Ana Sayfa Blog Sayfa 5217

Bayrampaşa kumpası – Can Dündar

Türkiye’nin utanç davasıdır Bayrampaşa

Türkiye’nin utanç davasıdır Bayrampaşa…  Dün ortaya çıkan belge, utançlar zincirine yeni bir halka ekliyor.
Jandarma Bölge Komutanı’nın 17 sayfalık eylem planı bu…
Devlet, kendi kontrolünde olması gereken bir cezaevinde, kıstırılmış halde bulunan 295 tutuklu ve hükümlüye karşı bir savaş planı yapıyor.
İstihbarata göre 5 yıldır devletin giremediği Bayrampaşa Cezaevi’nde mahkumların elinde silahlar, el bombaları var.
“Tufan Operasyonu” başlıklı plan diyor ki:
“Yoğun gaz bombası taarruzu kullanarak içeri girilecek; ateşli silahla mukabele edilecek. Operasyon can kaybıyla bitebilir.”
Planın hazırlanmasını Jandarma Genel Komutanlığı emretmiş.
Ne zaman?
11 Ekim 2000’de…
* * *
Bandı 11 yıl geri saralım şimdi…
Siyasi mahkumların, F tipi cezaevlerini protesto için açlık grevlerine başladıkları tarih, 20 Ekim 2000…
Yani devlet, örgütten erken davranmış “savaş kararı”nda… Eylem başlamadan operasyon kararı almış.
Açlık grevleri, 19 Kasım’da ölüm oruçlarına dönüştü.
Bu süreçte arabuluculuk çabaları yoğunlaştı.
Biz de Başbakan Bülent Ecevit ve Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk’ün talebi üzerine, Yaşar Kemal başkanlığında bir heyetle Bayrampaşa’ya gittik.
Orhan Pamuk, Oral Çalışlar, Zülfü Livaneli, Mehmet Bekaroğlu ve ben…
Tarih:
9 Aralık 2000…
Mahkumlarla Bakanlık arasında makul bir çözüm bulabilmek için uğraştık.
Bürokrasinin direnci kırılamadı; sonuç alınamadı.
Niye sonuç alınamadığı, bu belgeden sonra daha iyi anlaşılıyor.
Çünkü Hükümet çare ararken “devlet”, kararını 3 ay öncesinden vermiş; hazırlığını yapmış, muhtemelen Başbakan’ın, Adalet Bakanı’nın, bizim çabalarımızı uzaktan tebessümle izliyormuş.
Çözüm sürecini tıkadılar, bazı gazetelere yalan haberler yazdırıp psikolojik harp başlattılar, kamuoyunu hazırladılar.
ve sonunda “Tufan”a yol açtılar.
Operasyonda direnişçiler diri diri yakıldı.
30 mahkum, 2 er öldü.
* * *
Dönemin bakanları bu belgeyi bilmediklerini söylüyorlar. Nasıl olur da bir Adalet Bakanı, cezaevlerine operasyon hazırlığını bilmez; İçişleri Bakanı kendisine bağlı Jandarma’yı denetleyemez? Bilmemek ya da gözyummak da suça iştirak sayılmaz mı?
Devletin kumpası bununla da bitmedi.
Operasyona ilişkin dava, ancak 10 yıl sonra açılabildi. Çünkü Jandarma’nın “sorumlu isimler”i savcılığa bildirmesi tam 6 yıl sürdü. Bildirilen isimler de sanki kendi başlarına karar verip içeri dalmış gibi, 1 astsubay ve 38 erdi.
Emri içeren planın “arşivlenmesi gereken yerde bulunamadığı” bildirildi. Sonunda plan, arşiv dışında bir yerde bulunup mahkemeye yollandı da biz de harekatın sorumlusunun kurban edilen 39 asker değil, bizzat dönemin Jandarma Genel Komutanlığı olduğunu öğrenebildik.
Şimdi, yetkililer hakkında da dava açılması bekleniyor.
* * *
Bu dehşetengiz öykünün beni asıl çarpan yanı şu:
Katliam emrini veren üst düzey yetkililerin bir kısmı yarın bu davanın sanığı olarak cezaevine girebilir.
Onlar ya da halen “terör örgütü” suçlamasıyla içerde olan bazı güvenlik yetkilileri, eğer cezaevinde tek kişilik “tabutluk”larda tutulmuyorsa, birkaç kişi bir arada koğuşta kalabiliyorlarsa, tek tip elbise giymeye zorlanmıyorlarsa, o gün ölüm orucunda ölen ya da yakılarak katledilen o çocuklar sayesindedir.
Onlar “Hücreye hayır” diye diye ölerek, katillerini hücreden kurtardılar.

Milliyet

Çağlayan Vadisi yaşayacak!

Rize’nin Fındıklı İlçesi’ndeki Çağlayan Vadisi’ne hidroelektrik santrali kurmak isteyen firmanın, bölgenin SİT özelliğinin kaldırılması için açtığı davada Rize İdare Mahkemesi’nin verdiği ret kararı Danıştay tarafından da onandı.

Aynı kararla 10 yıl önce HES yapımından kurtulan Fırtına Vadisi’nin ardından Çağlayan vadisi, bölgede kurtulan ikinci vadi oldu. Böylece vadi boyunca yapımı planlanan 16 HES projesi rafa kalktı. Bu projeye karşı bölgede yaşayan köylüler, Trabzon Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kuruluna başvurarak, vadinin 1. derecede doğal sit alanı ilan edilmesini talep etmişti. Trabzon Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu da 15 Kasım 2008 tarihinde Çağlayan Vadisini 1. derecede doğal sit alanı olarak tescil etmişti.

Bunun üzerine vadide HES yapmayı planlayan Ayen Enerji firması, kurulun sit kararının kaldırılması için Rize İdare Mahkemesine başvurdu. Ancak, Rize İdare Mahkemesi, yapılan başvuruyu 30 Nisan 2010 tarihinde reddetti. Bunun üzerine temyize başvuran firmanın başvurusu, Danıştay tarafından reddedilerek Rize İdare Mahkemesinin ret kararı onaylandı.

Danıştay 6. Dairesinin verdiği kararda, Ayen Enerji firması tarafından Fındıklı’nın Abuçağlayan Deresi üzerinde yapımı planlanan Paşalar Regülatörü ve HES projesinin, çevrenin, topoğrafya, bitki örtüsü çeşitliliği, ilginç kompozisyon ve peyzaj bütünlüğü, barındırdığı canlı türleri ve mevzuatta anılan konular itibarıyla 1. derece doğal sit alanı olarak belirlenmesi için gerekli özellikleri taşıdığı ve bu işleme ilişkin hukuka ve mevzuata aykırılık bulunmadığını belirtildi.

Derelerin Kardeşliği Platformu Yürütme Kurulu Başkanı Mehmet Gürkan, yaptığı yazılı açıklamada, vadilerin ve derelerin etrafında yaşayan köylülerin, yaylacıların, yöre insanlarının doğal yaşam alanlarından göçe zorlandıklarını savundu.

Yasalara ve hukuka aykırı işlemlerle suyun, vadilerin, toprakların ellerinden alınmaya çalışıldığını ileri süren Gürkan, şöyle devam etti:

“Yaşam mücadelesi veren bizlerin bu mücadelesi görmezden geliniyor. Yargı kararları ve yasalar yok sayılarak HES projeleri dayatılmaya çalışılıyor. Ancak yargı, bir kez daha HES savunucularına ’dur’ demiştir. Bizler yaşam savunucuları olarak bu kararların da onları durdurmayacağını biliyoruz. Bu nedenle, 9 Nisan Cumartesi günü, ülkemizdeki bütün yaşam savunucularını, HES’lere karşı mücadele eden bütün vadileri Ankara Kolej Kavşağında buluşmaya ve bir kez daha bu kanunsuzlukları, hukuksuzlukları ve bizlere karşı başlatılan bu kıyımı haykırmaya çağırıyoruz.”

Yeşil Gazete-Trabzon Taka

Yeşiller’den “İklim değişikliği, enerji, tarım aktivist okulu”

Yeşiller, “İklim Değişikliği, Enerji, Tarım Aktivist Okulu9 Nisan 2011 Cumartesi günü Tabipler Odası Kadıköy Şubesi‘nde yapılıyor.

2011 yılı Çernobil felaketinin 25.yılı.Yeşillerin bu nedenle başlattığı kampanya kapsamında yapılan eğitim, yeni nükleer karşıtı aktivistlerin nükleer enerji konusundaki birikimini arttırmayı hedefiyor.

Seminerde nükleer santrallerin nasıl çalıştığını, nükleer karşıtı hareketin tarihi, nükleer enerjiye ve yenilebilir enerjilere genel bakış, hukuki çerçeve ve nükleer karşıtı aktivizim gibi konular, enerji verimliliği, enerjinin az ve doğru kullanımı bağlamında enerji politikaları, tarımda sürdürülebilirlik, sübvansiyon, küçük çiftçilik, toprak ve su konuları ele alınacak.

Eğitmenler, Yeşiller Partisi Eşsözcüsü halk sağlığı uzmanı Dr. Ümit Şahin, Yeşiller Partisi İklim ve Enerji Çalışma Grubu üyesi ve Greenpeace enerji aktivisti Alidost Numan, Yeşiller Partisi Tarım Çalışma Grubu üyesi Aytaç Timur.

Katılımın herkese açık ve ücretsiz olduğu nükleer karşıtı aktivist okulu için önceden telefon veya e-mail yoluyla kayıt yaptırmak gerekiyor. Katılımcı sayısının 40 kişi ile sırınırlı olduğu eğitime kayıt için (0212) 2447780 ya da (0541) 6592414 numaralı telefonlar aranabilir veya [email protected] adresine e-mail atılabilir.

Tarih: 09 Nisan 2011 Cumartesi
Saat: 13:00 – 18:00
Yer: Tabipler Odası
Rıhtım Cad. Misakı Milli Sk.
İdil Han No:4 Kat:3 Kadıköy/İST.
Tel: (0216) 3497304

“Ergene hayata dönsün-II, 10 Nisan’da 10 bin insan”

Sesini ilk olarak 24 Ekim 2010’da Edirne’nin Uzunköprü ilçesinde gerçekleştirdiği, “Ergene Hayata Dönsün-I” eylemiyle duyuran Ergene Platformu, bu defa 8-10 Nisan tarihleri arasında sürecek olan bir dizi etkinliğin yanı sıra, 10 Nisan günü Lüleburgaz’ın Karamusul köyünde 10 bin kişilik katılımının hedeflendiği bir miting düzenliyor. Miting için seçilen Karamusul Köyü Ergene Nehrine sıfır noktasında bulunuyor ve konumu itibarıyla nehrin kirliğinden bire bir etkileniyor.

Platform’un basın açıklamasında yer alan bazı başlıklar şunlar:

“Kirli sanayiye izin verenler, işletenler ve denetim ve kontrol görevini yerine getirmeyenlere sesleniyoruz. Kirlenmede hiçbir sorumluluğu olmayanlar, bedel ödemektedirler. Bu bedeller artık canlarla ödenmektedir.

Ergene Platformu, Ergene Nehri temiz akana kadar çalışmalarını sürdürmeye yeminlidir. Bu nedenle ikinci bir eylem kararı alınmıştır.

10 Nisan 2011 tarihinde saat 13.00 te Trakya karalar bağlayarak Karamusul’da buluşacak

Sloganımız Ergene Hayata Dönsün diye ‘10 Nisan da 10 Bin İnsan

Yeter artık Ergene zehir akmasın, o eski günlerine dönsün, bu akışa bir dur densin diyen tüm herkesi bu toprakları sanayi ya da evsel atıkları ile zehirlenmesine göz yummayan tüm vatandaşlarımızı 10 Nisan’da Karamusul Köyü’ne davet ediyoruz.”

Ergene Platformu‘nun  etkinliklerini izlemek ve daha ayrıntılı bilgi almak isteyenler için:

Web sitesi : http://www.ergenehayatadonsun.org
Facebook Sayfası : http://www.facebook.com/ErgeneHayataDonsun

Yeşil Gazete

Seçim 2011: Başörtülü aday tartışması

Ali Bulaç’ın geçen hafta Zaman Gazetesi’nde ki köşesinde ”başörtülü aday yoksa oy da yok” diyenlere yönelik ağır eleştirisine bir yanıt da dün  Fatmanur Altun’dan geldi. Ali Bulaç’ın başkalarına hizmet etmek ve AKP’yi zora sokmakla suçladığı basörtülü kadınlardan önce Nihal Bengisu Karaca, Gazete Habertürk’te ki köşesinde ”islamcı aydın oryantalizmi” adlı yazısıyla Ali Bulaç’ı erkek egemen dil kullanma ve bu güne değin eleştirdiği sisteme uymakla suçladı. Ardından dün de Fatmanur Altun ”başörtülünün kendi sesi olur mu hiç” adlı makaleyi kaleme aldı. Müslüman olduğunu iddia eden abilerinin  ekonomik, sosyal yasamda sorun yaşamadan sürekli ilerlerken,  başörtülü kadınların dışlandığı, ötekileştirildiği sırf kadın oldukları için esas bedeli  ödemek zorunda kaldıklarını ve nihayetinde başörtülülerin kadın olarak ta haklarının  farkına vardığının altını çizdi.

Konuya ilişkin Ali Bulaç’ın yazısı

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1116144

Nihal Bengisu Karca’nın yazısı

http://www.haberturk.com/yazarlar/616840-islamci-aydin-oryantalizmi

Fatmanur Altun’un yazısı

http://zaman.com.tr/haber.do?haberno=1117812&title=yorum-fatmanur-altun-basortulunun-kendi-sesi-olur-mu&haberSayfa=0

Zulme karşı aydınlanma – Deniz Postacı

Siyaset degince de Prens’in yazari Machiavelli geliyor aklima. Kisaca amaclar icin her tur arac kullanilabilir der Machiavelli. Bu yuzden siyaset gelip, kapimi her caldiginda, icimde hep ayni sikinti belirir: Amaclar icin etik mahiyetine bakilmaksizin her turlu arac kullanılabilir. Ne melun bir tespit! En yasamsal amac ise, var olmak ve varligini surdurmektir, ki buna bekaa denir. Siyaset, tenimize cakili bir ucgen! Icimizde ise, bir daire var. Miskinler, dislarindaki bu ucgenden iclerindeki daireye kacarlar, siginirlar. Estetik, sonsuz secenegin birlikte olabilirligidir. Sonsuz bir ozgurluk alanidir. Cemberin sonsuzlugu ile temsil edilir. Etik sonlu secimler dizisidir. Secim, etik; secenekler estetiktir. Etik, bir secim olmasi nedeni ile sonludur ve ucgen ile temsil edilir. Mantik ise, etik olmasada durum icin dogru secenegi secer. Estetik, tum renkleri ayni oranda butuncul bir sekilde icerdiginden aydinlik beyazdir. Etik, secim nedeni ile renklerden herhangi biridir. Mantik, guzel-cirkin, iyi-kotu gibi kavramlari olmadigindan biraz karanliktir. Iste, siyaset de tam bu noktada sahneye cikar. Yani, yedi dervisin bir posta sigip, iki hukumdarin bir cihana sigmadigi yerde ki o yerde cogunlukla durum icin politik olarak dogru secenekten kan, ter ve goz yasi sizar. Cunku her secim yapildiginda, diger secenekler olur. Evet, siyaset tekrar kapimi caliyor ve icimde yine ayni sikinti: Amaclar icin etik mahiyetine bakilmaksizin her turlu arac kullanilabilir!

Aklima bu baglamda virusler ve bakteriler geldi simdi. Virusler ve bakteriler, Stephen Jay Gould’a gore gezegenimizin surdurulebilirlik acisindan gercek hakimleri. Zaman acisindan 3.5 milyar yildir varlar. Ilk cok hucreli hayvanlarin ortaya cikisinin 580 milyon yil once oldugunu dusunecek olursak, zamansal acidan virus-bakteri hakimiyetini daha iyi anlamis oluruz. Ozellikle virusler nedir? Canli ve cansiz arasindaki o incecik cizgidir. Viruste bilgi(DNA) var ama metabolizma yoktur. Ancak metabolizmasi olan bir varlik icine girebilirse, onun kaynaklarindan faydalanarak, kendini var edebilir ki bu varliklar bizim gibi kendisine dusman da olabilir. Ama virus icin bu fark etmez. Onun icin, zamanin birinde Cin Devlet Baskanı Deng Xiaoping’in dedigi gibi “Fare yakaladigi surece kedinin siyahi beyazi fark etmez!” Evet virus icin kaynaklarini kullandigi metabolizmanin dost veya dusman olmasi fark etmez. O sadece kaynaklarla ilgilidir; niyetlerle degil. AIDS, bu acilardan cok ilginc kabiliyetlere sahiptir. Icine girdigi organizmanin bagisiklik sistemi onu asla bir yabanci olarak tanimlayamaz. Surekli kilik degistirir. Gozle gozukmez kucuklukte olan toz tanesinden kat be kat kucuk bu bilgi kumesi, gozle gorulur devasa hucre ‘corporation’larinin kaynaklarini da bir guzel kullanarak, onlari topraga gomuverir. Ilginc bir yontem dogrusu.

Bakterilerin bir kismi da ilginc bir yönteme sahip. Discover’da yayinlanan bir makalede soyle deniyordu: “Insan vucudunun bagimsiz biyolojik yapilarinin, yaklasik %90′i bakteri ve mikroplar!” İlginc bir tespit. Yani, ben dedigim sey, ben degil; onlar! Mitakondri aslinda bir bakteri ve kendi DNA’si var. Yani, anayasasi ve ic dunyasi farkli. Farkli bir ideolojiye sahip. Fakat hucre birligi icinde var olabilirler. Hucre icinde mitakondri bu ozellikleri ile yalniz degil. Ribozom gibi kendi DNA’si olan baskalari da var ama hucre icinde hepsi, kaynaklar ve varolus acisindan butuncul islevleri olan uretici-donusturucu rollere sahip.

Bu baglamda Paul MacLean’nin perspektifinden dogal bir organ olan beyne bakmak da ilginc olabilir. Buna gore bizlerde 3 ayri beyin vardir. Bunun ilki, beyin sapi ve cerebellumdur ki, evrim surecinin basilarinda gelismistir. Nefes almak, kalbi calistirmak, vucut sicakligi ve denge gibi en temel fonksiyonlari yerine getirir. Buna surungen beyni denir. Meditasyonda nefese odaklanma ile bu beyne odaklanilir ve evrim surecinde sonradan gelisen diger 2 beyin kapatilir. Bu yuzden Jim Morrison, “I’m the Lizard King. I can do anything” deseymis, daha iyi edermis diye dusunuyorum. Bu sureci OSHO soyle anlatiyor: “Nefesinize odaklanin ve once dusuncelerinize tepkisiz kalin. Birakin onunuzden akip gitsinler. Tepkisizliginiz onlari susturacaktir. Sonra, duygularinizi tepkisiz izleyin. Onlar da bir suru sonra sahneyi terkedeceklerdir. En son nefesinizle kalacaksiz!” Sufizmde de, nefes nefs demektir ve “Nefsini bilen, Rabbini; Rabbini bilen nefsini bilir!” derler. Birinci beyin, yani surungen beyni ya da “Lizard King” icin bunlar soylenir. Fakat sonra bu beyne eklenen memeli beyni vardir. Limbik sistem dedigimiz memeli beyni daha cok duygularla ve bilincle ilgili onemli islevlere sahiptir. Limbik sistem, tarihte kalp veya vicdan denen seydir. Bunun uzerine eklenen ucuncu beyin neokorteks akil oyunlari ile ilgilidir ve insanda barizdir. Bu neokorteks, akil denen kalpsiz medeniyeti uretmistir. Bu uc ayri beyin, evrim surecinde birbirlerini dislayarak veya yok ederek degil, daha ust bilincler icin birleserek varolmustur.

Yerel tarihe bakacak olursak, Osmanli Beyligi aslinda zit oldugu Bizans Imparatorlugu’nun oluru ile Bizans adina duzeni saglamak uzere Balkanlara gecmese, Edirne’de bir baskent kurabilir miydi? Ve Istanbul’u kendi baskenti haline donusturebilecek kaynak ve kabiliyete ulasabilir miydi? Kurtulus savasinda Sovyet kaynaklari kullanilmayabilir miydi?

Bu konu ile ilgili olarak bir de aklima Lenin’nin “Ne Yapmali?” adli kitabi geliyor. Bu kitapta Lenin acik bir sekilde burjuva sinifindan gelen entellektuellerin isci sinifina siyasi dusunceleri tanitarak, devrimde onemli bir rol oynayacaklarini soylemistir ve soyle devam etmistir: “Sosyal siniflari acisindan, Bilimsel Sosyalizmin kurucusu Marx ve Engels’in kendileri de burjuva sinifindan gelen entellektuellerdir.” Ornegin, Marx, Londra’da yasamaya basladiginda babasinin fabrikasinda mudur olarak calisan Engels tarafindan fabrikalardaki calisma kosullari konusunda bilgilendirilir. Engels, Marx’in Bilimsel Sosyalizm ile ilgili calismalarini yurutebilmesi icin Londra’daki kirasi dahil parasal tum ihtiyaclarini bir dost olarak, finanse eder. Ne Marx ne de Engels, fabrikadan gelen parayi emek somurusu olmasi nedeni ile kullanmayi red etmemislerdir.

Yine ayni konu baglaminda dogal aritmayi hatirliyorum. Pis diye kacmaktansa, ya da pislige tas atmaktansa, pislikten beslenen bir cicek olmak aritma icin daha iyi olur diye dusunuyorum. Aikido’da da zaten boyle bir sey yapilir. Hasimligin kaynaklari kendi kaynaklarimiz haline getirilerek, hasimlik aritilir. Fukuoka’nin hic birsey yapma ya da hic vurus tarimi da ozunde bunu dayanir.

Bir diger taraftan “sinif mucadelesi” ve “doga mucadelesi” acisindan soyle bir duyguya kapiliyorum siklikla: Ister patron olsun, ister isci; ister kurt olsun, ister kuzu; ister dag olsun, ister tas, her varlik, hakkini Gunes’ten alir ki bu hak ile halk edemiyen, zulmette halt eder; karanlikta halt edeni ise, aydinlik alt eder! Aslinda “sinif mucadelesi” ve “doga mucadelesi” de ozunde zulme karsi aydinlanmadir!

Oh yine unuttum siyaseti!

Sevgiler, saygılar – Deniz Postaci

tdk sozluk: halt etmek
tkz. uygunsuz bir soz soylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir is yapmak

Ek paylasimi icin: :

Sürdürülebilir yaşam için politika, radikal yolu mu yoksa evrim yolunu mu izlemeli?

 

Yorum: Seyircisiz tezahüratlı yarı final

Maç enteresan bir kararla seyircisiz oynandı. Açık kanalda yayınlanan bir maçın seyircisiz olması, paralı kanala göre daha iyi olsa da; seyircisiz bir karşılaşmanın herhangi bir iyi, güzel yanı olduğunu söylemek bile bu oyuna haksızlık.

Bunu söylerken başka bir haksızlığa yol açmayalım. Maç aslına seyirciliydi. Ekrana bakmazsanız, Türkiye standartlarında gayet yeterli sayılabilecek bir tezahurat duyabildiniz maçta. Beleştepe olarak anılan yerde yeteri kadar ses çıkartan Beşiktaşlılar vardı. İlk yarı da Beşiktaş onların göremediği kaleye hücum etti. Görmediğiniz bir yerden, sadece kalecinize bakarak ve onun sevinip sevinmediğine göre oyunu takip etmek. Seviniyorsa, gol diye sevinmek. Seyircisiz bir maçta, stadın dışından tezahurat yapılması ve içeriye destek verilmesi her maç öncesi her takım için konuşulan bir efsaneydi. Gerçek olması bu maça rastladı. Tezahurattan alıkoyanlar, o taraftarları da suçlu çıkarmasınlar şimdi? Acaba yeni, “enteresan” şiddeti önleme yasasında bu var mıdır? Futbol pek akıllı işi değil sanırım. İş bir de Türkiye’de olunca daha da karmaşık oluyor. Ülkenin tek kupasının yarı finalinde maçı seyircisiz oynatmak nasıl bir “şey”? Tabii ki taraftarın da bunu düşünmesi gerekiyordu. Buna fırsat vermemek gerek.

Maça gelince, Gaziantepspor ligde Beşiktaş’ın önünde ve daha korkulan bir takım. Beşiktaş’ın bu maç için korkutucu olması ise sonunda Avrupa olması ve son yıllarda bu kupayı sıklıkla kazanıyor olması. Gaziantep elense de Avrupa’da oynayabilir ama Beşiktaş’ın böyle bir şansı yok. Seneye antrenör seçimi, transferler ve mevcut yıldızların Beşiktaş’ta mutlu olabilmesi buna bağlı kısaca. Avrupa’da oynamayan bir takımın cazibesi ile, oynayanın cazibesini kapatmak için çok yüz bin dolarlar eklenecektir kontratlara.

Mutlaka tur atlamak ve kazanmak zorunluluğuna rağmen, Beşiktaş etkisiz başladı maça ve ilk yarıyı da etkisiz geçirdi. Sorun şu, hücum oyuncuları var ve savunma oyuncuları var. Savunmada eksikleri olduğu için de Beşiktaş’ın hücumdan daha çok savunma oyuncusu var. Fakat, ortada oynayan oyuncuların bir tarafı seçmek gibi bir lüksü olmuyor artık. Hatta sağ ve sol beklerin bile böyle oynaması demode artık. Yani bu dört oyuncunun mutlaka hem hücum, hem de savunma oynaması gerek. Bu olmadığında ve az hücum oyuncusuyla oynamak zorunda kaldığınızda da takım etkisizleşiyor. İşte Beşiktaş’ın yaşadığı durum bu. Kanat oyuncuları ikişer ikişer hücum etmezse, orta saha oyuncuları ileri geri oynamazsa Beşiktaş çok etkisiz kalır, kalıyor da. Quaresma müthiş bir yetenek, Simao sertlikle kolay sinse de çok yetenekli fakat artık tek oyuncunun herkesi geçip, maç kazandırması artık pek rastlanır bir durum değil.

Yine de bu maçta Simao yapabileceği en güzel şeyi yaptı ve golü attı. Serbest atıştan, daha önce attığı gollere benzer mükemmel bir gol attı. Seyircilere de güzel bir an olmuştur bu. Tam önlerinden geldi gol. Quaresma da golden sonra yapabileceği hareketlerden birini yaptı ama hakem Gaziantep’I 10 kişi bırakmak yerine sarı kartla geçiştirdi. Yıldızlarla oynamanın iyi yanı bu. Golden sonra da, Beşiktaş etkisini arttırdı. Yine bir duran toptan da farkı ikiye çıkardı. Sonrasında da etkili bir hücumla farkı üçe çıkardı. Üç golün de Beleştepe’nin önünde olması güzel bir tesadüftü. Sonuç olarak Beşiktaş, turu geçti denilebilir. Bu Avrupa için önemliydi.

Ek: Kim oynarsa oynasın, Rüştü maçın yıldızıydı. Skor buysa, onun sayesinde.

http://www.urbarli.net

Veriler farklı, ÖSYM Başkanı farklı söylüyor

YGS’de ortaya çıkan şifre skandalı tarafların açıklamaları ile farklı boyutlara ulaşıyor. Bugün, medyanın Ankara temsilcileri ile buluşan ÖSYM Başkanı, yaptığı açıklamalarla ortaya çıkan gerçeklerin, aslında gerçek olmadığını iddia etti.

ÖSYM Başkanı Ali Demir YGS’deki şifre iddialarıyla ilgili olarak basınla buluştu; ‘Basına verilen kitapçıklar biraz acemilikle hazırlandı, bunları öngöremedik’ dedi. Demir bir daha basına kitapçık dağıtmayacaklarını da açıkladı, ‘Basın kitapçığındaki şifre işgüzarlığı matbaanın’ diyerek suçluyu ilan etti.

Bununla birlikte, ortaya çıkan gerçekler, şıkların karıştırılmadığını sadece aynı sıra korunarak yerlerinin değiştirildiğini ve ilk seferde olmasa da aynı yöntemle soruların hiç zaman kaybetmeden çözülebildiğini ortaya koyuyor. Yani, sorun basına verilen kitapçıkta değil; her kitapçıkta aynı şifre ile soruların doğrularına ulaşılabiliyor.

Gökçek’ten sanalda gerçek aşağılama

Oğlu ile çete lideri İskender Çolak arasında geçen telefon konuşmalarının ortaya çıkmasından sonra Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, adı geçen kişiyle arasındaki ilişkiyi açıklarken Alevileri aşağılayan cümleler kullandı.

Gökçek, çete liderinin CHP’li ve Alevi olduğunu söyleyerek bu durumdan siyasi bir çıkış elde etmeye çalışırken, “CHP’li ve alevi olduğunu bildiğim halde nikah kıydım” cümlesi ile Alevileri aşağıladı.

Seçim 2011: BDP, HAK-PAR ve KADEP başkanlarını destekleyecek

BDP 12 Haziran’da yapılacak olan genel seçimlere bağımsız adaylarla girmeye hazırlanırken; kendisi dışında faliyet gösteren Hak ve Özgürlükler Partisi (HAK-PAR) Genel Başkanı Bayram Bozyel ve Katılımcı Demokrasi Partisi (KADEP) Genel Başkanı Şerafettin Elçi’yi de aday göstererek destekleme kararı aldığı belirtildi.

BDP, HAK-PAR ve KADEP’in 12 Haziran seçimlerinde işbirliği yapacağı belirtildi. Seçimlere bağımsız adaylarla girme kararı alan BDP’nin, Demokratik Toplum Kongresi’nin (DTK) Genel Başkanı Ahmet Türk, yardımcısı Aysel Tuğluk aracılığıyla ’Kürt siyasetinde seçim birliği’ni sağlamak için her iki partiye teklif götürdüğü ve büyük oranda anlaşma sağlandığı belirtildi.

Yapılan görüşmeler sonucu, HAK-PAR Genel Başkanı Bayram Bozyel’in Diyarbakır’dan aday gösterilmesine kesin gözüyle bakılırken, KADEP Genel Başkanı Şerafettin Elçi’nin de seçilmesine kesin gözüyle bakılan bir yerde aday gösterileceği öğrenildi.

(Yeşil Gazete)