Ana Sayfa Blog Sayfa 5243

Nasıl ‘Ergenekon’ üyesi oldum?

Ahmet Şık, bianet’e gönderdiği mektupta, kitabını hazırlarken iletişime geçtiği ve daha sonra savcılık sorgusunda da adları geçen Sabri Uzun, Hanefi Avcı ve Emin Aslan ile olan ilişkisini anlattı. Şık, “derin yapılanmalarla” hayatı boyunca mücadele etmesine rağmen nasıl Ergenekon “üyesi” olduğunu da mektubunda anlatıyor.
Şık, mektubunda şunları yazdı:
“Benim açımdan bu süreci başlatan olay Hanefi Avcı’nın o çok ses getiren kitabını okumamdan sonra oldu. 2010 yazının sonuydu. Kitabı okuyup bitirdiğimde, aklıma eski İstihbarat Daire Başkanı (İDB) Sabri Uzun’un Habertürk gazetesinde Fatih Altaylı’nın köşesinde yayınlanan bir mektubu sonrası yaptığımız telefon konuşması geldi. Uzun, o mektupta, görevden alınmasına yol açan Şemdinli olaylarıyla ilgili meşhur bilgi notunu kendisinin yazmadığını söylüyordu.

Uzun’un söylediği daha önemli şeyler de vardı: ‘Ergenekon denilen örgüt ilk kez 2001 yılında karşıma çıktı. Sonra 2006’da bir kez daha karşımdaydı.’ Kanımca bu çok önemli ifadeler, ilginçtir, medyada karşılığını bulmadı.

Merakla Uzun’un ne demek istediğini öğrenmeye çalıştığımda bana, ‘Devlet memuru terbiyesi almış bir kişi olarak bir gazeteciye açıklama yapmayacağını’ söyledi.

Ne zaman başlamıştı Ergenekon denilen ‘derin devlet’ soruşturması? 2007. Uzun ne diyordu: İlk kez 2001 sonra da 2006’da karşılaştım. Bir gariplik olduğu ortadaydı. Ama adına şimdi Ergenekon denilen derin devlet olgusunun geçmişi neredeyse 60 yıllıktı bu ülkede. Biliyordum. Hatta Ergenekon adını ilk duyanlardan biri de benim. Anlatayım:

2003 ya da 2004 yılıydı, şu anda anımsamıyorum. O dönemde Radikal Gazetesi’nde muhabir olarak çalışıyordum. AKP iktidarı sonrası malum cemaatin, internetin olanaklarını kullanarak ve kendilerini gizleyerek, orduya ‘açıktan’ savaş başlattığı günlerdi. Bu savaşın mevzilerinden biri de ‘aloihbar.org’ isminde bir internet sitesiydi. Zaman zaman ne yazıyorlar diye girip baktığım ve kimi zaman haber yapacak konular bulacağımı düşündüğüm bir mecraydı. Genellikle TSK içindeki yolsuzluklar ve usulsüzlüklere yer verilir, kimi iddialar sıralanırdı. Benzer haber ve iddiaları dile getiren sitelerden biri de ‘yolsuzluk.org’tu (adı sıklıkla değişiyordu).

‘aloihbar.org’da bir gün ilginç bir belge yayınlandı. Birkaç yıl sonra tüm Türkiye’yi örümcek ağı gibi kuşatan soruşturma ve davalar zincirinin önemli yapı taşlarından birini oluşturan ‘Ergenekon lobi’ adlı belgeydi bu.

Ergenekon davalarında da örgütün temel dokumanı diye anılan ve Türkiye derin devletinin yeni stratejisinin dayandığı belge diye duyuruluyordu yanılmıyorsam. Dudak uçuklatan iddialar vardı. Hemen bir çıktı alarak yayın yönetmeni İsmet Berkan’ın odasına daldım. ‘Ağabey ilginç bir dokuman var. Bana haber yapabilirmişiz gibi geldi. Sen de bir oku konuşalım’ dedim. Bir süre sonra İsmet çağırdı ve ‘Saçma sapan şeyler bunlar, doğruluğundan bile emin olamayız. Sitenin reklamını yapmayalım’ dedi. Şaşırmıştım. Haber yapabileceğimizi söylesem de İsmet’i ikna edemedim.

Kısa bir zaman sonraysa Fehmi Koru’nun köşesinde yer aldı iddialar. Oradan yola çıkarak da Aksiyon Dergisi’nin kapağına taşındı. Sonra da unutuldu. Kimse üzerinde bile durmamıştı. Çünkü AKP hükümetteydi ama iktidar değildi. O yıllarda atlanılan iddialar, 2-3 yıl sonraysa, şimdi beni bile cezaevine gönderen bir soruşturma zincirinin en önemli halkasını teşkil etti.

Soruşturma ilk başladığında çok heyecan vericiydi. Açıkçası Veli Küçük’ün tutuklandığı günden itibaren, kışlanın kapısına geldikten sonra üzeri örtülen Susurluk’un asker ayağının soruşturulduğuna dair bir inanç bile oluşmuştu bende.

Her neyse, konumuza dönelim. Beni demir parmaklıklar ardına gönderen süreç Hanefi Avcı’nın kitabıyla başlamıştı.

Kitabı okuyup bitirdikten sonra Hanefi Bey’i aradım. Kendisinin işkenceci geçmişi ve Susurluk kahramanı olduğu günlerde yaptığım iki ayrı haber nedeniyle tanışmıştık. Zaten bu olaydan sonra da hiç yüz yüze gelmişliğimiz olmadı. Zaman zaman telefonla hal hatır sorulan bir ilişkiydi. Kitabın cemaat kısmının çok içeriden bir sistem eleştirisi olduğunu söyledim kendisine.

Ancak ilk bölümde yer alan Danıştay ve Hrant Dink suikastına bakış açısının eleştirileceğini de belirttim. Sıradan bir polis gözüyle yapılmış değerlendirmeler içerdiğini, meselenin eldeki sanıklardan öte gidilmemesini olumlayan bir bakış açısı olduğunu söyledim. Bir de işkenceci geçmişiyle yüzleşmemesinin en büyük eksiklik olduğunu anlattığımda bana, ‘Bu kitabın konusu o değildi, işkence başlı başına bir kitap konusu olur. Devletin bizi nasıl eğittiğini, sistemin nasıl koruduğunu ve benim geldiğim noktayı anlatmak isterim. Keşke birisi kitap kalınlığında söyleşi yapsa benimle’ dedi.

Yıllar yılı mağdurların anlattıklarından, acı dolu öykülerinden oluşan haberlerimin gizli öznesi karşımdaydı ve hep yapmak istediğim bir söyleşinin olabileceğinin işaretini veriyordu.  Hemen ‘O söyleşiyi ben yapmaya hazırım’ dedim. Avcı, olabileceğini söyledi. Çok heyecanlıydım. Kendisine aynı zamanda kitabıyla ilgili kopan fırtınada ilk darbeyi, işkenceciliğini gizlemekten vuracaklarını da söylemiştim. Gerçekten de oldu. Önce Taraf Gazetesi’nde ardından da malum medyada haberler ardı ardına patladı.  Hepsinin referans aldığı haberin altında imzam vardı.

İnsan hele de tüm mesleki geçmişini hak odaklı habercilik üzerine kuran bir gazeteci böyle bir haberin Türk İslam geleneğinden gelen, devletçi muhafazakar gazetelerde bile böylesine büyük kullanılmasından mutlu olmaz mı? Ben olmadım. Çünkü tartışacağımız daha önemli bir konunun üzerini örtme gayretinden başka bir şey değildi. Elbette işkence hala bir sorun ve en az Avcı’nın iddiaları kadar önemli ama şimdi onu değil, kurulmaya çalışılan polis vesayetini tartışmak daha öncelikliydi. Tam da bu yapılmasın diye Avcı’nın kirli geçmişi önümüze konuluyordu.

Kitabın içinde yer alan onca önemli konu, bu tür haberlerle tartışılmadı bile. Tartışılıyormuş gibi yapılan TV programlarında ve gazetelerde, işkenceci ve infazcı bir polis olduğu vurgusu işlendi hep.

Bir dönemin ‘altın çocuğu’, kendisini tanrılar katına çıkaranlar tarafından tukaka edilivermişti. Öyle ki, dile getirdiği iddiaların doğru olup olmadığı tartışılmadı bile. Kısa süre sonra da, Avcı tıpkı kendinden öncekiler ve sonrakilere olduğu gibi önce Devrimci Karargâh sonra da Ergenekon torbasına tıkılıp cezaevine gönderildi.

İşte o süreçte, Avcı’ya kitabında değindiği ve Emniyet’teki cemaat yapılanmasının kurbanı olduğunu öne sürdüğü polislerin dava dosyaları üzerinden hikayelerini anlatan bir kitap projesini hayata geçirmek istediğimi söyledim. Amacım özellikle Ergenekon soruşturması ve Hrant Dink suikastındaki gizlenmeye çalışılan rolü (ihmal iddiaları) ile iyice ayyuka çıkan polis içindeki cemaatçi yapıyı anlatabilmekti. Kendisinden, söz konusu polislerin avukatlarının bazılarının telefonlarını aldım, diğerlerini de kendim buldum.

O süreçte daha sık telefonlaştığım isimlerden biri de Sabri Uzun’du. Ona da meramımı dile getirdim ve kendisinin de İDB görevinden alınmasında cemaatin parmağı olabileceği kuşkumdan hareketle kitabımda hikayesine yer vermek istediğimi söyledim. Emekli olana dek hiçbir gazeteciye bir şey anlatmayacağını tekrarladı. Ama istersem hikayesine kitabımda yer verebileceğimi de söyledi.

Konuyla ilgili en önemli kaynağım bir gazeteci için maden olan Ergenekon soruşturmasının delil klasörleriydi.

Zaten Ertuğrul Mavioğlu ile birlikte kaleme aldığımız ‘Kırk Katır Kırk Satır’ serisini çalışırken hayli incelemiştim dosyaları. Her bir belgeyi tek tek okudum desem abartılı olmaz. 1. Ergenekon iddianamesinin 41. delil klasörü emniyet içindeki cemaatçi kadrolaşmaya ilişkin hayli ipucu veriyordu. Ergün Poyraz’da ele geçirilen belgelerden oluşan bu klasörlerde polis içindeki cemaatçi kadrolaşmaya ilişkin yürütülen müfettiş soruşturmalarının belgeleri yer alıyordu.

Bir diğer önemli kaynak ise elbette ki, Avcı’nın kitabında kısaca öykülerine değinilen polis müdürlerinin görevlerinden alınışlarına ilişkin olaylardı.

Bunlardan biri de, kitabımda da ayrıntılı olarak yer verdiğim ve bir komplo olduğundan kuşkum olmayan Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Emin Aslan’ın tutuklanmasıydı. Aslan’la birlikte iki polis müdürü daha, Murat Nemutlu ve Mustafa Aral da görevlerinden olmuştu.

Aslan’la da temas kurdum. Dava dosyalarını istedim. Her bir belgeyi gönderdiler. Birkaç kez yüz yüze de görüştüm ve hikâyelerini kendi ağzından da dinleme olanağım oldu. O kadar garip haberler çıkmış ve çıkıyordu ki, emin olamıyordum. Hatta gönderdikleri belgelerden önce haklarında düzenlenen iddianameyi okuduğumda suçlu olduklarına ikna olmuştum. Kendi kendime bu hikâyeye kitabımda yer vermemem gerektiğini düşündüm. Ancak dosyanın geri kalanını ve savunmaları okuduğumda ise kafam netleşmişti. Aslan ve diğer emniyet müdürlerinin hikâyesi, başlı başına bir kitap olabilirdi. Binlerce sayfa evrak elimden geçmişti ve hikâye gayet netti.

Derken diğer emniyet müdürleri Faruk Ünsal (Sakarya), Celal Uzunkaya ve Mustafa Gök’ün (İzmir) de dosyalarını almak için kendilerine bir aracı vasıtasıyla haber gönderdim. Başta olumlu bir yaklaşım sergileyen bu polis müdürleri, sonra benimle konuşmaktan vazgeçtiler. Elimde sadece medyada çıkan haberler vardı ve o haliyle kitabımda yer vermem mümkün değildi.

Elbette kitapta anlatılan olayların arasında Sabri Uzun’un başına örülen çoraplar da vardı. Bunları anlatabilmek için Uzun’la sık sık görüşmelerim oldu. Kimi kaynaklara ulaşmak için yardım istediğim de oldu. Kimisini karşıladı, kimisini de uygun bir dille reddetti. Her seferinde devlet memuru olduğunun altını da ısrarla çizdi. Ama gel gör ki, şimdi yazdığım kitabın Sabri Uzun’un imzasıyla çıkartılacağı ve bunun da Ergenekon’un talimatıyla yaptırıldığı gibi bir deli saçması iddiayla içerideyim.

Mahkemede de dile getirdim ama duyulmak istenmedi. Ahmet Şık ne kimsenin emeğinin hakkını yer ne de kimsenin emeğinin hakkını yemesine izin verir. Yani üzerinde aylarca çalıştığım, ailemi bu nedenle ihmal ettiğim, salt kendi emeğimden oluşan bir kitaba neden Sabri Uzun’un imzasını atayım. Hadi bunu geçtim. Tüm ömrü hayatını Ergenekonvari derin yapıları ve yarattıkları acıları anlatmak ve aydınlatmak için geçirmeye çalışan, aldıkları canların hesabını vermesi için uğraşan ben, bir de bu örgütün üyesi olmakla suçlanıyorum. En kibarından deli saçması diyebildim.

Gözaltına alınıp ardından tutuklanmamla başlayan süreçte yapılan kimi yorumları görünce daha bir öfkeleniyordum. Benim adım üzerinden Ergenekon davasının sulandırılacağı ve bunun da bizzat örgüt talimatıyla yapıldığı söyleniyordu. ‘Ulusal Medya 2010’ adı verilen ve dosyanın sanığı olmama karşın halen göremediğim bu belgeye dayanılarak yapılıyordu bu yorumlar. Benim tutuklanmamla Ergenekon soruşturmalarının gidişatının tehlikeye düştüğü doğrudur. Sulandırmak hafif kalıyor çünkü. Ancak bu kararı veren, hayata geçirmeye çabalayan savcılık ve polistir.

Oda TV baskınından kısa süre sonra çıkan haberlerle adım soruşturmaya karıştırıldığında endişelendim. Çıkan saçma bilgi notu bir yana üzerinde çalıştığım kitabım da Oda TV’nin bilgisayarındaydı. Bu konuyla ilgili ayrıntılı bir yazı yazmıştım; tekrara gerek yok. Neyse, adımın Oda TV soruşturmasında geçmesiyle, kitabımın içinde yer alan bir bölümün, ‘Dokunan yanar’ isimli kısmın öznelerinden biri olabileceğim aklıma geldi. Ama yine de ciddiye almadım. Böyle saçmalık mı olurdu ama oldu. İnsan tutuklanınca düşünecek zamanı çok oluyor. Ben de öyle yaptım.

Bu soruşturmaya 18 Şubat’ta Hürriyet Gazetesi’nde çıkan bir haberle adımın bulaştığını öğrendim. 3 Mart’ta ise gözaltına alındım. Peki, savcılık ve elbet polis beni gözaltına almak için neden operasyonun yapıldığı 14 Şubat’tan sonra 18 gün bekledi? Çünkü, tek istedikleri Oda TV’den birilerine telefon açmamdı. Her şeyden önce, oradan kimseyi tanımıyorum. Öte yandan oraya ne diyeceğim ki?

Yazdığım yazıda da soruyorum zaten: “Bitmeyen kitabın Oda TV bilgisayarında ne işi var?” diye. Bunun yanıtını verecek olanlar elbette soruşturmayı yürütenlerin kendisiydi. Elbette o kitap taslağını kendileri bilgisayarlara yüklemediyse ki kanaatim o yönde. Adımın bu soruşturmaya dahil edilmesinin tek nedeni üzerinde çalıştığım kitaptı. Aksini iddia edenlerle de tartışırım. Başta savcılık makamıyla sonra böyle bir davada sanık olmama karşın şu ana dek bana sunulmuş değil. Nedir elinizdeki deliller açıklayın.

Her neyse, dediğim gibi telefon açmam beklendi ama iyi ki gerek duymamışım aramaya. Eğer böyle yapsaydım malum medyada şişirme haberden geçilmeyecekti. Aramızda telefon irtibatı kurulsaydı soruşturmanın en büyük delili olacaktı sanırım. Baktılar olmuyor üstüne bir de meseleyi kurcalayalım, operasyonu başlatalım dediler. Bunda verilen gözdağına rağmen kitabı yayımlatmak istememdeki ısrar da etkili oldu eminim.

Avukatım Fikret ağabeyin de önerisiyle kitap üzerindeki şaibenin kalkması için bir önsöz yayımlansın istiyordum. Birkaç eksiği vardı. Birisi polise ağır silah alma yetkisi tanıyan ve 1 Ocak 2011 günü yapılan mevzuat değişikliğiyle ilgiliydi. Bu değişiklikle “93.01” kodla belirtilen kapsamdaki silahları polis alabilecekti. Nedir bu “93.01” diye öğrenmeye çalışıyordum. Tank mı, top mu, tüfek mi? Bu kapsamdaydı. Yoksa aslı astarı yok muydu? Hala da merak içindeyim, hangi silahlar bu kapsamda. (Gazeteciler bir araştırsanız şu mevzuyu; bakalım ne çıkacak?)

Diğer eksik ise şu sıralar yakınımda bir başka cezaevinde bulunan Hanefi Avcı’ya gönderdiğim soruların yanıtlarıydı. Önce avukatı aracılığıyla gönderdiğim sorulara Avcı yanıt vereceğini söylemişti. Baştan muhalefet şerhi koymuştur ama. Çünkü sorularımın arasında işkenceci olduğu dönemi de kapsayanları vardı. Susurluk döneminde anlattıklarının arasında eksik bıraktıkları var mıydı? Medyada anlatılan yargısız infaz iddialarından tutun da Hizbullahçılar ya da PKK ittifakçılarıyla kurduğu ilişkilere dek bir dolu soru. Elbette ki kendisini cezaevine götüren süreçteki polis içindeki cemaat yapılanması iddiaları da…

“Yanlış sorular var” diyerek soruların bazılarından rahatsız olduğunu dile getirmişti. Bunu söyleyen aracıya dediğimi buraya da aktarıyorum: “Ben Avcı’nın cezaevinde haksız tutulduğuna inanıyorum. Ama amacım Avcı’yı ne aklamaya çalışmak ne de birilerinin yaptığı gibi körü körüne suçlamak. Sadece olguları ve olayları anlatıyorum. Bu sorular da o sürecin bir parçası ve yanıtlanmaya muhtaç. “İstemiyorsa yanıtlamasın.”

Bana yanıtlayacağı bilgisi gelince de Silivri Cezaevi’ne faks yoluyla sorularımı gönderdim. Cezaevi savcılığı da görsün diye. Ben tutuklanana dek yanıtları gelmemişti. Yanıtlar geldiğinde onları da kitaba ekleyip basacaktık. Ama saçma bir şekilde soruşturmaya dahil edilince beklemeden kitabı basmak istedim. Hatta Avcı’dan yanıtlar gelirse sonraki baskılarda yer vereceğimize dair bir not bile yazmıştım. Olmadı. Tutuklandım.

3 Mart sabahı saat 07.00 sıralarında önce Pablo’nun havlaması duyuldu. Ki, inanın hiç havlamaz. O da biliyor kimin iyi niyetli olup olmadığını. Hemen ardından zil çaldı. Mercekten baktığımda polisleri gördüm. Kapıyı aralayıp üzerimi giyinmem gerektiğini söyledim. Kapıyı kapatmama izin vermediler. Yonca da uyanmıştı. Ardından kızım uyandı. Hepimiz anladık neden geldiklerini. Polislere, “Kızım küçük, yanında tatsızlık olmasın” diyebildim. Ardından da avukatım gelene dek aramaya izin vermeyeceğimi söyledim. Elbet uydular isteklere. Sonrası malum. 6 saat süren arama, evimizin talan edilmesi, akla ziyan bir şekilde her şeye el konulması. Aramalara tanıklık eden Salih Bey bana sürekli “Ahmet bey, bunlar ne arıyor?” diye soruyordu. Ben de bilmiyordum ki. Aslında biliyordum da bunu Salih Bey’e nasıl anlatacaktım o hengâmede.

Her neyse sonrasını biliyorsunuz. 3 gün gözaltı ardından gelen tutukluluk.

Kafama takıyor muyum? Hayır. Bunu bekliyordum ve göze almıştım. Üzerinde çalıştığım kitabın konusunu duyan herkes “Seni de yakında alırlar” diye şaka yapıyorlardı. İlk başta ciddiye almadığım bu şaka medya eliyle de gerçek oldu. Şaşkınım sadece. Ben ve Ergenekon. Ya da adlarını burada sayamayacağım ama sizlerin ya da beni tanıyanların tahmin edeceği isimler ve adımın yan yana yazılması. Bu şaka değil kabus olabilir ancak. Karabasan gibi adeta. Ama oldu işte. En kötüsü de kendilerini gazeteci sanan kimselerin ya da selamlaşmadığım yazarların bile beni nasıl Ergenekoncu olduğumu kanıtlama gayretleriydi. İçlerinde beni tanıyanlar da vardı elbet. Biriyle aramızda geçen konuşmayı yazmadan edemeyeceğim. Kusura bakmasın.

Muhabirlik yaptığı dönemden tanıdığım Adem Yavuz Arslan aynı zamanda arkadaşım. Farklı ideolojik kamplarda olsak da o beni bilir ben de onu. Hatta muhabirken çok da cevval bulurdum kendisini. Ama gel gör ki, Bugün gazetesinin Ankara temsilcisi oldu. Neyse onun tercihidir. Oda TV baskınından sonra adımın da geçtiği garabet bilgi notunu köşesine taşıyıp ahkâm kesmiştir. Kendisini aradım. Telefonu kapalı idi. Sonra o beni aradı. Kendisine kızgın olduğumu, o saçma bilgi notunu köşesine taşıyıp beni de suçlu göstermeye çalışmasının doğru olmadığını söyledim. Beni tanıyan biri olarak bu adamlarla beni yan yana düşünebilir misin dedim. “Hayır” dedi. Peki, o yazıyı yazmadan önce beni arayıp görüşümü sorman gerekmez miydi diye sordum. Yanıt veremedi. Sadece “Ama adını yazmadım ki” diyebildi. Benimle ilgili her detayı yaz sonra adını vermedim diye savunma yap. İş mi şimdi bu?

Kendisine bu yapılanın bir itibarsızlaştırma ve karalama operasyonu olduğunu, daha önce de benzer örneklerin yaşandığını anımsattım ve sordum: “Ergenekon şüpheli ya da sanıklarının hepsinin üzerine atılı suçların doğru olduğunu düşünüyor musun?”. “Hayır! Bunu söyleyemem, kurunun yanında yaşlar da var” dedi. Sonra da o gece TV programı olduğunu ve hakkımda çıkan yazıyla ilgili bir şeyler dile getireceğini anlattı. “Gazetede de yaz” dedim ama bunu yapmadı. 3 Mart’tan sonra da ne yazdı, hala görebilmiş değilim. Ama bir operasyonun parçası olduğunu söyleyebilirim. Hem Ergenekon’un tüm sanıklarının suçlu olmadığını düşünüyorum diyeceksin hem de bunu dile getirmeyeceksin, ne gazetecilik ama. Sonra da aynı zihniyetin gazetecileri benim yaptığımın gazetecilik olmadığını iddia edecekler. Ne güzel senaryo değil mi?

Yeterince uzun oldu. Beni cezaevine getiren süreç üç aşağı beş yukarı böyleydi. Okuyun, siz karar verin. Ben artık ne diyeceğimi bilemez haldeyim. Zaten artık söz bitti!!!”

(bianet)

Batman’in uşağı Alfred öldü

Batman filmlerinde Bruce Wayne’nin uşağı Alfred’i canlandıran İngiliz oyuncu Michael Gough (94) öldü.

Ailesi, oyuncunun İngiltere’deki evinde dün hayatını kaybettiğini bildirdi.

Aralarında İngiliz yapımı bilim-kurgu dizisi “Doctor Who”nun bulunduğu 150’den fazla film ve televizyon dizisinde rol alan Gough, yakın zamanda Tim Burton’un yönetmenliğini yaptığı “Alice Harikalar Diyarında” ve “Ölü Gelin” filmlerindeki karakterleri seslendirdi.

Batman filmlerindeki uşak Alfred Pennyworth rolüyle daha çok tanınan oyuncu, bu filmlerde Batman’i canlandıran Michael Keaton, Val Kilmer ve George Clooney ile birlikte oynamıştı.

EMASYA Newroz için hortladı

2010 yılının Şubat ayında kaldırılan EMASYA protokolü, Mart 2011’de Erzurum İl Jandarma Komutanlığı’nın yetki istemesine neden oldu. Bununla birlikte Valilik de, Jandarma’nın bu isteğine olumlu yanıt verdi. Radikal’den Abdullah Kılıç’ın haberine göre olay şu şekilde gerçekleşti:

Erzurum’da İl Jandarma Komutanlığı bir yazı yazarak 21 Mart Nevruz öncesi, valilikten polis bölgesinde istihbari faaliyet izni istedi. Erzurum Valiliği, jandarmanın bu isteğini kırmayarak 15 Mart 2011’de buna izin verdi. İşin ilginci ise Erzurum Valisi Sebahattin Öztürk imzalı, ‘21 Mart Nevruz Etkinliklerinde Alınacak Önlemlere İlişkin Harekât Emri’ konulu yazıda, EMASYA Protokolü’ne yasal dayanak olarak kullanılan ‘Genelkurmay Başkanlığı ile İçişleri Bakanlığı arasında 5442 Sayılı il İdaresi Kanunu’nun 11/d maddesi gereğince alınması gereken Müşterek Tedbirlere ilişkin Protokol’ de ilgi tutuldu. Oysa 28 Şubat 1997 MGK’sı kararı ile uygulamaya konulan EMASYA Protokolü Başbakan Erdoğan’ın emri ile Şubat 2010’da kaldırılmıştı.
Erzurum İl Jandarma Komutanlığı’nca hazırlanarak Vali Öztürk’çe imzalanıp ilgili birimlere gönderilen ‘Harekât Emri’nde, EMASYA Protokolü’nü andıran önlemlere yer verildi. Belgede, Erzurum ve ilçelerindeki, polis bölgeleri de dahil olmak üzere alınacak tüm güvenlik tedbirlerinin jandarma tarafından hazırlanması isteniyor.

Jandarma kontrolünde

Protokolde dikkat çeken başka bir husus da, Erzurum Emniyet Müdürlüğü’ne Jandarma Komutanlığı’nca yapılan görevlendirmelerde, emniyetin kanun tüzük yönetmelik ve genelgelerinin hiçbirisine yer verilmedi. Buna göre Erzurum polisi, Nevruz etkinlikleri nedeniyle alacağı güvenlik tedbirlerinde, kendi yasal mevzuatını değil de, jandarmanın belirttiği yetkileri kullanmak zorunda kalacak.

EMASYA Protokolü Nedir?

Kısa adı EMASYA olan ‘Emniyet-Asayiş-Yardımlaşma’ Protokolü, Genelkurmay Başkanlığı ile İçişleri Bakanlığı arasında 7 Temmuz 1997’de imzalandı. Toplumsal olaylara askerin müdahale etmesine imkân tanıyan EMASYA Protokolü’nün 9. maddesi EMASYA komutanlıklarının, vali, kaymakamlık gibi mülki amirlerin yardım talebi olmaksızın olaylara müdahaleye imkan veriyor. Protokol 4 Şubat 2010’da kaldırıldı. -Yeşil Gazete-

DİSK-KESK-TMMOB-TTB: ‘Susmayacağız’

0

DİSK, KESK, TTB ve TMMOB, bugün (18 Mart) AKP’nin baskılarına karşı İstanbul, Ankara ve İzmir’de aynı anda ‘Susmayacağız’ dedi. Emekçiler dün Ankara, İstanbul ve İzmir’de eş zamanlı olarak sokağa çıktı ve AKP’nin baskı politikalarına karşı “Susmayacağız” dedi.

İstanbul

DİSK, KESK, TTB ve TMMOB saat 12.30’da Taksim Tramvay Durağı’nda buluştu. Eylemde “Susmayacağız!” yazılı pankartın yanı sıra KESK İstanbul Şubeler Platformu’nun pankartı ve TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu’nun “Başbakan der ki; nükleer santral riski = tüpgaz riski” yazılı pankartı açıldı. Eylemde Metal İşçileri Greviyle Dayanışma Platformu ve direnişteki Ontex-Canbebe işçileri de pankart açtı.

Yağmura rağmen eyleme yüzün üzerinde emekçi katıldı. Eylemde ilk konuşmayı DİSK Genel Sekreteri Tayfun Görgün yaptı. Görgün, AKP’nin baskı politikalarına karşı susmayacaklarını belirtti. Başbakanın nükleer santrale ilişkin sözlerini eleştiren Görgün Japonya halkıyla dayanışma içinde olunması gerektiğini ifade etti. Görgün, başbakanın Arap liderlerine ‘halkı dinleyin’ derken kendi emekçisine cop ve biber gazıyla cevap verdiğini ifade etti ve AKP’nin baskılarına karşı mücadele edeceklerini belirtti.

Görgün’ün ardından KESK Genel Başkanı Döndü Taka Çınar ortak basın açıklamasını okudu. Çınar, AKP’nin referandumun ardından baskıcı-otoriter bir rejim inşa ettiğini ve kendi yargısını yaratarak ‘hukukun üstünlüğü’ yerine ‘sınırsız hukuksuzluğu’ getirdiğini ifade etti. AKP’ye muhalif herkesin susturulmaya çalışıldığını belirten Çınar, cemaati eleştiren gazetecilerin gözaltına alındığını söyledi. Çınar, AKP’nin kendisine karşı olan herkesi ‘Ergenekoncu’ ilan ederek gerçek Ergenekon’u örtmeye çalıştığını vurguladı.

Çınar, aydınlık bir gelecek, eşit, özgür, bağımsız ve demokratik Türkiye için baskıcı ve karanlık düzene direnmekten başka çare olmadığını söyledi ve AKP’nin karanlığına ve sömürüye karşı mücadele edeceklerini belirtti. Çınar, “sağlık emekçilerinin 13 Mart’ta güvencesizliğe ve özelleştirmelere karşı yükselttikleri ses ile 21 Mart’ta halkların barış ve kardeşlik bayramında yükselecek sesi 1 Mayıs’ta alanlara taşımak için yürüyoruz” dedi. Çınar’ın açıklamasının ardından eylem sona erdi.

Ankara

DİSK, KESK, TMMOB ve TTB’nin çağrıcılığını yaptığı eyleme siyasi partiler ve demokratik kitle örgütleri de yoğun destek gösterdi. Saat 12.00’da “Susmayacağız” pankartı ile Kolej’den başlayan yürüyüş Sakarya Meydanı’na sonlandı. Sık sık “Özgür basın susturulamaz”, “Faşizme karşı omuz omuza”, “Susma sustukça sıra sana gelecek” sloganlarının atıldığı eylem de katılımcı kurumlar adına basın açıklmasını TMMOB Genel Başkanı Mehmet Soğancı okudu.

Konuşmasına Nazım Hikmet’in Hürriyet Kavgası şiiriyle başlayan Soğancı AKP iktidarının sermaye yanlısı tutumlarını devam ettirdiğini, gündelik hayata üzerinde de muhafazakarlaştırma temelinde baskılarını arttırdırğını söyledi. Tutuklanan gazeteciler, protestolarda uygulanan polis şiddeti, üniversitelere üzerine uygulanan baskı, emekçilerin haklarının gasp edilmesi, Alevi yurttaşların eşit yurttaşlık taleplerinin göz ardı edilmesi, Kürt ve muhalif siyasetçilere uygulanan baskı ve tutuklamalara dikkat çeken Soğancı sözün bittiği yerde olduklarını ifade etti.

AKP’nin ülkeyi nasıl bir karanlığa doğru sürüklediğinin ortada olduğunu söyleyen Soğancı yaratılmak istenen korku imparatorluğuna karşı direnmekten başka bir yol olmadığını belirtti. AKP’nin karanlığına ve sömürü düzenine karşı yürüdüklerini ifade eden Soğancı “Şimdi sesimizi birleştirme zamanıdır. Şimdi sesimizi büyütme zamanıdır. Şimdi “Kurtuluş yok tekbaşına ya hep beraber ya hiç birimiz” deme zamanıdır” diyerek konuşmasını sonlandırdı.

İzmir

AKP’ye karşı safları sıklaştıralım
DİSK, KESK, TMMOB ve TTB’nin düzenlediği “susmayacağız” eylemlerinin İzmir ayağı kitlesel bir basın açıklaması ile yapıldı.

Saat 12.30 da Konak YKM önünde buluşan emek örgütleri buradan eski Sümerbank önüne yürüdüler. Yürüyüş sırasında sıkça “faşizme karşı omuz omuza”, “susma sustukça sıra sana gelecek” sloganları atan topluluk adına basın açıklamasını TMMOB İKK dönem sözcüsü Ferdan Çiftçi yaptı. Çiftçi konuşmasında, “AKP’nin ileri demokrasisini işçilere, gençlere, kadınlara ve muhaliflere uyguladığı baskı politikalarında görüyoruz” dedi. Özellikle üniversite gençliği üzerindeki baskıları eleştiren Çiftçi şunları söyledi: “İnsanların kendilerini savunma hakkı elinden alınıyor”.

Sesimize ses katın
Çiftçi’nin konuşmasından sonra DİSK Ege bölge temsilcisi Ali Çeltek AKP’nin baskı ve karalama politikalarına karşı herkesi direnişe çağıran bir konuşma yaptı. Çeltek; “Gazetecilere yapılan saldırılara karşı susmayacağız, tıpkı KESK’e yönelik yapılan saldırılarda susmadığımız gibi” dedi. “Başını kaldıranın üzerine silindir gibi geliniyor, bu uygulamalar faşist uygulamalardır” diyen Çeltek, metal işçilerinin greve gideceğini hatırlatarak “genel grev genel direniş” çağrısında bulundu. İşverenler arasındaki en azgın örgütlenme Metal Sanayicileri Sendikası’na (MESS) karşı greve gidecek olan Birleşik Metal İş Sendikası’yla dayanışmaya çağıran Çeltek; “Sesimize ses katın” dedi.

(sol.org.tr, sendika.org.tr)

Fenerbahçe yine kazandı

0

Ligin 26. haftası dev bir derbiyle açıldı. TT Arena’daki ilk derbiye konuk olan Fenerbahçe, geriye düştüğü mücadeleyi 2-1 kazanmayı başardı. Kazım’ın golüyle geriye düşen sarı-lacivertliler, Semih ve Alex’in golleriyle galip geldi. Brezilyalı kaptan, takımının ilk golünde de asisti yapan isimdi.

Türk Telekom Arena’da ilk derbi… Ancak pek de beklenilen şartlarda başladığı söylenemezdi. Bir tarafta şampiyonluk yarışındaki lider Fenerbahçe, diğer yanda Rijkaard ile başladığı sezonda istediklerini alamayınca Hollandalı’nın yerine Hagi’yi getiren ancak yine kötü gidişata dur diyemeyen Galatasaray.

Ancak derbi doğası gereği maçtan önceki hiçbir şeyin önemi yoktur. Derbilerde önemli olan, 90 dakikadır. İki taraf için de daha önce alınmış sonuçlar teferruattır.

Müsabaka desibel rekoru kırma motivasyonuyla trbünleri dolduran sarı-kırmızılı taraftarların tezahüratı eşliğinde başladı. İlk dakikalarda iki takım da dengeli oynamak adına çok pas hatası yaptı. İlk 10 dakikada pozisyon adına pek bir şey yaşanmazken karşılaşmanın ilk şuru 13’te Gökhan Gönül’den geldi.

Dakikalar 14’ü gösterirken Santos’un büyük hatası ev sahibi takıma golü getirdi. Sağdan bindiren Kazım’ın önüne geçen Santos topu kornere çıkmaması için son çizgide direnirken, Kazım topu kaptı ve içerideki Baros’u gördü. Çek golcünün yakın mesafeden şutunu Volkan çıkarttı ancak meşin yuvarlak Kazım’ın önünde kaldı. Çok sert vuruşla top fileleri buldu.

İlk yarının bundan sonraki bölümlerinde ev sahibi ikinci gol için bastırdı ancak Fenerbahçe savunması başarılı müdahalelerle bu girişimleri savuşturdu. İlk yarıda gösterilen beş sarı kart ise maçın stresini gözler önüne seriyordu. İlk yarı 1-0 ev sahibi takımın üstünlüğü ile sona erdi.

İkinci yarıya Fenerbahçe Selçuk-Semih değişikliği ile başladı. Bu değişiklik etkisini hemen gösterdi ve konuk takım Galatasaray’ın da geriye yaslanması ile ilk 10 dakika boyunca rakip yarı alanda top çevirme fırsatı buldu. Bu baskıyı atlatmayı başardığı zaman ev sahibi takım net fırsatlar yakaladı. 53. dakikada Stancu’nun ortasına Servet kafayı vurarak topu filelere gönderdi ancak hakemin kalkan ofsayt bayrağı gol sevincini yarıda kesti.

76. dakikada kazanılan serbest vuruşta topun başına usta ayak Alex geçti. Yaptığı ortaya çok iyi yükselen Semih golü kaydederek skora dengeyi getirdi. Bitime iki dakika kala ise Alex tekrar sahnedeydi. Gökhan sağdan ortaladı, Alex güzel yükseldi ve takımına galibiyeti getirdi. Maçtan sonra hakeme itirazlarına devam eden Baros doğrudan kırmızı kart gördü.

Maçta başka gol olmadı. Bu sonuçla Fenerbahçe 60 puana çıktı. Galatasaray ise 33 puanda kaldı.

Stat: Türk Telekom Arena
Hakemler: Fırat Aydınus, Serkan Ok, Aleks Taşçıoğlu
Galatasaray: Zapata, Neill, Servet, Gökhan Zan, Hakan Balta, Cana, Culio, Kazım(Dk. 61 Arda Turan), Yekta(Dk. 85 Ayhan), Milan Baros, Stancu(Dk. 68 Harry Kewell)
Fenerbahçe: Volkan Demirel, Gökhan Gönül, Yobo, Lugano, Andre Santos, Mehmet Topuz, Selçuk(Dk. 46 Semih), Cristian, Özer, Alex(Dk. 88 Bekir), Niang(Dk. 73 Stoch)
Goller: Dk. 14 Kazım (Galatasaray), Dk. 75 Semih, Dk. 87 Alex (Fenerbahçe)
Sarı kartlar: Dk. 15 Kazım, Dk. 30 Servet, Dk. 32 Gökhan Zan, Dk. 69 Milan Baros, Dk. 71 Culio (Galatasaray), Dk. 28 Selçuk, Dk. 43 Özer (Fenerbahçe)
Kırmızı Kart: Baros (Galatasaray)

Allen Iverson dönüyor

0

Kanser şüphesi ile tedavi için Amerika Birleşik Devletleri’ne giden Allen Iverson, sahalara dönmeye hazırlanıyor. Başarılı bir tedavi dönemi geçiren Iverson’ın, pazartesi günü, çalışmalarına yeniden başlaması için doktorundan onay alması bekleniyor.

Allen Iverson, sağ baldırında bir lezyon oluşması üzerine,  Beşiktaş Cola Turka’dan ayrılarak, tedavi için ülkesine gitmişti.  Söz konusu lezyonun kötü huylu olmadığının ortaya çıkması üzerine  Iverson ameliyat masasına yatmaktan vazgeçti.  Baldır bölgesine,  lezyonun büyümesini önleyen bir sıvı enjekte edilen deneyimli oyuncu,  pazartesi günü muhtemelen,  yeniden çalışmalara başlamak için doktorundan onay alacak.  Iverson’ın menajeri Gary Moore; “Doktoru onay verdiği andan itibaren, Iverson son derece yoğun bir çalışma temposuna girecek.  Kendisi yeniden sahalara dönmeye kararlı” dedi.

Beşiktaş Cola Turka,  Iverson’ın takımdan ayrılmasından bu yana oynadığı 8 maçın 7’sini kazandı.

Filede 4’lü final heyecanı

Fenerbaçe ve Vakıfbank’ın yer aldığı Kadınlar Avrupa Şampiyonlar Ligi Dörtlü Finali İstanbul’da başlıyor.

Burhan Felek Voleybol Salonu’nda bugün ve yarın yapılacak dörtlü finalde iki Türk takımı Fenerbahçe Acıbadem ile Vakıfbank Güneş Sigorta Türk Telekom’un yanı sıra, Azerbaycan temsilcisi Rabita Bakü ile İtalya temsilcisi Scavolini Pesaro, Avrupa’nın kulüpler bazında en büyük kupasını kazanabilmek için mücadele edecek.

Organizasyonun ilk gününde Fenerbahçe Acıbadem ile Vakıfbank Güneş Sigorta Türk Telekom arasında yapılacak yarı final mücadelesi saat 18.00’de, Rabita Bakü ile Scavolini Pesaro arasındaki diğer yarı final maçı ise saat 15.00’de başlayacak.
İlk gün maçlarını kazanan takımlar, 20 Mart Pazar günü saat 18.00’de finalde karşılaşacak. İlk gün maçlarını yitirenler ise pazar günü saat 15.00’te üçüncülük mücadelesinde karşı karşıya gelecek.

Kadınlar Avrupa Şampiyonlar ligi Dörtlü Finali’nin programı şöyle:
19 Mart Cumartesi:
15.00 Rabita Bakü-Scavolini Pesaro
18.00 Fenerbahçe Acıbadem-Vakıfbank Güneş Sigorta Türk Telekom
20 Mart Pazar:
15.00 Üçüncülük maçı
18.00 Final maçı

Irak, Halepçe’yi ‘soykırım’ olarak kabul etti

ırak Meclisi, Saddam Hüseyin döneminde Halepçe’ye yapılan zehirli gaz saldırısını soykırım olarak tanıdı.

Halepçe’de halkın üzerine helikopterler ve uçaklardan zehirli Hardal gazı atılmıştı ve bu olay sonucunda en az 5 bin Kürt ölmüştü. Zehirli gazın etkileri de yıllarca bölgede hissedilmişti.

Irak’ın işgal edilmesi sonrasında kurulan hükümet, bu saldırının sorumlusu olarak Saddam Hüseyin’in kuzeni Hasan El Mecit’i yargılamış ve idam etmişti.

(Yeşil Gazete)

Açık Radyo şenliği başladı

15 yıldır yayınını sürdüren Açık Radyo bu yılki dinleyici destek yayınına başladı. Bugün başlayan destek şenliği 9 gün sürecek. Şenlik boyunca ünlü konukların ve dinleyicilerin yapacakları özel yayın sırasında dinleyiciler telefon veya internet yoluyla radyoya bağışta bulunabilecekler. Bağış yapmak isteyen destekçiler yarım saatlik bir programa sponsor olmak için 60, bir saatlik bir program için 120 TL ödüyorlar. Bir topluluk radyosu olan Açık Radyo sekiz yıldır yayınını dinleyicilerin maddi destekleriyle sürdürüyor.

Açık Radyo’nun sekizinci dinleyici destek yayınında bugün Kaan Sezyum, Zeynep Atikkan, Akın Eldes, Rüya Köksal gibi isimler özel yayın yapacaklar. Dokuz günlük destek şenliği boyunca yayına katılacak özel konuklar arasında Okan Bayülgen, Uğur Yücel, Kenan Işık, Mehmet Aslantuğ, Yasemin Göksu, Kardeş Türküler’den Fehmiye Çelik, Feryal Öney ve Vedat Yıldırım, Jehan Barbur, Sabahat Akkiraz, Arto Tunçboyacıyan, Burak Güven ve Harun Tekin, Lale Mansur ve Cem Mansur, Derviş Zaim, Semih Kaplanoğlu ve Leyla İpekçi’nin de aralarında olduğu onlarca ünlü isim bulunuyor.

Dinleyici Destek Projesi, 2004 yılı Mart ayında “Açık Radyo Dinleyicisini arıyor!” şiârı ile başladı. Projenin amacı, kurucuların ve  gönüllü programcıların kolektif çabasının, dinleyicinin katılımı ile tamamlanması, birkaç bin dinleyicinin, her yıl tekrarlanan sürekli maddi katkısı –ve fikrî  katılımı– ile, sürdürülebilir, kalıcı bir mecra olma hedefine ulaşmak olarak tanımlanıyor.

Haber ve müzik yayınının yanı sıra ekolojik kriz, nükleer felaketler, küresel ısınma ve çevre sorunlarıyla ilgili sürekli yayınıyla dikkat çeken Açık Radyo’nun Yayın Yönetmeni olan Ömer Madra, yollarına bağımsız devam edebilmeleri için daha çok desteğe ihtiyaç duyduklarını söylüyor: “Açık ve bağımsız kalacağız hep ama asla tarafsız olmayacağız. Tarafımız belli: Ezilenlerin yanındayız. Sesi çıkmayanın sesi ve toplumun vicdanı olmak için var gücümüzle uğraşıyoruz ve uğraşmaya da devam edeceğiz.”

Açık Radyo’nun destek için açık telefon hattı 0212 343 4141, internet sitesi ise www.acikradyo.com

(Yeşil Gazete)

19 Mart’tan 27 Mart’a kadar19

Fukuşima ve kalkınma saplantısı – Cengiz Aktar

Fukuşima santrali 1979’da Three Mile Island, 1986’da Çernobil’den sonra insan eliyle tertip edilmiş dünya felâketleri listesinde yerine almaya aday.

Dün yazıyı yazarken gelen haberde Amerikan kaynaklarının Fukuşima santralindeki nükleer yakıt çubuklarının erimesini engelleyecek suyun tamamen bittiğini bildiriyordu, ardından Japon askeriyesinin havadan helikopterle su boşaltmaya başladığını öğrendik. Amaç santrali soğutmak ve facianın daha büyümesini engellemek… Dünya teknoloji devi Japonya’nın kovayla su dökmeye mecbur kalması! Ama bunlar gözünü hırs bürümüş beşeriyete pek ders olmuyor.

Bilinçli kamuoylarının baskısı altındaki AB ülkeleri Japonya’da süren felaket sonrası epeyi bir telaşlandılar. Almanya’da onbinler Neckarwestheim nükleer santrali ile Stuttgart arasında 45 kilometrelik insan zinciri oluşturdu. Hükümetten 17 nükleer santralin 12 yıl daha açık kalma kararını geri çekerek mevcut santrallerin kapatılmasını istediler ve hükümeti şimdilik ikna ettiler. Finlandiya, Avrupa’nın nükleer enerji şampiyonu Fransa, İngiltere ve İspanya’da hükümetler işim vahametini idrak ederek stres testleri yapmaya başladılar. AB’de Enerjiden Sorumlu Komisyon üyesi Günther Öttinger ‘öngörülebilir bir gelecekte enerji ihtiyacımızı nükleersiz karşılamanın yollarını aramalıyız’ diyerek çıtayı hayli yükseltti. Dönem Başkanı Sarkozi G-20’nin gündemine nükleer emniyeti gündeme getireceğini duyduk. 20 ülke arasında Avustralya, Endonezya ve Suudî Arabistan ile birlikte Türkiye nükleer santrali olmamakla övünebilecek ülke. Ama nerede öyle bir vizyon!

Diğer batılılardan pek ses yok. Ama en vahimi başta Çin ve Hindistan olmak üzere bütün gelecek stratejilerini kalkınma üzerine kurmuş bulunan ‘hırs küpü’ ülkeler. Bunlar olanlardan hiçbir şekilde ders almayacaklarına neredeyse yemin etmiş görünüyorlar.

Nükleer enerji belki temiz ama ölümcül

Dünya enerji üretiminin %17’si nükleerle karşılıyor. İklim değişikliği ‘temiz’ nükleerin kötü imajını biraz düzelttiyse de Fukuşima’nın bunu yerle bir ettiğini söylemek abartı olmayacak. Çoğu çokgelişmiş olan 30 ülkede 443 nükleer santral var, önümüzdeki 15 yılda bu sayının ikiye katlanması bekleniyor. Ancak Çernobil örneğinde olduğu gibi nükleer felaket ülke sınırlarında bitmiyor, bulutla her bir tarafa bulaşıyor. Örneğin Türkiye’nin çevresi Ermenistan ve Bulgaristan’da faaliyette olan Çernobil tipi Sovyet yapımı santrallerle çevrili. Bulgarlar Belene’de Üsküp-Razgrad fay hattının üzerinde yeni bir santral daha inşa etmek istiyor. Nükleer tesisi olmayan Türkiye aslında yeterince tehlike altında.

Yaşamakta olduğumuz ve sonuçları tamamen belirsiz çevresel kâbusa rağmen gözünü kalkınma hırs bürümüş ülkeler hiç oralı değil. Örneğin bizde işler tamamen kurnazlık, rant ve şark kafasıyla yürüdüğü için faciaya rağmen ‘fay hatlarında enerji santralı kurma uzmanı’ Japonya’dan medet umuluyor, ‘dost ve müttefik’ Rusya ile ‘ben yaptım oldu’ usulü ihaleyle Akkuyu’da santral anlaşmasına gidiliyor. Hâlbuki bütün şifahi teminatlara rağmen Akkuyu güvenli değil. Enerji uzmanı Necdet Pamir, Ecemiş fayının Akkuyu’nun 20 km. ötesinden geçtiğini, verilen lisansın taa 1970’lerin başında bilgiler tamamen yetersizken verildiğini hatırlatıyor ve lisansın muhakkak yeniden değerlendirilmesi gerektiğinin altını çiziyor.

Sanayi devrimini gerçekleştiren Batı, ateşi yani petrol ve kömürü seçti. Isı teknolojisinin seçimi teknik bir evrimin sonucu değildi; tesadüfi ve bilinçli idi. Elektrik üretimi için, kömür kullanmaksızın yeldeğirmenlerinden rüzgâr enerjisini elektriğe dönüştüren türbinlere bal gibi geçilebilirdi. Bugün bu seçimin bedelini ödüyoruz. İklim değişikliği bizi azamî hız, azamî tüketim ve azamî doğa talanı üzerine bina edilmiş olan ama çok da uzun sürmeyecek olan konforumuzdan fedakârlıkta bulunmamız, kalkınma ideolojisinden ebediyen vazgeçmemiz gerektiği yönünde uyarıyor. Fukuşima faciası ise bu akıbeti elle tutulur, gözle görülür hâle getiriyor.

(Cengiz Aktar – Vatan – 17.03.2011)