Ana Sayfa Blog Sayfa 5178

Seçim 2011: ÖDP’nin oyları sola

Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nin YSK kararıyla 12 Haziran seçimlerine katılımının engellenmesinin ardından, ÖDP seçime yönelik olarak kararını açıkladı. Parti, seçmenlerini, 12 Haziran’da sol partilere oy vermeye çağırdı.

ÖDP’nin 14 Mayıs günü yapılan seçim gündemli 3. PM Olağanüstü toplantısında alınan karar ile “Seçimlerde piyasacı, özelleştirmeci, milliyetçi, gerici düzen partilerine oy verilmemesi; devrimci, sosyalist adaylara oy verilmesi” çağrısı yaptı. Genel Başkan Alper Taş da bu kararı basınla paylaştı. ÖDP’nin karar metnine düşülen 3 üyenin şerhi de mevcut.  Parti Meclisi üyeleri Başaran Aksu, Erbay Yucak ve İbrahim Ulutaş, metne şerh koydular. Şerh ile oyların devrimci sosyalist adaylarla birlikte, Kürt ulusal-demokratik hareketinin adaylarına da verilebileceği ifadesinin açıklamaya eklenmesi istendi.

(Yeşil Gazete)

Seçimlere giderken ‘kent hakkı’nı inşaa etmek – Cihan Uzunçarşılı Baysal

  • Doğa, çevre, tarih, kent, kent yaşamı vb. her birinin metalaştırılarak pazarlandığı zamanlardayız… Kentin kullanım değeri yerini değişim değerine bırakmıştır; vatandaş ise ancak tükettiği nispette makbuldür dolayısıyla alt-gelir grupları gözden çıkarılır… TOKİ sisteminin kaybedenleri kentin emekçi ve yoksullarıyken, kazananları inşaat firmaları, emlakçiler ve sermaye kesimleridir… Çakılı kaldığımız izleyici koltuklarından çılgın projeler vasıtasıyla değil kendi inisiyatifimizle silkinip dümeni elimize alma ve Kent Hakkı’mızı talep etme zamanı gelmiştir.2011 genel seçimine çeyrek kala Başbakan buyuruverdi: “İstanbul’a 2. Boğaz.”Böylece, cümbür cemaat çakılı kaldığımız izleyici koltuklarından biraz silkinebildik; aksi takdirde, liberali, sağcısı, solcusu, ‘bilim!’ insanı, mimarı, mühendisi, basını, bilcümlesi, sonsuza dek çılgın proje falları açmaya devam edecektik! İstanbul’a iki yeni kent projesiyle henüz ‘bilgilendirilmişken’, 20 milyon dolarlık kanal ve suni adamız da ‘muştulanıverdi’. Hayırlı Olsun! Hadi İstanbul’a hayırlı olsun diyelim de, Sivas’a, Trabzon’a, İzmir’e, Hakkâri’ye… nasıl bir hayrı olacak ya da çevre illerin suyunu gasp eden İstanbul’un artacak nüfusla çevre illere hayrı mı hayırsızlığı mı dokunacak bunları bırakalım. Yeşil alanlarda inşa edilecek otellerle kongre merkezlerinin eko-kıyıma yol açacağını, iklime etkilerini, memleketin tonla sorunu ile beklenen İstanbul depremini, spekülasyon ve arazi rantı dışındaki amacını, diğer kentlerin siyaseten ve iktisaden azalan önemsenmelerini ve benzeri eleştirilerimizi de saklı tutarak, konuya başka bir noktadan yaklaşalım.

    Kanal İstanbul ile şahikasına çıkan, HES’ler, barajlar, termik santraller, maden ocakları, nükleer santraller, doğal ve tarihi sit talanları, kentsel yenileme/ dönüşüm projeleri, 3. Köprü gibi yaşamlarımızı ve yaşam alanlarımızı birebir ilgilendiren hayati karar ve uygulamalarda, dümeni elimize alacağımıza başka ellere vermeye öylesine koşullandırılmışız ki, açıklamanın akabinde ne projeyi eleştirenler, ne göklere çıkaranlar, ne de ‘’proje benimdi’’ mızıkçılığı yapanlardan kimse projenin yöntemini sorgulamadı. Oysa yaşamları etkileyebilecek hatta ülkenin ekonomisinin seyrini değiştirebilecek bu çılgınlık, eğer kamusal alanda tartışılmamış, etkileneceklere söz hakkı verilmemiş, kentin sakinlerinin bir kelamı sorulmamış, bırakın tartışmayı cin mi çıkacak ne çıkacak Alâeddin’in lambasına dönüşmüşse, o siyasi sisteme ne ad verilir?

    TOKİ sisteminin kaybedenleri ve kazananları

    Bu bağlamda, bir genel seçime gidilirken, projenin yerelliği anlamsız gözükse de, dünyadaki siyasi ve iktisadi gelişmeleri yakinen incelersek, her dönem neoliberalizm ile uyumlu politika üreten AKP tutarlı davranmaktadır. Doğa, çevre, tarih, kent, kent yaşamı vb. her birinin metalaştırılarak pazarlandığı zamanlardayız. Mülk edinicilik, tüketicilik ve bireysellik üzerinden şekillenen, insani değerlerden ırak, gayrimenkul değerlerine odaklanmış bir siyasi düzlemde, karşımıza yönetici yerine girişimci, vatandaş yerine de tüketici çıkmakta. Kentsel siyaset alanının yeniden tanzim edildiği bu sistemde, sosyal adalet ve insan odaklı kent yönetimi yerini kent girişimciliğine terk etmekte. AKP’nin uygulamalarından da izlediğimiz üzere, kentteki eşitsizlikleri düzeltmeye ve kentliye hizmete yönelik insan-odaklı bir yönetim yerine yatırıma ve ekonomik gelişmeye odaklanmış bir girişimcilikle karşılaşmaktayız. İstanbul örneğindeki gibi, iktidarın mekâna müdahale aracı TOKİ öncülüğünde, AVMler, gökdelenler, 5 yıldızlı oteller, kapalı lüks siteler, havuzlu villalar, lüks inşaatlar ile kentsel mekân üst ve orta-üst gelir gruplarının ihtiyaçları doğrultusunda tanzim edilirken, arazileri kıymetlenen devlet okulları ve hastaneleri ile bir zamanlar kentin çeperinde göze batmayan emekçi mahalleleri ve tarihi merkezlerdeki yoksul mahalleler, arazi değerleri arttığından, lüks inşaatlara yer açmak için kentsel dönüşüm/ yenileme bahanesiyle boşaltılmakta, sakinleri onlarca yıllık mahallelerinden zorla tahliye edilmekte. Kentin kullanım değeri yerini değişim değerine bırakmıştır; vatandaş ise ancak tükettiği nispette makbuldür dolayısıyla alt-gelir grupları gözden çıkarılır. TOKİ projelerinden hak sahibi olamayanlar çadırlara / barakalara mahkûm edilirken, hak sahibi sayılan ‘şanslılar!’ merkezden (ve işyerlerinden) epey uzaktaki TOKİ konutlarında ödeyemeyecekleri bir yükü sırtlamaktalar. Ekonomik mağduriyetlerin yanı sıra, komşuluk ve dayanışma ilişkilerinin dağılmasıyla sosyal mağduriyetler, TOKİ silolarının dar alanlarındaki hapislik yaşamdan kaynaklanan kültürel ve psikolojik mağduriyetler birbirini izlemekte. TOKİ sisteminin kaybedenleri kentin emekçi ve yoksullarıyken, kazananları inşaat firmaları, emlakçiler ve sermaye kesimleridir.

    Bu projelere en uygun sıfat; çılgın

    İktidara gelişini bu mahallelerin oylarına borçlu olan AKP, bugün geldiği noktada, neoliberal gidişatın en sadık uygulayıcısı olarak yoksul mahallelerin mağduriyetleri üzerinden kentsel girişimcilik yapmaktadır. Nitekim TOKİ Başkanı Bayraktar’ın söyleşi ve demeçlerinden de bu girişimci dili çok net takip edebiliriz: ”Elimizde çok kıymetli arsalar var. Onların bazı problemleri var. Onları tezgâha koyacağız, cilalayacağız, satacağız”. “Küçükçekmece’de rant alanları yarattık”. Cilalanacak arsalarda oturan insanlara atıf yoktur ve zaten elde edilecek rant karşısında onların ne olacağı TOKİ Başkanı’nın çok da umurunda değildir; gayrimenkul değerleri insani değerleri öteler.AKP’nin projelerini böyle bir çerçeveye yerleştirirsek, her biri, yaşamı ve yaşam alanlarını metalaştıran girişimci neoliberal politikalar ile uyum içindedir. Kanal İstanbul ne kadar çılgın bir proje ise, 3. Köprü, 4000 HES, sürü sepet baraj ve termik santral, maden aramaya açılan yeşil alanlar, nükleer santraller vb. de aynı şekilde çılgın projelerdir. Yaşamın kutsallığını ve insani değerleri hiçe sayan, kenti, doğayı, çevreyi, suyu, havayı kısaca yaşam alanlarımızı ve yaşayabilme koşullarımızı rant hırsıyla yok eden bu gözü kara girişimci zihniyetin bizi getireceği nokta bir eko-kırım, kent-kırım ve son kertede kendimize kıyımdır; dolayısıyla bu projelere çılgından daha uygun bir sıfat düşünemiyoruz.

    Burada uyumsuz olan AKP’nin projeleri değil, neoliberalizmin bu sadık bendesinden insan odaklı projeler bekleme saflığıdır. Kurulması planlanan Kent Bakanlığı söylentileri karşısında milletvekili adayı Bayraktar’a yeni bir rol biçildiğini düşünebiliriz. Kentsel mekânda neoliberalizmin sıkı uygulayıcısının bakan olmasıyla, tüketim ve gayrimenkul değerleri odaklı bir kent girişimciliğinin kentlerimizi ne hale getirebileceğini ve ayrıca kent bağlamında nasıl bir kırsal kıyım yaşayacağımızı anlatmaya gerek yok. Görünen köy, TOKİ mağdurlarıdır, HES’lerle, barajlarla suları gasp edilen/ edilecek köylerdir, Hasankeyf’tir, Dubai-Manhattan karikatürüne dönüştürülmekte olan İstanbul’dur ve bilcümlesidir. Çakılı kaldığımız izleyici koltuklarından çılgın projeler vasıtasıyla değil kendi inisiyatifimizle silkinip dümeni elimize alma ve Kent Hakkı’nı, kısaca, kentlerimizi ve yaşam alanlarımızı kendi arzu ve taleplerimiz doğrultusunda şekillendirme ve yaşanır kılma hakkımızı, en demokratik ihtiyacımızı talep etme zamanı gelmiştir; 2011 seçimleri bir bakıma bunun testi olacaktır.

Evrensel

PKK’dan da büyük sorun – Pınar Öğünç

İki üç hafta evvel, Diyarbakır Cezaevi üzerine konuşmak için buluşmuştuk Murat Paker’le. Klinik psikoloji ve tıp doktoru, psikoterapist Paker, Türkiye’de siyasi şiddet ve işkence üzerine en fazla çalışan isimlerden biri. ıstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Psikoloji Bölümü’nde yüksek lisans programı direktörlüğü yapıyor. 78’liler Girişimi tarafından oluşturunlan Diyarbakır Cezaevi Gerçeğini Araştırma, Adalet ve Yüzleşme Komisyonu’nda başından beri var olarak Diyarbakır Cezaevi mağdurlarıyla görüşen ekibe eğitimi de o vermişti. Takdir edersiniz ki, bok yedirilen bir insana arkadaşı dişlerini çekince nasıl rahatladığını ya da çoğu cinsellik içerikli işkence yöntemlerini anlattırabilmek incelikli ve meşakkatli bir iş.
Türkiye işkence tarihinin yedi coğrafi bölgesine hâkimiyetinin dışında Diyarbakır Cezaevi’nden geçmiş 500’e yakın insanla bu şekilde temas kurmuş Paker o gün demişti ki: “Türkiye’nin asıl sorunu PKK değil.”
O söyleşiye sığmadığı için üzüldüğüm bu tespiti bugünlerde tekrar hatırladım.
“Bugün 27 yaşında olan genç, genç de değil artık yetişkin, PKK bu savaşı başlattığı yıl doğmuş demektir. Kürtlerde genç nüfus oranının daha büyük olduğunu düşünürsek, Türkiye’deki Kürtlerin çoğu savaş başladıktan sonra doğmuş. Öncesini bilmiyorlar. Bu savaşla yetiştiler, bu savaşla büyüdüler. Ve önemlice bir kısmı bu savaşla çok şey kaybetti. Bir sürüsü yakınlarını kaybetti; bir sürüsünün yakınlarının fiziksel ya da psikolojik sağlığı bozuldu. Milyonlarcası yerinden yurdundan oldu. Statülerini kaybettiler; ekonomik olarak zor durumda kaldılar. Büyük şehirlerin varoşlarına göç ettiler, eğitim alamadılar. Bir sürü melanet yaşadılar.
* * *
Çok radikal, çok öfkeli, çok hınçlı, kindar ve bütün bu kayıplarından ötürü, hayatları doğumlarından itibaren karartılmış çok geniş bir genç nüfus bu. Özellikle alt gelir grupları, çok anlaşılır bir biçimde ‘Kaybedecek hiçbir şeyimiz yok’ haletiruhiyesi içerisinde. Türkiye’nin PKK’dan da büyük sorunu budur aslında. Bu genç Kürtleri ikna edemediğimiz müddetçe, ki bu onlar için iyi bir şeydir, kazanımları olacaktır, yaraları sarılacaktır, PKK yarın bu hükümetle bir anlaşma yapsa bile, ikna olmayan bu gençler yarın değil öbür gün, yeni, belki çok daha şiddetperver bir PKK çıkarma potansiyeline sahiptirler. Ya da şehirlerde herhangi bir politik hedefi olmayan kör şiddet gayet yaygın biçimde artabilir. Türkiye’nin hakikaten en büyük meselesi budur. PKK, beğenelim, beğenmeyelim siyasi bir organizasyondur. Bir yönetim mekanizması tarafından kontrol edilebilir. Ama bu gençleri ikna etmek hiç kolay değil.”

Radikal

Uluslararası HIV/AIDS Konferansı başlıyor

Pozitif Yaşam Derneği’nin yürütmekte olduğu “HIV/AIDS ile Yaşayanların Haklarına Yönelik Savunuculuk ve Farkındalık Yaratma” projesi kapsamında İstanbul’da,Uluslararası HIV/AIDS Konferansı” düzenleniyor.

Konferansta küresel, bölgesel ve ulusal düzeylerde HIV/AIDS ile yaşayanların sorunları, toplum sağlığı ve “hassas/incinebilir” gruplar açısından HIV/AIDS ve mevcut farklı yasal durumlar tartışılacak. Uluslararası deneyim ve birikim paylaşımında bulunularak, Türkiye’deki yasal ve kültürel durum hakkında bir yol haritası belirlenmeye çalışılacak. Düzenlenecek iki ayrı çalıştayda, proje kapsamında hazırlanmış olan “Türkiye İçin HIV/AIDS Yasası Taslağı” ele alınacak ve karşılıklı görüş alışverişinde bulunulacak.

Konuşmacıların listesi ve ayrıntılı programına www.bizebiryasalazim.org adresinden erişilebiliyor. Konferansa katılmak için bu adresten kayıt yaptırmak yeterli.

Toplantı, 26 – 27 Mayıs 2011 Perşembe ve Cuma günleri Larespark Hotel Taksim’de 09:30 ile 17:45 saatleri arasında gerçekleşecektir.

Pozitif Yaşam Derneği kimdir?

Pozitif Yaşam Derneği, HIV ile yaşayan bireyler, yakınları, doktorlar, ve aktivistler tarafından 2005 yılında kurulmuştur. Dernek, HIV/AIDS ile yaşayanlar ve yakınları arasında iletişim ağı kurarak tedaviye erişimlerini kolaylaştırmak, kendilerinin ve yakınlarının fiziksel, ruhsal ve sosyal açılardan güçlendirilmelerini sağlamak, haklarını korumaları için destek vermek ve uluslararası sözleşmelerde güvence altına alınmış haklarının fiilen uygulanabilmesini sağlamak için çalışmaktadır. Bunun yanında HIV/AIDS konusunda toplumu bilinçlendirme, önleme ve koruma çalışmaları yürütmektedir.

Yeşil Gazete

KINIYORUZ! Bağımsız haber sitelerine siber saldırılar

Sol-sosyalist, muhalif internet haber sitelerine yönelik saldırılar sistematik bir hal aldı. BirGün, Bianet ve sendika.org kaynağı belirsiz sanal ataklara maruz kaldı.

ANF’ye yönelik gerçekleşen rutin saldırılardan sonra dünden beri BirGün, Bianet ve sendika.org kaynağı belirsiz sanal ataklara maruz kaldı.

Evrensel’in haberine göre dün en az 200 farklı IP üzerinden yürütülen ve ‘zombi atak’ adı verilen saldırılardan sonra neredeyse kullanılamaz hale gelen BirGün Gazetesi’nin internet portalı Birgun.net teknik servisin yoğun çabaları sonucunda yeniden kullanılabilir hale geldi.

Bugünse Bağımsız İletişim Ağı, Bianet.org’a saldırı düzenlendi. Saniyede 14 milyon veri paket gönderen DDoS(okuyucularının erişmesini imkansız hale getiren sahte bir yoğunluk yaratan saldırı) saldırısına maruz kalan Bianet.org’a halen erişilemiyor.
Akşam saatlerinde sendika.org’a da bir saldırı düzenlendi. Siteye girilemiyor.

(Evrensel)

Seçim 2011: Soru soran pankart yok oldu

Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, dün Ankara’nın ilçelerinde seçim çalışmalarını sürdürdü. Keçiören, Sincan ve Siteler’de yapılan mitinglerde her zaman Erdoğan’ı mutlu edecek görüntüler oluşmadı. Keçiören’de yapılan miting sırasında açılan bu pankart gözlerden kaçmadı. Ankara’nın bitmeyen metrosunun konu edildiği pankart hemen yok edildi.

(Yeşil Gazete)

Etna fatihi Contador

0

İtalya Bisiklet Turu’nda Messina ile Etna arasında koşulan 169 kilometrelik zorlu tırmanış etabını Saxo Bank’ın İspanyol bisikletçisi Alberto Contador kazandı. Contador, genel klasmanda rakipleri Vincenzo Nibali ve Michele Scarponi’yi geride bırakarak pembe mayoyu ele geçirdi.

Bitişe 6 kilometre kala atak yapan ve diğer isimleri rahat bir şekilde geride bırakan Contador’u sadece genel klasman iddiası olmayan Jose Rujano takip edebildi. Sonlarda bir atak daha yaparak Rujano’yu da silkeleyen El Pistolero genel klasmanda birinciliğe oturmayı başardı. Contador’u 59 saniye farkla Konstantin Siutsou izliyor. Fransız Christophe Le Mevel ise üçüncülüğe yükseldi.

Favorilerden Vincenzo Nibali, son bölümde yaptığı atağa rağmen 50 saniyelik bir farkla bitiş çizgisine geldi. Nibali, tüm çabalarına rağmen üçüncülüğü de tecrübeli Stefano Garzelli’ye kaptırdı.

Albert Contador, 2008 yılında Giro d’Italia’nın galibi olmuştu. Fakat bu, Contador’un İtalya Bisiklet Turu’nda elde ettiği ilk etap zaferi oldu.

İtalya Bisiklet Turu’nda yarın dinlenme günü olduğundan dolayı etap yapılmayacak. Giro d’Italia, salı günü Termoli-Teramo arasında koşulacak olan sprint etabıyla devam edecek.

Kütahya’da içme suyunda siyanür!

Çamur barajında meydana gelen kazanın ardından, 12.05.2011 tarihinde Greenpeace tarafından alınan numuneler, siyanür ölçmeyle ilgili akredite olmuş bir laboratuarda analiz ettirildi.  Analiz sonucuna göre kazanın 5. gününde siyanür sızıntısı 4,5 km ötedeki Köprüören Köyü su kaynaklarına ulaştı. Ayrıca, içme suyunda hiç bulunmaması gereken ancak en fazla 0,050 ppm düzeyinde olmasına müsaade edilen siyanür miktarının 0,071 ppm olduğu tespit edildi.

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası, müsaade edilen limit değerinin %40 daha üzerine çıkan siyanürün halk sağlığını tehdit ettiğini bir kez daha yineledi.

Analiz sonucuna göre, bölgedeki yer altı suyu içilmez duruma geldi. Rapor nedeniyle vatandaşlar, köy muhtarları aracılığıyla uyarıldı. Ayrıca yapılan açıklamayla,  Kütahya Valiliği’ne bölgeye içme ve kullanma suyu gönderilmesi çağrısı yapıldı. (Hürriyet)

Bir bilim insanı neden yargılanır?

Dilovası halkının Organize Sanayi Bölgesi nedeniyle zehirlendiğini, anne sütünde bile zehir bulunduğunu ortaya çıkaran halk sağlığı uzmanı Onur Hamzaoğlu’nu Dilovası Belediyesi’nin şikayetiyle yargılanmasına karşı dostları, meslektaşları, bilim insanları destek çalışması başlattı

Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim üyesi Prof. Dr Onur Hamzaoğlu 2005 yılında çok önemli bir çalışmaya imza attı. 2005 yılında “Endüstri Yoğun Bölgelerde Yaşayanlarda Ölüm Nedenleri: Dilovası Örneği” isimli çalışmasının sonuçlarını yayınladı ve kansere bağlı ölümlerdeki aşırılığı gözler önüne serdi. Bu çalışmasını yerel ve ulusal bilim çevreleri ve siyasi otoriteler ile paylaştı. Çözüm önerilerini 2006’da TBMM’ye sundu.

Hamzaoğlu benzer bir alışmanın sonucunu geçen ay kamuoyuyla paylaştı. 2011 yılının ilk günlerinde sonuçlarını paylaştığı bu çalışmaya göre annelerin ilk sütünde ve bebeklerin ilk kakalarında bazı ağır metaller ve eser elementler saptandı. Hamzaoğlu bu araştırmayı Kocaeli Üniversitesi’nde Halk Sağlığı, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ile Tıbbi Genetik Anabilim Dallarından akademisyenler ile birlikte yürüttü, araştırma üniversitenin bilimsel araştırma fonu tarafından desteklendi.

Fakat bu çalışmanın ardından halk sağlığı için önlem alması gereken Büyükşehir Belediye Başkanı ve Dilovası Belediye Başkanı, Kocaeli Cumhuriyet Savcılığı’na Hamzaoğlu hakkında şikayet dilekçesi verdi. İki belediye başkanı (AKP’li) Hamzaoğlu’nun “Kan ve dışkıları bırakın, doğum yapıp çocuk emziren annelerin sütünde bile çinko, demir, alüminyum, kurşun, kadmiyum tespit ettik, tehlike büyük” dediği, basın yoluyla bu bilgileri açıkladığı ve bu vesileyle ‘haberin geniş halk kitlelerine ulaşmasını sağladığı, araştırma sonuçlarını halk arasında panik yaratmak amacıyla kullandığı” iddiasıyla yargılanmasını istiyor.

Bu dilekçe sonrası Hamzaoğlu için adeta bir linç operasyonu başladı. Savcılık hazırladığı dosyayı, söz konusu fiilin incelenmesi amacıyla Kocaeli Üniversitesi Rektörlüğü’ne gönderdi.

Üniversite izin verdiği takdirde Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu, TCK’nin 213. maddesi uyarınca 2 ila 4 yıl arasında hapis istemiyle yargılanacak…

Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu hakkında Kocaeli Üniversitesi tarafından bu gerekçe ile ceza soruşturması yürütülmektedir. Bununla birlikte, Sağlık Bakanlığı Kanserle Savaş Dairesi Başkanlığı tarafından yukarıdaki gerekçelerle YÖK’e yazılan yazının, YÖK tarafından Kocaeli Rektörlüğü’nün bilgisine sunulması ve gereğinin rica edilmesi üzerine Kocaeli Üniversitesi Rektörlüğü tarafından disiplin soruşturması açıldı.

Meslektaşları, bilim insanları Hamzaoğlu’na destek için internette bir imza kampanyası başlattı. Kampanyaya katılmak ve daha fazla bilgiye ulaşmak için:

www.onurumuzusavunuyoruz.org

Yeşil Gazete – Sendika.Org

Ekolojik Anayasa Konferansı yapıldı

Yeşiller Partisi’nin çağrısıyla oluşan Ekolojik Anayasa Girişimi, 19 Şubat 2011’den bu yana, doğayı bir hak öznesi olarak gören yeni bir anayasa yapılabilmesi için gerekli temel ilkeleri tanımlamak üzere çalışıyordu. Girişim, geçtiğimiz Pazar günü yapılan Ekolojik Anayasa Konferansı‘ yla bir sonuç bildiresi oluşturdu. Sonuç bildirgesi son halini aldıktan sonra kamuoyuna sunulacak.

Doğa bir hak öznesi olmalıdır

Galatasaray’da Cezayir Toplantı Salonu‘nda gerçekleşen konferansın ilk oturumuna Ayşe Bilge Dicleli, Burcu Akyüz ve Ömer Madra konuşmacı olarak yer aldılar. Konferansın açılış konuşmasını yapan Yeşiller Partisi Eş sözcüsü Yüksel Selek, bugün tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de ekolojik kriz yaşandığını, buna ek olarak Türkiye’de bir rejim krizi olduğunu ve yeni bir anayasa yapılarak bu krizin aşılmaya çalışıldığını söyledi. Bu süreçte doğayı bir hak öznesi olarak gören anlayışın yeni anayasada yer almasının çok önemli olacağını bildiren Selek, bunun için geçen Şubat’tan beri yoğun bir çalışma sürdürdüklerini, Türkiye’nin pek çok yerinde toplantılar yaptıklarını ve tüm bu çabaların Konferans’ın sonuç bildirgesinde yer alacağını ifade etti.

90’lı yıllardan bu yana yaşadığımız coğrafyada ekolojik duyarlılığın artarak sürdüğünü, bugün Büyük Anadolu Yürüyüşü gibi bir hareketin devam ettiğini, bu tür girişimleri başlatanların hep bir avuç insan olduğunu, bunun bizleri yıldırmaması gerektiğini söyleyen Selek sözlerine şöyle devam etti:

“Doğayla uyum içinde yaşamanın bir yolunu bulmak zorundayız. Doğa isyan ediyor ve bir hak öznesi olduğunu insanlığa hatırlatıyor. Bunu görmezlikten gelmemiz mümkün değildir. Mevcut kapitalist, sanayileşmeci ve ilerlemeci sistem  ‘sürdürülebilir kalkınma’ kavramını kullanarak bu durumun farkındaymış gibi görünüyor ancak samimi değil. Yaşam tarzımızı değiştirmeden bu sorunu çözmek mümkün değildir. Doğanın küresel başkaldırısı geri dönüşsüz bir noktaya ulaşmıştır, şimdi oturup şu sorunun cevabını bulmalıyız: ‘Bu zararı nasıl telafi edebiliriz?’

Biliyoruz ki ekosisteme verilen zarar, aynı zamanda insana verilen zarardır. İnsanlar doğanın biyolojik kapasitesini yeniden oluşturma ve diğer varlıklarla ilişkisini sürdürme hakkını garanti altına almak zorundadır. Bugün yöneticiler bu durumun küresel bir mesele olduğunu anlamıyorlar, işlerine gelmiyor ya da vicdanları körelmiş. İçinde bulunduğumuz sivil hareket bize güç veriyor, Tıpkı insan hakları gibi, doğanın da dokunulmaz ve devredilmez haklarını anayasaya yazmak zorundayız.  Bugün bir sonuç bildirgesi hazırlayacağız ve bu tartışmaya açık  bir metin olacak, Yeşiller Partisi olarak tüm kişi ve kurumları bu mücadeleye katkıda bulunmaya davet ediyoruz.

Ömer Madra: “Yeni bir şarkı bulmalıyız.”

Yüksel Selek’in açılış konuşmasında sonra söz alan Ömer Madra konuşmasına geçtiğimiz hafta İstanbul’da yapılan Az Gelişmiş Ülkeler Zirvesi’nden alıntı yaparak şöyle başladı: “Şu anda Araf gibi bir yerdeyiz, henüz yeni bir dünya doğmadı ancak küreselleşmenin yarattığı zalim ve adaletsiz düzenin yerine yeni bir şarkı bulmalıyız. Dünyada devrimci değişim dalgası kendisini Ortadoğu ve Latin Amerika’da gösterdi. Tüm bu hareketler birbirini etkiliyor.”

İki yıl önce BM’in 22 Nisan’ı Uluslararası Tabiat Günü olarak ilan ettiğini,  bu yıl Bolivya’nın önerisiyle tıpkı insan hakları gibi Tabiat Ana’nın Hakları’nın da BM’in gündemine alındığını anlatan Madra, Doğanın Hakları (The Rights of Nature: The Case for a Universal Declaration of the Rights of Mother Earth) adlı kitaptan bazı bölümleri dinleyicilerle paylaştı.

Madra’nın kitaptan okuduğu bazı bölümler şöyle:

“İnsan kültürü, doğayı kendisinin dışında bir meta olarak gördüğü, mülk edinip tahrip edilebilecek bir şey olarak algıladığı sürece kanunların onu koruması mümkün değildir. Zaten insanların yaptığı hukuk metinlerinde doğa unutulmuş değil, ancak bunlar doğayı değil özel çıkarları korumak üzere yapılmışlardır. Yasalar, ancak kültürün değişmesiyle gerçekten tabiat ananın haklarını gözetebilir.

Tabiat Ana, bir zamanlar Afrikalılara uygulanan türden bir kölelik düzenine ve hukukuna tabii midir? Doğa bir köle midir? Bizler mevcut kültürel yapı içinde doğayı bir mülk olarak gördük  ve yaptığımız her şeyi rasyonalize ettik. Demek ki yeni bir kültürel bağlama ihtiyaç var. Artık doağnın haklarını gözetmeyen yasalar meşru değildir.

Bugün yapılması gereken doğayla bir zamanlar Amerikan yerlilerinin kurduğu türden bir ilişki kurabilmektir. 11. Emir “Toprak Ana’yı sev, çünkü sen de onun bir parçasısın” diyor bunu hatırlamak lazım.”

Toprak Ana Hakları Evrensel Beyannamesi nedir?

Daha sonra Burcu Akyüz, 20-22 Nisan 2010 tarihlerinde Bolivya’da düzenlenen İklim değişikliği ve Doğa Ana Hakları Konferansı’nda hazırlanan evrensel bildirge hakkında bilgi verdi. Bolivya Hükümetinin, dünyanın farklı yerlerindeki 241 sivil toplum kuruluşundan otuz beş bin kişinin onayladığı bildirgeyi BM’e sunduğunu anlattı. Bildirgede yer alan bazı bölümleri dinleyicilere aktardı:

“Biz, Dünya halkları ve ulusları: Hepimiz, ortak bir kadere sahip birbiriyle ilişkili ve birbirine bağımlı varlıklardan oluşan, parçalanamaz ve canlı bir topluluğun, Toprak Ana’nın parçası olduğumuzu biliyoruz; Toprak Ana’nın yaşamın, gıdanın ve öğrenmenin kaynağı olduğunu ve iyi yaşamamız için ihtiyaç duyduğumuz herşeyi sağladığını minnetle kabul ediyoruz; Kapitalist sistemin ve her çeşit yağma, sömürü, istismar ve kirlenmenin, bugün bildiğimiz yaşamı iklim değişikliği gibi olaylarla riske atarak, Toprak Ana’ya büyük yıkım, bozulma ve parçalanma getirdiğinin farkındayız; Birbirine bağımlı varlıkların oluşturduğu bir topluluk içerisinde, yani Toprak Ana’da, bir dengesizliğe yol açmadan sadece insanların haklarını tanımanın mümkün olmadığına ikna olduk. 

İklim değişikliğine ve Toprak Ana üzerinde tehditlere neden olan yapıların ve sistemlerin dönüşümü için belirleyici, kolektif eylemlerde bulunmanın aciliyetinin bilincindeyiz;Toprak Ana Hakları Evrensel Beyannamesi’ni kamuya ilan ediyor ve Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilmesi için çağrıda bulunuyoruz.”

Dicleli: “Yeni bir şarkı başladı”

Son olarak söz alan Ayşe Bilge Dicleli ise, Avrupa’daki bazı ülkelerin anayasalarında doğa haklarının ne şekilde ele alındığını anlattı. Dicleli, “Fransız anayasasında insanlığın geleceğinin doğal çevresiyel bağlı olduğu; herkesin dengeli ve sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı bulunduğu gibi, çevreyi koruma sorumluluğunun olduğu ifade edilmektedir. Bu anlamda Fransız anayasası,  doğa hakları açısından önemli bir metindir. İngiltere, İtalya Avrupa Birliği Çevre Müktesebatına uyarken, Almanya ve Yunanistan gibi bazı ülkeler ek yasalar yaparak süreci düzenlemişler.” diye konuştu.
Avrupa’da tek tek ülkeler yerine, topluluğun ortak politiklarının önem kazandığını bildiren Dicleli, “Avrupa devletleri, yaşanan çevre felaketleri, kentsel kirlilik, imalat atıkları gibi sorunlar yüzünden ortak tavır almak zorunda kaldılar. İşin kuşkusuz kapitalizm ve ortak pazar boyutu da var. Rekabeti ortaklık üzerine kurdukları için her konuda ortak politika gütmek zorundalar” dedi.
Çevre sorunlarının hukuksal arenaya taşınmasında yaşanan çevre sorunları ve BM etkisinin yanı sıra, en önemli katkıyı 1980’li yıllarda başlayan Yeşil Hareketin sağladığını anlatan konuşmacı bugün Yeşiller Partisinin Avrupa Parlamentosu’nda önemli bir unsur olduğunu söyleyerek, “Evet  yeni bir şarkı var, başladı. Farkındalık yaratmak, eski üretim ve tüketim alışkanlıklarımızdan vazgeçmek birlikte yapacağımız çalışmalarla mümkün olacaktır”dedi.

Daha sonra AB Çevre Müktesabatı ve Doğa Hakları açısından önemli bir metin olan Ekvador Anayasası’ndan bahseden Dicleli son olarak ABD’den bazı örnekler vererek konuşmasını tamamladı.

Dinleyiciler çeşitli soru ve yorumlarla yaptıkları katkının ardından Konferansın ilk bölümü sona erdi.

Doğa bir hak öznesi olabilir mi?

Konferansın 2. oturumunda siyaset ve hukuk alanından akademisyenler ile çevre ile ilgili davaları takip eden avukatlar ekolojik bir anayasa oluşturmanın önündeki olası engelleri ve bu engellerin nasıl aşılabileceği konusunda fikirleri öne sürdüler

Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi’nden Ayşen Candaş, yeni eşitlikçi bir anayasa özlemini ve ekolojik bir anayasa oluşturabilmenin ön koşullarının neler olabileceğini dinleyeciler ile paylaştı. Çevre haklarının 100’den fazla ülkede anaysalarda yer aldığının altını çizen Candaş hukukçular arasında doğanın bir hak öznesi olmasının tartışmalara yol açtığını aktardı. Ekolojik bir anayasa için ön koşulun yerinden yönetim ilkesi olduğunun da altını çizdi.

İstanbul Barosu eski başkanı, İstanbul Ticaret Üniversitesi Öğretim Üyesi Yücel Sayman’ın konuşması konferansın bir bakıma seyrini değiştirdi. Anayasa ve Ekoloji kavramlarının terminolojisi ile sözlerine başlayan Sayman, “ekolojik anayasa terminolojisi doğru mu? Anayasaya toplumsal sözleşme de diyoruz. Hak nedir? Özgürlük nedir? Bu 2 kavram şimdiye kadar anayasada tanımlanmamış durumda. Doğa’nın karar alma yetkisi bulunabilir mi? Doğa adına karar alma yetkisi başka insanlara vermek daha vahim sonuçlara da yol açmaz mı? Ekolojik anayasa dediğiniz zaman egemenliği nasıl tanımlayacaksınız” şeklinde konuştu. Ekolojik vatandaşlık kavramına da değinen Sayman, bu kavramın da tanımlanması gerektiğini sözlerine ekledi.

Çevre davalarını takip eden ve ekolojik hareketin içinden gelen avukat Mehmet Horuş, Yücel Sayman’ın sözlerine atıfta bulunarak, “İnsan merkezli toplumsal sözleşme kavramları ile ekolojik anayasayı tartışamayız” dedi. Çevre davaları ile ilgili gelinen son duruma da değinen Horuş, mevcut hükümetin her ne pahasına olursa olsun kalkınma hamlelerinin yasama ve yargı denetiminden muaf tutulduğunun altını çizdi. Nükleer ve Hidroelektrik enerji santralleri gibi Madencilik alanındaki yatırımlarda da aynı durumun gözlemlenebileceğini vurguladı. 1939 tarihli Milli Müdafaa Mükellefiyetleri Hakkında Kanun maddelerine dayanılarak acele kamulaştırma yoluna gidildiğini de sözlerine ekleyen Mehmet Horuş, zamanında sade askeri amaçlar için çıkartılan ilgili kanunun günümüzde şirketlerin menfaatleri doğrultusunda uygulandığının altını çizdi. Mevcut anayasanın 138. maddesinde “yargı kararları uygulanır” ilkesi buluınduğu ancak Bergama’dan bu yana bu ilkenin sürekli ihlal edildiğini ifade etti. Mehmet Horuş ayrıca 1982 anayasasının 56. maddesinin çevre hakkı tanıdığını, Bergamalılar bu hakkı kullanarak sokağa çıktıkları ana kadar kimsenin bu maddeden haberi olmadığını da sözlerine ekledi.

Demokratik Anayasa Hareketinden Aydın Bilgen, doğanın hak öznesi olması, kendi hakkını korumasının mümkün olup olmaması konusundaki tartışmalarla ilgili olarak, “doğa kendi sesini kendi bildiği şekilde zaten duyuruyor. En ileri teknolojilere sahip ülkelerde Fukişima Santralinde de görüldüğü üzere kendisini belli ediyor” diye konuştu.

Karadenizdeki HES projeleri ile yürütülen davaları takip eden avukat Yakup Okumuşoğlu, doğaya bir hak tanımanın hukuk açısından sakıncalar yaratabileceği yönündeki yorumlarla ilgili olarak kendisinin de dahil olduğu Türkiye Su Meclisi’nin manifestosundan “Doğa kendi başına vardır. İnsan onun parçasıdır” cümlesini okudu. Doğaya haklar tanımak yerine doğanın kendisini tanımak gerektiğini ifade eden Okumuşoğlu, “Dünyayı tüm olarak insan dili ile tanımlıyoruz. Bence insanın buna hakkı yok. Doğanın kendisi daha gelişkin bir dile sahip. Biz kendi dilimizle doğayı tam olarak tarif edemiyoruz. Doğaya hizmet etmek niyetinde isek onun kendi işleyişine izin vermeliyiz. Bu da belki insan tamamen yok olduğunda gerçekleşecek” şeklinde konuştu. Doğadaki 83 milyon türün doğa ile uyumlu bir şekilde yaşadığını, diğer tür insanın ise kedisini zeki addettiği halde bunu başaramadığını ifade ederek bundaki tezatı dinleyiciler ile paylaştı. Türkiyedeki hukuk sürecine de değinen Okumuşoğlu, “Çok dava açtık. Çok dava kazandık ama bir sonuç alamıyoruz. Bir patinajdır sürüp gidiyor. İktidar önceden yönetmelikleri değiştirirdi şimdi yasaları değiştiriyor. Elimizde kullanabileceğimiz argüman bırakmıyor. Şu andaki anayasada doğa koruma maddesi var. 56. madde ekolojik vatandaşlıktan daha da ileri bir maddedir, ilgili madde “herkes sağlıklı bir çevrede yaşama hakkına sahiptir” der. Yani vatandaş olmasanız dahi bu maddeye dayanarak kendi sağlıklı çevrede yaşama hakkınızı bu kanun çerçevesinde arayabilirsiniz.” şeklinde sözlerine devam etti. Hukuku yeniden var etmek gerektiğini de ifade eden Okumuşoğlu, “Hukuk yok. Bunu sadece ben söylemiyorum. Bir İdare Mahkemesi Hakimi bunu bana söyledi. Hukuku yeniden var etmemiz gerekiyor. Bunu var edecek olanlar da şu anda bu salonda bulunanlardır” diyerek sözlerini tamamladı.

Hacettepe Üniversitesi’nden Levent Korkut, Yücel Sayman’ın konuşmasında dem vurduğu “Doğa kendi hakkını nasıl arayabilir?” endişesi ile ilgili olarak güncel örenkleri sıralayarak sözlerine başladı. Hayvan Hakları, Çocuk Hakları, Zihinsel Engellilerin Hakları vsr durumlarda da aynı tezin öne sürülebileceğini ancak kanunda tüm bu kesimleri için haklar bulunduğunu ifade etti. “Suje olmadan da hak sahibi olunabilir” diyen Korkut, asıl meselenin “Bu hak nasıl kullanılacak?” ve “Doğayı kime teslim edeceğiz?” meselesi olduğunu belirtti. Mükemmel bir anayasanın mümkün olmadığını sözlerine ekleyen Korkut, Güney Afrika’nın kendi anayasasını 6 yılda yazdığını ama onayladıktan sonra 11 kez değiştirdiğinin altını çizdi. “Ülke ne kadar merkeziyetçi ise hak ihlalleri de o kadar fazla olur” diyen Korkut, kamuflaj yani edebi dil olarak çok iyi olan bir anayasanın uygulamada sıkıntı yaratabilecdeğini asıl amaçlanması gerekenin yaşayan bir metin haline getirmek olduğunu ifade etti. Konuşmacıların iyi bir örnek olarak sürekli Ekvador anayasasını işaret ettiklerini, kendisini 2006’da bir dönem Ekvador’da bulunduğunu, ülkede kadına karşı şiddetin had safhada bulunduğunu, eşcinsellerin alenen yakıldığı ve devlet otoritesinin buna seyirci kaldığını işin anayasa yapmakla bitmediğini o anayasanın toplum tarafından da uygulanabilir olmasının elzem olduğunun üzerine basarak söyledi. Yerelleşmenin önemine de değinen Korkut, “Nükleer ile ilgili referandum sadece Mersin’de yapılsa sonuç ne olur ülke genelinde yapılsa ne olur? Aynı şekilde derelere kurulan HES’ler ile ilgili referandum Karadeniz bölgesinde yapılsa sonuç ne olur, ülke genelinde yapılsa ne olur?” diye konuşarak yerel yönetimin ekolojik bir anayasa yolunda ne denli önemli olduğunun örneklerini paylaşarak, “ “Yerel esastır, merkez talidir” vurgusu anayasada yer almalı” diyerek sözlerini noktaladı.

Son olarak söz alan Bahçeşehir Üniversitesi ve Yeşiller Partisinden Serkan Köybaşı, şimdiye kadar yapılan konuşmalardan ekolojik anayasanın aslen bir oksimoron olduğu sonucunun çıkabileceğini ama durumun bu olmadığını ifade etti. Şu anda yürürlükte olan anayasanın kapitalist yönetim anayasası olduğunu, bunun descartes’ın “İnsan, doğanın sahibi ve efendisi gibidir” sözünden bu yana gelen bir düşüncenin yansıması olduğunu,  şimdiye kadarki “üstün insan” algısı sonucu şu andaki anayasaların ortaya çıktığını söyledi. “Biz, günümüz hukuk düzeninin hukukçularıyız” diyen Köybaşı, “Yeni bir teori üretmek durumundayız. İnsan merkezcilikten sıyrılmak gerekir. Anayasa algısı değişmeli. Bütün bilinç değişmeli. Belki şimdiki anayasanın içini boşaltıp yeniden doldurmalyız ya da tümden anayasayı yok saymalıyız ve günümüz hukukçuları kesinlikle bu yeni yasayı yazma sürecinde görev almamalılar” diyerek sözlerini noktaladı.

Konuşmaların sona ermesini müteakip dinleyiciler konuşmacılara sorularını ve kendi fikirlerini yönelttiler. Sonuç bildirgesinin 2 gün içerisinde tamamlanmasında mutabık kalındıktan sonra ekolojik anayasa konferansı sona erdi.

Yeşil Gazete