Ana Sayfa Blog Sayfa 5185

Snooker’da yılın sporcusu Higgins

0

John Higgins, snooker’da “Yılın Sporcusu” ödülünü, Londra’daki Dorchester Otel’de yapılan seramonide aldı.

2010/11 sezonunu oldukça başarılı bir şekilde geçiren ve Britanya Şampiyonası, Galler Açık ve Dünya Şampiyonası’nda şampiyonluğa ulaşan John Higgins, snooker gazetecileri tarafından seçilen yılın oyuncusu ödülüne layık görüldü.

Snooker gazetecilerinin ilk kez düzenlediği ödül töreninde yılın oyuncusu ödülü kategorisinde birinciliğe ulaşan Higgins, “Böyle bir ödülü almak benim için bir onur. Gerçekten çok iyi bir sezon geçirdim. Kariyerimdeki dördüncü dünya şampiyonluğuna ulaştım. Umarım bunun gibi birçok ödül kazanırım” şeklinde konuştu.

Dünya Şampiyonası’nda finale çıkan ve Çin Açık’ı kazanan 21 yaşındaki oyuncu Judd Trump ise seyircilerin oyuyla “Yılın performansı” ödülüne layık görüldü.

“Yılın büyülü ânı” ödülünü ise, Tony Drago karşısında harika bir oyun sergileyerek 147’ye ulaşan Rory McLeod aldı. Bu sezon yalnızca yedi yeni oyuncu maksimum yapmış, 147 Kulübü’ne dahil olmayı başarmıştı.

Hertha Berlin Kraft ile anlaştı

0

Almanya İkinci Futbol Ligi’nde şampiyon olan ve 1 yıl aradan sonra yeniden 1. lige yükselen Hertha Berlin, Bayern Münih’in kalecisi Thomas Kraft ile 4 yıllığına anlaştı.

Bir yıl aradan sonra yeniden 1. lige yükselen Hertha Berlin, Bayern Münih’in kalecisi Thomas Kraft ile 4 yıllığına anlaştı.

Hertha Berlin kulübünden yapılan açıklamada, Kraft için transfer ücreti ödenmediği ve Kraft’ın başkent ekibi ile 4 yıllık sözleşme imzaladığı belirtildi.

Kulübün menajeri Michael Preetz, bir çok takımın peşinde olduğu Kraft’ı Berlin’e getirdikleri için mutlu olduğunu söyledi.

Kraft, Bayern Münih ile Bundesliga’da 12 kez forma giydi. Hertha Berlin, daha önce yeni sezon için Hamburg’dan Türk oyuncu Tunay Torun’u transfer etmişti.

Kütahya’dan, Rize’ye doğayı yok ediyoruz!

Bu haftanın iki önemli olayı var bana göre. Yoksa çok haber var. Seçime 35 günden az kalındığına göre, başlı başına bir haber ve yorum kaynağı bu durum. Bir de yepyeni bir skandalımız oldu. Adı internet sansürü. Çoğumuzun yazıp çizdiği, fikirlerini varettiği bir ortam olarak internet üzerine getirilmek istenen baskı, herkesin yaşam alanını doğrudan etkileyeceği için çok çok önemli. Bu konuda iki kere yazıp, teknik konular dışında görüşlerimi ortaya koymuştum. (4 Mayıs ve 5 Mayıs) Bu yüzden de haftanın önemli haberi olarak ortada başka bir yaşam konusu çıktı. Bu internetten bile daha gerçek ama internet kadar üzerinde durulmayan bir konu.

Şu anda Türkiye’de bir doğa felaketi yaşanıyor. Bu durum yeni ortaya çıktı. Yoksa Türkiye’de bir doğa felaketi yaşamak için herhangi bir ani değişiklik yaşanması gerekmiyor. Nereye kafamızı çevirsek, bir doğa felaketi ile burun buruna geliyoruz. Örneğimiz Kütahya’dan. Burun buruna kaldığımız örneklerden güncel olanı ise Rize’den.

Siyanür, Türkiye’de çevre mücadelesinin yükselmesinde, nükleer ile birlikte en çok paya sahip musibetlerden birisi. Bergama’ya kurulmak istenen altın madeninin siyanür ile aranmak istenmesi ve siyanürün ne olduğu gerçeği o bölgede bir karşı çıkışı doğurmuştu. O madenin yarattığı etki ile birlikte, Türkiye’de çevre mücadelesi için de önemli bir viraj dönülmüş olmuştu. Şimdi o siyanür, başka bir madende, gümüş madeninde, başka bir kentte, Kütahya’da, hayatı tehdit ediyor. Siyanür atık barajının iki duvarı çökmüş durumda. Dün tek duvar çökmüştü, bugün ikinci de çöktü. Üçüncü duvar da çökerse bu Kütahta için, Türkiye için ve Dünya için bir felaket olacaktır. Hatırlarsınız Macaristan’da buna benzer bir kaza olmuştu. Şimdi son bir duvarla tutulan ve sızıntı olduğu söylenen bu barajın yarattığı tehlike ise Macaristan’da yaşanan felaketten 25 kat daha büyük boyutta. Kütahya ve çevresindeki yaşamı öldürecek bir maden, sonunda kendi potansiyelini gerçekleştirerek felakete gelip dayanmış durumda. Peki bu set neden yıkılmış biliyor musunuz? Kapasitenin normalden fazla kullanılması. Neden mi? Dünya’da artan gümüş fiyatları, bu maden sahiplerinin akıllarını cezbetmiş. Yani onlar da madenin potansiyelini kullanmak istemişler. Şimdi elde edecekleri karlar ile yaşamı bitirme tehlikesiyle karşı karşıyalar.

Diğer bir çevre felaketi ise zaten yıllardır yaşanan, adım adım izleyebildiğimiz bir alandan. Karadeniz’den. Bu felaketin şifresi, HES! Rize’de yapılan HES’in bir dağı nereden nereye getirdiğini gördünüz mü? Ne için bu? Ekonomi için mi? Büyüme için mi? Alın işte. Şimdi kazandığınız paralar bir tarafta, yok olan yaşam diğer tarafta. Akıllarda da bu HES’lere karşı çıkanlara söylediğiniz sözler, ettiğiniz hakaretler… Kim haklıymış? Nasıl ki Üçüncü Boğaz Köprüsü sonunda yine haklı çıkacağımız gibi, nükleer santrallerde haklı çıktığımız gibi bu konuda da ekolojiyi, doğayı savunanlar haklı çıktı. Siz para kazandınız, yaşam kaybetti!

İşin ilginci ne biliyor musunuz? Bugün AKP Genel Başkanı ve geçtiğimiz iki dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan bir konuşma yaptı. Birleşmiş Milletler En Az Gelişmiş Ülkeler Konferansı’’nda yapılan bu konuşmada Erdoğan şu ünlü Kızılderili sözünü söyledi: “Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde; beyaz adam paranın yenilemeyen bir şey olduğunu anlayacak!”. Fakat Erdoğan sözün tamamını söyleyemedi. Sözün tamamı şöyle: “Beyaz adam annesi olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne, alıp satılacak, işlenecek, yağmalanacak bir şey gözüyle bakar. Onun bu ihtirasıdır ki toprakları çölleştirecek ve her şeyi yiyip bitirecektir. Beyaz adamın kurduğu kentlerde, bir çiçeğin taç yapraklarının açarken çıkardığı tatlı sesler, bir kelebeğin kanat çırpışları duyulamaz. Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde; beyaz adam paranın yenilemeyen bir şey olduğunu anlayacak!” Herhalde aklına Kütahya geldi, Bergama geldi, Karadeniz Otoyolu geldi, HES’ler geldi ve tamamını söyleyemedi. Bu kadar ironiyi kaldıramadı!

Yeşil Gazete ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

Ankara’da antimilitarist forum ve anarko-queer atölye

14 Mayıs 2011 Cumartesi – Antimilitarist Forum

Saat: 10:30 – 12:30

Kürşad Kızıltuğ – Antimilitarizm ve Savaş Karşıtı Hareket
Ersin Vedat Elgür – Şiddet Ölçüt İlke
Çiğdem Akgül – Sözleşmeli Askerlik
Çetin Gürer & Volkan Görendağ – Frontex

Saat: 13:30 – 15:30

Halil Savda – Vicdani Ret ve Sivil Ölüm
Ayhan Bilgen – İmani Ret
Aykut Alyanak – Ekoloji ve Antimilitarizm
Zöhre Taş – Özsavunma ve Militarizm
Alev Özkazanç – Militarizm ve Cinsiyetçilik

15 Mayıs 2011 Pazar – Anarko-queer Atölye

Saat: 14:30

Moderatör: Atalay Göçer

Düzenleyenler: KAOS GL & AKA
http://www.kaosgl.com/ & http://ankanarsi.blogspot.com/

Yer: Marmara Sokak 46/2 Kolej / Ankara

Dallas, Lakers’ı süpürdü

0

Ve son şampiyon da veda etti. Eşleşmede favori olarak gösterilen Los Angeles Lakers, Dallas Mavericks’e 122-86’lık skorla yenilerek elendi. Seride Lakers’ı 4-0 ile geçen Dallas Mavericks son maçta bile bir resital sundu, üçlüklerini konuşturdu. Dallas Batı Konferansı’nda finale yükseldi.

NBA’de son şampiyon Los Angeles Lakers, Dallas Mavericks’e 122-86 yenilerek elendi. Seride 4-0’lık skorla güçlü rakibini eleyen Dallas Mavericks bu maçta da resitalini sundu. Dallas, Los Angeles’ı eleyerek Batı Konferansı’nda finale yükseldi.

Üçlüklerin havada uçuştuğu Dallas Mavericks’te Alman yıldız Dirk Nowitzki performansıyla yine galibiyetin baş mimarı oldu. Maçın yıldızı ise bençten gelen Dallaslı Jason Terry oldu. 32 sayıyla Dallas’ı sürükleyen Terry tam 9 üçlük gönderdi. 4 asist yapan Terry 1 de ribaund aldı. Terry attığı 9 üçlükle play offlarda rekor kırdı. Dallas takım halinde 20 üçlük atarak play offlarda en çok üçlük atan takım unvanını kazandı.

Terry’nin yanı sıra Jose Barea 22 sayı, Peja Stojakovic de 21 sayıyla oynadı. 7 asist, 4 ribaundla oynayan Nowitzki ise 17 sayı kaydetti.

Los Angeles Lakers’ta ise Kobe Bryant 17 sayıyla takımının en skoreri oldu. Brown 15, Ron Artest 11, Pau Gasol ve Lamar Odom da 10 sayıyla oynadı. Maçın son anlarında zaman zaman oyuncular arasında tansiyon yükselirken maçtan sonra Dallaslı basketbolcular uzun süre galibiyetin sevincini yaşadılar.

Efsanevi koç Phil Jackson da bu hüzünlü vedadan sonra kariyerine son verdi.

YGS eylemine katıldı; okuldan atıldı

15 Nisan’da YGS’deki şifre iddialarını protesto etmek için bir gün okulu boykot eden öğrenci okuldan atıldı.

Her şey YGS’de şifre iddialarının ardından yaptığı bu eylemle başladı.

15 Nisan’da Adana’da Hacı Ahmet Atıl Lisesi öğrencileri okul kapısı önünde biraraya geldi, bir günlüğüne derslere girmeyi boykot etti. Ancak içlerinde biri vardı ki iddiaya göre bu eylem onun okuldan atılma sebebi oldu.

Okulun en başarılı öğrencilerden Ahmet Batur, eylemden birkaç gün sonra okul yönetimi tarafından çağrıldı ve okuldan ayrılması gerektiği söylendi.

Batur, tek amacının hakkını savunmak olduğunu söylüyor: “Biz sadece YGS’ye girdik. Büyük hedeflerimiz vardı. YGS’den önce deneme sınavlarında puanı 470’lere kadar çıkan bir öğrenciydim. Ancak YGS’de matematik yüzünden puanım düştü. Bir şekilde tepkimi belli etmeliydim.”

Adana Milli Eğitim Müdürlüğü ise Batur’un kendi isteğiyle okuldan ayrıldığını söyledi. Milli Eğitim Müdürlüğü, öğrenciye herhangi bir disiplin cezası verilmediğini  ve konuyla ilgili araştırma yapılacağını açıkladı. (Ntv)

Kütahya’da yaşanan siyanür tehlikesi Macaristan’ın kat kat üzerinde

Kütahya’da gümüş işleme tesisindeki dev siyanür havuzunun 2 seti art arda çöktü. 15 milyon metreküp çok zehirli atığı 3. ve son set tutuyor.

Kütahya Gümüş Köyü yakınındaki Eti Gümüş AŞ’ye ait maden işletmesinde atık depolama barajı önceki gün (7 Mayıs) kısmen yıkıldı. Üç kademeli olan barajda, ortadaki set çökünce siyanürün çevreye yayılma tehlikesi doğdu ve tesiste üretim geçici olarak durduruldu.

En üstteki kademede bulunan suyun bir bölümü, diğer iki kademeye dağıldı. Barajı tutan en alttaki set çökme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Şirkete ait ekipler, barajın yanlarındaki setleri güçlendirmek amacıyla iş makineleriyle çalışma yaptı.

Üç dev havuzdan oluşan baraj 110 hektarlık alanı kaplıyor. Koruma bantları ile birlikte bu alan 150 hektara çıkıyor.

TMMOB, Gümüş Köyü kazasını, geçtiğimiz yıl Macaristan‘da yaşanan atık barajı felaketiyle karşılaştırdı ve Kütahya’da felaketin 25 kat daha büyüğünün yaşanabileceği uyarısında bulunuldu.

Ekim 2010’da Macaristan’ın başkenti Budapeşte yakınlarındaki Ajkai’da bir alüminyum fabrikasında, siyanür havuzunun çökmesi sonucu 1 milyon metreküp “zehirli kızıl çamur” çevreye yayılmıştı. Atıklar Tuna Nehri aracılığıyla Karadeniz’e kadar ulaşmıştı. Dört kişinin öldüğü, 120 kişininse yaralandığı kaza sonrası, bölgedeki doğal yaşam ve tarım yok oldu.

TMMOB bölgede ve tesiste yapılan incelemelerde tesisin yakınında bulunan dört köyün büyük tehlike altında olduğu tespit edildiğini açıkladı. Atık havuzunun yıkılması halinde Köprüören, Kızılcakaya, Yoncalı ve Örenköy tamamen siyanürlü atık altında kalacak binlerce insan hayatını kaybedeceği uyarısında bulunuldu. Köylerin içme sularına şu anda bile siyanür karıştığı şüphesi var.

Daha da kötüsü Atık barajının taşması halinde siyanürlü atık su, Porsuk Çayı ile önce Eskişehir’de Sakarya Nehrine ve sonrada Karadeniz’e ulaşacak olması.

TMMOB ayrıca, tesis yetkilileri ve Çevre ve Orman Bakanlığı görevlilerinin halka ve meslek odalarına bilgi vermediğini ve içme sularında yapılan ölçüm sonuçlarının bir an evvel kamuoyu ile paylaşılmasını istedi.

Set, 2 saatte bir 1 santimetre kayıyor
Siyanürlü suyun tarla ve bahçelere yayılmaması için dün 3. sette takviye yapılırken, valilik kriz masası oluşturdu. Şirket görevlileri, 25 milyon metreküp atık kapasitesine sahip barajda 15 milyon metreküp atık siyanür olduğunu, bunu tutan 3. setteki dolgu ve güçlendirme çalışmalarının aralıksız sürdüğünü söyledi.

Şirketi önlem almamakla suçlayan yöre sakinleri, “Baraj 30’ar metre derinliğinde 3 büyük havuzdan oluşuyor. Öğrendiğimiz kadarıyla 3. sette her 2 saatte 1 santimetre kayma oluyor. Bu baraj patlarsa bölgede ne bir bitki kalır ne bir hayvan. Baraj setlerinde bir ay önce sızıntı olmuş. 4-5 metrelik set ilavesi de yapmışlar” diye isyan etti.

Atık barajı 110 hektarı kaplıyor. Koruma bantları ile birlikte alan 150 hektara çıkıyor. Tesislerin temeli, 1985’te dönemin başbakanı Turgut Özal tarafından atıldı, tesis 2 yıl sonra Özal tarafından açıldı. (Bia, Radikal, Yeşil Gazete)

İzmir’den Süper Lig’de bir veda daha!

Bucaspor, ligin sona ermesine 2 hafta kala Süper Lig’e veda etti ve başka İzmir takımı kalmadı.

Spor Toto Süper Lig’de bitime 2 hafta kala lige veda eden Bucaspor’un düşmesiyle İzmir, gelecek sezon Süper Lig’de temsil edilemeyecek.

1959’da Profesyonel Futbol Liginin başladığı Milli Lig’de, Beyaz Grup’ta Altay ve İzmirspor, Kırmızı Grup’ta da Göztepe ve Karşıyaka ile temsil edilen İzmir, bir sonraki sezon Altınordu’nun da katılımıyla o zamanki adıyla 1. Lig’de 1964-1965 sezonuna kadar 5 takımla yer aldı.

1972-1973’e kadar en az 3 takımla Süper Lig’de mücadelesini devam ettiren İzmir takımları, bu sezondan sonra hiç 3 takımla ligde bulunmadı.

Temsilcisinin kalmadığı 1983-1984 sezonuna kadar en az bir takımla ligde temsil edilen İzmir, 1984-1985 sezonunda Altay’ın tekrar Süper Lig’e yükselmesiyle 1999-2000 sezonuna kadar yine varlığını gösterdi.

2000-2001 sezonunda ligde yine temsilcisiz kaldıktan sonra 2001-2002’de Göztepe, 2002-2003’te de Göztepe ve Altay ile Süper Lig’de yer alan İzmir, iki takımın ligden düşmesiyle 2003-2004 sezonundan itibaren Süper Lig’den uzak kaldı.

7 yıllık hasretinden sonra 2010-2011 sezonunda Bucaspor’la temsil edilen İzmir, sarı lacivertli ekibin lige veda etmesiyle gelecek sezon yine Süper Lig’de yer alamayacak.

İZMİR LİGİ’NE DOĞRU
Bucaspor’un Bank Asya 1. Lig’e düşmesinin ardından gelecek sezon Bank Asya 1. Lig’de en az 3 İzmir ekibinin yer alması kesinleşti. Sarı lacivertli ekibin yanı sıra Karşıyaka ile Bank Asya 1. Lig’e yükselen Göztepe’nin de gelecek yıl mücadele edeceği ligde, Altay’ın son haftada kümede kalması durumunda gelecek sezon ligde 4 İzmir ekibi yer alacak.

İzmir, 1. Lig’de en son 2003-2004 sezonunda o zamanki adıyla 2. Lig A Kategorisi’nde 4 takımla temsil edilmişti. Altay, Karşıyaka, Göztepe ve İzmirspor’un yer aldığı ligin sonunda Göztepe ve İzmirspor lige veda etmişti.

Süper Lig’de şu ana kadar İzmir’i temsil eden takımlar şöyle:

1959
Kırmızı Grup
: Göztepe, Karşıyaka, Beyaz Grup: Altay, İzmirspor

1959-1960
İzmirspor, Karşıyaka, Göztepe, Altay, Altınordu

1960-1961
İzmirspor, Göztepe, Karşıyaka, Altay, Altınordu

1961-1962
Altay, Karşıyaka, Göztepe, Altınordu, İzmirspor

1962-1963
Kırmızı Grup
: Karşıyaka, Altay, Göztepe
Beyaz Grup: İzmirspor, Altınordu

1963-1964
Göztepe, Altay, Altınordu, İzmirspor, Karşıyaka

1964-1965
Göztepe, Altay, İzmirspor, Altınordu

1965-1966
Göztepe, Altay, İzmirspor

1966-1967
Göztepe, Altay, Altınordu, İzmirspor, Karşıyaka

1967-1968
Göztepe, Altay, Altınordu

1968-1969
Göztepe, Altay, Altınordu, İzmirspor

1969-1970
Altay, Göztepe, Altınordu

1970-1971
Göztepe, Altay, Karşıyaka

1971-1972
Göztepe, Altay, Karşıyaka

1972-1973
Altay, Göztepe

1973-1974
Altay, Göztepe

1974-1975
Altay, Göztepe

1975-1976
Altay, Göztepe

1976-1977
Altay, Göztepe

1977-1978
Altay

1978-1979
Altay, Göztepe

1979-1980
Altay, Göztepe

1980-1981
Altay

1981-1982
Altay, Göztepe

1982-1983
Altay

1983-1984

1984-1985
Altay

1985-1986
Altay

1986-1987
Altay

1987-1988
Altay

1988-1989
Karşıyaka, Altay

1989-1990
Karşıyaka, Altay

1990-1991
Karşıyaka

1991-1992
Altay

1992-1993
Altay, Karşıyaka

1993-1994
Altay, Karşıyaka

1994-1995
Altay

1995-1996
Altay, Karşıyaka

1996-1997
Altay

1997-1998
Altay

1998-1999
Altay

1999-2000
Altay, Göztepe

2000-2001

2001-2002
Göztepe

2002-2003
Altay, Göztepe

2003-2004

2004-2005

2005-2006

2006-2007

2007-2008

2008-2009

2009-2010

2010-2011
Bucaspor

Dikkat! Bu yazıyı okuduktan sonra imha ediniz – İsmail Saymaz

Kitabı bitirdiğinizde şu hisse kapılıyorsunuz: Evet, bu kitap eksik ve yarım kalmıştır. ‘İmamın Ordusu’, ancak yazarının, yani Ahmet Şık’ın (ve Nedim Şener’in) hikâyesini de içerdiği gün tamamlanmış kabul edilebilir.

Henüz yayımlanmamış bir kitap ‘örgütsel doküman’ olduğu gerekçesiyle bilgisayarlardan ve e-mail kutularından silinebilir mi? Evet, silinebilirmiş. Darbelerle ‘çürüğe çıkarılmış’ demokrasimiz, ceberrut askerlerinin bile hayal etmediği bu garip yasaklamayı sivillerinin eliyle ve dahası ‘ileri demokrasi’ adına tatmış oldu… Bu yazı da incelemeye soyunduğu kitabın, yani Ahmet Şık’ın ‘İmamın Ordusu’nunki gibi bir ilk olma vasfını taşıyor. Nedir o? Çıkmamış ve çıkmadan yasaklanmış kitabın kritiğini yapmak. Aklıma gelmiyor değil; Şık’ın kitabı örgütsel doküman sayılıyorsa neden bu yazıya ‘örgüt propagandası’ suçu atfedilmesin ki? Sahi, Radikal Kitap toplatılır mı? Okuru uyararak başlıyorum: Elinizdeki ‘örgütsel dokümanı’ okuduktan sonra imha ediniz. Siz beni tanımıyorsunuz, ben de sizi…

Ahmet Şık tutuklandıktan sonra operasyonu savunanlar şu argümanla kendisine meşruiyet aradı: “Şık’ın kitabı yeni bir bilgi içermiyor. Daha önce yayımlanmış bilgilerin tekrarından ibaret. Dolayısıyla kitabı nedeniyle tutuklanmış değildir. O, örgütsel faaliyet içinde olduğu için tutuklandı!”

Cemaati devlet dersi
Doğrudur. ‘İmamın Ordusu, Gülen Cemaati’nin devlet ve bilhassa emniyetteki örgütlenmesini konu alan ilk çalışma değildi. Eski bir polis koleji öğrencisi olan ve cemaatin dahliyle ihraç edildiğini iddia eden gazeteci Zübeyir Kandıra’nın anılarını içeren ‘Cemaatin Copları’ ile Sözcü yazarı Saygı Öztürk’ün ‘Okyanus Ötesindeki Vaiz’, öldürülen akademisyen Necip Hablemitoğlu’nun ‘Köstebek’, Posta yazarı Nedim Şener’in ‘Ergenekon Belgelerinde Fethullah Gülen ve Cemaat’ ile son olarak Hanefi Avcı’nın ‘Haliç’te Yaşayan Simonlar’ kitaplarını, ‘İmamın Ordusu’nun öncülleri olarak sayabiliriz.

Ahmet Şık, kitabında, Gülen Cemaati’nin demokrasi imtihanında aldığı tavrı anlatarak başlıyor. Bugün “Tüm iktidar sivillere!” şiarıyla darbelere savaş açtığını ileri süren cemaat, 12 Mart’ı desteklemiş, 12 Eylül’den sonra Sızıntı’da “Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe bir kere daha selam duruyoruz” demişti. 28 Şubat’ta Başbakan Necmettin Erbakan’a “Git!” demesi de anılarda tazeliğini koruyor.

‘İmamın Ordusu’ndan anlıyoruz ki cemaat; butün bu dağdağalı dönemlerde demokrasi imtihanından kalmış fakat ‘devlet’ ve ‘Milli Güvenlik’ derslerinden pekiyi almıştır.

Çünkü cemaat, ümmetçi karakterli diğer tarikat ve dini gruplardan farklı olarak ‘Türk-İslam’ sentezinin ülke ülke, kıta kıta taşıyıcısıydı. Anadolu’nun esnaf çarşısı ve bir mescidin arka odası ile yetinmeyeceklerdi. Gülen’in ‘Altın Nesil’ diye adlandırdığı gençler yetişecek ve kendi deyimiyle, “Türkiye’deki devlet yapısı ölçüsüne göre bütün anayasal müesseslerdeki kuvveti” yönetecekti. En başarılı olunan kurum da 1970’lerin sonundan itibaren polis koleji ve akademisinde taban çalışması yürütülen emniyet aygıtıydı. Bir not düşmekte yarar var: Şık’ın (ve Nedim Şener’in de) itiraz ettiği, cemaat üyelerinin devlet memuru olması değil, devletin cemaatin memuru olmasınaydı.

Tam bu noktada Şık, emniyetteki rapor savaşlarını, cemaat üyelerine yönelik fişleme kampanyalarını ve cemaat üyesi polislerin bu tasfiyeye direnişinin tarihini anlatıyor. Raporları fezlekeler ve iddianameler izliyor.

‘Ergenekon’un ayak sesleri
Şık’ın kaynaklarından birinin, eski Emniyet İstahbarat Dairesi Başkanı Sabri Uzun olduğunu anlıyoruz.

İşte, ‘İmamın Ordusu’nu farklı kılan da bu oluyor.

Çünkü kitapta yer verilen bilgiye göre Sabri Uzun, Ergenekon ile ilk tanışıklığının 2001 yılında olmuştu. Kendisine bağlı bir polis memuru, İstanbul İstihbarat Şubesi’nin ‘Ergenekon’ adlı bir soruşturma yürüttüğünü, 25 şüphelinin olduğunu ve birinci sırada Balyoz Davası sanığı emekli Orgeneral Çetin Doğan’ın olduğunu belirtiyordu. Tek dayanak ise Tuncay Güney’in ifadeleriydi. Ancak Güney’in ifadelerinde listedeki isimler yoktu. Uzun, soruşturma isteğini geri çevirdi.

Aradan beş yıl geçti. Aynı polis memuru Şubat 2006’da tekrar Uzun’un karşısına çıktı. Elinde aynı liste vardı. Yine İstanbul İstihbarat, soruşturma onayı istiyordu. Uzun yine reddetti. Uzun’a göre tasfiyesinin başlangıcı da bu oldu. Hakkında 2004 yılında gönderilen bir ihbar mektubu soruşturmaya döndü ve açığa alındı. Şık’a göre Uzun, “Cemaati bilinirken cemaatin kurbanı” olmuştu. Böylelikle, iddiaya göre, cemaate yakın olduğu iddia edilen Ramazan Akyürek’in önü açılacak, İstihbarat Dairesi’nin başına geçecekti.

Sonuç olarak Ergenekon Operasyonu, 12 Haziran 2007’de Ümraniye’de bir gecekondunun çatısında bombalar bulunmasa bile başlatılacaktı. Hatta operasyon için geç kalındığını bile söylemek mümkündü. Gerekli tek koşul, emniyetin kritik noktalarında operasyonu sahiplenecek isimlerin yer almasıydı. İddia göre, bu isimler cemaat mensuplarıydı. Taşlar şöyle dizildi: İstihbarat Dairesi’nin başına Sabri Uzun’un yerine Ramazan Akyürek geldi. Çünkü Uzun, Ergenekon’a ‘terör örgütü’ demediğinin altını çiziyordu.

Bir diğer değişim ise İstanbul İstihbarat Şubesi’nde oldu. Kitaba göre, cemaatçi diye bilinen Ahmet İlhan Güler’e bu görevden gönüllü biçimde ayrılması önerildi. Güler, bu öneriyi reddetti. Dink cinayetince ihmali sebebiyle görevden alınınca bu mevkideki değişiklik de başarıya ulaşmış oldu. Ergenekon soruşturmasının zemini böyle döşendi.

Şöyle yazıyor, Ahmet Şık: “Bu kadrolaşmanın önünü açılmasında AKP’nin oynağdı rol de küçümsenemez elbet. Ergenekon ve ilintili soruşturmalarda ordunun vesayetinin kırıldığı bir gerçek. Ancak üniformalıların kırılan vesayetinin, kıravatlılarca ele geçirilen yeni bir vesayet rejimi yarattığı endişesinin de toplumun kimi kesimlerinde hakim olduğu da bir başka gerçek.”
Ahmet Şık, yalnızca Sabri Uzun’un öyküsüyle yetinmiyor. Cemaate mesafeli diğer polis şeflerinin; örneğin Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Emin Aslan ve Eskişehir Emniyet Müdürü Hanefi Avcı’nın yaşadığı süreçleri de aktarıyor. Polis şeflerini eski Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner izliyor. Bütün bu öykülerden, son Ergenekon dalgasının asıl ve öncelikli hedefinin gazeteciler değil, emniyette cemaat tarafından tasfiye edildiğini düşünen kamu görevlileri olduğunu fark ediyoruz. Yani asıl kavganın, hâkim bir mevki edinmiş eğilim ile koltuklarını yitirmiş diğer eğilim arasında olduğunu…

Ahmet Şık’ın öyküsü
Ahmet Şık, 298 sayfalık kitabında, bu yangını anlatıyor. Ancak anlattığı öykülerin benzerinin kendisine yaşatılabileceğini ve kendisinin de yanabileceğini, 3 Mart 2011 sabahında kapısı çalınana dek düşünmüyor. Zaten kitabı bitirdiğinizde şu hisse kapılıyorsunuz: Evet, bu kitap eksik ve yarım kalmıştır. ‘İmamın Ordusu’, ancak yazarının, yani Ahmet Şık’ın (Ve Nedim Şener’in) hikâyesini de içerdiği ve anlattığı gün tamamlanmış ve son noktası konulmuş kabul edilebilir.

Şimdi bu yazıyı imha edebilirsiniz.

Unutmayın, ne siz beni tanıyorsunuz, ne ben sizi…

(Radikal Kitap)

Ayla Akat Ata bacağını kaybedebilir

Batman’da, Yüksek Seçim Kurulu’nun bağımsız adaylarla ilgili kararının protesto edildiği gösteriler sırasında çıkan olaylarda sağ bacağına gaz bombası isabet eden BDP’den istifa eden Batman bağımsız Milletvekili Ayla Akat Ata, kangren olma tehlikesiyle karşı karşıya.

Batman’da, Yüksek Seçim Kurulu’nun bağımsız adaylarla ilgili kararının protesto edildiği gösteriler sırasında çıkan olaylarda sağ bacağına gaz bombası isabet eden BDP’den istifa eden Batman bağımsız Milletvekili Ayla Akat Ata, “Sonuç ne olursa olsun, bacağım kesilse bile halkın arasında olamaya devam edeceğim” dedi.

Batman’da 21 Nisan günü çıkan olaylarda polisin attığı gaz bombalarından birinin bacağına isabet etmesi üzerine yaralanan Ayla Akat Ata, yürümekte güçlük çektiğini ve bacağının morarıp yaranın büyüdüğünü söyleyerek Diyarbakır’daki Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’ne başvurdu. Ata, hastanenin yanık servisinde tedaviye alındı. Doktorların, yaranın bulunduğu bölgede doku ölümünün başladığını ve kangren olma riskinin bulunduğunu, yanmanın kimyasal kaynaklı olduğu için normal yanık tedavisi ile giderilemeyeceğini söyledikleri belirtildi.

’BACAĞIM KESİLSE BİLE’
Bir süre önce polisler hakkında suç duyurusunda bulunan, Dicle Üniversitesi Hastanesi’nde yatarak tedaviye alındığını belirten Ayla Akat Ata, tedaviyi sürdüren doktorun yurt dışına bir seminere gitmesi nedeniyle, ’ayağının askıda kalması’ şartı ile eve gönderildiğini söyledi.

Seçildikleri günden itibaren bir çok arkadaşlarının saldırıya maruz kaldığını ve bu saldırılarla seçilmişlerin halktan uzaklaştırmanın hedeflendiğini ileri süren Ayla Akat Ata, bu seçimde en farklı sonucu Batman’da almayı hedeflediklerini söyledi. Ata, “Ne olursa olsun seçim çalışmalarına bıraktığımız yerden devam edeceğim. Halka verdiğimiz sözü yerine getiriceğiz. Şu anda seçim güvenliğini tehdit eden kolluk kuvvetleridir. Gerekirse koltuk değnekleriyle çalışarak mücadeleye devam edeceğim” dedi.

Daha önce de Şırnak Milletvekili Sevahir Bayındır’ın da polis müdahalesi sonucu kalçasından yaralandığını hatılatan Ayla Akat Ata, “Sonuç ne olursa olsun, bacağım kesilse bile halkın arasında olamaya devam edeceğim. Yaşanan saldırıyla ilgili görüntüleri TBMM Başkanlığı ve İçişleri Bakanlığı’na gönderdik. Sorumlular hakkında da Batman Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulunduk. Bu konuda gelişme olup olmadığını bilmiyorum” diye konuştu. (Ajanslar)