Ana Sayfa Blog Sayfa 5098

Dünyanın bütün dükkân hırsızları birleşin – Slavoj Žižek

Hegel’e göre ‘tekrar’ tarihte kritik bir rol oynar. Eğer bir şey yalnızca bir kez yaşanırsa, tesadüf olarak nitelenebilir, başka türlü tutum alınsa kaçınılabilecek bir hadise olarak tanımlanabilir; ama aynı olay tekrarlanırsa bu, daha derin bir tarihsel sürecin geliştiğine işaret eder. 1813’te Napolyon, Leipzig’de yenildiğinde, bu şanssızlık olarak değerlendirildi ama Waterloo’da da kaybettiğinde döneminin sona erdiği anlaşıldı. Aynı şey süregelen ekonomik kriz için de geçerli. Eylül 2008’de, bazıları krizi, daha iyi düzenlemeler vs. yapılsa tekrarlanmayacak bir anomali olarak sunmuştu. Şu aralar sinyallerini veren yeni mali çöküntüyse daha yapısal bir fenomenle karşı karşıya olduğumuzu netleştirdi.

Bize tekrar tekrar, bir borç krizinden geçtiğimizi ve bunun yükünü eşit olarak paylaşıp, kemerlerimizi sıkmamız gerektiği söyleniyor. Herkes bunu yapmalı, (çok) zenginler hariç. Onları daha çok vergilendirmek bir tabu: eğer öyle yaparsak, zenginler yatırım yapamayacak, daha az iş olanakları yaratılacak ve bunun ceremesini hepimiz ödeyeceğiz. Bu zor zamanlardan kendimizi korumanın tek yolu, yoksulun daha da yoksullaşması ve zenginin daha da zenginleşmesi. Yoksullar ne yapmalı? Yoksullar ne yapabilir?

İngiltere’deki isyanlar, Mark Duggan’ın vurulmasıyla patlak verse de herkes daha derin bir hoşnutsuzluğun olduğu konusunda hemfikir- ama ne çeşit bir hoşnutsuzluk? 2005’te Paris banliyölerindeki araba yakma eylemleri gibi İngiltereli isyancıların da iletecek hiçbir mesajı yoktu. (Şiddet eylemlerinin de yaşandığı Kasım 2010’daki kitlesel öğrenci eylemleriyle bu eylemler arasında açık bir fark var. Öğrenciler yüksek öğretime getirilmek istenen reformlara kesinlikle karşı çıkıyordu) Bu nedenle İngiltereli isyancıları, Marksist terimlere göre, devrimci bir öznenin doğuşu olarak düşünemeyiz; Hegelci ‘gürültücü kalabalık’ yani örgütlü bir toplumsal alanın dışında yer alıp hoşnutsuzluklarını ancak yıkıcı şiddetin ‘irrasyonel’ dışavurumları şeklinde gösterebilen ve Hegel’in ‘soyut olumsuzluk’ olarak tanımladığı kavrama çok daha yakınlar.

Hırsızlık yaptığından şüphelenilen bir işçiyle alakalı eski bir hikâye vardır. Bekçiler, her akşam, işçi fabrikayı terk ederken, taşıdığı el arabasını dikkatlice incelerler. Hiçbir şey bulamazlar, el arabası her zaman boştur. Sonunda anlarlar ki, işçinin çaldığı el arabasının kendisidir. Bekçiler, tıpkı isyanları değerlendiren yorumcular gibi, ayan beyan ortada olan gerçekliği kaçırıyordur. Bize, 90’ların başında komünist rejimlerin yıkılmasının ideolojinin sonuna işaret ettiğini söylediler. Totaliter felaketlerle sonuçlanan büyük çaplı ideolojik projelerin zamanının bittiğini artık rasyonel, pragmatik politikaların geçerli olduğu yeni bir döneme adım attığımızı dillendirip durdular. Eğer post-ideolojik bir dönemde yaşadığımız şeklindeki basmakalıp fikir doğruysa bu, son isyanlarda yaşanan şiddet olaylarında görülebilir. Yaşananlar hiçbir şey talep etmeyen şiddet eylemleridir. İsyandan çaresizce anlamlar çıkarmaya uğraşan sosyolog ve yazarların kafası ayaklanmaların temsil ettiği muammayla karışmıştır.

Protestocular, yoksul ve dışlanmış kesimden olsa da, açlığın kıyısında da yaşamıyordu. Bırakın çok daha baskıcı fiziksel ve ideolojik şartları, çok daha kötü maddi koşullar içerisinde yaşayan insanlar dahi kendilerini daha net gündemlere sahip politik güçler olarak örgütleyebilmişlerdir. Bu nedenle isyancıların hiçbir programının olmaması yorumlanması gereken bir gerçekliktir ve bizlere ideolojik-politik çıkmazımız ve nasıl bir toplumda – seçme hakkını göklere çıkaran ama demokratik konsensüse karşı sahip olunan tek alternatifin kör taklidi yapmak olduğu bir toplum – yaşadığımıza ilişkin önemli şeyler söylemektedir. Sisteme muhalefet artık kendisini gerçekçi bir alternatif hatta bir ütopik proje olarak dahi ifade edememekte, yalnızca anlamsız bir tepkinin şeklini alabilmektedir. Yapılabilecek tek seçim oyunu kurallarına göre oynamak ya da (kendi kendini)yıkıcı şiddet uygulamaksa seçme hakkı özgürlüğünü kutsamanın manası nedir ki?

Alain Badiou, gittikçe daha ‘dünyasız’laşan bir toplumsal alanda yaşadığımızı iddia eder, böyle bir toplumda, protestonun alabileceği tek form içeriksiz şiddettir. Belki de bu kapitalizmin ana tehlikelerinden biri, küresel olmanın ruhu gereği tüm dünyayı kapsasa da, insanların kendilerini anlamlandırma yollarından mahrum kaldığı ‘dünyasız’ bir ideolojik kümelenmeyi ayakta tutmasıdır. Küreselleşmenin asli iddiası, kapitalizmin kendisini Hıristiyanından, Hindusuna, doğusundan batısına tüm uygarlıklara uyarlayabileceğidir: küresel bir ‘kapitalist dünya görüşü, ‘kapitalist uygarlık’ yoktur. Kapitalizmin küresel boyutu anlamı olmayan bir gerçekliği temsil eder.

İsyanlardan çıkarılacak ilk sonuç, hoşnutsuzluğa karşı muhafazakâr ve liberal yaklaşımların tamamen yetersiz olduğudur. Muhafazakâr tepki tahmin edilebilirdi: “Bu tarz bir vandalizmin meşruiyeti yoktur, ne olursa olsun düzeni sağlamak için her şey yapılmalıdır; ilerideki patlamaları önlemek için daha çok tolerans ve toplumsal desteğe değil disipline, sıkı çalışmaya ve bir sorumluluk duygusuna ihtiyaç vardır.” Bu yaklaşımın temel sorunu yalnızca gençleri şiddet eylemlerine iten çaresiz toplumsal durumu görmezden gelmesi değil, belki de bundan önemlisi bu eylemlerin muhafazakâr ideolojinin gizli önermelerini de yankıladığını fark edememesi. Muhafazakârlar, 1990’larda, ‘Köklere dönüş’ kampanyasını başlattıklarında, onların muzır tamamlayıcısı Norman Tebbit tarafından ortaya çıkartılmıştı: “İnsan yalnızca sosyal değil ama bölgesel de bir hayvandır: Bizim, aynı zamanda onların kabileci ve bölgeci içgüdülerini de tatmin ediyor olmamız gerek.” ‘Köklere dönüş’ün asıl olarak imlediği buydu: Bizim uygar, burjuva toplumumuzun etrafında dolanan barbarı, barbarların temel içgüdülerini memnun ederek açığa çıkarma. 1960’larda Herbert Marcuse, ‘cinsel devrim’i açıklayabilmek için ‘baskıcı karşı-yüceltme’ terimini ortaya attı: insan güdüleri karşı-yüceltmeye tabi tutulup serbestleştikleri halde kapitalist kontrolün hâkimiyetinde olabilirler –porno endüstrisi aracılığıyla mesela-. İsyan sırasında İngiltere sokaklarında gördüklerimiz, canavara dönüştürülmüş insanlar değil, kapitalist ideolojinin ‘canavar’ formunda ürettiği insanlardı.

Bu sırada solcu liberaller de yine tahmin edileceği üzere toplumsal programlar ve entegrasyon projeleriyle alakalı mantralarına bağlı kalarak, ekonomik ve toplumsal umutlarından mahrum bırakılan ikinci ve üçüncü jenerasyon göçmenlerin memnuniyetsizliklerini ifade etmenin tek yolunun şiddetli eylemler olduğunu dile getirdi. İntikam fantezilerinden ziyade onların isyanlarının daha derin nedenlerini anlamak için çaba göstermeliydik. Yoksul, etnik olarak karışık, polis tarafından olağan şüpheli olarak görülen ve taciz edilen, sadece işsiz değil çoğunlukla vasıfsızlığından ötürü iş verilemeyecek durumda olan, gelecek için umutsuz bir genç adam olmanın ne demek olduğunu hayal edebilir miydik? Buradaki ima, bu insanların kendilerini içinde bulduğu koşulların onların sokaklara dökülmesini kaçınılmaz kıldığı şeklindedir. Bu yaklaşımla ilgili problem, bunun yalnızca isyanın nesnel koşullarını listelemesidir. İsyan etmek, öznel bir ifadedir, kişinin içinde bulunduğu nesnel koşulların tam olarak ilan edilmesidir.

Bu liberal ve muhafazakâr yaklaşımlardan hangisinin daha kötü olduğu üzerine kafa patlatmak anlamsızdır: Stalin’in diyeceği gibi, her ikisi de kötüdür, ve buna her iki tarafın da yaptığı asıl tehlikenin ‘sessiz çoğunluğun’ bu eylemlere gösterdiği tahmin edilebilir ırkçı tepkide yattığı şeklindeki uyarı da dahildir. Bu reaksiyonun aldığı formlardan biri yerel(Türk, Karayipli, Sih) toplulukların mülklerini korumak adına ‘kabileci’ bir anlayışla kendi koruma gruplarını oluşturmasıydı. Dükkân sahipleri, mülklerini gerçek ve şiddet içeren bir sistem karşıtı protestoya karşı koruyan küçük burjuvalar mıdır yoksa işçi sınıfının toplumsal parçalanmaya karşı savaşan üyeleri mi? Bu noktada taraf seçmeyi reddetmek gerekir. Gerçek şu ki, buradaki anlaşmazlık, biri sistem içerisinde tutunmayı başarmış diğeri bunu denemek için bile fazlasıyla yılgın olan, olanakları kıt iki grup arasındadır. İsyancıların ürettiği şiddet neredeyse yalnızca kendilerine yöneliktir. Yakılan araçlar ve yağmalanan mağazalar zenginlerin değil yoksulların mahallesindeydi. Anlaşmazlık, toplumun farklı kesimleri arasında değil, en radikal haliyle aynı toplum içerisinde kaybedecek çok şeyi olanlarla hiçbir şeyi olmayanlar arasındaydı.

Zygmunt Bauman, isyanları ‘yetersiz tüketici’lerin eylemleri şeklinde karakterize etti. Bu her şeyden çok kendisini uygun yollarla -yani alışveriş yaparak- gerçekleştiremeyen tüketici tutkunun şiddetle harekete geçişinin dışavurumuydu. Benzer olarak, tüketici ideolojiye karşı ironik bir tepkiyi içeren özgün bir anı da barındırdılar: “Bizi uygun yollarla tüketmenin koşullarından mahrum ederken aynı zamanda devamlı tüketmemizi istiyorsunuz. İşte biz de bunu yapabildiğimiz tek şekilde yapıyoruz!’İsyanlar, ideolojinin maddi gücünün bir temsilidir-post-ideolojik toplum buraya kadar herhalde-. Devrimci bir bakış açısından bakarsak, isyanlardaki sorun içerdiği şiddet değil, içerdiği şiddetin kendini gerçekten dayatmaktan yoksun olduğu gerçeğiydi. İsyanlar, yetersiz bir öfke ve umutsuzluğun bir güç gösterisiyle; gıptanın ise muzaffer bir şenlik şeklinde maskelenmesiydi.

İsyanlar, liberal çoğunluğun yaşam tarzımıza tehdit olarak algıladığı bir başka çeşit şiddet biçimiyle ilişkilendirilmeli: terörist saldırılar ve intihar bombalamaları. İki örnekte de şiddet ve karşı-şiddet muzır bir döngünün içerisine hapsolmakta ve bunların her biri savaşmaya çalıştıkları güçleri yeniden üretmekte. İki durumda da, şiddetin, güçsüzlüğün üstü kapalı bir itirafı olarak ifade edildiği kör bir cinnet haliyle karşı karşıyayız. Fark şu ki, Britanya ya da Paris’teki isyanların tersine terörist saldırılar dinin sağladığı mutlak mananın aracılığıyla gerçekleştirilir.

Ama Arap başkaldırışı, kendi kendini yok eden şiddet ve köktendinciliğin sağladığı sahte alternatiften kaçınan kolektif bir direniş eylemi değil miydi? Maalesef, 2011 Mısır yazı, Mısır devriminin özgürleştirici potansiyelinin boğulduğu ve devrimin sona erdiği tarih olarak hatırlanacak. Devrimin mezar kazıcıları ordu ve İslamcılar. Ordu(Mübarek’in ordusu) ve İslamcılar(isyanın ilk aylarında marjinaldiler ama şimdi çok daha güçlüler) arasındaki anlaşmanın içeriğiyse açık: İslamcılar, ordunun maddi ayrıcalıklarının korunmasını hoş görecek ve karşılığında ideolojik hegemonyayı elinde tutacak. Kaybedenler, Batı yanlısı liberaller olduğu kadar sendikalardan, feminist gruplara yeni bir kitle örgütü ağı kurmaya çalışan ve devrimin asıl kahramanları olan seküler sol olacak. Hızla kötüleşen ekonomik durum, eninde sonunda, protestolarda çoğunlukla ortalarda olmayan yoksulları da sokaklara taşıyacaktır. Yeni bir patlama olası gözüküyor ve Mısır’ın politik özneleri için zor soru, yoksulların öfkesini kimin yönlendireceği olacak. Kim bunu politik bir programa dönüştürebilecek, yeni seküler sol mu yoksa İslamcılar mı?

Batılı kamuoyunun İslamcılarla ordu arasındaki bu anlaşmaya yönelik baskın yaklaşımı kuşkusuz sinik bilgeliğin muzaffer yansıması şeklinde olacaktır: bize İran(Arap değildir) örneğinde olduğu gibi, Arap ülkelerindeki başkaldırıların her zaman için militan bir İslamcılıkla sonuçlanacağını söyleyeceklerdir. Mübarek, bir anda gözlere ehvenişer gözükecektir. Böylesi bir sinizme karşı, Mısır ayaklanmasının radikal özgürleştirici özüne karşı beslediğimiz şartsız güveni korumalıyız.

Ama ümitsiz bir vakanın narsist cezp ediciliğinden de kaçınılmalı: başarısız olmaya mahkûm isyanların görkemli güzelliğini takdir etmek çok kolaydır. Günümüz solu, ‘belirli olumsuzlama’ problemiyle karşı karşıya: o görkemli şevkin ilk anı ve ayaklanma sona erdikten sonra eski düzenin yerini ne almalıdır? Bu bağlamda, İspanya’daki Öfkeliler hareketinin, Mayıs ayındaki ilk eylemlerinden sonra yayınladığı manifestosu açıklayıcıdır. İlk farkına varılan şey kullanılan dildeki apolitik tondur :”Bazılarımız kendini ilerici, bazılarımız muhafazakâr olarak tanımlıyoruz. Bazılarımız inançlı, bazılarımız değil. Bazılarımızın net bir şekilde tanımladığı ideolojileri var, ötekiler apolitik, ama hepimiz çevremizde gördüğümüz politik, ekonomik ve toplumsal görüntüden endişeli ve öfkeliyiz: politikacılar, iş adamları ve bankerlerin içinde bulunduğu çürümüşlük bizi aciz ve sessiz kılıyor.” Protestolarını “toplumda herkesin kabul edeceği vazgeçilmez gerçekler” adına yapıyorlar: “barınma hakkı, iş, kültür, sağlık, eğitim, politik katılım, özgür bireysel gelişim, mutlu ve sağlıklı bir yaşam için tüketici hakları.” Şiddeti reddederek “etik bir devrim” istiyorlar. “Parayı insanların üzerine koymak yerine insanların hizmetine yatırmayı” istiyorlar. “Bizler insanız, ürün değil. Ben ne satın aldığımın değil, neden aldığımın ve kimden aldığımın ürünüyüm.” Peki bu devrimin özneleri kimler olacak? Öfkeliler, sağı, solu ve tüm politik sınıfları reddediyor, onları çürümüş olarak niteliyor, peki manifestolarında sıraladıklarını kimden talep ediyorlar o zaman? Kendilerinden değil. Öfkeliler, henüz talep ettiklerini onlar için kimsenin yapmayacağını ve bu değişimi ancak kendilerinin gerçekleştirebileceğini de iddia etmiyorlar. Ve işte bu, son dönemdeki protestoların hayati güçsüzlüğüdür: kendisini sosyo-politik bir değişimin programı haline getiremeyecek olan otantik bir öfkeyi dile getiriyorlar. Devrimsiz bir devrim ruhunu ifade ediyorlar.

Yunanistan’daki durum, yakın dönemdeki ilerici öz-örgütlenme deneyimleri (İspanya’da bunlar Franco rejiminin düşüşünden sonra kayboldu) sağolsun, daha umut verici görünüyor. Ama Yunanistan’da bile protesto hareketi, öz-örgütlenmenin limitlerini sergiliyor: protestocular hiçbir merkezi otoritenin denetiminde olmayan, herkesin eşit olarak söz söyleme hakkına sahip olduğu eşitlikçi bir özgürlük alanını muhafaza ediyor. Ama bir sonraki adımda ne yapmak gerektiğini, yalnızca protesto etmenin ötesinde nasıl hareket edilmesi gerektiğini tartıştıklarında çoğunluk devlet gücünü ele geçirmeye yönelik direkt bir atılım ya da yeni bir parti kurmak yönünde değil, halihazırdaki politik partilere baskı uygulayan bir hareket ortaya çıkarmak yönünde uzlaşıyorlar. Açıktır ki bu toplumsal yaşamın yeniden organize edilmesi için yeterli değidir. Bunu yapabilmek için, çabuk kararlar alabilen ve bunları tüm olası sertliklerine karşın uygulayabilecek güçlü bir gövdeye ihtiyaç vardır.

* London Review of Books’tan çeviren Mithat Fabian Sözmen | Evrensel

Muhteşem Yüzyıl’da atlara işkence ve ölüm

Yağmur Taylan ve Durul Taylan‘ın yönettiği, Meral Okay‘ın senaryosunu yazdığı Muhteşem Yüzyıl dizisinin yeni sezon çekimleri Edirne’nin Karaağaç ilçesi köylerinde başladı. ‘Muhteşem Yüzyıl’ dizisinin yeni dönem çekimlerinin hayvan katliamlarına sahne olması protestoların oluşmasına neden oldu. Ağır ve ilkel koşullarda çalıştırılan atlardan 3’ü koşullara dayanamayarak öldü. Atların ölümü, set çalışanları ve oyuncuların da tepkisine neden olurken, olayı duyan hayvan hakları savunucuları tepki gösterdi.

İstanbul Barosu Hayvan Hakları Komisyonu, Dünya Yalnız Bizim değil Platformu (DYBD) ve Yaşam Hakkına Saygı Derneği, “dizi filmin çekiminde hiç bir masraftan kaçınılmazken, atların ağır koşullarda, aç, susuz çalıştırılmasına yönelik” tepki göstererek, Hayvanları Koruma Yasası nezdinde de yasal girişimde bulunacaklarını ifade etti. Film seti prodüksiyon şirketine yönelen tepkiler yükselirken, çekimler sürdürülüyor. Sette görev alan, set çalışanları ve oyunculardan edindiğimiz bilgilere göre; “filmde çalıştırılan atların maliyeti düşük olsun diye Uşak’taki ciritcilerden temin edilmiş. 18 Ağustos Perşembe günü, Edirne’nin Karaağaç ilçesi yakınındaki Süvari köyünde çekimi başlayan dizi için kötü taşıma ve ulaşım koşullarında nakledilmekte olan 30 attan biri yolda ölmüş. Atlardan ikisi ise, film setinde hayatını kaybetmiş…”

Set çalışanlarının ifadelerine göre; “aç,susuz çalıştırılan atlar, sıcağa ve yorgunluğa rağmen yürüsün, koşsun ve binicisinin talimatlarına uysun diye, atın ağzının içine dişlerinin arkasına gelecek şekilde yerleştirilen metalden yapılma ‘kantarma’ denilen aletler de, emsallerine göre çok ağır…”

Öte yandan, nakliye sırasında ve sette ölen atların dışında, artık çekimlerde kullanılamayacak hale getirilen ayakları şiş ve yara bere içindeki atlar, setin 2 kilometre uzağındaki güneş altındaki bir alanda ölüme terk edildi. (sesonline)

‘Canlı kalkanlar’ geceyi sınırda geçirdi

Kandil Dağı‘na yönelik hava harekatı ve operasyonları protesto etmek isteyen canlı kalkanlar, Şırnak’ın Uludere İlçesi‘nin sınır hattında eylem yaparak geceyi dağda geçirdi.

Şırnak’ın Uludere İlçesi’ne bağlı boşaltılmış olan Zevyan Köyü’nün Deri Davetiya ve Deri Berkur tepeleri arasındaki bölgede, sınır ötesi hava harekatı ve operasyonları protesto etmek için başlatılan canlı kalkan eylemi sürüyor.

Çoğu kadın yüzlerce kişi, sabah erken saatlerinde asker mevzilerine yakın bölgelerdeki yüksek tepelere çıkarak, “Çocuklarımız ölmesin, silahlar sussun, taraflar konuşsun” pankartı açtı. Güvenlik güçleri, canlı kalkan eylemini yapanları uzaktan izlerken, Uludere Kaymakamı Naif Yavuz, eylemin sona erdirilmesini istedi. Bunun üzerine dün saat 22.00’de ’Barış Anneleri İnisiyatifi’nden oluşan bir heyet, Kaymakam Naif Yavuz ile görüştü. Görüşme sırasında basın mensuplarının çekim yapmasına izin verilmedi.

Barış Anneleri İnisiyaifi heyeti,  “Barış için buradayız. Askeri operasyonlar duruncaya kadar burada kalacağız” diyerek eylemde kararlı olduklarını söyledi. Kaymakam Naif Yavuz, bunun üzerine, “Burası çözüm yeri değil. Meclis’e gidin siyasilerle çözün” dedi.

Kadınlardan oluşan heyet üyeleri, Ankara’ya da gittiklerini, sonuç alamadıklarını, operasyonların durmasını istediklerini anlatırken, “Başbakan çıkıp operasyonların durdurulduğunu açıklasın” dedi. Kadınların eylemde kararlı olduklarını ifade etmesi üzerine Şırnak Valisi Vahdettin Özkan ile yapılan görüşmede ’Canlı kalkan eylemine’, bugün saat 12.00’a kadar izin verilebileceği belirtildi. ’Barış Anneleri İnisiyatifi’ aktivisti Hava Kıran, akan kan ve ölümlerin sona erdirilmesi amacıyla bu eylemi yaptıklarını belirterek, şunları söyledi:

“Barış anneleri olarak Başbakan ve Cumhurbaşkanı ile görüştük. Bizi oyalayarak ’size döneceğiz’ dediler. Bugüne kadar ne Başbakan veya milletvekillerinden ses çıkmadı. Biz burada çözüm olmasını istiyoruz. Kararımızdan vazgeçmeyeceğiz ve tek kişi buradan gitmeyecek. Buraya göğsümüzü kurşunlara siper etmek için geldik. Dağları aşarak Federal Kürdistan Bölgesi’ne geldik. Çözüm için buraya geldik. Biz anneler bu savaşı durdurmalıyız.”

Bu arada Siirt’ten eylem alanına gelmek isteyen ’Barış Anneleri İnisiyatifi’ aktivistlerinin Uludere İlçesi’ne bağlı Ortasu Köyü’nde askerler tarafından engellendiği ileri sürüldü. Eylem yapılan bölgeye giriş çıkışlar yasaklanırken, eylemcilere yiyecek götürmek isteyen köylülere de güvenlik güçlerinin izin vermediği iddia edildi.

Üniversitedeki işçi eylemine polisten sert müdahale

0

Adana‘da Çukurova Üniversitesi (ÇÜ) Balcalı Hastanesi‘nde aylardır kadro eylemi yapan taşeron işçiler, bu sabah yapılması planlanan destek hizmetler ve temizlik ihalelerini engellemeye çalışınca polisin müdahalesiyle karşılaştı.

DİSK’e bağlı Dev Sağlık İş Sendikası yöneticileri ve yaklaşık 300 işçinin katıldığı eylemde, çevik kuvvet ekipleri grubu biber gazı ve cop kullanarak dağıttı. Arbedede 4 kişi yaralandı, aralarında sendikacıların da olduğu 25 kişi gözaltına alındı.

Bin 700 taşeron işçinin çalıştığı Çukurova Üniversitesi’nde üç gündür destek hizmetler ve temiz ihalelerinin yapılacağı salonun önünde bekleyen Dev Sağlık İş ve SES yöneticileri ile 300 kadar işçi, ihale saati yaklaşınca polis ekiplerince dağılmaları yönünde uyarıldı.

Sendika yöneticileri aylardır hukuk mücadelesi verdiklerini, işçilerin bakanlık müfettişlerinin raporu doğrultusunda üniversite çalışanı olduklarının kanıtlandığını ve kadroya geçmeye hak kazandıklarını, bu nedenle hizmet alım ihalelerinin yasal olmadığını öne sürdü. Sendika yöneticileri ve işçiler dağılmamakta direnince, çevik kuvvet ekipleri cop ve biber gazı kullanarak müdahale etti. Yaşanan arbedede Mustafa Coşkun, Mustafa Mamık, Mahmut Demirkıran ve Selma adında bir röntgen teknisyeni yaralandı. Balcalı Hastanesi’ne kaldırılan yaralılardan başına darbe alan kadın çalışanın hayati tehlikesinin bulunduğu belirtildi.

İşçilerin hak arama eylemine sert müdahale ile son veren polis, aralarında Dev Sağlık İş Şube Başkanı Mustafa Okutlar, DİSK Genel Merkez Yöneticisi Mustafa Hotlar, Dev Sağlık İş Çukurova Bölge Başkanı Bülent Kara, Dev Sağlık İş Yönetim Kurulu Üyesi Cumali Bolat’ın da bulunduğu 25 kişiyi gözaltına aldı.

Olaydan sonra Balcalı Hastanesi önünde bir süre daha eylemlerini sürdüren işçiler, daha sonra dağıldı. Polis, üniversite kampusunda güvenlik önlemlerini sürdürüyor. (Ajanslar)

Afrika’daki açlık Türkiye’ye nasıl göz kırpıyor?

Afrika…

Şu anki en son bilgilerimize göre insanlığın ilk kez ortaya çıktığı ve dünyaya oradan yayıldığı Homo Saphiens’ in doğum evi…

Afrika’daki Sorunlar Sarmalının Oluşum Süreci

Kölelik

Afrika, medeni dünya sakini insanlar için uzun süre “bilinmez, egzotik, vahşi, barbar, ilkel” olarak kaldı. Belki hala daha öyle… Ancak burası medeni dünya insanları için kullanılması gereken bir kaynaktı. İlk olarak Afrika’ nın zengin insan kaynağı, temel olarak pamuk işçisi olarak kullanılmak üzere köle olarak Amerika’ ya götürüldü. Çünkü pamuk üretimi, sıcağa dayanıklılık gerektiren ve haklarını savunabilecek medeni insanların çalıştırılması zor, yoğun işgücüne muhtaç bir tarımsal üretim şekli idi. Tekstil sektörünü besleyecek pamuk için ucuz insan gücü şarttı ve Afrika bunun için harika bir kaynaktı. Yüz binlerce Afrikalı, pamuk (ve şeker) üretiminde çalıştırılmak üzere köle olarak medeni insanların hizmetine sunuldu.

Kaynak Sömürüsü

Afrika halklarının bir miktarı köle olarak kullanıldıktan sonra meraklı ve keşifçi medeni insan, Afrika’ nın diğer kaynaklarına da göz dikti. Çeşitli madenler, fildişi ve bunun gibi çeşitli ürünler yine oradaki insanları köleleştirilerek medeni dünyaya sunuldu. Ancak bu süreçte büyük zorluklar ortaya çıkıyordu. Efendilerin de Afrika’ da olması gerekiyordu. Gelin görün ki kıta, medeni insanlar için çok fazla hastalık barındırıyordu. Bu aşamada modern tıp, önce efendilerin orada yaşamasını sağladı. Ancak ithal tıbbın nimetleri artık sadece efendilere değil, yerlilere de hizmet sunmak zorunda kalmaya başladı. Çünkü 20. yüzyıla doğru ilerlenirken hem köleler bazı hakları olduğunu söyleyebilecek kadar medeniyet ile kaynaşmış, hem de medeni insan en azından türdeş olduğu canlıların eşit haklara sahip olması gerektiğine ikna olmaya başlamıştı. Ayrıca üretilen ürünleri satın almak isteyen canlılara ihtiyacı vardı büyüyen endüstrilerin. Ve bilim destekli mantık gelişip toplumları besledikçe modern insan, diğer canlıların bile bazı hakları olabileceğini ayrıt etmek zorunda kalıyordu. Evet bırakın insanı, diğer canlıların da hakları olabilirdi, çünkü insana benziyorlardı. Kraliçe Viktorya, Londra Hayvanat Bahçesi’ nde orangutan Jeni ile tanıştıktan sonra belki de kendini tutamayarak şöyle demişti: “Ürkütücü, ızdırap verici ve can sıkıcı derecede insan.”

Modern Tıp ve Endüstriyel Tarım

Böylece tıp sektörü Afrika’ ya  el attı ve özellikle çocuk ölümleri azaldı. Nüfus arttı. Nüfus artıp doğal kaynaklar modern toplumlarca tüketildikçe ve de işgücü modern insan ihtiyaçları için kullanılmaya zorlandıkça yerel insanların avcılık, toplayıcılık, gıda saklama gibi kendine yeterlik sağlayan bilgi ve yetenekleri hem kullanılamadı, hem de bu yolla mevcut nüfusu beslemek mümkün olamadı. Bu sebeple mecburen endüstriyel tarım da sahneye çıktı ve insan nüfusu  daha da arttı, arttı, arttı…

Şiddet ve Mülkiyet İlişkisi

Böylece yeni bir içinden çıkılmaz bela baş vermeye başladı. Endüstriyel tarım genelde “nasıl dağıtılacağı?” ciddi sorun olan artı değer yaratır. Üretimi belli bir masraf gerektirdiği ve asıl amaç kar olduğu için endüstriyel tarım ürünleri avcı, toplayıcı ya da hatta geleneksel tarımcı toplumlarda olduğu gibi paylaşılamaz. Ünlü düşünür Rousseau “Şiddet, mülkiyetle başlamıştır.” diye bir tespitte bulunmuştur. Afrika insanları nüfusları arttıkça bağımsız kabile yerleşimlerini terk edip şehirler kurmak; bunları uygun yönetebilmek için çeşitli modern kitle-devlet yönetim sistemlerini uygulamak zorunda kaldı. Böylece belki eskiden de olan, ancak mülkiyetin sınırlı olmasından dolayı sınırlı kalan şiddet, nüfusun ve sahip olunabilecek mülkün artması ile doğru orantılı olarak arttı.

Güvenlik ve Gıda Temini İlişkisi

Ve yine ilginç bir noktadır ki endüstriyel tarım, sürdürülebilir olamamasının yanı sıra büyük oranda güvenliğe ihtiyaç duyar. Bir hayvan sürüsünden, koca bir mısır tarlasından, bir meyve bahçesinden o bölgede yeterli güvenlik olmadan verim-ürün alamazsınız. Savaşın olduğu yerde tarım olmaz. Böyle bir ortamda gıda, uzaklardan ithal edilmek zorundadır.

Küresel İklim Değişiminin Gıda Üretimine Etkileri

Ve yine ayrıca endüstriyel tarım istatistik temelli batı bilimi destekli olarak yapılabilir. Bu sebeple de bu şekilde tarımın yapılacağı bölgede küresel iklim değişimi kaynaklı tahmin edilemeyen doğa olayları olması (beklenmeyen kuraklık, sel, fırtınalar, aşırı sıcak veya soğuklar) üreticileri strese sokar. Üreticiler riskleri azaltmak için özellikle su kaynaklarını garanti altına almaya ve bulunca da sınırsızca kullanmaya çalışırlar. Elbette ki endüstriyel tarımsal üretim aşırı su tüketir (insanlığın mevcut tatlı su tüketiminin yaklaşık % 70′ ini) ve su kaynakları tükenir.

Yukarıda anlatmaya çalıştığım devasa bir yok oluşun kısa, yazıyı uzun tutmamak için aralarda birçok detayı atlamak zorunda kaldığım öyküsü. Bu öyküyü daha da özetleyip kronolojik olarak süreci maddelerle belirtmek gerekirse:

Afrika’ nın başına gelenler:

1- İlk temaslar sırasında yerliler katledildiler.

2- Köleleştirilip, başka kıtalara gönderildiler.

3- Köleleştirildiler ve kıtanın doğal kaynakları modern toplumların zenginleşmesi için kullanıldı.

4- Nüfus azaldı, korku hakim oldu. Yerel kültürler ve hayatta kalma pratikleri çökmeye başladı. En temelde nüfusa çözüm olarak gelişmiş toplumlar ilaç ve tedavi desteği verdi.

5- Nüfus yeniden arttı. Açlığı önlemek için endüstriyel tarım ortaya çıktı.

6- Nüfus daha da arttı. İnsanlar şehirlere doldu ve dünyanın diğer bölgelerinde uygulanan çeşitli yönetim modelleri ile yönetilmek zorunda kaldılar. Bu yönetim sistemlerine hem yönetenler hem de yönetilenler uyum sağlayamadı. Tarım ve yoğun nüfusun oluşturduğu atıl artı değer, toplu şiddeti/savaşları doğurdu.

7- Modern dünyada nispeten azalan savaşlar sebebi ile satışları düşen silah sektörü (ki devletler gelir elde edebilmek, siyasi partiler seçilebilmek için bu sektöre muhtaçtır), kıtaya bol bol silah sattı. Mülkü ele geçirmek isteyen yöneticiler halka zulmederek gitgide kısıtlı hale gelen kaynakları modern insanlığa akıtmaya devam etti.

8- Süreğen şiddet hali, küresel iklim değişikliğinin etkileri ve kıtanın doğal kaynaklarının sürdürülemez sömürüsü tarımsal üretimi de sürdürülemez kıldı. Sonuç: AÇLIK VE SEFALET

Şu anda tüm Türkiye bir seferberlik ruhu ile Somali’ ye yardım ediyor. Yardım eden insanlar vicdanını rahatlatırken yönetimdeki siyasi parti prim yapıyor ve Türkiye dış siyasette adını duyuruyor. Bunlar kısa dönem için doğru işler gibi görünmekle beraber asla gerçek çözüm değiller. Bu sorunlar karmaşası için olası tek gerçek çözüm, oraya uzman grupları göndererek yerel insanların kendi kendine yeterliliğini kazanabileceği pratikleri kazandırmaya; eski kültür ve ekolojik döngülerinin yeniden sağlıklı işleyeceği bir hale getirmeye çalışmakla bir dereceye kadar mümkün olabilir. Ancak günümüzün kurtlar sofrası dünyasında hiçbir devlet, gerçek anlamda çıkarsız bir şey yapmaz, yapamaz. Muhtemelen yıllar içinde bu gruplar yine sömürü amaçlı kullanılmaya çalışılabilir. Yine de bence bu çözüm, kötünün iyisi.

Türkiye ve Açlık

Belki asıl daha hazin olan, aynı sorunun bizim de kapımızı çalıyor olduğu. İnsanımız endüstri ve kapitalizm sebebi ile kendi kendine yeterlilik ile ilgili tüm bilgisini kaybediyor. Köylerde yerel kültürleri yeni kuşaklara aktaracak çocuklar, modern hayatın cazibesine kapılarak şehir meslekleri (hemşire, öğretmen, mühendis) edinerek şehre göçüyorlar. Endüstri ve kapitalizm yapısı gereği doğal kaynakları sömürüyor ve küresel iklim değişikliğinin etkileri gitgide kendini daha fazla gösteriyor. Domates üreticisi artık salçayı süpermarketten alıyor. İnsanlarının kendi gıdalarını üretip saklama pratiklerini kaybettiği bir toplumda küçük bir gıda krizi, fırınlar kapalı iken ekmek üretemeyen; süpermarketler çalışmaz iken tarhana yapamayan; yolda gördüğü ebegümecini tanımayan-tanısa da nasıl tüketileceğini bilemeyen; zaten hazır gıdaya da fazlası ile alışmış bir halkın üzerine kabus gibi çökecektir. Ülke olarak endüstriyi baltaladığı gerekçesi ile köy enstitülerini, ev ekonomisi bölümlerini kapattık. Daha verimli olduğunu sanarak endüstriyel tarımı ve sonucunda üretilen ürünlerin uzaklara gönderilmesini destekledik. Topraklar, bu gidişle asla önü alınamayacak bir erozyon tehdidi altında günden güne yok oluyor. Oluşturulan yapay ormanlar bile maalesef aslında tek tip ağaçlardan oluşan büyük endüstriyel işletmeler… Toprak, üzerinde yaşayanı beslemiyor, desteklemiyor. Her yer,  yoğun rekabet içinde ayakta kalabilen için kar amaçlı bir işletme. Oysa toprak, gıda ve gıda edinme bilgisi/kültürü, kar hırsı için vazgeçilemeyecek kadar değerli.

Fazla söze gerek yok, Somali’ ye iyi bakalım. Çünkü geleceğimiz oradan bize göz kırpıyor olabilir.

Son söz

Voltaire’ in Kandid (Candide) adında bir romanı vardır. Özetle romanın baş kahramanı Kandid evinden ayrılır. Felaketler, zorluklar, yenilgiler ve zaferlerle dolu bir çok macera  yaşar. En sonunda Anadolu’ da yaşlı bir adamın evine misafir olur. Yaşlı adam sakin bir hayat yaşamakta ve evinin arkasındaki bahçe ile ilgilenmektedir. Kandid yaşlı adama hayatın anlamını sorduğunda yaşlı adam “Hayat, arka bahçeni yetiştirmektir” der.

Bu kitaptan benim anladığım, bir insan yaşadığı yere en yakın toprak ile ilgilenmeli ve bunun sayesinde kendine yeterli olabilmelidir. Bir aile, bir halk ve tüm dünya için de durum böyledir.

Kısaca “Hayat, arka bahçeni yetiştirmektir”

Saygı ve sevgilerimle

Bisiklet hem sağlığa, hem cebe yararlı

İngiltere’de London School of Economics‘in (LSE), hazırladığı bir rapora göre bisiklet sektörü İngiltere ekonomisine yılda yaklaşık 5 milyar dolar kazandırıyor.

Çalışmaya göre, bu rakama bisiklet üretimi, perakende satışı ve sektörün sağladığı istihdam da dahil.

Raporda, 2010’da, bir önceki yıla kıyasla yüzde 28 daha fazla bisiklet satıldığı kaydediliyor.

Son bir yılda, bir milyondan fazla kişinin bisiklete binmeye başlamasıyla, bisiklet kullananların sayısının 13 milyona yükseldiği söyleniyor.

Geçen yıl, İngiliz halkının bisikletlere 2,5 milyar dolara yakın, aksesuarlarınaysa, 1,5 milyar dolar para harcandığı belirtiliyor.

Bisiklet endüstrisinin büyüklüğününse 5 milyar dolara yaklaştığı vurgulanıyor.

23 bin kişinin sektörde istihdam edildiği, bunun da maaş ve vergi ödemeleriyle ekonomiye yaklaşık 1 milyar dolar katkıda bulunduğu ifade ediliyor.

Raporda, artan yakıt fiyatları, bisiklet yollarının geliştirilmesi, çevre kirliliğini önleme kaygısının, bisiklete rağbeti artıran faktörler olarak gösteriliyor.

2015 itibariyle, bisiklet kullanımında yüzde 20 dolayındaki artışın da, trafik sıkışıklığı, çevre kirliliği ve sağlık giderlerinde azalmayla, ekonomiye milyonlarca dolar katkıda bulunabileceği vurgulanıyor.

Bisiklet kullananların, yılda ortalama 7,4 gün hastalık nedeniyle izne gelmediği, kullanmayanlardaysa bunun 8,7 gün olduğu kaydediliyor.

Bunun da gelecek 20 yılda ekonomiye 3 milyar doları aşkın katkı yapabileceği belirtiliyor.

 

Patriot füzeleri Anadolu’ya yerleştirilecek

Füze savunma sisteminde Ankara’nın iki önemli çekincesini kapsayan son pürüzlerin aşıldığı öğrenildi. Geçen yıl sonunda yapılan Lizbon zirvesinde Türkiye’nin onay verdiği füze kalkanı projesinde Washington-Ankara arasında nihai mutabakat sessiz sedasız sağlandı.

Cumhuriyet Gazetesi’nin haberine göre Türkiye’nin geçen yıl yapılan NATO zirvesinde ilkesel olarak onay verdiği “füze kalkanı” olarak bilinen füze savunma sistemine ilişkin Ankara’nın iki önemli çekincesini kapsayan son pürüzlerin de aşıldığı öğrenildi. Türkiye komuta kontrolü sisteminde yer alırken Türkiye’de füze savunma sisteminin kapsama alanı dışında kalan küçük bir bölgede ABD’nin göndereceği Patriot füzeleri konuşlandırılacak.

ABD’nin girişimiyle NATO’nun gündemine gelen ve geçen yıl sonunda yapılan Lizbon zirvesinde Türkiye’nin onay verdiği füze kalkanı projesinde Washington-Ankara arasında nihai mutabakat sessiz sedasız sağlandı. Türkiye’nin komuta kontrol merkezi ve sistemin kapsama alanı konularında çekincelerine ilişkin son pürüzler ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın geçen ay Türkiye’ye yaptığı ziyaret sonrasında giderildi. Konu, Clinton’ın İstanbul’da Türk mevkidaşı Ahmet Davutoğlu ile yaptığı görüşmenin gündem maddelerinden biri oldu.

Bu görüşmede Türk yetkililer Türkiye’nin çekincelerini bir kez daha ortaya koydu. Clinton’ın ülkesine dönmesinin ardından Ankara-Washington hattında füze kalkanına ilişkin bir dizi temas daha yapıldı. Bu temaslar sonucunda füze savunma sisteminin koruması altında kalacak bölge için Türkiye’ye Patriot füzesi gönderilmesi kararlaştırıldı.

Ancak sistemin hangi bölgeleri koruyacağı, hangi bölgeleri kapsama alanı dışında bırakacağı netleştirilemedi. En fazla koruma alanının sağlanacağı, ancak sistemin kurulma şekline göre kapsama dışı alanların ortaya çıkacağı ve Patriot’ların da bu bölgelerde konuşlandırılacağı öğrenildi.

Bunun dışında Türkiye füze savunma sisteminin komuta kontrolünde de bulunacak. ABD’li yetkililer Ankara’nın bu konudaki çekincesini de ortadan kaldırırken İsrail’in sisteme ilişkin bilgilere ulaşmasının önüne geçilecek.

Türkiye her ne kadar “İran” olarak telaffuz etmese de sistem pratikte İran’dan gelecek tehdide karşı projelendirildi. Ankara, uzun menzilli füze sistemine sahip olan Kuzey Kore’yi ise söz konusu füzelerin Türkiye’ye ulaşabilecek kapasiteye sahip olmamasından dolayı tehdit olarak görmüyor.

Füze kalkanı projesi bağlamında 3 adet radar sistemi konuşlandırılmasına gereksinim duyan ABD, sadece NATO coğrafyasını değil, aynı zamanda potansiyel tehditler coğrafyasını da dikkate alıyor. Bu nedenle, NATO Füze Sistemi Komuta Kontrol Merkezi’nin ABD Ulusal Komuta Kontrol Merkezi ile paralel çalışması öngörülüyor. NATO üyesi 28 ülkeyi, NATO Sekreteri’ni, NATO Avrupa Müttefik Kuvvetler Başkomutanı’nı ve NATO’daki paralel komuta zinciri aracılığıyla NATO Alt Komutanlıkları’nı kapsaması öngörülüyor.

Türkiye’ye ilişkin proje için gerekli Standard Füze İnterseptörleri (SM-3) Akdeniz ve Kuzey Denizi’ne ve Amerikan Deniz Kuvvetleri’ne ait savaş gemilerinde konuşlandırılacak.

(Cumhuriyet)

Protestolar Berlin’e sıçradı

0

Arap Baharı‘nın ardından Yunanistan, İspanya ve İngiltere‘de de baş gösteren protestolara Almanya’da da yankı buldu. Hamburg’da geleneksel olarak her yıl yapılan sokak festivalinde göstericilerle polis arasında şiddetli çatışmalar çıktı. Polis 30 kişiyi gözaltına aldı. Berlin’de 140 araç yakıldı, Alman polisi, “İngiltere’deki gibi olaylar için hazırlık yaptıklarını” açıkladı.

Hamburg’daki her yıl Sternschanze semtinde düzenlenen, 10 bin kişinin katıldığı gösterilere bu yıl protestoyla geçti. Hamburg polisinin verdiği bilgiye göre dün gece yarısı solcu göstericilerle polis arasında şiddetli çatışmalar çıktı.

 

Solcu göstericilerin toplanma yeri olarak bilinen, ‘Rote Flora’ adlı merkezin önündeki bazı gençler, polise taş ve molotof kokteyli fırlattı. Ardından çöp konteynerlerini ateşe verdiler. Sokak sakinleri yangını söndürmeyi başardı. Ancak daha sonra gençler konteynerleri yeniden ateşe verdi. İlerleyen dakikalarda bazı göstericiler, çekiç ve delici aletlerle bir banka şubesinin camlarını kırdılar, bankanın girişinde yangın çıkardılar. Göstericiler polisten korunmak için kurdukları barikatları ve 4 polis aracını da ateşe verdiler.

 

Polis göstericilere tazyikli suyla müdahale etti. Çıkan çatışmada iki polis memuru hafif yaralandı. Polis 30 göstericiyi gözaltına alırken, bunlardan 20’sinin daha sonra serbest bırakıldığı açıklandı. Hamburg Emniyet Müdürlüğü, olayların bastırılmasında toplam 2 bin polisin görev yaptığı açıkladı.

Öte yandan dün gece başkent Berlin’de yine otomobiller kundaklandı. Berlin polisi dün gece üç otomobilin ateşe verildiği, böylece bu yılın başından beri kundaklanan otomobil sayısının 140’a ulaştığını açıkladı.

Almanya Polis Sendikası Başkanı Rainer Wendt, Bild isimli tabloide yaptığı açıklamada, ülkede ekonomik durumun hızla kötüleştiğini, sosyal problemlerin İngiltere’deki gibi büyük çapta protestolara dönüşebileceğini ifade etmişti.

Wendt, Twitter ve Facebook gibi ayaklanmaların örgütlendiği sosyal paylaşım sitelerini yakından izlediklerini de açıkladı. Berlin polis şefi de Londra’daki gibi olaylara karşı hazırlık yaptıklarını söyledi. Protestocuların başına beş bin avro ödül kondu.

(Bianet, DW)

Aydınlık çalışanları açlık grevinde

Aydınlık Gazetesi, Ulusal Kanal ve İşçi Partisi binalarına geçtiğimiz günlerde yapılan aramaların ardından hem kanal ve gazete çalışanları hem de bir grup İP üyesi açlık grevine başladı.

İşçi Partisi İstanbul Merkezi, Aydınlık Gazetesi ve Ulusal Kanal’ın bulunduğu bina önünde başlayan açlık grevi bugün 3. gününe girdi. Önceki günlerde yapılan baskınlar sonucunda gözaltına alınan 10 gazeteci ve parti üyesinin emniyette başladıkları açlık greviyle eş zamanlı olarak greve başladıklarını belirten İP üyesi Mustafa Tunca, grevin arkadaşları serbset bırakılan kadar devam edeceği söyledi.

Aydınlık Gazetesi ve Ulusal Kanal’a yapılan baskınlar Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile eski KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek ile AKP’li Burhan Kuzu arasında geçen ve yayınlanan telefon konuşmalarından kaynaklanmış ve bunların nasıl elde edildiğine dair belge aranmış, sonucunda 10 kişi gözaltına alınmıştı.

Beyoğlu’nda sokak kültürünü yaşatanlara şiddet ve ceza

Beyoğlu‘nda sokağa atılan masaların kaldırılması ve sokak müzisyenlerine müdahale edilmesi nedeniyle başlayan gerginlikte son nokta, 21 kişiyi karakolluk etti. Karakola götürülen 21 kişi Kabahatler Kanunu‘na göre para cezası kesilerek serbest bırakıldı.

Radikal’in haberine göre, Galata Meydanı’nda önceki gün bir araya gelerek sokakta içki içip müzik dinleyen 100 kişilik gruba, polis müdahale etti. Polis dağılın dediği grup dağılmayınca 2 kişiyi karakola götürmek istedi.

Bu sırada yaşanan arbedenin ardından 21 kişi karakola götürüldü, bir polisin gözünden yaralandığı belirtildi. 21 kişi karakolda kimlik tespiti ve Kabahatler Kanunu’na muhalefetten haklarında işlem yapıldıktan sonra salıverildi.

Eşinin yoldan geçerken gözaltına alındığını söyleyen Atilla Turan ise “Polis eşimi darp etti” dedi. İshak Tayak da “Biz en önde duruyorduk. Polis bir kadını darp etti. Şiddet uyguladıkları için biz müdahale ettik. ‘Burdan dağılacaksınız’ dediler. Sözlü ve fiziki şiddet uyguladılar.

Oturuyorduk. Her akşam içiyoruz. Beyoğlu’nda masaları kaldırdığınızda ne yapacaksınız insanları? Evlerine mi kapatacaksınız?” diye isyan etti. (Radikal)