletli. Uzun lafın kısası, onlar da dini teamüller çerçevesinde bir emir komuta zincirinden oluşan bir başka askeri düzen. Ergenekon ve türevi bilumum soruşturmayı yürütenler de bu hiyerarşinin parçaları.

Gazeteci değil provokatörmüşüm!

Öfkeli bir giriş oldu farkındayım. Öfkeliyim. Nedeni Hürriyet gazetesinde yayımlanan bir haber ve bu haberden yola çıkılarak yapılmış bir başka “haber”. Önce bu paçavra yazıya yer verip sonra da öfkemi yatıştırsın diye size açıklama yapayım. Soner Yalçın’ın tutuklanmasıyla ilgili Hürriyet gazetesinde çıkan bir haberde adım geçince “medyasavar” adında bir sitede beni hedef alan bir yazı yayımlanmış. “Vay Ahmet vaaayyy. Bu hiç Şık olmadı” diye de başlık atmışlar. (http://www.medyasavar.com/ozel_haber/10400-Vay-Ahmet-vaaayyy-olmad.html)

Birlikte okuyalım:

“Ahmet Şık, provokatör gazeteciydi, Alper Görmüş’ten ‘beslenen’ liberal oldu. Peki Soner Yalçın dosyasında işi ne…

90’lı yıllarda muhabirlik yapanlar Ahmet Şık’ı çok iyi tanırlar… Daha basın yayında okurken Cumhuriyet’te polis muhabirliği yapıyordu. O yıllar İstanbul Basın Yayın’da etkili olan DHKP/C kontenjanından olduğu bilinirdi. Onur Akın gibi, Murat İde gibi, Semra Kardeşoğlu gibi…

Örgüt bir yandan üniversitelerdeki sempatizan çocukları sokağa döküyor, diğer yandan biraz palazlanan sempatizanlara bankaları soyduruyor, taşeron suikastlar yaptırıyor, kan döktürüyordu…

Ahmet Şık’ın görevi polisi provake etmekti. Muhabir kisvesiyle katıldığı her eylemde mutlaka polislere ‘Köpek’, ‘işkenceciler’ gibi laflar atarak gözaltına alınmasını sağlar, sonra da gazetecilere, ‘Niye beni kurtarmıyorsunuz’ diyerek, onları ‘işbirlikçilikle’ suçlardı…

Gazeteci kimliği, örgütçü kimliğinden hep sonra gelirdi…

Ahmet’in tavırları, ‘protest’ten daha çok ‘provokatör’ceydi… Polislere sadece eylemler sırasında değil, gazetedeki haberlerinde de saldırıyordu.

Ahmet birgün ortadan kayboldu, yıllarca da ortalarda görünmedi. Örgütçü kimliği nedeniyle güvenlik kuvvetleri tarafından sıkıştırılmaya başlanınca Fransa’ya kaçmıştı.

Döndükten sonra ‘daha bir akıllanmış’ görünüyordu Ahmet. Nokta dergisini kapanmaya, yayın yönetmeni Alper Görmüş’ü de mahkeme salonlarına götüren meşhur ‘darbe’ haberlerinde, Ahmet Şık imzası görünce, Ahmet’in, üniversite yıllarında kol kola olduğu DHKP/C’li arkadaşlarından farklı olarak, ‘ulusalcı’ değil, ‘liberal’ bir çizgiye daha yatkın olduğu yönünde kafalarda fikir oluşmuştu.

Hatta Nokta dergisi kapandıktan sonra, hamisi Alper Görmüş onu işsiz bırakmamış, liberallerin kalelerinden biri olan Bilgi Üniversitesi’nin yayın organında işe yerleştirmişti…

Soner Yalçın’la ilgili soruşturma dosyasında, Ahmet Şık’ın adının, hükümete zarar vermek için Haziran ayında yapılacak seçimler öncesinde hazırlanan kitap için çalıştığı yönündeki iddialar, ‘İşte gerçek Ahmet Şık budur’ dedirtiyor.

“Provokatör, örgütçü, ulusalcı…”

Şimdi bu yazının neresini düzelteyim bilemedim. Hani neredeyse sadece adımı doğru yazmışlar. Eğer ki bu yazıyı kaleme alan, kendisine bu bilgileri veren ve polis olduğundan emin olduğum kişiyle karşıma çıkma cesaretini gösterirse iddialarının hepsini tartışmaya hazırım. Hatta tartışmaya konu etsinler diye bir ipucu da vereyim: Ahmet Şık, 40 yıllık yaşamında aklı ermeye başladığından bu yana Sosyalisttir. Yani hiçbir zaman liberal olmamıştır.

İki gazeteci, 3 polis müdürü denklemi

Bu yazıya konu olan haber Soner Yalçın’ın tutuklanmasıyla ilgiliydi. Hürriyet’te, “PKK’yı ön plana çıkarttın” (http://www.hurriyet.com.tr/gundem/17064558.asp?gid=233&srid=4079&oid=1&l=1)

başlığıyla19 Şubat Cumartesi günü yayımlandı. Odatv baskınında bilgisayarlarda yapılan incelemelerde bir takım dokümanların ele geçirildiği anlatılan haberin en sonunda, “Eklemeden çekinme” ara başlığıyla duyurulan bölümde ise adım şöyle geçiyordu. “Sabri Uzun adlı world belgesinde ise şu ifadeler yer aldı: ‘Şık-Sabri kitap başlıklı belgede Sabri’nin kitap konusunda çekincesi var. İkna etmeye çalışalım. Kitabı seçimden önce yetişmeli. Nedim, Ahmet Şık konusunda görüşsün. Kitaba çalışırken cesur olun. Çıkarma ve ekleme yapmaktan çekinmeyin. Bu kitap Simon’dan daha kapsamlı olmalı. Nedim’i kutlarım. Ahmet’i çalıştırsın. Hanefi çıkacak ve Sabri’ye katılacak. Emin ve Sabri’ye moral verin. Sabri adıyla çıkmasına zorlayın. Seçimden önce yetişsin.’ Bu belgeyi de Soner Yalçın haberi olmadığı iddiası ile kabul etmedi.”

Bahsi geçen Ahmet ben oluyorum. Nedim ise, dürüstlüğüne kefil olduğumu her ortamda söylediğim nesli tükenmekte olan birkaç iyi gazeteciden biri olan Nedim Şener oluyor. Sabri, eski Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun; Emin, garip bir uyuşturucu kaçakçılığı soruşturmasına komployla adı karıştırılarak görevden alınan eski Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Emin Arslan; Hanefi ise tahmin edeceğiniz üzere cemaati hedef alan kitabı sonrasında sosyalist bir örgüte yardım yataklık ettiği iddiasıyla kendisini cezaevinde bulan ülkücü gelenekten yetişme eski polis müdürü Hanefi Avcı. Nasıl denklem ama?

Kitabım odatv’nin bilgisayarında

Bu isimlerle ortak bir noktam var elbet. Nedim, öncelikle arkadaşım ve aynı zamanda meslektaşım. Ne o beni çalıştırır ne ben onu. Zaten gazetecilik geçmişimizi bilenler için de fazla söz söylemeye gerek yok. Adları geçen polis müdürlerini de tanırım. 3’ü de yakın zamanda piyasaya çıkacak kitabımda yer alan isimler. Zaten benim adımı Soner Yalçın’la ilgili yürütülen soruşturmaya dâhil eden de halen üzerinde çalıştığım bu kitap. Hürriyet’teki haberde odatv baskınında bilgisayarlarda bulunduğu söylenen “000Kitap” başlıklı doküman da kişisel bilgisayarımda aynı adla kaydedilmiş bulunan çalışmamın kendisi oluyor.

Kafanız karıştı değil mi? Anlatayım.

Avcı’yla tanışma

Hanefi Avcı’yla tanıştığım sıralarda, tıpkı şimdi olduğu gibi Türkiye’nin yine derin devletiyle hesaplaştığı iddia edilen Susurluk günleriydi. Avcı da o süreçte önemli bilgiler aktaran polis müdürü olarak medyada sıkça boy gösteriyordu. O günlerde çalıştığım Radikal gazetesinde “İşkencecim şimdi demokrat” başlığıyla manşetten yayımlanan bir haberde Avcı’nın kurbanlarından biri olan Şaban Dayanan’ın hikâyesine yer verilmişti. Birkaç gün sonra da haberin devamı yayımlandı. Avcı ve Dayanan yüzleşmişti. İşkence karnesi hayli kabarık olan Türkiye için önemli bir haberdi ama ilki kadar değer görmediğini söyleyebilirim. O günden sonra Hanefi Avcı’yla bir daha yüzyüze hiç görüşmedim. Nadiren telefonla ve her seferinde benim aramamla hal hatır sorduk o kadar.

İşkence söyleşisi ve cemaat örgütlenmesi kitabı

Kitabının yayımlandığı 2010 Ağustosundan sonra da birkaç kez daha görüştük. Cemaatle ilgili yazdıklarını “çok içeriden” bir sistem eleştirisi olarak çok önemli bulduğumu söyledim kendisine. Kitabın meslek anılarını oluşturan ilk bölümde işkencecilik geçmişiyle yüzleşememesini ise büyük bir eksiklik olarak gördüğümü de kendisine ilettiğimde bana, “İşkence bu kitabın konusu değildi. Başlı başına bir kitap olabilecek bu konuyla ilgili keşke birisi benimle söyleşi yapsa. Devletin bizi nasıl yetiştirdiğini, işkence yapanları nasıl koruduğunu, bu anlayışın bir devlet sistematiği olduğunu anlatırım o kitapta” demişti. Ben o söyleşiyi yapmaya hazırdım ve Avcı’ya da söyledim.

Yine kendisini ilgilendiren bir başka kitap çalışması daha yapmak istediğimi de aktardım. O da zaten bitmek üzere olan, Emniyet’teki cemaat örgütlenmesini anlatan kitabımdı. Avcı’yla ilgisi ise hem kitabında bahsettiği hem de kendisinin de kurbanları arasında yer aldığı, komplolarla ayağı kaydırılan polis müdürlerinin başlarına neler geldiği de yazdığım kitapta yer alacaktı ve aldı da. Anlayacağınız, odatv baskınında ele geçirildiği öne sürülen belgede Sabri, Emin, Hanefi diye adları geçen polis müdürleriyle birlikte adımın geçmesine neden olan hikâye budur.

Kitabim odatv’nin bilgisayarına nasıl gitti?

Peki, o belgenin ve bitmemiş kitabımın kopyasının orada işi ne? Ben de bilmiyorum. Önümde iki seçenek var. İlki birilerinin inandırılmaya çalışıldığı gibi Ergenekon güdümünde olduğu öne sürülen Soner Yalçın’la ortak hareket ediyor olmam. Beni birazcık tanıyan, gazetecilik geçmişimi kıyısından köşesinden takip edenler dahi bu ihtimalin gerçek olmayacağını anlar. Yalçın’ın kendisi mi öyle bir bilgi notu yazdı onu da bilemem. Yazdıysa da doğru yapmamış. Ama sorgusunda öyle bir yazıdan haberi olmadığını söylediğinin de altını çizmek gerek. Bu vurguyu avukatlarının, odatv’nin bilgisayarlarına suçlanmalarına konu olan virüslü elektronik posta gönderildiği açıklamalarıyla birlikte değerlendirdiğimizde ise aklıma yatan diğer ihtimal oluyor.

Telefonlarım yıllardır dinleniyor. Bu kitap çalışmasına başladıktan sonra da daha sıkı izlendiğimi biliyorum. Bilmediğim tek şey bu dinleme ve takibin yasal olarak yapılıp yapılmadığı ki hâkim kararı alındıysa da buradan o kararı talep edenler ve de izni verenler hakkında suç duyurusunda bulunuyorum. Neyse, eğer Yalçın’ın avukatlarının iddiası doğruysa üzerinde çalıştığım kitaptan haberdar olanlar ki eminim kitabımın konusunu oluşturan yapının mensuplarıdırlar, çalışmamı bir şekilde ele geçirip o bilgi notuyla odatv’nin bilgisayarlarına da yüklemiştir. Zaten ben de buna inanıyorum.

Kitabımın daha çıkmadan, Ergenekon etiketiyle itibarsızlaştırılmaya çalışıldığını anlayacak kadar zekâm var. Bunu yapmaya çalışanlar ne beni, ne gazeteciliğimi, ne siyasal duruşumu ne de Ergenekon soruşturmalarına bakış açımı bilmiyorlar. Ya da, Ertuğrul Mavioğlu’yla birlikte kaleme aldığımız “Kırk Katır Kırk Satır” üst başlıklı 2 ciltlik kitabımızı iyi okumuşlar ve anlamışlar. Ben de anlıyorum ki telaşları bu yüzden. Aslında diyecek çok şey var ama yeterince uzun oldu. Malum sitede gazetecilik yapıldığı iddiasıyla kaleme alınan paçavrada hakkımda, “Gazeteci kimliği, örgütçü kimliğinden hep sonra gelirdi…” diye yazan cemaatçilere ve Ergenekoncu olduğumu düşünenlere vereceğim yanıtla bitireyim: “Bu suçlamalarla anılmak, cemaatçi ya da Ergenekoncu olarak anılmaktan daha onurludur.”

(t24 sitesinde, 21 Şubat günü yayınlanmıştır)

Heyecan Paris’te başlıyor

31. Avrupa Salon Atletizm Şampiyonası, yarın Fransa’nın başkenti Paris’te başlıyor.

50 ülkeden 629 sporcunun katılımıyla 18 bin seyirci kapasiteli Palais Omnisports Paris Bercy (POPB) salonunda düzenlenecek 31. Avrupa Salon Atletizm Şampiyonası’na, 6 Mart Pazar günü sona erecek. Şampiyonada Türkiye’yi 7’si bayan 12 atlet temsil edecek. Atletizm Federasyonu Başkanı Mehmet Terzi, asbaşkan Ergüder Uzun ve genel sekreter Nihat Doker’in de yer aldığı Türk Milli Takımı kafilesi, 7 Mart Pazartesi günü yurda dönecek.

Bayanlarda 400 metrede Meliz Redif ve Pınar Saka, 800 metrede Yeliz Kurt ve Merve Aydın, 1500 metrede Dudu Karakaya, 3000 metrede de bir önceki Avrupa Salon Atletizm Şampiyonası’nda altın madalya kazanan Almitu Bekele Degfa ile Sultan Haydar mücadele edecek.

Erkeklerde ise 400 metrede Serdar Tamaç, 800 metrede Halit Kılıç, 1500 metrede Kemal Koyuncu, 3000 metrede ise Halil Akkaş ve Mert Gırmalegese piste çıkacak.

TÜRKİYE’NİN SALONDAKİ TEK MADALYASI ALMİTU BEKELE’DEN
Türkiye, Avrupa salon şampiyonalarındaki tek madalyasını, Torino-2009’da bayanlar 3000 metrede Türkiye rekoru kırarak şampiyon olan Almitu Bekele Degfa ile aldı. İtalya’nın Torino kentindeki şampiyonada Degfa, 8:46.50’lik derecesiyle Türkiye rekoru kırmış ve altın madalyanın sahibi olmuştu. Türk atletizm tarihinde bir ilki gerçekleştiren Degfa’nın yarışın son 100 metresindeki sprinti, atletizm otoritelerince övgüyle söz edilmişti.

Degfa’dan sonra en iyi derece, milli atlet Halil Akkaş’ın, Birmingham-2007’deki şampiyonada 3000 metrede elde ettiği 4’üncülüktü. Paris’te 1500 ve 3000 metrelerde mücadele edecek Mert Gırmalegese de Torino-2009’da 3000 metrede 7:45,46 ile Türkiye rekoru kırarak 5. sırada yer almıştı.

İLK GÜN 9 ATLET PİSTE ÇIKACAK
Şampiyonanın ilk gününde, 9 Türk atlet piste çıkacak. Meliz Redif ve Pınar Saka, bayanlar 400 metre 1. seride, aynı gün yapılacak yarı final için ter dökecek. Yeliz Kurt ve Merve Aydın ise bayanlar 800 metre 1. seri için piste çıkacak. Dudu Karakaya ise bayanlar 1500 metre 1. seride final için mücadele edecek.

Erkeklerde ise Serdar Tamaç 400 metre 1. seride aynı gün koşulacak yarı final için mücadele verirken, Halil Akkaş ve Mert Gırmalegese de 3000 metre 1. seride yarışacak. Halit Kılıç da 800 metre 1. seride yarı final için çaba harcayacak.

ÇOK SAYIDA MİLLİNİN FİNAL KOŞMASI BEKLENİYOR
Atletizm Federasyonu Başkanı Mehmet Terzi, Paris’te final koşacak sporcu sayısının fazla olacağını düşündüğünü belirtti.

Öncelikle finali düşündüklerini, ikinci planda madalya hedeflediklerini ifade eden Terzi, 2012 Dünya Salon Atletizm Şampiyonası’nın Türkiye’de yapılacağını hatırlattı. Terzi, ”Serdar Tamaç ve Dudu Karakaya gibi sporcularımızı, dünya şampiyonası öncesinde, salon atmosferini yaşamaları için Paris’e götürüyoruz. Türkiye’de salonumuz yok ve çocuklarımızı salon yarışlarına çok iyi hazırlama imkanımız olmuyor. Salon ihtiyacını, sporcularımızı dışarıya gönderip, koşturarak veya kamp yaptırarak halletmeye çalışıyoruz. Ancak, dünya şampiyonasından sonra salon ihtiyacımız da karşılanmış olacak” diye konuştu.

ŞAMPİYONANIN MASKOTU ”ATHLIX”
Avrupa Salon Atletizm Şampiyonası’nın resmi maskotu Athlix, geçen ay Fransa Elit Atletizm Salon Şampiyonası’nda atletizmseverlerle buluştu. 10 Haziran 2010 doğumlu Parisli Athlix, turuncu bedenine, üzerinde Paris-2011’in logosunun bulunduğu mavi renkli tişört ve siyah şort giyiyor. Beyaz kafasının üzerinde, atletizm pistine benzer turuncu saçları bulunan sevimli maskot, koşmanın ve atlamanın yanı sıra gülle, cirit ve çekiç atmayı çok seviyor.

BERCY ATLETİZM SALONU
Paris’teki Bercy Bulvarı üzerine kurulu, çok amaçlı Palais Omnisports Paris Bercy (POPB), Seine nehrinin yakınlarında, 55 bin metrekare alan üzerinde bulunuyor. 1984 yılında inşa edilen piramit şeklindeki salon, 18 bin kişi kapasiteli. Atletizmin yanı sıra birçok spor etkinliğine ve gösterilere ev sahipliği yapan salon, Depeche Mode, U2, Pink-Floyd, Metallica, Madonna, Johnny Halliday, Indochine, Mylene Farmer ve Michel Sardou gibi birçok şarkıcı ve grubun da sahne almasıyla biliniyor.

Paris Bercy Salonu, 1985 Dünya Oyunları’nın yanı sıra 1994 Avrupa Salon Atletizm Şampiyonası ve 1997 Dünya Salon Atletizm Şampiyonası’na ev sahipliği yaptı.

Barcelona arayı açıyor

0

Barcelona, dün gece deplasmanda Valencia’yı 1-0 mağlup ederek Real Madrid ile olan puan farkını 10’a yükseltti.

La Liga’da emin adımlarla şampiyonluğa giden Barcelona, dün oynadığı 26. hafta maçında Valencia’yı deplasmanda 1-0 yendi ve en yakın takipçisi Real Madrid ile arasındaki puan farkını maç fazlasıyla 10’a çıkarttı.

Diğer maçlarına oranla bu karşılaşmada topla daha az oynayan, ancak yine de bu konudaki üstünlüğünü yüzde 43’e karşılık yüzde 57 ile elinde tutan Katalan ekip, 3 puana, 77. dakikada Lionel Messi’nin attığı golle ulaştı. Maçta golü daha çok düşünerek oynayan ve rakip kalede daha tehlikeli görünen ekip Barcelona oldu. Messi, attığı golle, ligdeki gol sayısını 28’e çıkarttı.

Liderin en yakın takipçisi Real Madrid, bu akşam Malaga ile kendi sahasında karşılaşacak. Diğer maçta ise Almeria ile Racing Santander karşı karşıya gelecek.

Ligde şu sonuçlar alındı:

Valencia: 0
Barcelona: 1 (Lionel Messi 77)

Real Zaragoza: 2 (Jiri Jarosik 48, Ikechukwu Uche 55)
Athletic Bilbao: 1 (Fernando Llorente 18)

Getafe: 1 (Manu 3)
Atletico Madrid: 1 (Elias 81)

Villarreal: 1 (Giuseppe Rossi 22)
Hercules: 0

Osasuna: 0
Deportivo Coruna: 0

Real Sociedad: 1 (David Zurutuza 53)
Levante: 1 (Asier del Horno 78)

Sevilla: 3 (Luis Fabiano 28, Diego Perotti 35, Alvaro Negredo 65)
Sporting Gijon: 0

Espanyol: 1 (Alvaro Vazquez 19)
Real Mallorca: 2 (Pierre Webo 63, Emilio Nsue 83)

27. HAFTA’NIN PROGRAMI
5 Mart Cumartesi
Real Mallorca-Valencia
Barcelona-Real Zaragoza
Atletico Madrid-Villarreal

6 Mart Pazar
Hercules-Almeria
Levante-Espanyol
Malaga-Osasuna
Sporting Gijon-Getafe
Athletic Bilbao-Sevilla
Racing Santander-Real Madrid

7 Mart Pazartesi
Deportivo Coruna-Real Sociedad

Eyvah eyvah! Siyasal karmaşa, petrol krizi ve yoksulluk kapıda mı?

Son aylarda Kuzey Afrika ve Ortadoğu’ da alevlenen isyan dalgası halkları despot yönetimlere karşı ayaklandırıyor. Ne oldu da yıllardır aynı şekilde yönetildiği halde isyan edemeyen halklar bir anda ardı ardına iktidarları devirebilmeye başladı? Sadece internetten yazışıp da organize olabildikleri için mi isyan edebildiler; yoksa ortada 1789′ daki Fransız ihtilalini hazırlayana benzer sebepler de var mı?

Petrol fiyatları artıyor. Bu artış Ortadoğu’ daki karmaşa sebebi ile mi oluyor yoksa gerçekten sonunda İngilizce “Peak Oil” denilen ve petrolün artık üretim maliyetinin tüketebilmek için ödenen fiyatın çok üzerine çıkmaya başlayacağı zirve aşıldı mı?

Ve yine bu minvalde artık 1 kalori gıda üretmek için 10 kalori petrolün harcanabildiği (tarım ilacı, suni gübre üretmek, çiftçilik işlemleri, gıda işleme, ambalaj üretimi, gıda taşıma için günümüzde petrol şarttır) zenginlik dönemi geride mi kalıyor? Petrol ulaşılamayacak kadar pahalı olursa, özellikle şehirlerde yaşayan ve işlenmiş hazır gıdalar yemeğe alışmış büyük bir kitle açlığa mı sürüklenir?

Yoksa tehlike yok da ben mi abartıyorum?

Belki de siyasiler sistemdeki mevcut mekanizmalar vasıtası ile sorunları çözebilirler ne dersiniz?

Siyaset

Dünya’ da demokrasi ile yönetilen veya yönetildiğini sanan tüm ülkelerde insanlar kendi kendilerini yönettiklerini düşünüyorlar. En azından Türkiye için bunun böyle olmadığının farkındayız. Aslında yönetimde sadece 2 grup insan var: Tüccarlar ile teknokrat/bürokratlar

Tüccarlar en iyimser bakışla hayatları boyunca para alıp vermek gibi aslında manasız bir iş yaptıklarının farkına varıp, dişe dokunur şeyler yaparak biraz itibar ile daha kolay para kazanmak, yakın çevresindekilere fırsat yaratmak ve adlarını tarih kazımak amacı ile siyasete girebiliyor. Ancak siyasi partiler hayır kurumları değil. Siyasi partilerin çok fazla paraya ihtiyacı var ve ülke çapında % 10 barajını geçene kadar üye aidatları ve bağışlar hariç siyasi partilerin devletten tek kuruş alması mümkün değil. Oysa bir siyasi partinin sadece seçimlere katılmak için bile 41 ilde örgütlenmesi zorunlu. Çalışanları olacak, toplantılar yapılacak, ziyaretler vb. bin bir masraf yapılacak… Nereden bakarsanız bakın bir siyasi partinin sadece seçime katılması için bile milyonlarca lira lazım. Bu parayı aidatlarla toplamak mümkün değil. Derdi olan ve siyasi partilerden beklenti içinde olan insanların zaten parası yok. Bu durumda bir siyasi parti ne yapmak zorunda? Mutlaka ve mutlaka bol parası olan kişi, kurum ve hatta devletlere yeşil ışık yakmak zorunda. Bunu biraz düşünen herkes anlayabilir.

Türkiye’ de siyasetçilerin para bulması gerekiyor da ABD’ de de gerekmiyor mu? ABD’ de bir seçim kampanyası yapmak için sadece halktan bağış toplamak yeterli olur mu sanıyoruz?

Nasrettin Hoca biliyor gerçeği “Parayı veren, düdüğü çalar”

Kısacası ne olursa olsun bizi yöneten siyasi partiler, sermayeyi düşünmek ve sermayenin yanında olmak zorunda.

Diyeceksiniz ki “iyi de sadece tüccarlarla olmaz, fikir de üretmek ve bir şeyler ortaya koymak lazım.” İşte bu noktada da siyasi partiler teknokrat/bürokratlara başvuruyor. Akademisyenler, uzmanlar, bürokratlar siyasi partilere girip fikir üretiyor. Bu fikirler elbette sermaye nasıl istiyorsa o şekilde üretiliyor. Aksi halde bir şehirden diğerine seyahat etmek bile mümkün olmaz. Yine bu sebeple böyle bir mekanizma asla “tasarruf edin, israftan kaçının. Daha az tüketin, daha az üretin.” demez, diyemez. Çünkü üretim ve tüketim yoğunlaştıkça insanların temel ihtiyaçları dışındaki faaliyetlerin yapılabileceği artı değer artar. Siyasiler bilimsel olarak şiddetle karşı çıkıyor da olsalar firmalar halkın GDO tüketmesinin karlı olduğunu söylüyorsa, siyasiler de GDO’ ya izin vermek zorundadır. Bir artı bir eşittir iki kadar nettir bu.

Sonuçta tüm hayatını ya para kazanmak için harcamış tüccarlar ya da kariyer uğruna feda etmiş akademisyen, bürokrat, askerler büyük partilerden aday olur ve seçilerek milletvekili olurlar. Böylece yine tüccarların ve teknokratların genel olarak ticari haklarını korurlar. Gerçek anlamda halkı temsil edecek pek kimse bulunmaz mecliste. Bu tip kişiler ancak küçük siyasi partilerde olur. Küçük siyasi partiler de ya para kaynaklarına yeteri kadar güven vermediği ya da bu şekilde bir kaynağı asla kabul etmeyecekleri için hep küçük kalırlar. Bir partinin büyüyebilmesi için cebren ve hile ile para kaynaklarına ulaşması ve sermayeye hizmet etmesi mecburidir.

Ben hayatım boyunca neden küçük partilere, bağımsız adaylara oy verdiğimi şimdi anladım. İyi bir vatandaş gibi çok araştırıp inceledim ve her zaman en uygun olduğunu düşündüğüm küçük partilere oy verdim. Ve bu sebeple hiç temsil edilemedim. Oylarım hep o temsil edilemeyen “diğer” hanesinde kaldı. Ve benim oylarımla seçmediğim kişiler vekilim oldu.

Reklamlar

Reklamlar her zaman her yerde karşımıza çıkıp, aslında hiç ihtiyacımız olmayan şeyleri yalanlar dolu içeriklerle gözümüze sokuyor. Öyle bir kara mizah ki reklamlar, bazen ne diyeceğimi, düşüneceğimi şaşırıyorum.

Mesela margarin reklamlarında “kolesterol içermez” diye mutlaka belirtilirken hiç bir şekerleme reklamında “nişasta bazlı şeker içermez”, “genetiği değiştirilmiş hiç bir gıda maddesi ve türevini içermez” gibi bir ibare olmuyor. Neden mi mizah gibi? Çünkü margarinler zaten bitkisel kaynaklıdır ve bitkisel kaynaklı ürünlerde kolestrol doğal olarak yoktur zaten. Oysa ürünler içerisindeki GDO’ yu, şekeri bilmek asla bu kadar basit değildir.

Özellikle televizyonlardaki reklamlar insana dünyayı bambaşka hissettiriyor ve bir çok kişiyi de kandırıyor. Dünyadan habersiz biri iseniz reklamı yapılan kredi kartının size para kazandırdığını, bir gofretin sizi süper güçlü hale getirdiğini, bir meşrubatın sizi çok sosyal, mutlu, onlarca arkadaşı olan biri haline getirebileceğini; en iyi çorbanın kesinlikle marketten alınmış bir ambalaj içerisinde kurutulmuş olarak bulunduğunu; bahsedilen çocuk bezi kullanılmadığında bebeklerin ağlamaktan sinirli psikopatlara dönüşeceğini anlatıyor.

Para

Sadece para birimlerini birbirine çevirerek para kazanan kişi ve kurumlar var. Para ne demek hiç düşündük mü? Bakınız yanlış değilse internet sözlüğünde şöyle bir bilgi var:

Para: karşılığında mal ve hizmet almaya ve vermeye; bunların ekonomik değerlerini takas etmeye yarayan üzerinde rakamsal değerler taşıyan kâğıt.Para genel kabul gören değişim aracına verilen isimdir ve Farsça pare ( parça) kelimesinden türemiştir. Malların birbiriyle değiştirilebilmesini sağlar.

Rakamsal değerler atfedilmiş kağıtları birbiri ile takas eden kişiler nasıl artı değer kazanabilir ki? Üretilen nedir? Değer nedir burada? Neden gereksiz olduğu halde farklı farklı para birimleri var? Tüm ülkeler bir araya gelse ve tek bir para biriminde anlaşsa ne kadar büyük bir zenginliğe kavuşabileceğimizi hayal edeniniz var mı?

Elektrik – Enerji

Ne alaka demeyin, çok bağlantılı. Çevreciler sürekli “hidroelektirk santral de istemeyiz, termik santral de istemeyiz hele nükleer santral hiç istemeyiz” diye bas bas bağırıyorlar. Bu beyanların karşısında çok aklı selim sahibi olduğu görülen kişiler de iyi bir savunma olarak şöyle diyor “Onu istemeyiz, bunu istemeyiz diyorsunuz. Nasıl kalkınacak bu ülke. Nasıl evlere elektrik gidecek?” Çok güzel, bunu da açıklayacağım.

Tarımsal Nüfus

Yine alakasız bir bilgi vereyim: Tarım politikalarını belirleyen yetkililer Türkiye’ de % 25 civarında bulunan tarımsal nüfusun hala yüksek olduğunu, bu oranın Avrupa gibi % 5′ lere düşmesi gerektiğinin şart olduğunu belirtiyorlar. Tamam, bu bilgiyi de bir kenara koyduk.

Sağlık Sistemi

Düşününüz ki bir sektörün para kazanması için birilerinin sağlıksız olması şart. İnsanların tümünü bir anda hiç hastalanmaz kılan basit bir ilaç olsa, sağlık sektöründe çalışan milyonlarca insan aç kalır. Yani maalesef sistemin kuruluşu gereği sağlık sektörü sağlık arayana sadece ölmeyeceği hizmeti vermek zorundadır.

Hukuk Sistemi

Birden bir sihir yapılsa ve kimse suç işlemese…Bir anda suç ve suçlu ortadan kalksa. Yasalar mükemmel hazırlanıp kusursuz yorumlansa ve hiç suç olmasa… Böyle bir durumda avukat, hakim ve savcılar işsiz kalır. Yani bu ekonomi de var olmak için soruna ihtiyaç duyar ve sadece mevcut durumun sürdürülmesine çalışır.

Güvenlik Sistemi

Yine bir anda tüm ülkeler barış ilan etse. Herkes en az benim kadar şiddetsizliği savunsa… Bu durumda ordular ve polislere de büyük oranda gerek kalmaz. Yani silah sektörü, askerlik ve polislik mesleği de aslında ancak sorun varsa mevcut olabilir ve soruna bağımlıdır. Yoksa milyonlarca kişi işsiz kalır.

Daha da hayatımız içerisinde böyle birçok konu var.

Özet olarak uygarlığımızın geldiği mevcut durumda:

  • Demokratik seçimlerle yönetilseniz bile büyük ihtimalle gerçekten temsil edilemezsiniz. Bizi temsil edenler sistemin ekonomik koşulları neyi dayatıyorsa ona uymak mecburiyetindedir. Birey kendi kendini yönetiyor sansa da aslında kararı ekonominin çarkları verir.
  • Sistem gereği ihtiyacınız olan olmayan mal ve hizmetlerin reklamı yapılarak tüketimi karlı olanlar bireylere zorla tükettirilir. Burada bireyin pek seçim şansı yoktur.
  • Para bir rakamsal değerdir ve şeylere atfedilmiş değerlerin değiştirilmesi ile ekonomi oluşur. Genel olarak atfedilmiş değerler reklamla belirlenir, siyasilerce desteklenir.
  • Dünyada aslında tek gerçek enerji güneş kaynaklı enerjidir. Gıda, rüzgar, kömür, petrol hatta jeotermal kaynakların da ana kaynağı güneştir. İnsanlık, mevcut israf düzeyini bu şekilde devam ettirebilmek için kendi öz kaynakları dışındaki enerjileri kullanmaya mecburdur. Sistem, yapısı gereği kurumların bu enerjinin kurumlar tarafından bol miktarda üretilmesini ve bireylerce satın alınmasını zorunlu kılar. Aksi halde ekonomi çarkları işlemez.
  • Sistem bireyin büyük bir organizasyonda genel yapıya müdahil olamadığı tek ufacık bir şey üretmesini ve genel tüketici olmasını ister. Böylece ekonominin çarkları dönecektir. Bu amaçla mesela Toros’ larda yaşayan ve tam olarak kendi kendine yeterli göçebeler gibi insan grupları sistemde istenmez. Sistemin istediği, bağımlı şehir insanıdır. Ve bu sebeple sistemi işleten tüm kişi ve kurumlar, insanların şehirlerde bağımlı yaşamasını talep etmek zorundadır.
  • İnsan hastalık, suç ve sorun ürettikçe ekonomi çalışır. Hastalıklar, savaşlar ve suçlar olmayan bir dünya mevcut sistemde doğrudan açlık ve yoksulluk üretmek zorundadır. Sistemin matematiği bunun üzerine kuruludur.

Gelecekte Açlık, yoksulluk ve Yoksunluk Kaderimiz mi?

Binyıllardır insan toplulukları sürekli devinerek, bilgilenerek ve bir yönde gelişerek günümüz uygarlığını oluşturdu.

(Hala kaldıysa) iflah olmaz iyimserlere sorarsanız bu durum , mevcut sorunlarına rağmen yavaş yavaş düzelecek ve sonunda insanlığı refaha ulaştıracak bir oluşum.

Oysa sistemin matematiği gereği mevcut uygarlığımız hem insanlığı hem de dünyayı aslında yokuş aşağı sürüklüyor. Şehirlere toplaşıp insanları uzmanlaştırarak onları çeşitli kurumların küçük mekanizmaları haline getirmek, sorunları çözüme değil çözümsüzlüğe sürüklüyor.

Önümüzdeki süreçte bu sorunları aşmada temel en önemli çıkışın, şu şartları yerine getirerek olabileceğini düşünüyorum:

Çözüm önerileri

  1. İnsanlar herkesin birbirini tanıyabileceği, belki 500 kişilik komünlerde (köy, mahalle, sınırları belirli alanlar) yaşamalıdır.
  2. Bu komünlerde doğrudan demokrasi olmalı ve her birey taleplerini komün çapında duyurabilmelidir.
  3. Bireyler hane bazında kendi ihtiyaçlarını karşılayabilmeli, karşılayamadıkları ihtiyaçlarını komün içerisinde yardımlaşarak tedarik etmelidir.
  4. Komünler kendi kaderleri ve gelecekleri hakkında tam bağımsız karar verebilmelidir. Bu kararı hiç bir dış güç ve dış baskı sınırlayamamalıdır.
  5. Komünler arası göç mümkün olabilir. Komünden ayrılmak tam serbest olmalıdır. Yeni bir komüne girmek için komünün üyelerinin onayı olmalıdır. Gezginler, komünün kurallarına uymak şartı ile belirli sürelerde tüm komünlere kabul edilebilmelidir.
  6. Komünler aralarında temsilciler vasıtası ile bölgesel, kıtasal görüşmeler yapmalı ve global konularda ortak kararlar alınarak uygulanabilmelidir. Temsiliyet anlamında yerel tiranlığın oluşmasını engelleyici mekanizmalar kurulmalı ve doğrudan demokrasi ve tam temsiliyet temel amaç olmalıdır.
  7. Komünlerde kapalı ekonomi olmalı, tüm temel ihtiyaç maddeleri komün içinde üretilebilmeli; komünler arası sadece bilgi akışı (sanat, bilim, sohbet, felsefe) olmalıdır. Genel olarak komünler arası madde (meta) alış verişi olmamalı, ancak kıtlık ve felaket dönemleri gibi özel durumlarda komşu komünler birbiri ile madde değiş tokuşu yapıp azami şekilde (hatta tek bir komünmüş gibi) yardımlaşmalıdır. Komüne giren her maddenin komün birimleri tarafından üretilebilecek know-how’ ı (nasıl yapılabilir bilgisi) mevcut olmalıdır. Bir komün, kendi imkanları ile üretemeyeceği bir insan ürününü komün içerisine kabul etmemelidir.

Sonsöz

Önümüzde zorlu zamanlar var. İnsanlığın neredeyse tamamen sırtını dayadığı ve büyük miktarda enerjisinden faydalandığı petrol azalıyor. Petrol azalırken gitgide tüm ihtiyaçlar, en çok da en yoksul kesimin yaşamını sürdürmesi için bile şart olan gıda, giyecek, yakacak gibi temel ihtiyaç malzemelerinin fiyatları artacak. Dolayısı ile taşıma su ile döndürülmeye çalışılan değirmenlerin sırtındaki bu sistem ilk olarak fakirleri sırtından atacak. Şu anda fakir olmasalar da şehir ve kasaba insanları hızla fakirleşecek. İsyanlar olacak ve halkın sorunlarına da kolayca çözüm bulunamayacak.

Bu sorunlara tek çözüm kendi kendine yetebilen tam demokratik insan topluluklarına adapte edilmiş bir yaşam olabilir. Böyle bir sistemde bireylerin sorunları kolayca çözülebilir olacak, çeşitlilik doğal olarak artarak üretilen bilgi de artacak ve çok daha güzel ve makul bir hayat söz konusu olacaktır. Böyle bir sistem hastalık, savaş, şehirleşme, endüstrileşme ve çevre kirliliği gibi insan dışı kavramlara ihtiyaç duymayacaktır.

Bu sisteme bugünden adapte olabilmek için bireyler ve gruplar olabildiğince “yerel üretim, yerel tüketim” mantığında yaşamalı; endüstrileşmeden uzaklaşarak yaşadıkları bölgelerde yavaş şehir (Citta Slow) yönetimleri talep etmelilerdir.

Şu an her şey mevcut sistem gereği alabildiğine makul ve mantıklı görünebilir. Ancak gerçek resmi görebilmek için biraz çerçevenin dışından bakabilmek gerekir. Şu kızılderili atasözü konuyu güzelce özetlemektedir:

“Aslanlar kendi tarihçelerine kavuşuncaya kadar, kitaplar avcıyı övecektir.”

En iyi Türk takımı Beşiktaş

0

Uluslararası Futbol Tarihi ve İstatistikleri Federasyonu’nun (IFFHS) “Dünyanın En İyi Futbol Takımları” değerlendirmesinde, şubat ayında ilk 100 içinde Türk takımlarından sadece Beşiktaş yer aldı.

Beşiktaş, 1 Mart 2010-28 Şubat 2011 tarihleri arasında kulüplerin oynadığı resmi maçlar baz alınarak yapılan değerlendirmede, 184.5 puanla 28. durumda yer alarak en iyi konumdaki Türk ekibi olmayı başardı. Siyah-beyazlılar, geçen ayki değerlendirmede 26. sırada bulunuyordu.

Spor Toto Süper Lig’in lideri Fenerbahçe 97.5 puanla 153., Galatasaray 89 puanla 192., Trabzonspor 86.5puanla 206., Bursaspor 83.5 puanla 224., Gaziantepspor 63.5 puanla 354., İstanbul Büyükşehir Belediyespor ise 62 puanla 371. oldu.

INTER ZİRVEDEKİ YERİNİ KORUDU

IFFHS Dünyanın En İyi Futbol Takımları sıralamasında İtalya’nın Inter takımı zirvedeki yerini korudu.

Son aylarda zirvedeki yerini koruyan İtalyan temsilcisi 304 puanla ilk sırada bulunurken, ikincilikte 301 puanla İspanyol ekibi Barcelona yer aldı. Real Madrid ise geçen aya göre 1 sıra yükselerek 261 puanla 3. sıraya yerleşti.
IFFHS “Dünyanın En İyi Futbol Takımları” değerlendirmesinde ilk 10 sırayı oluşturan ekipler ve Türk takımlarının durumu şöyle:

Sıra Kulüp Ülke Puan
——————————————-
1 Inter İtalya 304
2 Barcelona İspanya 301
3 Real Madrid İspanya 261
4 Bayern Münih Almanya 260
5 Internacional Brazilya 238
6 Manchester United İngiltere 233
7 Estudiantes Arjantin 229
8 Liverpool İngiltere 228
9 Porto Portekiz 219.5
10 Chelsea İngiltere 218
28 Beşiktaş Türkiye 184.5
153 Fenerbahçe Türkiye 97.5
192 Galatasaray Türkiye 89
206 Trabzonspor Türkiye 86.5
224 Bursaspor Türkiye 83.5
354 Gaziantepspor Türkiye 63.5
371 İBB Spor Türkiye 62

Almanya’da ABD askerlerine yaylım ateşi: 2 ölü

Frankfurt Havaalanı’nda ABD askerlerini taşıyan bir otobüs hedef alındı. İlk belirlemelere göre 2 kişi öldü.

Almanya’nın Frankfurt havaalanında Amerikan askerlerini taşıyan bir otobüsün içinde veya yakınında açılan ateş sonucu iki kişi öldü, iki kişi ağır yaralandı.

Havaalanı sözcüsü olayın, Avrupa’nın ikinci en büyük dağıtım merkezinin yer aldığı 2’inci terminalde gerçekleştiğini açıkladı.

Sözcü, ölen ve yaralananlar hakkında bilgi vermekten çekinirken, DAPD haber ajansı olayda iki kişinin öldüğünü, iki kişinin de yaralandığını bildirdi.

İki kişinin öldüğünü doğrulayan Frankfurt polisi, bunun bir terör saldırısı olup olmadığının henüz bilinmediğini, olayla ilgili olarak 21 yaşındaki bir saldırganın yakalandığını açıkladı.

Zanlının Kosova kökenli olduğu belirtilirken, olayda muhtemelen otobüs şoförü ile bir askerin öldüğü, asker olduğu tahmin edilen iki kişinin de ağır yaralandığı ifade edildi.

ABD’nin Avrupa Komutanlığı’ndan konu ile ilgili açıklama henüz gelmezken, olayın araştırıldığı duyuruldu. (Ajanslar)

Goa’da karnaval zamanı: Yeşil Gazete orada…

Türkiye’de soğuk havalar devam ederken dünyanın ikinci büyük karnavalı olarak ünlenen Goa Karnavalı’na sayılı günler kaldı. 5 – 8 Mart tarihlerinde, Hindistan’ın Goa eyaletinin Panjim yöresi, her yıl olduğu gibi, bu yıl da karnavala ev sahipliği yapacak.

Karnaval atmosferi, Goa’da yaşanmaya başladı. 01 Mart’ta Arambol Plajı’nda yaşanan renkli görüntüler karnavalın dolu dolu geçeceğinin habercisi.

-Ramazan Kaya-

 

Foto Galeri: 2. Toplumsal Varoluş Mitingi sona erdi

KKTC’de ekonomik önlemler paketini protesto amacıyla düzenlenen, “2. Toplumsal Varoluş Miting”ine polis rakamlarına göre 54 bin  kişinin katıldığı belirtiliyor. Yoğun güvenlik önlemlerinin alındığı mitingde “Küçük Besleme” pankartının açıldığı bildirildi.

Kıbrıs Postası’nın “ Küçük Besleme” yazılı pankartın fotoğrafına yer verdiği mitingle ilgili haberlerde, Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası tarafından açılan bir pankart nedeniyle gerginlik yaşandığını, polisin söz konusu pankartı almasıyla gerginliğin bittiği kaydedildi.

Lefkoşa’daki mitingi düzenleyen Sendikal Platform üyelerinden Kamu-Sen Genel Başkanı Mehmet Özkardaş, iktidardaki UBP’nin “Kıbrıs Türk halkını kandırarak hükümet olduğunu, AKP hükümetinden aldığı talimatlarla Kıbrıslı Türk halkını bitirme noktasına getirdiğini” öne sürdü.

Başbakan Erdoğan’ın KKTC vatandaşlarına “besleme” dediğini söyleyen Özgardaş, “Sayın Erdoğan farkında mıdır, Türkiye’den 1.5 milyar dolarlık mal alıyoruz. Türkiye’ye sattığımız mal 80 milyon dolardır. Şu andaki 600-700 bin nüfusa hizmet vermek için çalışan memur sayısı 15 bin 800’dür. Bunları biliyor mu” şeklinde konuştu.

Mitingde “Biz Kıbrıslı Türkleriz, Sen Kimsin?” ve “Kimsin be sen?” gibi pankartlar görüldü.

Pankartlar:

El-Sen: “Elektrik ve telefon özelleştirilemez”

Dev-İş: “Birlik mücadele dayanışma”

KTÖS: “Ankara; Ne paranı, Ne paketini, Ne de memurunu istemiyoruz”

KTAMS: “Bir verip beş alıyorsun. Utanmadan besleme diyorsun”

KTAMS: “Ankara elini yakamızdan çek”

Hür-İş: “Onurumuzla dik duracağız, haklarımıza sahip çıkacağız”

KTOEÖS: “Sen kimsin be adam? -Beyfendi 10 bin lira alıyor, bir de utanmadan bu eylemi yapıyor. Ülkemizden beslenenlerin bu yola girmesi manidardır.- Bizi yok edemeyeceksin”

Kamu-İş: “Halkımıza uygulanan insanlık dışı ambargolara hayır”

KSP: “Sömürge yönetimine hayır. Yaşasın Birleşik Kıbrıs”

AÖA: “Göç yasasını getireni de geçireni de unutmadık”

Baraka: “Kıbrıslı-Türkiyeli kardeş, Ankara galleş”

Baraka: “Ankara elini yakamızdan çek”

CTP-BG: “Ne minnet ne himmet”

CTP-BG: “Yes be annem… Biz varız ve halkız”

 

ABD savaş gemileri Libya yolunda

0

Libya’da Kaddafi güçleriyle isyancılar arasında çatışmalar yaşanırken, Amerikan savaş gemileri Libya açıklarına doğru ilerlemeyi sürdürüyor. ABD Donanması’na bağlı amfibi hücum gemileri USS Kearsarge ve USS Ponce’un, Süveyş Kanalı’na giriş yaptıkları ve yakında Akdeniz’de olacakları bildirildi. USS Kearsarge gemisi yaklaşık 40 savaş helikopteri taşıyor. Uluslararası toplum,  Kaddafi güçlerinin saldırılarını önlemek için Libya üzerinde “uçuş yasağı” uygulamasını tartışırken, krize askeri müdahale konusunda görüş ayrılıkları sürüyor. BM Güvenlik Konseyi üyesi Fransa’nın yeni Dışişleri Bakanı Alain Juppe, açık bir BMGK kararı olmadan bir askeri müdahalenin söz konusu olamayacağını söyledi.

DW/AFP/AP