Ana Sayfa Blog Sayfa 5097

Yeşil mücadele Cennet Koy’u kurtardı

Muğla‘nın Bodrum İlçesi, Göltürkbükü Beldesi’nde, dört yıl öncesine kadar, balık çiftliklerinin kurulmasının ardından hızla kirlenerek neredeyse çöplüğe dönüştüğü için mavi yolculuk rotasından çıkarılan Cennet Koy, güzelliğine ve temizliğine kavuştu.

Balık çiftliklerinden sonuncusunun 2007 yılında kaldırılmasının ardından harekete geçen belediye ve çevreciler, Cennet Koy’u eski haline getirip, bu yılın başından itibaren de yeniden mavi yolculuk rotasına alınmasını sağladı.

Göltürkbükü Beldesi’ndeki, 1985 yılında uluslararası turizm ve yat dergileri tarafından mavi yolculuğun en önemli duraklarından biri olarak gösterilen ve 1’inci Derece Doğal SİT Alanı olan Cennet Koy, 14 balık çiftliğinin, 1990 yılından itibaren bir bir kurulmasıyla birlikte yavaş yavaş kirlenmeye başladı. Çevrecilerle turizmcilerin tüm eylemlerine karşın kirlenmenin önüne geçilemedi. Denize girmenin imkansız hale geldiği Cennet Koy, 2000’li yılların başından itibaren de mavi yolculuk rotasından çıkarıldı.

2007 yılında, son balık çiftliğinin faaliyetine son vermesinin ardından Göltürkbükülüler ve çevreciler eylem yapıp, Yeşiller Partisi eski Eş sözcüsü Bilge Contepe‘nin de girişimiyle temizlik kampanyası başlattı. Cennet Koy’da bırakılan barakalar, ahşap eski havuzlar, çürümüş balık ağları, çöp ve yem bidonları, çürüyen tekne kalıntıları Göltürkbükü Belediyesi, Mavi Yol Girişimi ve çevrecilerin yoğun çabalarıyla tamamen temizlendi. 2011 yılının başından itibaren de yeniden mavi yolculuk rotasına alınan Cennet Koy, turizm sezonuyla birlikte dört yıl önceki hareketliliğine kavuştu.

Verdikleri mücadele sonunda balık çiftliklerinin Cennet Koy’dan taşınmasını sağladıklarını, ardından da düzenlenen kampanyalarla temizleme işine başladıklarını belirten Bilge Contepe, “Cennet Koy’u insanlar kirletti, yine insanlar temizledi. İstenirse cennet korunabiliyormuş. Bir koyu kurtardık sırada diğerleri var” diye konuştu. (Ajanslar)

Antalya Devlet Tiyatrosu’ndan 5 yeni oyun

Antalya Devlet Tiyatrosu (ADT), 1 Ekim’de perdelerini Hans Fallada‘nın romanından uyarlanan “Küçük Adam Ne Oldu Sana” isimli kabareyle açacak. Sezon boyunca 10 eseri sahneye koyacak Antalya Devlet Tiyatrosu, 5 yeni oyunla seyirci karşısında olacak.

Antalya Devlet Tiyatrosu Müdürü Selim Gürata, yaptığı açıklamada, 2011-2012 repertuvarını belirlediklerini söyledi.

Selim Gürata, Antalyalı sanatseverlerin karşısına bu yıl 10 oyunla çıkacaklarını, bunlardan 5’inin yeni oyun olduğunu belirtti.

Gürata, “Antalya Devlet Tiyatrosu, 1 Ekim’de perdesini Hans Fallada’nın romanından Yılmaz Onay tarafından tiyatroya uyarlanan ‘Küçük Adam Ne Oldu Sana’ isimli kabareyle açacak” dedi.

Selim Gürata, ADT’nin bu sezon, Leonard Wibberley’in romanından uyarlanan “Kükreyen Fare” adlı çocuk oyununu, Haldun Taner’in yazdığı “Eşeğin Gölgesi” adlı komediyi, Yaşar Kemal’ın “Teneke” adlı eserini ve Türkiye’de ilk defa sahnelenecek Hristo Boyçev’in “Yeraltılı” adlı eserini sanatseverlerle buluşturacağını kaydetti.

Gürata, geçen sezonun sevilen eserlerinden “Hadi Aldat Bakalım”, “Yedi Kadın”, “Sırça Kümes”, çocuk oyunları “Pinokyo” ile “Don Kişot”un da sahneye konulacağını bildirdi.

“Küçük Adam Ne Oldu Sana” isimli kabarenin yönetmeni Barış Erdenk de oyunun müzikli, danslı kabare olduğunu, oyunda 5 müzisyen ve 15 oyuncunun sahne alacağını söyledi.

Oyunun 2. Dünya Savaşı’na giden dönemde Almanya’yı anlattığını belirten Erdenk, “Oyun, insanların küçük düşündüğünde gelişen süreçlere itiraz etmeyip, eleştiri hakkını kullanmayıp, her şeye göz yumduğunda dışarıdaki sistemin bütün dünyayı tehdit etmesini anlatıyor” diye konuştu. (Ajanslar)

TSK: 90-100 PKK’lı öldürüldü

Türk Silahlı Kuvvetleri, 17-22 Ağustos tarihlerinde Kuzey Irak’taki PKK kamplarına düzenlenen hava harekatında 90 ila 100 militanın öldürüldüğünü bildirdi.

TSK’nın internet sitesinde yapılan açıklamada, 17-19 Ağustos tarihlerinde yapılan, karadan açılan ateşle desteklenen hava harekatı icra edildiği ve bu harekatla ilgili bilgilerin kamuoyuyla paylaşıldığı bildirildi.

Açıklamada, Türk Hava Kuvvetleri uçakları tarafından, Metina, Zap, Avaşin-Basyan, Hakurk Kandil, ve Gara bölgelerindeki hedeflerin vurulduğu kaydedildi.

17-22 Ağustos 2011 tarihlerinde girişilen hava harekatında, toplam 132 hedefe, 102 sorti ile modern ve klasik mühimmatın kullanıldığı başarılı taarruzlar gerçekleştirildiği vurgulandı.

Bu aşamada ölen PKK’lı sayısını kesin olarak ifade etmenin mümkün olmadığı kaydedilirken, 90 ila 100 militanın öldürüldüğü, 80’den fazla yaralı militanın da bölgedeki hastane ve köylere taşındığı ifade edildi.

Öte yandan, 19 Ağustos’ta, nokta istihbaratına dayalı olarak yurt içinde icra edilen hava harekatında da 5 PKK’lının öldürüldüğü ve bu militanların, 17 Ağustos’ta Hakkari-Çukurca karayolunda 9 güvenlik görevlisinin hayatını kaybettiği edildiği eylemi düzenleyen gruba mensup olduklarının öğrenildiği kaydedildi.

Fırat Haber Ajansı‘nın haberine göreyse, saldırılarda sadece üç PKK militanı öldü. (BBC)

Haftanın tortusu

* Bu haftanın aslında tek gündemi vardı: Savaş ve Barış * Füze kalkanı Türkiye’ye yerleştiriliyor * Beyoğlu’nda müzik dinlerken şarap içmek, Datça’da şiir yazarken şarap içmek*

* Bu haftanın aslında tek gündemi vardı: Savaş ve Barış: Savaş ve barış üzerine çok yazıldı, çok çizildi bu hafta içerisinde. Pazartesiyi, Salıya bağlayan saatlerde Hakkari’nin Çukurca İlçesi’nde yaşanan patlamalar ile fitil tekrar ateşlendi. Hemen ertesi gün karşılıklı yapılan sert açıklamalar ve Kandil’in bombalanmasıyla da olaylar birbirini izlemeye devam etti. Şimdi hava bombardımanı sonucu ölen kişi sayıları açıklanıyor.

Açıklıyorlar da, Dünya üzerinde bir savaş var mıdır ki, bir tarafın diğerini tamamen öldürmesiyle sonuçlansın? Bir tane ama? Hatırladığım, bildiğim kadarıyla yok. Öldürmenin, savaşı bitirebildiği bir örnek dahi eğer binlerce yıldır görülmüyorsa, şimdi de görülmeyecektir. Öldürmek, sadece ve sadece daha fazla öldürmeyi getirdi.

Bu konu üzerinde konuşmak da gitgide zorlaşıyor. Moda bir tabir var “Barış dili/savaş dili”. Tam ne demek olduğunu anlayamadığım bir tabir bu. Savaşan taraflardan birine “ama” diyerek yaklaşılıyorsa, savaşan kesimler arasında bu “ama”larla açık ya da gizli taraf tutuluyorsa, “Savaş kötü ama, insanlar ölmesin ama vb…” bu benim anlayabildiğim kadarıyla barışın dili olmuyor. Barışın dili ile konuştuğunu ve bu tabiri sürekli tekrar etseler de olmuyor! Türkiye’de işler biraz daha ters işliyor tabii ki. İşte örnek: Geçen hafta, bir yazı yazdım. Savaşan tarafların birbirlerini tehdit etmeleri üzerineydi bu. Sonuçta onlar birbirini tehdit ediyorlar ama ölen halk oluyor. Savaşın Lordlarına bir şey olmuyordu. Savaşan tarafların destekçilerini birleştirmeyi başardım. Yazıya tepki göstermek konusunda iki taraf da farklı argümanlarla yola çıktı ama aynı sonuca ulaştı. Onları gibi düşünmüyorsanız, onların kafalarındaki ne olduğu belirsiz “barış”a destek vermiyorsanız karşı taraftansınız! Yoğun bir tepkiyle karşılaştım. Anladığım kadarıyla, savaşanların ve destekçilerinin en büyük rakibi, savaştıkları insanlar değil; savaşmalarına karşı olanlar.

Yazıyı okumak için: Savaşın çukurunu el birliğiyle büyütüyorlar!

* Füze kalkanı Türkiye’ye yerleştiriliyor: Bir de tabii büyük savaş var. Hem sıcak savaş, hem de yönetimler düzeyinde. Mısır, Suriye, Libya, İran…  Sürekli bir karışıklık ve mücadele durumu içerisinde halklar ve ülkeler. Türkiye de, bu olayların içerisinde kendisine ufaktan bir rol kapma yarışında. Suriye ilgili olanlarda görüldü ki, Türkiye’nin rolü Amerika Birleşik Devletleri’nin, bölge ülkeler ve halklarla iyi geçinebilen postacısı. Suriye’ye bir mesaj iletilecekse, ABD Türkiye’ye söylüyor, Türkiye gidiyor Suriye’ye söylüyor. Söz aynı söz ama Davos Fatihi’nin ağzından çıkınca, Obama’nın ağzından çıkandan daha güzel geliyor kulaklara.

Bu durum pek fazla böyle süremeyeceği için de Türkiye yavaştan önlemlerini alıyor. Füze Kalkanı denen sistemin Türkiye’ye yerleştirilmesi bunun bir göstergesi. O füzelerin yönü ne tarafa bakacak? Füze kalkanının korumadığı bölgelere gelecek olan Patriot (Vatansever) füzeleri hangi ülkeden gelecek? Sevdikleri hangi vatanı, kimlerden koruyacak? Hangi ülkelerin füze saldırılarına kalkan olacak bu sistem? Siz bir savaş içerisinde olsanız ve elinizde füzeler olsa, o füzelerin etkili olabilmesi için ilk nereye saldırırsınız? İran’la olası bir savaşta, Türkiye’nin bu işin dışında kalma imkanı kalmamıştır artık.

* Beyoğlu’nda müzik dinlerken şarap içmek, Datça’da şiir yazarken şarap içmek: Beyoğlu’nda ilk önce sokaklarda, kafelerin, barların masalarında oturan insanlara karşı bir mücadele başlamıştı. İnsanlar oturuyorken, altlarından sandalyeleri çekildi. Sokak kültürüne karşı bir saldırıydı bu. Sonrasında, sokak müzisyenlerine karşı bir mücadele başladı. İnsanlar çalarken, müzik aletleri ellerinden alındı. Sokak kültürüne karşı mücadelenin çok derin olacağını gösterdi bu durum. Bir kentin en işlek caddesinde insanlar müzik yapamayacaksa, birileri başka sanatlar icra edemeyecekse, sanatı sokaktan kopartacaksanız, istediğiniz kadar Dünya kenti olmaya çalışın, olmaz. İstiklal Caddesi’ni öldürmek değil, İstiklal Caddesi’ni çoğaltmak gerekir. Son olay da Galata Kulesi etrafında gerçekleşti. Görüntüleri izlemediyseniz, izleyin derim. Sonra da Tahrir Meydanı’na müdahale eden develere binmiş Mübarek yanlılarının görüntülerini izleyin. Neredeyse aynı. Sokakta oturan, müzik yapan ve içki içen insanlara, üzerlerinde yelekler olan başka insanlar müdahale ediyor ve oturanları yerlerde sürüklüyorlar, dövüyorlar. Hayalinizdeki İstanbul gerçekten çok başarılı!

Bir de hayallerindeki Datça var tabii. AKP ilçe belediye başkanı hedef gösterdi, bir gece sonra da Can Yücel’in mezarı kırıldı. Ne düşünmüştür yapanlar? Bari toplanıp kitaplarını yaksaydınız. Can Yücel, mezar ya da mezarındaki şarap değildir çünkü. Şiirleridir.

Yeşil Gazete yazıları ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

Gerze halkı direndi ve kazandı

Dün gece iki sularında Gerze‘ye gelen iş makinaları halkın kurduğu barikatlarla karşılaştı.

Günlerdir bölgelerine termik santral yapılmaması için direnen Gerzelilere gece baskını yapıldı. Gerze’de termik santral kurmak için Gerze’ye bağlı Yaykıl Köyü’nde sondaj faaliyeti yapmak isteyen Anadolu Grubu, onlarca polis ve jandarma eşliğinde köye girdi. Gerzelilerin köye gelmesini engellemk için köy yolu ve Sinop-Gerze yolu polis tarafından kesildi.

Bölgede yaşanan gerginlik ardından yöre halkı, başta Belediye Başkanı olmak üzere diğer tüm mülki amirlerin, şirketin alandan çekilmesi için gerekli girişimlerde bulunmasını istedi.

Yolların kesilmesine karşın, Gerzelilerin bölgeye ulaşma çabası sonuç verdi ve sabah dört sularında köye ulaşan halk iş makinelerinin çalışmasını durdurdu. Köylülerin iş makinelerinin köyü terk etmesi isteği, çalışma durmasına rağmen devam etti. Köylülerin nöbet eylemi devam ederken alana gelen pek çok demokratik kitle örgütü temsilcisi ile birlikte bölge milletvekilleri de gece boyunca bekleyişini sürdürdü.

Sabah dört sularında iş makinelerini durduran köylüler, Anadolu Grubunun iş makinelerini köylerinden çekmesi gerektiğini belirtiyordu. Sabah ondan itibaren, gece köye gelen kolluk güçleri ile birlikte iş makinelerinin de köyden ayrılmaya başladığı görüldü.

Görüşülen köylüler “Şirket, Gerze’den iş makinelerini çekiyor şu anda, direniş meyvesini verdi, kolluk güçleri de dağılıyor, köylüler ihtiyati tedbir talebiyle mülki idareye başvurdu, sıcak gece ardından nöbet ve direniş devam edecek, doğa ve emeğimiz kazanacak..” diyor.

(ekolojistler.org)

Mumcu’nun bombacısının ilk fotoğrafı

Gazeteci – yazar Adnan Gerger, Umut Operasyonu sürecini, “Uğur Mumcu’yu Kim Öldürdü?” adıyla kitaplaştırdı. Uzun süredir sürdürdüğü çalışmayı bitiren Gerger, İmge Kitabevi’nden bugün yayınlacak olan Umut Operasyonu sürecinde neler yaşandığını, operasyonun nasıl yapıldığını ve operasyon dosyasında yer alan belge ve bilgileri açıklıyor. Adnan Gerger, “Bu kitap bir yargıyı ileri sürmüyor. Umut Operasyonu sürecinde yaşananları gözler önüne serdim” dedi.

24 Ocak 1993’te aracına konulan bomba sonucu katledilen gazeteci yazar Uğur Mumcu’nun tetikçilerinin bir kısmı yakalandı. Operasyon kapsamında Ferhan Özmen, Necdet Yüksel, Selçuk Şanlı, Yusuf Karakuş, Muzaffer Dağdeviren, Abdülhamit Çelik, Fatih Aydın, Hasan Kılıç ve Mehmet Şahin gibi isimler yakalanıp yargılamaları yapılsa da olayın arkasında kimlerin yer aldığı aydınlatılamadı. Davanın kilit isimlerinden “Cihan” kod adlı Oğuz Demir ise olayın üzerinden 18 yıl geçmesine rağmen halen yakalanamadı. Adnan Gerger, Uğur Mumcu, Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı, Prof. Dr. Muammer Aksoy ve Doç. Dr. Bahriye Üçok’un öldürülmesinin de aralarında yer aldığı çok sayıda olayı kapsayan “Umut Operasyonu” ile ilgili davaya ilişkin ayrıntıları yazdı.

Türkiye’nin siyasi ve toplumsal yaşam biçimini değiştirmeyi hedefleyen bu cinayetler, başta Uğur Mumcu olmak üzere Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Turan Dursun, Bahriye Üçok ve Ahmet Taner Kışlalı suikastlarıydı. Aynı zincirin halkası olarak yabancı uyruklu kişilere de yönelik bombalı ya da silahlı eylemler yapıldı. Bu eylemlerin de failleri bir türlü yakalanamıyordu. 2000 yılındaki Hizbullah baskınları yeni bir dönemi başlatıyor. Umut Operasyonunu tetikleyen hiç şüphe yok ki, Hizbullah’a yönelik operasyon oldu. 5 Mayıs 2000’de düğmeye basıldı.

Hizbullah Operasyonunda gözaltına alınan “Dede” kod isimli Yusuf Karakuş, Gazeteci-Yazar Uğur Mumcu’nun eylemine katıldığını itiraf edince 7 Mayıs 2000 günü Ankara’ya getirilerek sorgulamalarına başlandı. Umut Operasyonu sırasında ve sonraki adli süreçte, tüm kararlarda sanıkların İran’da gizli servis “Savama” tarafından eğitildikleri ve İran rejimini getirmek için mücadele ettikleri iddiası yer aldı. Ama o dönem, kamuoyuna bu verilerin resmi makamlarca ifade edilmesinin perde arkası yansımadı. Devletin resmi makamların elinde sanıkların İran’la bağlantılarını kanıtlayan veriler vardı. Operasyon sırasında elde edilen verilerde sanıkların İran’la bağlantıları su götürmez şekilde gözler önüne seriliyordu. Örnek vermek gerekirse yapılan teknik çalışmalarda “Cihan” kod adlı davanın kilit isimlerinden olan ve 18 yıldır yakalanamayan Oğuz Demir’e ait “0 535 73344…” cep telefonundan “009891123081Ö” nolu İran Askeri İstihbaratı Kudüs Ordusu merkezine ait İran telefonlarına ulaşılıyor. Bu numaraların teknik takiplerine başlanılıyor ve sanıkların kaçmaya çalıştıkları belirleniyor.

Polis, ankesörlü telefonlardan yapılan şifreleri konuşmalardan örgüt üyelerinin Sincan’da buluşma yapacağını, konuşmalarda geçen ‘lale’ sözcüğünden tahmin ediyor. Çünkü o gün Sincan’da Lale Festivali varmış.

Katil Oğuz Demir’i kullandığı cep telefonundan 14 Mayıs 2000 tarihinde davanın kilit isimlerinden Necdet Yüksel aramış ve Sincan PTT Binası önünde buluşmak istiyor. Buluşma yerinde Oğuz Demir’in kullandığı hareket halindeki “34 YM 4140” plakalı Broadway marka oto hızla yaklaştı. PTT’nin önünde duran ve sırtında bir çanta olan bir adam aniden fırladı ve hareket halinde olan arabaya binmek istedi.

Polislerden biri arabaya binmek isteyen Yüksel’in beline sarıldı ama ne olduğunu anlayamadan kendisini bir metre uzakta yerde buldu. Diğer istihbaratçı polislerin bazıları adamın sıkıca sarılarak arabaya binmesini engellerken diğer sivil polisler de arabanın önüne atlayıp arabayı durdurmaya çalıştılar. Ancak araba hiç durmadı. Üç sivil polisi yaraladı, tren hattının karşısına son anda geçti. Tam o sırada bir tren de geliyormuş. Araba belki on saniye daha geç kalsaydı, tren arabayı önüne katacaktı, ancak tren arabanın gözden kaybolmasına neden oldu.

Oğuz Demir’in kullandığı araç terk edilmiş halde çok kısa süre içerisinde bulundu. Polis, son buluşma yerini saniyeyle tespit etmemiş olsaydı, belki de Umut operasyonundan böyle sonuç alınmayacaktı. Yakalanan Yüksel’in üzerinden çıkan krokilerle Sincan’da saklanmış silah ve bombalara ulaşıldı ve operasyon yeni bir boyut kazandı.

Kudüs Ordusu örgütü liderlerinden Oğuz Demir’in önce İran’a kaçtığı sonra da Hollanda’da olduğu, bir Türk kamyoncunun telefon kaydıyla yeri tespit edildiği ve sonradan izini kaybettirdiği de biliniyor. Örgütün beyinlerinden biri olarak aranan Oğuz Demir, Mumcu, Kışlalı ve Aksoy olmak üzere birçok kişiye yönelik olarak gerçekleştirilen ve uzun bir süre faili meçhul olarak kalan öldürme eylemlerine bizzat iştirak eden bir isim. Demir, o tarihten sonra sırra kadem bastı. Demir, bomba yapımında uzmandı. Çünkü yüksek kimya eğitimi almıştı, mühendisti.

Yüksel yakalanınca operasyonda gözaltına alınan zanlılardan Hasan Kılıç, daha önce sorgusunda söylemediği şeyleri söylemeye başladı ve pişmanlığını ağlayarak gösterdi. Kılıç, İran bağlantılı olarak Tevhid-Selam Grubu içerisinden ayrılarak “Kudüs Ordusu” ismiyle yeni yapılanmaya gidildiğini söyledi. Kudüs Ordusu, böylelikle ilk kez polis kayıtlarına girdi. (Vatan)

Koruma kurulları dağıtıldı

Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulları, ‘Kültür’ ve ‘Tabiat’ olarak ikiye ayrıldı. Kültür Varlıkları, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na; yeni oluşturulacak Tabiat Varlıkları ise Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na bağlandı. Koruma kurullarına bakanlıklar artık doğrudan atama yapabilecek. Önceki yasada kurul üyeliklerinin bir kısmı YÖK tarafından bakanlığa öneriliyordu. Kurul üyelerinin görevleri de sona erdi.

17 Ağustos 2011 tarihli, 648 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’yle (KHK) kurullarda yapılan bir başka değişiklik ise Anıtlar Yüksek Kurulu’nun yapısında ve görev alanında yaşandı. Anıtlar Yüksek Kurulu, bölgesel kurulların aldığı kararları bozabilecek. Eskiden yüksek kurul, alt kurulların kararını bozamıyordu. Yine isteyen vatandaş, yüksek kurula düzeltme talebinde bulunabilecek. Ancak CHP’nin de Anayasa Mahkemesi’ne götüreceğini belirttiği KHK, sivil toplum kuruluşlarının da tepkisine yol açtı.

Fukuşima Türkiye’de kanseri patlatabilir

Ege Üniversitesi’nden Prof. Dr. Nazan Çetingül, Japonya’nın Fukuşima Nükleer Santralı‘ndaki radyasyon sızıntısına karşı uyardı: Zaman içinde kanserle daha sık karşılaşacağız. Gıda ve eşyalar bilinçli alınmalı.

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Onkololoji Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Nazan Çetingül, deprem felaketiyle hasar gören Japonya’daki Fukuşima Nükleer Santralı’ndan çevreye yayılan radyasyonun, önümüzdeki yıllarda hepimizin sağlığını etkileyeceğini belirtti.

Akşam gazetesinden Melis Apaydın’ın haberine göreğ Prof. Çetingül, ‘Şu an kanser vakalarında sayıca ciddi bir artış olmayabilir. Ancak yaşanan bu felaketlerin zaman içerisinde diğer ülkelerle beraber, Türkiye’de de etkileri muhakkak hissedilecek. Tükettiğimiz gıdaların sağlığa uygun olmaması kanser hastalığının ilerleyen günlerde daha da yaygınlaşmasına sebep olacak. Aileler özellikle çocuklarına aldıkları gıda ve her türlü eşya ile ilgili bilinçli davranmalı’ diye konuştu.

Fukuşima Nükleer Santralı, Japonya’da 11 Mart’ta meydana gelen deprem ve tsunaminin ardından büyük hasar görmüştü. Santralda yapılan son ölçümlerde, radyasyon oranının dedektörlerle kaydedilebilecek en yüksek nokta olan saatte 10 bin milisievert olarak ölçüldüğünü duyuruldu.

Seyfülislam Kaddafi Trablus’ta ortaya çıktı

0

Libya‘da NATO destekli isyancılar tarafından yakalandığı iddia edilen, Muammer Kaddafi‘nin oğlu Seyfülislam Kaddafi Trablus‘ta sürpriz bir şekilde ortaya çıktı ve isyancıların “belkemiğini kırdıklarını” söyledi.

İsyancıların kurduğu Geçici Ulusal Konsey Pazar günü Seyfülislam Kaddafi’nin ellerinde olduğunu ve mahkemeye teslim edilmek üzere güvenli bir yerde tutulduğunu açıklamıştı.

Uluslararası Ceza Mahkemesi Başkanı da, savaş suçu işlediği iddiasıyla hakkında iddianame hazırlanan Seyfülislam Kaddafi’nin yakalandığı konusunda kendilerine bilgi verildiğini söylemişti.

Fakat dün gece Seyfülislam Kaddafi, bir askeri araçla hala Kaddafi birliklerinin denetiminde bulunan, yabancı gazetecilerin kaldığı otele geldi.

Seyfülislam Kaddafi, “Babanız iyi mi, burada mı?” sorusuna “Tabii ki” diye yanıt verdi. Seyfülislam Kaddafi, başkentin hala kendi kontrollerinde olduğunu savundu, “İsyancıların belkemiğini kırdık. Trablus’a girerek tuzağa düştüler. Biz kazanıyoruz” dedi.

Kaddafi’nin diğer oğlu Muhammed Kaddafi‘nin de gözaltından kurtulduğu haber veriliyor.

Muammer Kaddafi’nin nerede olduğu bilinmiyor. Libya liderinin karargahı Bab el Aziziye sıkı bir şekilde korunuyor.

İsyancıların bir komutanı Trablus’un yüzde 80’inin denetimleri altında olduğunu söyledi.

Hükümet sözcüsü Musa İbrahim ise kente dörtte üçünde hakimiyeti ellerinde tuttuklarını savundu.

(BBC, Yeşil Gazete)

Sadaka değil, iklim borcu

Dünyanın önde gelen insani yardım kuruluşlarından Oxfam, geçtiğimiz günlerde Doğu Afrika’da yaşanan insanlık dramıyla ilgili bir rapor yayınladı. Oxfam, yoksulluğa ve adaletsizliğe karşı 97 ülkede çalışmalar yürüten uluslararası bir örgüt. Örgütün ismi ilk kez 1942’de Britanya’da açlığa karşı mücadele etmek için kurulan Oxford Komitesi’nden (Oxford Committee for Famine Relief) geliyor. Yani Oxfam bir çevre kuruluşu değil, yeşil ideolojiyi savunmuyor, bu alanda özel bir iddiası da yok. Kıtlıkla ve açlıkla mücadele örgütün en önemli uzmanlık alanı.

İşte bu Oxfam’ın Somali ve çevresinde yaşanan kuraklık ve açlıkla ilgili yayınladığı raporun tamamı iklim değişikliğine odaklanmış. Oxfam, bir yandan felakete uğrayan ülkelere insani yardım yaparken, bir yandan da zengin ülkeleri karbondioksit emisyonlarını hızla azaltmazlarsa kuraklık, sel ve bunlara bağlı insani felaketlerin hızla artacağı konusunda uyarıyor.

Toplu ölümler

Oxfam’ın raporuna göre başta Somali, Etiyopya ve Kenya olmak üzere Doğu Afrika’da yaklaşık 12 milyon insanın açlığa bağlı toplu ölüm tehlikesine sürüklenmesine neden olan kuraklık, geçen yıl ve bu yıl üst üste yağmur yağmaması nedeniyle krize dönüştü. Bölgede sıcaklık ve yağış gibi meteorolojik kayıtlar Batı ülkelerinde olduğu kadar uzun yıllardır tutulmuyor. Ancak bölge ülkelerinde toprağa bağlı olarak yaşayan insanların hafızası da bir süre sonra bilimsel kayıtlarla bütünleşiyor. Örneğin Etiyopya’da yaşayan Borana etnik grubuna göre geçmiş yıllarda ortalama 6-8 yılda bir yaşanan kuraklıklar son yıllarda 1-2 yılda bir görülmeye başlanmış. Kenya’nın Gıda Güvenliği Kurumu’nun göçer gruplardan topladığı bilgilere göre ise geçmişte 10 yılda bir görülen kuraklıkların sıklığı 5 yılda bire düşmüş durumda.

Son 50 yıl içinde ortalama sıcaklıklar Kenya’da 1, Etiyopya’da ise 1,3 derece artmış. Yağışlardaki değişim ise daha vahim. Bölgede iki yağışlı sezon var. Mart-Haziran ayları arasında görülen ve “uzun yağmurlar” denen dönemde yağış miktarı ciddi biçimde düşerken, Ekim-Aralık arasındaki kısa yağmurların şiddeti artmış. Yağış dengesindeki bu bozulma, kuraklığın ve sellerin nasıl olup da bir arada yaşanabildiğini gösteriyor. Sert yağışlar toprak tarafından tutulmadan sel olup akıp giriyor. Uzun yağmurlar hem azalmış durumda, hem de artan sıcaklar nedeniyle çabucak buharlaşıyor ve kuraklık şiddetleniyor.
Toplam yüzölçümü Türkiye’ye yakın olan Somali’de yaşayan nüfus, 9,5 milyon civarı. Bu nüfusun yarısı şu anda açlıkla boğuşuyor. Geçen aydan bu yana on binlerce çocuk öldü. Yüz binler Kenya sınırını geçmeye çalışıyor. Ülkenin kuraklığın en yoğun olduğu güney kesimlerinde yaşayan ve hayvancılıkla geçinen göçer kabileler, sürülerini ve geçim kaynaklarını kaybediyor. Tarımsal üretim de hızla düşüyor. Kuşkusuz 1990’dan bu yana devam eden siyasi belirsizlik, yaşanan iç savaş ve dış müdahalelerin artırdığı kaos ortamı, kıtlığın ve insani trajedinin derinleşmesine neden oluyor. Ama Oxfam’ın raporunda da söylendiği gibi, bu bölgedeki ülkeler ne kadar iyi yönetilirse yönetilsin, zengin ülkeler karbondioksit emisyonlarını hızla düşürüp küresel ısınmayı kontrol altına almadıkları ve bu ülkelerin iklim değişikliğinin sonuçlarıyla başa çıkmalarını sağlayacak ciddi adaptasyon programları uygulanmadığı sürece kriz derinleşecek.

Küresel ısınma son yıllarda her sene yüzünü başka bir felaketle gösteriyor. 21. yüzyılın iklim felaketleri 2003’te Avrupa’da en az 30 bin kişinin ölümüne neden olan sıcak dalgalarıyla başladı. 2004’te Filipinler’de en az bin kişinin öldüğü tayfunlar, 2005’te ABD New Orleans’ı silip süpüren ve iki bine yakın kişinin ölümüne neden olan Katrina kasırgası, 2006’da Çin’de 500 bin kişiyi evsiz bırakan tayfunlar, 2007’nin yaz aylarında İngiltere’yi vuran seller, 2008’de Myanmar’da 140 bin kişinin öldüğü Nargis tropikal siklonu, 2009’da Avustralya’da zirveye ulaşan kuraklık, 2010’da Pakistan’da 20 milyon kişiyi etkileyen seller, Rusya’da bir ay süren orman yangınları ve bu yılın başında Avustralya’da bir eyaleti sular altında bırakan seller ilk akla gelen iklim felaketleri arasında.

Afrika’nın Sahel kuşağını ve Doğu Afrika Boynuzu’nu etkileyen kuraklıklar da yeni değil. Daha geçen yıl, Nijer’de yaşanan kuraklığın bu yılki Somali krizi kadar ses getirmemesi, belki ölü sayısının daha düşük, belki de açlığın sürekli olması nedeniyleydi.

Somali’de hepimizin içini parçalayan bu ağır insanlık dramının asıl nedeninin iklim değişikliği olduğunu, yani bizim de içinde bulunduğumuz fosil yakıta bağlı bu ekonomik sistemin, yaşam biçiminin ve kalkınma anlayışının olduğunu kabul etmek kolay olmayabilir. Ama sorumluyu doğru saptamak ve meselenin talihsiz Afrikalılara acımakla, Ramazan hayırseverliğiyle, kısaca sadaka vermekle bitmeyeceğini anlamak gerek.

Zenginler fakirlere borçlu

Kopenhag Zirvesi’nde “iklim borcu” kavramı dillendiriliyordu. Bu, küresel ısınmaya sebep olan endüstrileşmiş ülkelerin, iklim değişikliğinin ortaya çıkmasına tarihte ve şimdi hiç katkıları olmayan ama iklim felaketlerinden en çok zarar gören yoksul Asya ve Afrika ülkelerine tarihsel olarak borçlu oldukları anlamına geliyor. Kopenhag’da kuraklık ve sellerle boğuşan yoksul ülkelerin iklim değişikliğine adaptasyon sağlamaları için kullanılmak üzere (mesela Somali gibi ülkelerde kuraklığa dayanıklı ürünlerin yetiştirilmesi, su kuyuları açılması, altyapı sağlanması gibi yoğun sermaye gerektiren yatırımlar için) zengin ülkelerin yılda 100 milyar dolar vermeleri karara bağlanmıştı. Geçen sene Meksika’da güya bu karar teyid edildi. Ama ortada ne para ne de bu paranın nasıl ve kim tarafından harcanacağına dair bir anlaşma var.

ABD, Somali’ye 100 milyon küsur dolarlık bir yardım yapmaya karar verdiğini övünerek açıklıyor. Bütün bir Avrupa Birliği’nin de 100 milyon avro yardımdan ötesini gözü kesmiyor. Somali’nin kuraklıktan kırılmasına neden olan ülkelerin arasında, artık fosil yakıta dayalı hızlı ekonomik büyüme politikaları ve hızla artan karbon emisyonları nedeniyle Türkiye de var. Ama ne Batı ülkeleri ne de Türkiye ve Brezilya gibi hızlı büyüyen ülkeler, Somali gibi ülkelere borçlu olduklarını kabul etmiyorlar. ABD iklim heyetinin başkanı Todd Stern, Kopenhag’da iklim borcu kavramını “kategorik olarak reddettiğini” boşuna söylememişti.

Dünyanın iyi yaşayan azınlığı, açlıktan kırılan, mülteci durumuna düşen, sellerle boğuşan, topraklarını kaybeden çoğunluğuna borcunu ödemek zorunda. Bunu bugüne kadar hep aldığını artık geri vermek diye de tanımlayabilirsiniz. Oysa biz hâlâ televizyon programlarında göstere göstere sadaka verip üstüne bir de vicdanımızı rahatlatmak peşindeyiz.

Radikal İki, 21 Ağustos 2011