Ana Sayfa Blog Sayfa 5158

‘Buğday’ın Türküsü’ tekrar basılıyor

12 Eylül döneminde yasaklanan Yeni Türkü´nün 1979 tarihli ilk albümü ‘Buğday’ın Türküsü’, 32 yıl sonra Ada Müzik tarafından tıpkıbasım olarak yeniden yayımlanacak. Albümün sonbaharda yayımlanması planlanıyor.

sinemamuzik.com sitesinin haberinde ‘Buğday’ın Türküsü’nün öyküsü şöyle özetlendi: Ankara Bahçelievler 43. Sokak’taki evde temelleri atılan Yeni Türkü’nün doğum tarihi 1977 yılı. Hacettepe Tıp öğrencisi Zerrin Yaşar (Atakan), Hacettepe’den mezun patoloji uzmanı Selim Atakan ile ODTÜ Mimarlık’ı bitiren Derya Köroğlu’dan oluşan grup, Latin Amerika müziğinde görülen nueva cancion (yeni türkü) hareketinden etkilenerek bu ismi almıştı. Boş zamanlarında müzik yapan Yeni Türkü, ilk albümü ‘Buğday’ın Türküsü’nü 1979’da yayımladı. Çeşitli zorluklar içinde çıkardıkları albümü çalıştıkları yerlerden izin alamadıkları için konserlerle tanıtamadı grup.

Bu arada, 12 Eylül 1980’da asker, devlet yönetimine el koyunca ‘Buğday’ın Türküsü’ yasaklandı ve ancak tezgah altından satılabildi.

‘Buğday’ın Türküsü’yle ilk hedef kentli insana türküyü çağdaş normlarda vermek, diğer yanda Osmanlı kültürünün nitelikli örneklerinden yararlanarak geçmişi günümüze taşımaktı. Grubun isim babası ise kendi edebiyat dergisinin adını onlara veren şair Yaşar Miraç’tı.

Elemanların cepten para harcayarak Ankaralı Ze Plak etiketiyle çıkardıkları ‘Buğday’ın Türküsü’nde Selim Atakan’ın Nazım Hikmet, Can Yücel ve Yaşar Miraç’a ait dizelere yazdığı besteler bulunuyordu. 12 Eylül müdahalesinin hemen öncesinde yayımlanan albüm hak ettiği ilgiyi göremedi ve keşfedilemeden kenarda kaldı.

İzmir’de atletizm heyecanı

0

Atletizm Federasyonu Dış İlişkiler Koordinatörü Can Korkmazoğlu, İzmir’in ev sahipliği yapacağı Avrupa Takımlar Şampiyonası ile ilgili, ”Hazırlıklar tamam, yarış tarihini bekliyoruz” dedi.

Can Korkmazoğlu, hafta sonu İzmir’de düzenlenecek ve Türkiye’nin Süper Lig’e çıkmak için yarışacağı şampiyonayla ilgili hazırlıkları değerlendirdi. Şampiyonanın yapılacağı Atatürk Stadı’ndaki boya-badana ve kablolama gibi alt yapı çalışmalarının tamamlandığını belirten Korkmazoğlu, Avrupa Atletizm Birliği’ne (EAA) statla ilgili gelişmeleri raporladıklarını, birliğin de hazırlıklardan memnun olduğunu söyledi.

Kent merkezine ay başından bu yana şampiyonanın posterlerinin asıldığını ve en fazla tıklanan 3 yerel haber internet sitesinde de yarışla ilgili ”banner”ların döndüğünü belirten Korkmazoğlu, ”Dünden bu yana da radyolarda anonslar yapılıyor. İzmir Büyükşehir Belediyesi de 19 üst geçide büyük afişler astı” diye konuştu.

Can Korkmazoğlu, şampiyonanın biletlerinin beklenilenden az satıldığını, ancak yarış günü bilet satılıp satılmayacağına dair kendilerine çok sayıda başvuru olduğunu ifade etti. Korkmazoğlu, biletlerin, iki gün boyunca sabah saat 10.00’da satışta olacağını duyurdu.

Konak Meydanı’nda “koş, atla, at”
Korkmazoğlu, İzmirliler’e atletizmi sevdirmek için 15 Haziran Çarşamba gününden itibaren kent aktiviteleri düzenlemeye başlayacaklarını söyledi. Şampiyonanın ilk günü öğlene kadar Konak meydanında ”Koş, atla, at” sloganıyla etkinlik düzenleyeceklerini belirten Kormazoğlu, ”Atletizmin temelindeki 3 dal olan koşu, yüksek atlama ve gülle atmayı, şehir merkezine getireceğiz. Sporcularımız periyodik olarak gelip, gösteri yarışmaları yapacak. Halkı da katılmaya, kendilerini denemeye teşvik edeceğiz” diye konuştu.

Milli takımların, çarşamba günü İzmir’e gelmeye başlayacağını ifade eden Korkmazoğlu, ”Yaklaşık bin kişilik kafileyi, Swiss Otel ve Hilton’da ağırlayacağız. İki otel de stada 15 dakika mesafede. Cuma akşamı saat 20.30-22.00 arasında açılış töreni yapacağız. TRT, iki gün canlı yayın yapacak, şampiyonada yarışacak 11 ülkenin televizyonu da yayınları TRT üzerinden alacak. Şampiyona, İzmir’in tanıtımı açısından da önemli. Sadece bin kişilik misafiri ağırlamakla kalmayacağız, o ülkelerdeki bütün sporseverlere ulaşmış olacağız” ifadelerini kullandı.

Can Korkmazoğlu, bazı atletlerin, şampiyonadan sonra Dünya Atletizm Şampiyonası’na hazırlanmak için İzmir’de kamp amaçlı kalma isteğinde bulunduklarını, ülkelerine hemen dönmeyeceklerini söyledi.

“Süper Lig’e rahat çıkarız”
Korkmazoğlu, birinci ligden süper lige çıkmak için mücadele edecek Türkiye’nin, en güçlü kadroyla orada olacağını belirtti. Türk atletlerin, son zamanlarda üst üste Türkiye rekorları kırdığını, performanslarının ortada olduğunu ifade eden Korkmazoğlu, ”Süper lige çıkma konusunda çok büyük ümidimiz var. Hatta daha da iddialıyız, birinci sırada da yer alabiliriz diye düşünüyorum” dedi.

Sporseverlerin kaçırmaması gereken bir organizasyon olduğunu ifade eden Korkmazoğlu, ”Bu atletler her hafta sonu evimize gelmiyor. Atletleri bir arada izlemek için güzel bir fırsat. Bu kadar iddialı olduğu bir dönemde Türkiye’yi desteklemek önemli. İzmirliler’i stada, tüm Türkiye’yi ekran başına bekliyoruz” diye çağrıda bulundu.

Manchester United’lı Bebe Beşiktaş’ta

0

İngiltere Premier Lig şampiyonu Manchester United’ın Portekizli kanat oyuncusu Bebe bir yıllığına Beşiktaş’a kiralandı.

Bebe geçtiğimiz sezon başında, 7.5 milyon sterlin civarında bir fiyata Manchester United’a transfer oldu ancak birinci takımda kendisine pek yer bulamadı.

Manchester United’la 5 yıllık sözleşme imzalayan 20 yaşındaki oyuncu, birinci takımda yedi kez forma giydi, biri Şampiyonlar Ligi’nde olmak üzere iki gol attı.

Bursaspor ile Bursa’da oynanan karşılaşmada 1 gol atan Portekizli futbolcu, 1 gol de İngiltere Federasyon Kupası karşılaşmasında Crawley’e attı.

Bebe, Şampiyonlar Ligi’nde 4 kez forma giydi.

Beşiktaş’tan yapılan açıklamada, Bebe’nin 2011-2012 sezonu için 1 milyon euro karşılığında kiralanması konusunda anlaşma sağlandığı belirtildi.

Bebe’nin filmlere özgü hayatı

12 Temmuz 1990 tarihinde Portekiz’de doğan Bebe, çocuk yaşta annesi tarafından terk edildi ve büyük annesiyle beraber yaşamaya başladı.

12 yaşına geldiğinde yetimhaneye yerleştirilen Bebe, 2009 yılında Bosna’da düzenlenen Avrupa Sokak Futbol Festivali’nde yer alan Cais takımından davet aldı.

Bebe, bu turnuvaya, futbol sayesinde evsiz gençleri sokaklardan uzak tutmaya çalışan bir yardım kuruluşunun takımında katıldı.

Kuruluşun yöneticisi Bebe’nin ayağında eski püskü kramponlar olan, alçak gönüllü ve kibar bir genç olduğunu, ama turnuvada büyük sükse yaptığını anlatıyor.

Turnuvada tekniği ve hızıyla dikkat çeken Bebe, daha sonra Portekiz’in ikinci lig takımlarından Amadora’da forma giymeye başladı.

Oynadığı futbol ve attığı gollerle dikakatleri çeken genç futbolcu, daha sonra Vitoria Guimaraes’e transfer oldu.

Bebe kısa süre sonra Portekiz 19 Yaş Altı Milli Takımı’nda oynamaya başladı.

Bebe takma adıyla bilinen Tiago Manuel Dias Correia, Avrupa Sokak Futbolu Festivali’ne katılmakta olduğu sırada takım arkadaşlarına yarı şaka yarı ciddi, bir gün Cristiano Ronaldo’dan daha büyük bir futbolcu olacağını söylemişti.

Orta saha oyuncusunun Lizbon’ın dış mahallelerindeki bir evsizler yurdundan, dünyanın en büyük futbol kulüplerinden birine ulaşması bir yıldan az bir süre aldı.

Bebe’nin Portekiz’in önde gelen kulüplerinden Guimares’e transfer olmasının ardından hem Manchester United hem de Real Madrid kendisiyle ilgilenmeye başladı ve United erken davranan taraf oldu.

Bebe, United’a transferi ardından “çok mutluyum, bir gün büyük bir kulüpte oynamayı hayal ediyordum, bu rüyam sonunda gerçek oldu” diyordu.

Alex Ferguson da, potansiyeli olan bir futbolcuyu transfer ettiklerini belirterek, ”genç bir hammadde” olarak nitelediği Bebe’yi işleyip geliştireceklerini söyledi.

Ancak o zamandan bu yana Bebe United’de bekleneni veremediği gibi, Ferguson, daha sonra transferi öncesinde şahsen izlemediğini itiraf ettiği bu oyuncu nedeniyle yoğun eleştirilere hedef oldu.

Son Dakika: Ankara sular altında

16 Haziran’a Ankara kara bulutlarla başlamıştı. Saat 14.00 gibi başlayan sağanak yağmur ve bazı bölgelerde de dolu yarım saat içerisinde Ankara’yı sular altında bırakmaya yetti. Şu anda bir alt geçitte sular altında kalan arabalar olduğu biliniyor. Yetkililerden ise henüz bir açıklama yok.

Anadolu sağcılığını ne yener? – Gün Zileli

Seçim sonuçları her ne kadar “blok”çuları memnun edecek nitelikteyse de, genelde devrimci güçleri pek memnun edecek bir sonuç yok ortada. AKP artı MHP’nin oluşturduğu Anadolu sağcılığının oranı, seçime katılmayanları ve iptal oylarını da hesaba katarsak %60’tır. Anadolu sağcılığının karşısında yer alan muhalefet (CHP artı BDP) ise, yine seçime katılmayanların ve iptal oylarının hesaba katılmasıyla %40 olarak hesaplanabilir. Şahsen beni parlamentodaki bileşim ya da AKP’nin milletvekili sayısından çok bu oran ilgilendiriyor.

Bu oran bize neyi gösteriyor? Anadolu sağcılığının egemenliğinin taş gibi yerli yerinde durduğunu gösteriyor. Bir gerileme yok, taşlaşma var.

Nedir bu taşlaşmaya yol açan? Bunda birinci rol, AKP’nin becerilerinden çok muhalefetin başını çeker gibi görünen CHP’nin beceriksiz politikalarıdır. CHP, Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığa gelmesinden sonra eski politikalarında değişiklik yapar gibi yaptı ama halka umut verecek hiçbir değişikliğe gitmedi diyebiliriz. Eski devletçi yönelimlerini bir kenara bırakmazken, aklı sıra ekonomik bazı sloganlarla halkın teveccühünü kendisine çekebileceğini sandı. Oysa insanların karnı ekonomik vaatlere, demagojilere ve yalanlara toktu. Diğer yandan CHP, geleneksel laikçi yöneliminde de radikal bir değişime gitmedi. Kısacası CHP, tutum olarak en yerinden kıpırdamaz, en hantal, en muhafazakâr parti olduğunu bir kez daha kanıtlamış oldu ve bunun karşılığını da oy oranında ancak %2’lik bir kıpırdanma sağlayarak aldı. Kılıçdaroğlu başarısız oldu.

Anadolu sağcılığı ile muhalefet arasındaki %60-%40 oranını tersine çevirecek (bu oran 1974-1977 yıllarında tersine çevrilebilmişti) atılımın unsurları ne olabilir?

Bence bunun iki hayati koşulu vardır:

Birincisi, laiklik-dincilik çekişmesinin yerine sınıf çatışmasını egemen kılmak. O zaman Anadolu sağcılığının demagojilerinin alt edilmesinin yolları açılacak, sağcı taşlaşma ortasından yarılacak ve İslam kültürünün etkisi altındaki yoksul kitleler devrimci yönde bir akış içine girebileceklerdir. Sınıfsal çelişme derken, CHP’nin son zamanlarda yaptığı gibi ekonomik demagojileri asla kastetmediğimi, tam tersine gerçekçi bir sınıf analiziyle, Anadolu sağcılığının üst kesimleriyle alt kesimleri arasındaki sınıf çatışmasını körüklemekten söz ettiğimi belirtmeliyim. İslam kültürü içinde de bir sınıfsal bölünme ve çatışmanın kaçınılmaz olduğunu, bu kültürün içinde yer alan kitlelerin homojen olmayıp, farklı çıkarlara sahip sınıfsal kesimlerden oluştuğunu bilmek gerekir.

İkincisi, Anadolu sağcılığına karşı topyekûn bir kültürel savaş açmanın zorunluluğunu kavramak gerekir. Kültürel savaş derken, kesinlikle CHP’nin ya da ulusalcıların yaptığı gibi bir laiklik-islamcılık kutuplaşmasından söz etmiyorum. Tam tersine, bu modası geçmiş çatışma kesinlikle terk edilmelidir. Ancak bunun terk edilmesi, Anadolu sağcılığına karşı bir kültürel savaşın da terk edilmesi anlamına gelmemektedir. Köhnemiş Anadolu sağcı kültürüne karşı yeni bir alternatif gerekiyor. Bu alternatif, ne  Alevilik ne laiklik, ne de Atatürkçülüktür. Bu alternatif, yepyeni bir devrimci kültürdür. Merkezine ekolojiyi, sınıf mücadelesini, kadını, anti-kolonyalizmi, bütün ezilenleri alan yeni bir devrimci kültür. Anadolu sağcılığının gerçek alternatifi olan bir sınıf kültürü.

Birgün

Taner, şöhretinin sahibi mi? – Orhan Tekelioğlu

‘‘Hayatta kalabilmek” değil miydi “survivor”ın anlamı? Toplumu vahşi bir orman gibi tahayyül eden, insanları ormanın içinde, yapayalnız “mücadeleciler” olarak tanımlayan, rekabet olmadıkça “kazanmanın” mümkün olmayacağını varsayan modern kapitalist aklın ekranlara bir hediyesi bu reality şov. Akıl modern de olsa, yarışmacılar “dayanışmacı” bir kültürden gelince işler karışıyor. Dayanışmacı deyince akla ahlaki değerlerle şekil bulan bir destek sistemi gelmesin, aksine daha sonra alınacak yardımlar için bir tür “ödünç” verme burada söz konusu olan. Tipik bir Türkiye simülasyonu anlayacağınız: Ben sana bu yardımı yaptım, sen de bana zamanı gelince şu yardımı yaparsın ve böylece hep biz kazanırız! Gruplar oluşturmalı, gruplar halinde kalmalıyız, “bireysel” olarak mücadeleye kalkışmak düzeni bozmaktır, asla ve kat’a yasaktır. Türk tipi ‘Survivor’daki bu aklı Taner farkında olmadan bozdu, darmaduman etti. İşin bozulduğu o kadar açık ki, yarışmaya başlarken bir “ünsüz” olan Taner’in ekrandaki şöhreti, her kimse, kendisini bile çoktan aştı. Yazılı kültürün şöhretleri halen ayak direseler de bu devrin şöhretleri ekranda can buluyor ve zamanı geldiğinde ekranda sönüyorlar! Ekranın inanılmaz bir çekiciliği (“şehveti”) var izleyici için, ekrandaki insan her şeyini ifşa (“teşhir”) edebiliyorsa, izleyici-izlenen ilişkisi kolayca bir “sosyal pornografiye” dönüşüyor.

Ekran şöhreti ve Şans
ABD’de yıllardır “başarıyla” kotarılan ucube (freak) şovların sırrı burada. Aslında, size en benzemeyene bakarak kendinizi buluyor, “normalinizi” oluşturuyorsunuz. Demek ki, Acun Ilıcalı’nın bir TV yapımcısı olarak şapka çıkartılan başarısını, toplumsal normların dışında davranabilen insanları usturuplu bir biçimde ekrana taşıyabilmesinde aramalıyız. Zaten Taner de, bir arkadaşının teşvikiyle ‘Yetenek Sizsiniz’e katılıyor ve asıl arzusunun ‘Survivor’a katılmak olduğunu ilk olarak orada belirtiyor. Ondaki “sıradışı” ekran potansiyelini fark eden Ilıcalı sayesinde de önce bir “gösteri öznesine” ve neticede bir “ekran şöhretine” dönüşüyor. Ama ne şöhret? Hakkında onlarca yazı yazılan, arkadaşları TV programlarına davet edilen bu ekran kahramanı, uzunca bir cümleyi bile baştan sona kadar kuramıyor. Sık sık çizgi filmlerden öğrendiği anlaşılan tuhaf nidalarla kendini ifade etmeyi tercih ediyor ya da daha da tuhafı etrafta gördüğü her şeye atlamayı, hoplamayı marifet biliyor. Jerzy Kozinski’nin dilimize ‘Bir Yerde’ (Being There) diye çevrilen ve sonra filmi de çekilen (Merhaba Dünya) ve Peter Sellers’ın oynadığı ana kahramanı ‘Şans’a (Chance) benziyor biraz Taner’in ekran kişiliği. Sıradışı bir kişiliğe sahip olan Şans, evlat edinildiği evde dış dünyadan kopuk bir şekilde bir bahçıvan olarak yaşar. Dünyaya dair tüm bilgisinin kaynağı televizyonda gördüklerinden başka bir şey değildir. Vasisi öldükten sonra dışardaki dünyaya çıkmak durumunda kalan Şans’ın ekrandan devşirdiği bilgiler dış dünyadaki “şansını” azaltmaz, aksine arttırır, sonunda ABD Başkanı’nın danışmanı olur.

Linç hakkı!
Benzer bir durum Taner için de geçerli, çocuklara yönelik çizgi filmlerden oluşan bir dünyanın, bir dilin dışavurumu gibi. Söylediklerinden anladığımıza göre, iç dünyasının kahramanları ekranda gördüğü karakterlerden oluşuyor, çocuklar için tasarlandığından, bu ekran anlatılarında olabildiğince basit ve detaysız bir olay örgüsü kullanılıyor. Taner için detaya gerek yok zaten. Bu nedenle, bir gözünü kapatınca kendini korsan zannediyor, başına yapraklardan bir taç takınca Sezar, zaten eski aşkı da Kleopatra oluyor, ruhu ise her daim Tazmanya canavarı. Bu arada, ne Brütüs’ten haberdar ne de Roma tarihinden. TV tarihinin en sığ tipinden müthiş bir şöhret yaratma yolundayız. Öyleyse, soru şu: Taner, neden izleyiciyi sıkmıyor? Ya da tersinden soralım: Ağaçlara kedi gibi tırmanıp inememe, gördüğü her şeyin üstünden atlama hevesi gibi birkaç “sıradışı” özelliği dışında, bu gencin nasıl bir albenisi var izleyici için? Birçok cevabı içinde barındıran bu sorunun mümkün cevapları arasında, yukarıda sözü edilen, normal ile normal dışı arasındaki mesafe var, belli ki. Taner’e bakarak hayatlarını “normalleştiriyor”, kendi sıradanlıklarını kutsayabiliyor geniş kitleler. Ama bir de işin “eğlence” yanı var ki, “postmodern zalimliğin” yalansız dolansız bir halini tarif ediyor. Ekrandakine saldırmak meşrudur! TV ekranının yeni medya araçları yardımıyla eklediği diğer ekranlarda (YouTube’dan bloglara, gazetelerin sitelerindeki okur yorumlarından, şova ilişkin forum alanlarına kadar) en savunmasız, en saldırıya açık kişilik Taner. İstediğini, istediğin kabalıkta yazabiliyorsun. Ekranda kazanılan şöhretin ardında böyle bir “linç hakkı” da var. Lince ne kadar imkan veriyorsan o kadar taraftarın olabiliyor ve böylece “ekranda kalma” hakkın da.

Asıl sahip
En baştaki tanım anlam kazanıyor artık. ‘Survivor’da başarılı olmanın oyun kazanmayla falan alakası yok belli ki, mühim olan ekranda eğlendirme potansiyelini gösterebilmek ve “eğlence bitmesin” SMS oylarıyla, ekranda varolma hakkını kazanmak. Bu hakkı Taner, ekran başında onunla “eğlenilmesine” takmayarak kazanıyor. Nihat Doğan’ın usta bir siyasetçi gibi konuşarak, her şeyi dev aynasındaki dünyasına oturtarak, uzun cümlelerle kurduğu şöhretin tersi bir şöhret bu. Yine de, ikisi de aynı dünyanın iki ayrı dinamiğini ele veriyor. Birisi, yıllar içinde kazandığı şöhreti, ekranda daha da pekiştirmek için elinden geleni yapıyor, hırslanıyor, manevi değerlere sesleniyor, coşuyor, ağlıyor. Diğeri tek hayali olan şöhreti yakalamanın mutluluğuyla, ekranda daha da tuhaf ne yapabilirim diye çırpınıp duruyor, sürekli espri yapmaya çalışıyor, hopluyor, zıplıyor. Her ikisi de, kendilerinden bir başkası gibi söz ettiklerine göre, “şöhret” olduklarını sanıyorlar. Ne yazık ki, şöhretin esas sahipleri ekranda asla görünmeyen, mesaj atarak, yorum yazarak odalarından bir ekrana (TV ya da bilgisayar) bakan, ekrandakilerin “eğlendirme değerini” ölçüp biçen, ona göre “şöhret sahibini” izleyip izlememeye karar verenler.

Radikal

Bahman Ghobadi SineMardin film festivalinde

Bu seneki teması ‘Otorite’ olan Türkiye’nin senaryo ağırlıklı tek film festivali SineMardin 24-30 Haziran 2011 tarihleri arasında Mardin ve Erbil’de sinemaseverlerle buluşacak.

SineMardin Uluslararası Mardin Film Festivali bu sene birçok ilke imza atacak. Bu seneki teması ‘otorite’ olan SineMardin, ‘Gezici Çocuk Filmleri’ ile Mardin ve ilçelerini gezerken, birçok ünlü yönetmenin ödüllü filmleri Mardin’li sinemaseverlerin beğenisine sunacak. Festivalde bu sene de bir çok atölye çalışması yapılacak. Eşzamanlı olarak Erbil’de de ödüllü filmleri sinemaseverlerle buluşturacak olan festival bu anlamda bir ilki gerçekleştirecek.

24-30 Haziran tarihleri arasında gerçekleşecek olan 6. SineMardin Uluslararası Mardin Film Festivali’nin en büyük özelliği ise programına bir film festivalini davet ediyor olması.  2.El Film Festivali, kısa film arşivini SineMardin’e açarak kurumsal isbirlikteligini önümüzdeki yıllarda daha ileriye götürecek bir süreci başlatacak. Aynı zamanda, ülkemizde film festivallerinin yapısal ve etik sorunlarının dile getirileceği bir basın toplantısıyla duyurulacak olan bu işbirlikteliği bir film festivalleri birliği oluşturulması gerekliliğini bir kez kez daha vurgulayacak.

 

Festival afişi Harun Antakyalı’dan

SineMardin’in bu yıl ki festival afişi Harun Antakyalı tarafından tasarlandı. Özgür figür tarzıyla metropol ve otorite kavramları üzerine çalışmalar yapan Antakyalı, festival sürecinde Mardin’li genç sanatçılarla bir de söyleşi yapacak.

 

Bahman Ghobadi SineMardin’de

Yeni nesil İran sinemasının önde gelen yönetmenlerinden Bahman Ghobadi SineMardin’e konuk olacak. Özel bir programla dört filmi gösterime sunulacak olan Ghobadi, son filmi olan İran’lı Kediler (No one knows about Persian Cats) gösterimiyle Mardin’li sinemaseverle buluşacak.

 

Bahman Gobadi, 2000 yılında “Sarhoş Atlar Zamanı” filmiyle Cannes Film Festivali’nde “Altın Kamera Ödülü”, “Genç Sinema Ödülü” ve “Fipresci Ödülü”ne layık görülmüştü. “Kaplumbağalar da Uçar”, “Yarım Ay” ise sinemacının diğer tanınan ve ödüllü filmleri.

Mardin Film Ofisi işbirliğiyle gercekleştirilecek olan SineMardin kapsamında geçen senelerde olduğu gibi bu sene de film analizleri, kurgu ve senaryo üzerine atölye çalışmaları yapılacak. Genç sinema sanatçıları, yönetmen ve öğrencilerin katılımıyla gerçekleşecek faaliyetler bütün halka açık ve ücretsiz olacak.

Yeşil Gazete

Yeşiller Partisi “Seçim değerlendirmesi”ni açıkladı

Yeşiller Partisi Parti Meclisi, 12 Haziran 2011’de gerçekleşen Genel Seçim için bir değerlendirme yayınladı.

Açıklama şu şekilde:

Yeşiller Partisi olarak geride bıraktığımız 12 Haziran genel seçimlerinin, Türkiye’nin demokrasisindenki bütün kusurların düzeltilmesinde ve normalleşme yolunda bir başlangıç olmasını diliyoruz.

Seçimde desteklediğimiz Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloğu yaklaşık %6 oy alarak TBMM’ye 36 milletvekili sokmuştur. Bunun büyük bir başarı, önemli bir kazanım olduğunu düşünüyor ve bütün milletvekillerimizi kutluyoruz.

Bütün engellemelere rağmen Kürt siyasi hareketi ve Türkiye sosyalistlerinin önemli bir bölümü TBMM’yi, yani parlamenter sistemi meşru mücadele zemini olarak benimsediklerini göstermişlerdir. Bu da Türkiye’de barışın sağlanması, demokrasinin geliştirilmesi ve siyasi istikrar için çok önemlidir.

Bu vesileyle seçim kampanyasında özveriyle çalışan ve emek veren herkese teşekkür etmek istiyoruz. Blok milletvekillerini Meclis’te ciddi bir mücadele bekliyor. Biz de Yeşiller olarak barış, demokrasi ve ekoloji mücadelesinde Blok milletvekilleriyle birlikte çalışmaya devam etmeyi umuyoruz.

Ancak bu sonuç %10 seçim barajının yarattığı temsil krizini gözlerden uzak tutmamalıdır. Hem %10 barajı, hem de Siyasi Partiler Kanunu ve seçim kanunlarındaki antidemokratik hükümler nedeniyle seçmen iradesi bu seçimlerde de Meclis’e tam olarak yansımamıştır. Herkesin bildiği gibi barajın olmadığı bir seçimde, Blok da çok daha fazla milletvekili çıkarabilirdi. Mevcut dağılım önceki seçimlerde olduğundan daha dengeli görünse de baraj sürdüğü sürece bu durum kalıcı olmayacaktır.

Bağımsız adaylık adaletsiz seçim sistemini aşmak için geliştirilmiş bir ara yöntem olarak bu kez daha başarılı bir şekilde kullanılmıştır. Ancak bu durum sistemin çarpıklığını ortadan kaldırmıyor. Seçim barajının kaldırıldığı, parti içi demokrasinin önünün açıldığı, liderlik sultasının engellendiği ve partilerin özgürce örgütlenmelerinin önündeki engellerin kaldırıldığı demokratik bir seçim sistemine ve bir bütün olarak siyasetin önünün açılmasına olan ihtiyaç giderek artıyor.

AKP hükümetinin üçüncü dönemde, tek başına iktidarını -üstelik oyunu artırarak- sürdürmesi toplumsal ve siyasi muhalefeti üç önemli konuda ciddi bir mücadelenin beklediğini gösteriyor:

1- KÜRT SORUNUNUN ÇÖZÜMÜ VE BARIŞ YOLUNDAKİ KARARLILIĞIMIZ ARTMALIDIR

Blok adaylarının Meclis’e yüksek bir oy oranıyla seçilmesi barış yolunda bize umut veriyor. Bu sonuçlarla Kürt siyasi hareketi artık Türkiye’nin siyaset sahnesinde daha yüksek bir temsil gücüne sahiptir. Kürt halkının seçilmiş temsilcilerinin Meclis’te daha güçlü bir şekilde yer alması diyalog sürecinin başlatılması ve demokratik çözümün önünün açılması yolunda önemli bir fırsat sunuyor.

Bunun için öncelikle hükümetin silahları susturmak konusunda samimi ve kararlı olması gerekiyor. Kürt sorununun çözümü için sadece iktidar partisinin değil, tüm siyasi partilerin ve toplumsal kesimlerin yapıcı katkısı gerekir. Çözüm  için askeri operasyonların sonlandırılması ve olası can kayıplarının önlenmesi, Kürt halkına ve temsilcilerine yönelik ötekileştirmenin durdurulması ve terörist algısı yaratmaya yönelik manipülasyonlardan vazgeçilmesi önceliklidir.

Ayrıca, seçilmiş temsilciler, belediye başkanları ve BDP yöneticileri başta olmak üzere KCK tutukluları en kısa zamanda serbest bırakılmalı, bunun için yasa değişiklikleri yapılmalıdır.  Kürt halkının Meclis’teki ve yerel yönetimlerdeki seçilmiş temsilcileri ancak demokratik kanallar sonuna kadar açıldığı ve düşünce özgürlüğü garanti altına alındığı zaman barışın dilinin konuşulması için öncü rol oynayabilirler.

Kürtlerin anadilde eğitim hakkı gibi en meşru talepleri artık görmezden gelinemez. Seçim sonuçları aynı zamanda Kürtlerin yerinden yönetim ve özerklik fikrine sahip çıktıklarını da göstermiştir. Hükümet, halkın güçlü yerel yönetimlerle kendi kendini yönetme talebinin meşruiyeti konusundaki önyargıların aşılmasını sağlayabilir.

Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi için yapılacak reformlar, hem demokrasiyi güçlendirecek, hem ülkenin yönetilebilirliğini artıraracak, hem de Kürt sorununun çözümünü kolaylaştıracaktır. Biz Yeşiller olarak bütün Türkiye’de, herkes için yerinden yönetimi ve özerkliği savunuyoruz. Eğer seçim sonuçları Başbakan’ın iddia ettiği gibi artık demokrasinin Türkiye’de kök saldığını gösteriyorsa, halkın daha güçlü yerel yönetimlerde kendi kendini yönetmesine ilişkin korkuların da aşılmış olması gerekir.

Kürt sorununun şiddetsiz ve demokratik çözümü için, milliyetçiliğin ayrıştırıcılığına karşı birlikte yaşama iradesi konusunda ve silahların ve şiddetin dilini konuşmaktan vazgeçmek için, Türkiye halkı büyük bir kararlılık göstermiştir. Hem hükümet, hem de Kürt siyasi hareketi, elimize geçen, TBMM merkezli bu büyük fırsatı kaçırmamalıdır.

Kürt sorununu aşmak ve 30 yıl süren bir savaşın ardından barışa ulaşmak için alınması gereken mesafe, eğer istenirse, artık çok kısadır. Önümüzdeki dönemde bütün siyasi partilerin ve sivil toplumun önündeki en önemli mücadele alanı işte budur: Şiddeti bitirmek ve barışı inşa etmek. Artık bu sorumluluktan kaçamayız.

2- YENİ ANAYASA VE NORMALLEŞME SÜRECİ HERKESİN KATILIMIYLA BAŞARILMALIDIR

Seçim sonuçlarıyla AKP’nin anayasayı tek başına değiştirmeye kalkmasının önü kapanmıştır. Meclis’te ortaya çıkan tablo, 330 sandalyenin altında kalan iktidar partisinin diğer partilerle uzlaşma aramadan yeni bir anayasa yapmasını imkansız kılıyor. Bugün yeni ve sivil, demokratik, özgürlükçü ve ekolojik bir anayasaya olan ihtiyacımız her zamankinden fazla. Ancak AKP’nin çoğunlukçu bir anlayışla, kendi doğrularını yeterli görerek bir anayasa yapmaya kalkması kriz yaratır.

Şu anda yapılması gereken şey, Meclisteki ve Meclis dışındaki bütün partilerin, sivil toplum örgütlerinin ve toplumun geniş kesimlerinin katılımını sağlayacak bir Anayasa yapım yönteminin geliştirilmesidir. Bu da sanıldığı kadar zor değildir. Ancak Başbakan Erdoğan’ın seçimden hemen sonra bu yönde verdiği söz ‘balkonda’ kalmamalıdır. Anayasa aceleyle, büyük partiler arasında kapalı kapılar arkasında yapılacak pazarlıklarla ya da sürecin bütün meşruiyetini ortadan kaldıracak vekil transferleriyle değil, demokratik ve katılımcı bir anlayışla hazırlanmalıdır.

Siyasi sistemdeki tıkanıklığı açacak yasa değişiklikleri ise Anayasa’nın hazırlanması sürecinde hiç beklenmeden yapılabilir.  Siyasi sistemin normalleşmesini sağlayacak bu değişiklikler asgari olarak şunları içermelidir:

  1. %10 seçim barajı kaldırılmalıdır.
  2. Siyasi partilerin seçime girme yeterliliği kazanması için konulan 41 il barajı kaldırılmalıdır.
  3. Siyasi Partiler Kanunu’ndaki yapısal kısıtlamalar tamamen kaldırılıp, her partinin kendi anlayışı doğrultusunda örgütlenmesinin ve yapılanmasının önü açılmalıdır.
  4. Partilerin milletvekili adaylarını ön seçimle belirlemesi sağlanmalı, siyasi partiler kanununun lider sultasını pekiştiren hükümleri kaldırılmalıdır.
  5. Partiler arasındaki seçim ittifaklarının ve partisiz listelerin seçimlere girmesinin önü tamamen ve resmen açılmaldır.
  6. Siyasi partilere yapılan devlet yardımındaki adaletsizlik ortadan kaldırılmalı,bütün partilere seçimlerde aldıkları her bir oy başına hazine yardımı verilmelidir.
  7. Politik aktiviteler ve gösterilerle, düşünce, ifade ve yayın özgürlüğünün önündeki bütün engeller kaldırılmalıdır. Basın ve internet özgürlüğü, gerçek anlamda güvence altına alınmalıdır.

Ancak bu düzeyde bir sivil siyaset, ülkede normal bir demokrasinin kurulmasına doğru bir adım atılmasını sağlar.

Türkiye’de ne yazık ki hala 12 Eylül askeri darbesinden kalma, siyaset yapmayı kabahat olarak gören, otoriter muhafazakarlığa eğilimli, muhalefeti bastırmaya, azınlıktaki görüşleri ve yaşam biçimlerini dışlamaya, çoğunluğun baskıcı yönetimini kurmaya ve korumaya yönelik bir anlayış sürmektedir.

Yeni Anayasa, sadece metniyle değil, yapım süreciyle de bu deli gömleğini üzerimizden yırtıp atmamıza vesile olabilir.

3- AKP’NİN SINIRSIZ EKONOMİK BÜYÜME POLİTİKALARININ YARATTIĞI DOĞA YIKIMINA KARŞI MÜCADELEYİ YÜKSELTMELİYİZ

AKP’nin sınırsız ekonomik büyüme anlayışını çılgın projelerle seçim vaadi haline getirdiği bir seçim kampanyasının ardından yüksek bir oy oranıyla tekrar iktidar olması, ekoloji hareketlerinin işinin önümüzdeki dönemde çok daha zor olacağını gösteriyor.

Türkiye’de insanlar aslında hükümetin nükleer enerji planlarını, giderek artan doğa yıkımını ve sınırsız büyüme anlayışının yarattığı ekolojik sorunları endişeyle izliyor. Ancak dünyanın hiçbir yerinde, daha iyi yaşamak ve daha fazla tüketmekle, geleceğimizi kaybetmek arasındaki bağı kurmak, bunu da seçim sonuçlarına yansıtmak kolay değildir.

Türkiye’de yaşayan insanlar dünyanın çoğu yerinde olduğu gibi küresel ısınmanın yaratacağı yıkımı da, HES’lerin dereleri kurutmasını da, altın madenlerinden yayılan siyanür gibi zehirleri de istemiyor. İnsanlar sadece kendilerinin değil, çocuklarının da daha iyi bir dünyada yaşamasını istiyor.

Ancak sınırsız, ölçüsüz ve bedelini doğamız ve geleceğimizle ödediğimiz bir ekonomik büyümenin tek seçenek olarak dayatıldığı bir sistemde, seçmenler birbirinden farksız ekonomik programlar arasında seçim yapmak zorunda bırakılıyor. AKP, birbirine benzeyen bütün bu partiler arasında en saldırgan, en yıkıcı, doğaya ve geleceğimize en fazla kasteden ekonomik programı uygulamaya koymuş durumda. Nükleer santraller, HES’ler, termik santraller, üçüncü köprü, ‘çılgın’ kent projeleri, madenler ve diğer yıkıcı yatırımlarla, aynı zamanda üzerinde yaşadığımız gezegeni de hızla tüketen bir tüketim toplumu seçeneksiz kılınıyor.

Bu seçim sonuçlarının gösterdiği gerçek, bu yıkıcı politikalara karşı her zamankinden daha güçlü bir mücadele vermek zorunda kalacağımızdır. Ekoloji mücadelesi yürütenler, nükleer karşıtları, yeşiller ve çevreciler, doğaya yönelik saldırıları çok daha kararlı bir şekilde izlemek, gündeme taşımak, insanların dikkatini çekmek ve gerçekleri ortaya koymak zorundalar.

Kendi içinde çekişen değil, AKP’nin bu yıkıcı politikalarına karşı mücadele eden, kararlı ve güçlü bir hareket yaratmalıyız. Ekolojik kriz ve doğa yıkımı sadece başka bir dünyayı düşleyerek engellenemez.

Meseleyi politikleştirmek zorundayız: Siyasi partilerde politika üreterek, sokakta, Meclis’te, sivil toplum örgütlerinde, kampanya ve eylemler örgütleyerek, son yıllarda giderek yükselen mücadelemizi bütün topluma mal etmeliyiz. Siyasi bir alternatifi, yeşil bir alternatifi topluma duyurmak zorundayız. Yaşadığımız ekolojik krizin siyasi yönü ancak böyle görünür hale gelir ve mücadelemiz seçimlere ancak böyle yansıyabilir.

Bu seçimler ne olursa olsun bize umut vermek zorunda. Türkiye’yi ve dünyayı ancak demokrasi içinde ve özgürlükleri geliştirerek değiştirebiliriz. Türkiye artık darbeler dönemini aştı. Buradan gerçek demokrasiye ve özgürlüklere doğru gerçek bir hamle yapabiliriz. Ancak mevcut siyasi anlayışların demokrasi adına da, yaşam politikalarına dair de söyleyecek yeni bir sözü yok. Bu seçeneksizliği aşmanın tek yolu yeşil politikayı güçlendirmektir. Yeşiller Türkiye’de henüz topluma malolmuş bir siyasi seçenek oluşturabilmiş değiller. Ancak bunu başarmak hepimizin elinde.

Şimdi Yeşiller Partisi’ni Türkiye’nin yeni siyasi alternatifi haline getirmenin tam zamanı. Daha fazla vakit kaybetmeden ekoloji hareketini tüm topluma mal etmek için, demokrasi ve barış mücadelesini yeniden kurmak için, yeşil ekonomik bir alternatif yaratmak için Yeşiller Partisi’nde buluşmanın zamanıdır.

Bu seçimden çıkan en önemli umut, mücadele kararlılığımız olsun. Ve yeşil bir gelecek düşleyen herkesle birlikte şimdiden 2014 yerel  seçimlerine yeşil politikalarla, Yeşiller Partisi çatısı altında girmek için hazırlanmaya başlayalım.

Yeşiller Partisi’nde yeni bir siyasi alternatif kurmaya… Yeşiller Partisi’nde mücadeleye…

YEŞİLLER PARTİSİ
PARTİ MECLİSİ

Güç günlere doğru – Oya Baydar

“Günler ne zaman kolaydı ki!” dediğinizi duyar gibiyim. Kendimi bildim bileli, çok kısa süren barışçı, coşkulu, umutlu aradönemler dışında hep güç günler yaşadık bu ülkede. Birey olarak yaşadığımız sıkıntılardan, huzursuzluklardan, yoksunluklardan söz etmiyorum. Bu yazı, son seçim sonuçları üzerine de değil, “Güç günlere doğru” derken daha derin, daha ciddi güçlüklerden, çözümü zor görünen çelişkilerden, sorunlardan söz ediyorum. Üstelik sadece ülke çapında değil, bölge çapında sorunlar söz konusu.

Dünyanın, epeyce uzun süreceği anlaşılan bir değişim ve yeniden yapılanma sürecine girdiği, bu sürecin özellikle bölgemizde çetin ve çatışmalı aşamalardanr geçeceğinin belli olduğu, sorunların ulusal çözümlerinin bölgesel çözümlerle her zamankinden daha fazla iç içe geçtiği bir dönemdeyiz. Böyle bir dönemde Türkiye, oldukça sert bir toplumsal değişim ve dönüşüm geçiriyor. Toplumun temelleri, tıpkı deprem öncesinde olduğu gibi on yıllardır biriken enerjinin zorlamasıyla sarsılıyor; üstündeki siyasal, ideolojik, kültürel, sosyolojik yapıları sallıyor, yer yer yıkıyor. Aslında daha yumuşak, mesela 4-5 şiddetinde yaşanabilecek bu toplumsal-tarihsel depremin şiddeti, özellikle de son elli yıldır toplumun kabuğunu çatlatmasının önüne koyulan engeller yüzünden (Sünni-Türk milliyetçiliğinin ideolojik hegemonyası, baskı, vesayet, darbe, inanç ve düşünce özgürlüğünün kısıtlanması, vb.) artıyor. Yumuşak geçiş imkânı zayıflıyor.

Fazla mı kötümserim bilmem ama, bugün Türkiye’de siyaset alanında ister sağda, ister solda, ister merkezde konuşlansın, kendini ister ulusalcı, ister laik, ister Müslüman muhafazakâr, ister liberal, ister sosyalist, komünist olarak tanımlasın, hiçbir siyasal odak veya yapı bu büyük değişim döneminin sorunlarını 21. yüzyılın gerektirdiği ufuk genişliğiyle, insan odaklı olarak ve uzlaşmayla çözmeye aday görünmüyor bana.

Seçimlerin hemen ardından, önümüzdeki günlerde siyaseti ve ülkenin geleceğini belirlemeye aday iki ana akımın AKP ve BDP olduğu seçim sonuçlarıyla bir kez daha kanıtlandı. Ülke gündeminin ilk ve en önemli maddesinin yeni anayasa ve Kürt sorunu olacağı da ortada. İki konu, iki sorun, gündemin iki maddesi demiyorum, çünkü anayasaya hakim olacak ruhu, anayasının özünü Kürt sorununa nasıl yaklaşıldığı, çözüm anahtarının nerede görüldüğü, bu ülkede barışı, özgürlükleri, çoğulculuğu, halkların demokratik bir Türkiye’de birlik içindeki özerkliğini sağlayabilecek o sihirli sözcük ve cümlelerin neler olacağı belirleyecek. Etnik kör: yani hiçbir milliyetçi çağrışım içermeyen, artık iflas etmiş olan “Türklük” zorlamasından arınmış Türkiyelilik ve eşit yurttaşlık temelinde bir anayasa nasıl yapılacak? İdeolojik kör: yani hiçbir ideolojik dayatma taşımayan böylelikle de en geniş düşünce ve inanç özgürlüğünü güvence altına alırken, kültürel çoğulculuğu sağlayacak bir anayasa nasıl mümkün olacak? 21. yüzyıl başında değişim dalgalarına kapılmış, kabuğunu çatlatmış ve artık yüz yıl öncesinin, seksen yıl öncesinin, hatta otuz yıl öncesinin dar giysileri içinde bunalan Türkiye toplumu, bu yaşlı devleti ve onun Türk milliyetçiliğine dayalı ideolojik hegemonyasını kıracak özgürlükçü bir anayasaya nasıl kavuşacak? Başka türlü söylersek, devleti koruma odaklı yasakçı anayasadan bireyin devlet ve tüm otoriteler karşısında korunmasına odaklı, devletin değil yurttaşın efendi olacağı özgürlükçü bir anayasaya nasıl geçilecek? Bu soruların cevabı da yine Kürt sorununa yaklaşımda gizli. “Devletin ve milletin bölünmez bütünlüğü” yerine, yurttaş olarak bireyin hakları, özgürlükleri ve esenliğini ikame etmiş bir anayasa, ancak Kürt sorununda atılacak ileri adımlarla inşa edilebilir gibi geliyor bana.

İşte, “güç günlere doğru gidiyoruz” dememin, gamlı baykuşluk yapmamın nedeni tam da bu. Ülkemize ve tek tek hepimize barışın, huzurun, geleceğe güven ve umudun gelebilmesi için bu sorunun çözümü gerekiyor. Ancak başta seçimlerin tartışmasız galibi AKP ve yine tartışmasız bölgesel gücü BDP olmak üzere, mevcut siyasal aktörlerin sorunun çözümü için yeterince hazır, kararlı ve istekli olmadıklarını düşünüyorum. Bundan iki yıl önce Kürt açılımı projesini izleyen günlerde çözümü engelleyen bütün etmenler bugün katlanmış katmerlenmiş olarak çözümün önünde duruyor.

Tek tek gözden geçirecek olursak, MHP’nin “Ne mozayiği ulan, mermer!” sözünde ifadesini bulan Sünni – Türk milliyetçiliği yumuşamak bir yana, partinin varlık nedeni olarak pekişmiş ve toplumun yüzde 15 civarı bir kesimine oturmuş durumda. CHP’nin önümüzdeki günlerde ne olacağı, nereye gideceği belli değil. Kılıçdaroğlu’nun CHP’sinin, seçimlere beş kala miting meydanlarına acele yetiştirilmiş izlenimi veren geçmişten biraz farklı söyleminin parti içinde yarattığı ve yaratacağı sarsıntı, Kürt meselesinde gidebileceği sınırları daralttığı gibi, güçlü ve kararlı bir duruşu da engelliyor.

Seçimlerden iktidarını pekiştirmiş olarak çıkan, bu durum ve konumuyla da çözümün anahtarını elinde bulunduran AKP’nin bu anahtarı nasıl kullanacağı konusunda ise kimilerinin iyimserliğine katılamıyorum. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın konuya bakışı bir yana, iki aydır miting meydanlarında söylediği sözleri, Kürt hareketine yağıp gürlemesini, daha önce duymadığımız düzeydeki öfkeli ve suçlayıcı çıkışlarını, kimileri gibi “Canım, bu sözler MHP’den oy koparmak içindi, seçim nutuklarıydı, hele bir iktidar olsun, sorunu çözecek” diyerek hafife almıyorum, hayra yormuyorum. Bunca yıldır ülkeyi kana bulamış, bunca cana mal olmuş, insanlarımızın arasına kama sokmuş, toplumsal dokuyu tahrip etmiş ve etmeye devam eden Türkiye’nin bu en önemli sorunu birkaç bin oy, birkaç milletvekilliği için bu kadar riske atılıyorsa, soruna ve konuya gerçekten sahip çıkılmamış demektir. Hele de duyduğumda kulaklarıma inanamadığım, kanımı donduran, mideme kramplar saplayan o söz: Devlet Bahçeli’yle polemik yaparken, -beğenin beğenmeyin, katılın katılmayın- Kürt halkının lider bellediği, “iradesi irademizdir” dediği Öcalan hakkında “Neden asmadınız? Ben olsam asardım” demesi , sorunun ve konunun psikolojik ve vicdani – insani yanını, Kürt halkının duygularını, değerlerini ve kutsallarını hiçe saydığının bir göstergesidir ki, inanın bir sürü olumsuz siyasal gelişmeden çok daha vahimdir. Artık hükümet olmaktan iktidar olmaya ulaşmış, yani vesayet gibi, darbe gibi, elimi tutuyorlar gibi bahanesi kalmamış olan Erdoğan’ın kendi geleneğinden devraldığı miras; milliyetçiliği, otoriter yönetim ve devlet anlayışı, muhafazakârlığı bana yeni anayasanın ruhunu, özünü oluşturacak Kürt sorununda cesur adımlar atacağı umudu ve inancı vermiyor. “Yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır” diye övünen Başbakan’ın en azında seçim dönemindeki sözleri, bundan böyle söyleyeceklerinin ve yapacaklarının da aynası olacak gibi geliyor bana.

Kürt siyasal hareketine, yani çözümün eşit ağırlık ve değerdeki aktörüne gelince; iki yıl önce çözümün ve barışın dilini kullanmaya daha fazla önem verirken, giderek radikalleştiği, ezilen ulus milliyetçiliğini çözüm anahtarı olarak değil zaman zaman şiddeti meşrulaştırıcı bir tehdit unsuru gibi kullandığı, inceldiği yerden kopsun havasına girdiği gözleniyor. Kürt halkının onlarca yılın birikimi olan haklı tepkisini, öfkesini, acısını, isyanını anlarken, özellikle seçim öncesindeki dilinin, yeni anayasa için masaya oturmayı, uzlaşmaya doğru adım atmayı kolaylaştırıcı bir dil olmadığını düşünüyorum. “Ben olsam asardım” zihniyeti ve pervasızlığı karşısında Kürt siyasal hareketinden intikam ve tehdit dilini değil haklılıktan doğan barış dilini kullanmasını talep etmek bir başka haksızlık belki. Ama yaşadığımız ve yaşayacağımız şu çok hassas, çok kritik günlerde yapıcı politika ve yapıcı dil üretmenin sorumluluğu Kürt siyasetine düşüyor. Dilin mutlak gücüne inanırım. Dil kavga da çıkarır, uzlaşma da sağlar. Aynı talepleri, karşıdakinin bam teline basarak, yarayı deşerek, tepki yaratarak dile getirmek de mümkündür, haklının ve güçlünün kararlı barış diliyle konuşup anlatmak, ikna etmek de mümkündür. Ve bu dil, barışı gerçekten isteyenlerin nezdinde, intikam söylem ve eylemlerinden, misilleme diye patlatılan mayınlardan, atılan kurşunlardan çok daha etkili, saygın ve ikna edicidir. 12 Haziran’da, sadece Kürtlerin değil hepimizin, Türkiye’nin barış ve özgürlük isteyen insanlarının da oylarıyla seçim zaferi kazanmış BDP’nin bağcı dövmeye değil üzüm yemeğe, güç gösterisine ve şiddete değil çözüme doğru yürümeye odaklı bir siyasete yöneleceğini umut etmek istiyorum.

İnşallah yanılırım ama dilimin döndüğü, aklımın yettiğince anlatmaya çalıştığım bu nedenlerle önümüzdeki günlerin hiç de kolay olmayacağını, yeni ve daha şiddetli fırtınalarla karşılaşacağımızı düşünüyorum.

Bu ülkeye, iktidarları, siyasal hareketleri, partileri, sağı, solu, Türkü, Kürdü, bildiğimiz ve esiri olduğumuz bütün kalıpları ve ezberleri aşacak bir vicdan hareketi gerekiyor.

Oya Baydar / www.t24.com.tr

Ve kadınlar, Kürt kadınlar – Mahmut Temizyürek

Nazım Hikmet’in “Kadınlarımız” şiirini insan bir kez bile okumuşsa, bir daha nasıl unutabilir? Bu büyük şiiri Ruhi Su’nun sesinden dinlemişse hele bir de. Kurtuluş Savaşı Destanı’nın en lirik, en vurucu bu parçasını, bugünlerde özellikle anımsayanlardan, aklından çıkaramayanlardan biriyim. Bunun nedeni Kuvayı Milliye günlerini düşünmem değil, Kürt kadın uyanışını ortasında bulunmamdır.

Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku Mersin Bağımsız Adayı Ertuğrul Kürkçü’nün seçim çalışmalarına katılmak için Mersin’in amansız sıcağında 10 gündür mahallelerde, sokaklarda, meydanlarda bulundum.

Hazırlıklı ya da bir anda oluşan mitinglerin içinde dolaştım, mahalle toplantılarına katıldım ve gördüm ki, Kürt kadınlar, Nazım Hikmet’in şiirindeki kadınların çok ötesine geçmiş yeni kahramanlar olarak tarih sahnesinde yerlerini alıyorlar. Ötesine geçmiş olma sözündeki kasıt şurada…

Nazım, Kürt kadınları tanımış olsaydı, onlar için yazacağı şiirde “Ve kadınlar, bizim kadınlarımız” demezdi, diyemezdi. Çünkü bu kadınlar, “bizim kadınlarımız” sözündeki “kendiliğinden, kendi halleriyle” oluşlarını yaşamıyorlar artık; bunu çoktan aşmışlar, “kendileri için” olmanın hareketli akışını yaşıyorlar.

“Kürt Kadınları” diyemezdi; “Kürt kadınlar” derdi.  “Kürt” vurgusu, ulusal uyanıştaki yerlerini, “kadınlar”a “ı” iyeliğini eklememekle, yeni bir durumu, “kendisi için kadın oluş” hakikatini imlerdi.

Bu söz, sanırım inandırıcı gelmez birçok kişiye. Çünkü hemen akla gelen şu olacaktır: Feodal geleneklerini aşamamış bir toplumda kadın oluşun ‘kendiliğindenlik durumu’nu kendi için’ oluşa dönüştüğünü savlayan bu söz, bilinen, kalıplaşmış toplumsal bilgilerle ilk algılayışta hemen çelişir nitelikte. Ama ilk ve uzak anlayışta…

İşte burada biraz durmalı. 1980 öncesinde başlayan Türkiye’nin batısındaki kitlesel kadın uyanışı, kapitalizmin bağrında olması gereken, beklenen, olağan bir olguydu. Toplumsal yaşama katılan kadın, üzerindeki çifte baskıyı görmemesi olanaksızdı; kendi erkeğinin ve erkekleşmiş sistem baskısı bağrına tak etmişti çünkü.

Devrimci hareket, kadını “kendisi için” konumuna getirebilecek öncülerini yaratmıştı. Toplumsal eylemelere kendi cinsel kimliğinin sorunlarını ve haklarını savunarak katılan, yaşamın her alanında özerk bir konum arayan kadın hareketi, çığ gibi büyüdü.

Bu hız 1980 sonrasında da devam etti ama asıl devrimci atılımını Türkiye’nin doğusundaki savaş ortamına taşıdı. Bu yönelişte, ısrarla ve büyük bir fedakârlıkla sürdürülen son Kürt isyanının rolü tartışılmaz. Kentlerdeki Kürt yoksullar dağların heyecanıyla, evler kayıpların acısıyla uğunuyor oldu, tam 30 yıl boyunca.

Hemen her evden en az bir çocuğunu dağa yolcu etmiş olan kadınlar, analık güdülerinin öne çıktığı bir duyarlılıkla, toplumsal çatışmaları, çocuklarının eylemlerinin sonuçlarını, anlamlarını, olan biten her gelişmeyi, hemen her haberi yavrularının üzerinden dinleyip düşündüler.

En sonunda, şu yakın günlerde yavrularının parçalanmış cesetlerini sınırları aşıp dağlardan toplayacak cesareti de gösterdiler. Çocuklarının idealleriyle tanışıp, içselleştirmişlerdi çoktan.

Kayıpların cenazeleri, hem geleneksel ağıt kültürünü hem de yeni mücadele duygusunu mezar başlarında, meydanlarda, newrozlarda kaynaştırdı. Dağa çıkan kadınların sayısı, erkeklerden hiç de aşağı kalmadığı gibi, dağın doruğunda da kadın oluşun haklarını aradılar, cinsiyet haklarını yaşama geçirdiler.

Bu olguda Kürt kurtuluş hareketi öncülüğünün bakışı belirleyici önemdedir, bugün artık kadına bu bakışın mayası tutmuştur. Kadına yönelik devrimci bakış, yalnızca erkeklerle omuz omuza savaşçı olmasını değil, erkek egemen kültürün mücadele içinde kadınlar lehine kırılmasını sağladı.

Öncülük, zor koşullarda bile kadınlardan yana tutum aldı. Hareket yükseldikçe, kadına devrimci yaklaşım yalnızca dağda değil, Kürt kentlerinde de hayat buldu. Yoğunluğu savaş boyunca artan zorunlu göçlerden dolayı, İstanbul, İzmir, Mersin, Adana, Ankara, Antalya, Manisa, Aydın gibi Kürt nüfusunun arttığı illerde de kitlesel ölçekte yankılandı.

Özellikle genç kadınlar ve gerilla anaları arasında yeni bir kadın bilinci oluştu. Bu bilincin feminist hareketle gündemleri ve sorunları bazı bakımlardan farklı olsa da, “Demokratik Özgür Kadın Hareketi”, mahallelere kadar yayılan “kadın meclisleri”, “kadın dayanışma merkezleri”, belediyelerde yapılanan “kadın meslek edinme kursları”, nitelikli kadın dergileri, her gün bir sayfasını kadın sorunlarına ayıran gazeteleri, kültür sanat oluşumlarındaki kadın grupları, kadın sanatçılar, “feodal” toplum bilincinde yepyeni bir uyanış, isyancı bir Rönesans hareketi yarattı. Parlamentoda kadın sayısı en yüksek olan partiler Kürt partileri oldu.

İki de bir kapatılıp yeniden açılan Kürt partilerinin yönetim kadrolarının daha çok kadınlardan oluşması, bu partilerin yüzde 40 cinsiyet kotası koyması, buna azami özen göstermeleri, dahası bu partilerde kadın yapılanmasına asla karışılmaması, erkeklerin kararlarının her zaman tartışılabilir ama kadın meclislerin aldığı kararların tartışmasız kabulü, sık sık düzenlenen kadın konferansları, buna benzer birçok cinsiyet özerkliği, kadın özgürleşmesinde beklenenin çok üzerinde bir uyanışa vesile oldu.

Birkaç sahneyle bu kanımızı canlandırmaya çalışalım.

Mersin’deki her toplantıda, her eylemde, kadın sayısının erkeklerden daha fazla olduğunu gözlemledim. Yalnızca sayısal bir fazlalık değil, niteliğiyle de kadının başat olduğuna da tanık oldum.

Toplantı düzeninde de kadınlar önde, erkekler arkada konumlanıyor. Haremlik selamlık geleneği değil, sorunların önceliği oluyor bu konumu belirleyen.

Kadınların söz almaları, önerilerdeki ataklık, kavrayışlarındaki kıvraklık çok çok önde. Okuma yazma bilmeyen kadınlara yönelik eğitim toplantılarından birinde seçim pusulalarındaki Ertuğrul Kürkçü’nün yerini baştan sayarak anlatmaya çalışan erkek yöneticiye kadınlar kahkahalarla güldüler.

Sondan ikinci sırada yer aldığını “eğityimciye” hatırlatan kadınların Kürkçü’ye gösterdikleri ilgi, metropollerde sanatçılara, futbolculara yönelik fanatik ilgiyle yarışacak güçteydi. Ertuğrul’un kökeni, Kürtçe bilmemesi, cinsiyeti asla sorun olmadı. Her eylemde, zorunlu kaldıklarında başvurdukları sokak çatışmalarında kadınların enerjisi bitmez tükenmez boyutlardaydı.

Mitinglere, toplantılara gelirken, en küçüğü kucağında, onun bir büyüğü elinde, daha büyüğü yanında kadınlar gördüm. Bu kadınlar, kocalarıyla birlikte gelmemişler. Bağımsızlar onlardan. Giysileri ulusal uyanışın tüm renklerini taşıyor, “Jin, Jiyan Azadi” (Kadın, Yaşam, Özgürlük) gibi sloganlarından anladıkları, kadın özgürleşmesinin öngördüğü tüm hakları içeriyor.

Bu sahneler, kitabi bilinçten değil, yüreklerindeki yaranın onlara öğrettiklerinden geliyor. Hemen hepsinin derinden yaralı olduğunu şuradan anlaşılıyor: Tek çocuğunu hatta dört beş çocuğunu ya da en az bir yakınını 30 yıldır süren savaşta yitirmiş olması, ölenlerin anıları ve mücadele destanları dilden dile yankılanıp durmuş.

Bu kadınların birçoğu, göçtükleri kentlerde işsizliğin, yoksulluğun, polis baskısının amansız zulmüyle yaşasalar bile, aralarındaki dayanışmayı en yüksek noktaya çıkarmışlar, ortaklaşa yaşamın kurallarını özenle uyguluyorlar. “Jin, Jiyan, Azadî” ile “Aşitî” sloganlarını yüreklerinden atıyorlar, “Yaramın wegere” (Dön Sevgilim) şarkısına gözyaşlarıyla katılıyorlar.

Birçoğu, ağır işkenceler görmüş, tecavüze uğramış, erkeklerden geri kalmayan kadınlık onurları aşağılanmış; ama bu koşullarda bile yüzlerindeki gurur ve onuru okumamak olanaksız; ben buna tanık oldum.

Zulmün boyutlarını anlamak için şunu kaydetmeliyim: Birçok kadın, çocuğunu kendi rızasıyla dağa gönderdiğini gururla söylüyor, “şehit” kavramı, dinsel vurguyla değil, kahramanlık duygusuyla dilleniyor.

Nazım Hikmet, Kürt Kadınları tanımış olsaydı, “gidenler hiçbir zaman hiçbir menzile erişmeyecekti” demezdi sanırım ama eminim ki,  “korkunç ve mübarek elleri /ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle /anamız, avradımız, yârimiz /ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen /ve soframızdaki yeri /öküzümüzden sonra gelen /ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız” dizelerini kurmayacaktı Kürt kadınlar için.

Komünist bilincinin öngördüğü biçimde “kadınların katılmadığı hiçbir toplumsal hareket başarıya ulaşamaz” mottosunu hatırlar, kocaman yüreğinin tüm coşkusuyla hayran olurdu Kürt kadınlara.

Peki, ne yazardı? Onu da izinden giden şairlere bırakmaktan başka hakkımız yok.

Abarttığımı söyleyenleri anlayabiliyorum. Ama şu ya da bu oranda yeni bir hakikatle buluştum. Bir hakikat bulan herkes gibi abartmakta hakkım var diye düşünüyorum.

Mahmut Temizyürek / Bianet