Ana Sayfa Blog Sayfa 5045

Sen de bir öğrenci giydir!

Yüksekova Haber Gazetesi tarafından eğitime destek amaçlı bir kampanya başlatıldı. Yeni eğitim-öğretim yılının başladığı şu günlerde Hakkari ve ilçelerinde birçok öğrenci halen ayakkabı veya üniforması almadığı için okula başlayabilmiş değil. Başta kız öğrenciler olmak üzere ayakkabı ya da elbisesi olmadığı için eğitimlerine başlamayan öğrenciler destek bekliyor.

Hakkâri Merkez, Yüksekova, Şemdinli, Çukurca ilçeleri ve bağlı köylerinde tespit edilen öğrencileri giydirecek olan duyarlı vatandaşlar kampanya ile ilgili gelişmeleri her gün gazeteden takip edebilecekler.

Gazete, başta Mülki İdare Amirleri olmak üzere Hakkarili iş adamları, kamu kurum ve kuruluş çalışanları, sivil toplum örgütleri, duyarlı esnaf ve vatandaşların kampanyaya destek vermeye davet ediyor.

Ayrıntılı bilgi ve ‘Sen de bir öğrenci giydir’ kampanyasına katılmak için
iletişim numaraları:

0541 941 2507 – 0438 351 3364

http://www.yuksekovahaber.com/haber/sen-de-bir-ogrenci-giydir-58406.htm

Çiftçinin günlüğü Ağustos ayı \ Fuat Bilici

Geride bıraktığımız Ağustos ayında biz çiftçilerin alınterinin karşılığını aldığı ve yazın son ayı olarak en sevilen aylardan biridir.

 

Buğdayların biçilmesinden sonra samanlar uzun kış günlerinde büyükbaş hayvanların beslenmesinde kullanılmak üzere samanlık ve damlara koyuldu.

 

Mevsimin ürünleri olan karpuz, kavun, domates, biberler toplanıyor. Bu yıl havaların yağışlı geçmesi sebebiyle meyva ve sebzelerin soframıza gelmesi 20-25 günlük bir gecikmeyle gelmesi, fiyatları biraz yükseltmiş olsada sofralarımızda yerlerini aldılar.

 

Köyümüzde bu yıl sulama tarımı birkaç ürün ile sınırlı kaldı. Domates ve biber ekilmezken, az miktarda çeltik ekildi. Çoğu tarlada silajlık mısır ekimi rekor düzeye ulaştı. Geçen yıl 10 ağustos tarihinde silaj yapımı başlasada, bu yıl mevsim ve yağışlardan dolayı mısırların biçimi eylülün 20 sinden sonraya kaldı.

 

Buğdaydan sonra köy merasında ekilen 2. ürün olan ayçiçekleri (treğeze) biçilmeye ay sonundan sonra, eylülün ikinci yarısında biçilmeye başlanacak. Ayçiçeği Biga da belli yerler satın alıyor ve  fiyatın 1,40-1,50 TL seviyesine çıkması bekleniyor. Biga da Ayçiçeği Yağlı Tohumlar, Sinekçi den Hasan Beypazarlı, Şirinköy den Tevfik Gençoğlu, Nejdet Çetin satın alıyor.

 

Salçalık biberlerin toplanmaya başlamasıyla köyde kış hazırlıkları iyice hızlandı. Biber ve domatesten salçalar yapılarak kavanozlardaki yerini aldılar.

 

Çeltik rekoltesi bu yıl beklenenin üzerinde gerçekleşiyor. Baldo dönümüne 700-800 Kg aralığında veriyor.

 

Birazda fiyatlardan bahsedelim isterseniz (Kg);

 

 

Buğday : 0,55-0,60 TL

Ayçiçeği: 1,10-1,20 TL

Tarladan Salçalık domates (rampa fiyatı) : 0,15-0,16 TL.

Sofralık domates: 0,25-0,30 TL

Karpuz : 0,27-0,30 TL

Kavun : 0,50-0,70 TL

Silajlık mısır: 0,12-0,13 TL

Silajlık mısır (eve teslim silaj): 0,14-0,15 TL

Çeltik satış Fiyatı-Ton (Baldo): 1.250-1.300 TL

Çeltik satış Fiyatı-Ton(Osmancık): 1.000-1.100 TL

 

Sağlıcakla Kalın.

Çiftçinin günlüğü Ağustos ayı \ Fuat Bilici

 

Fuat BİLİCİ

 

İnan Suver ölürse sorumluluk senindir – Ezgi Başaran

Müdürün hoyratça söylediği gibi ölürse İnan… Sorumluluk elbette ki ondadır, GATA sevkini geciktirendedir, vicdani retçiligi suç ilan edendedir.

O lafı duydum ya, yerimde duramıyorum, otur desen oturamam, kalk desen kalkamam. Bak işe de gidemedim zaten. Neyse çocuklar okula başladı da bu halimi görmüyorlar” dedi Remziye. Küçük, zayıf, kırılgan ve bıkkın kadın Remziye, vicdani retçi İnan Süver’in karısıdır.

İnan askerlik yapmayı reddettiği için 1.5 yıldır hapiste. Birkaç kez askere alındı, firar etti. Firar ettikçe cezası arttı. Cezası arttıkça psikolojisi bozuldu. Bir kez cezaevinden de firar etti, sonra yakalandı. Geçen hafta son ‘ikametgâhı’ Balıkesir L Tipi Cezaevi’nin havalandırma boşluğundan tırmandı, sonra tellere takılıp 2 metreden aşağıya güm! Kolu incindi falan filan ama asıl hayati tehlikeyi çarptığı yer değil kendisi yapıyor kendine.

***

Yazının tamamını okumak için  tıklayınız

 

Ezgi Başaran – Radikal

Bienal eşcinselliği tartıştırıyor

Kutluğ Ataman’ın askeri hastaneden aldığı ve “İsimsiz” (Ross) bölümünde sergilediği Sağlık Raporu, 12. İstanbul Bienali’nde en çok tartışılan işlerden biri oldu.

Yurtdışında aldığı birçok ödülle son yıllarda dünyada çağdaş sanatın yükselen isimlerinden biri olarak gösterilen Kutluğ Ataman, 12. İstanbul Bienali’nde sergilediği sağlık raporuyla dikkat çekti. Bienalin “İsimsiz” (Ross) başlıklı bölümünde ilk bakışta pek dikkat çekmeyen iki sayfalık bir resmi belge asılı.

Dikkatle bakanlar bunun 01.12.2010 tarihinde düzenlenmiş, askeri hastaneden alınmış bir Sağlık Raporu olduğunu görüyorlar. Raporda “Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Raporu” yazılı kutunun yanında, “Bulgular” üst başlığının hemen altında büyük harflerle yazılmış bir metin var.

‘MİMİK VE JESTLER EFEMİNE’
Metin şöyle başlıyor: “Ruhsal Muayenesi: Dış görünümü yaşında. Ayakta. Çevresine ilgisi normal. Özbakımı iyi. Mizacı sakin. Sosyabilitesi saygılı. Konuşma efemine. Ses tonu efemine. Mimik ve jestleri efemine. Hareketler efemine. Serbest zamanlarında gezer dolaşır. Uyku tabii. Yeme tabii. İşeme tabii…”

Raporun ilerleyen bölümlerinde ise şöyle yazıyor: “Düşünce içeriğinde kadınlara ilgi duymama, erkeklere ilgi duyma ile ilgili düşünceler ön plandadır. Dikkat tabii, bellek tabii…” Rapor Ataman’ın genel sağlık durumuyla ilgili bu tür bilgilerle sürdükten sonra son bölümde konu yeniden eşcinselliğe geliyor:

“Öyküsünden: Çocukluk döneminden beri kızlarla kız oyunları oynama, erkeklere ilgi duyma, kadınlara ilgi duymama ve hiç ilişkiye girmeme. 17 yaşından beri erkeklerle cinsel ilişki kurma, eşcinsel evlilik yapma tarzındadır. Belgelerinden: Yurtdışından alınma June 2006 tarihli sertifikada eşcinsel evlilik yaptığı bildirilmektedir.” Raporun ikinci sayfasında Tanı bölümünde “Homoseksüalite” yazıyor. Karar bölümünde ise “Barışta ve seferde askerliğe elverişli değildir” deniyor.

Habertürk – Yeşil Gazete

Erkan Oğur’la Anatolian Blues hakkında

Erkan Oğur, bu gece ‘Telvin’ orkestrasının ‘Anatolian Blues’ haline geçişiyle, 21:30’da İKSV Salon’da olacak. Anadolu’nun tüm renklerinden beslenerek, kendine has bir ‘blues’ vücuda getiren Anatolian Blues, nadiren bir araya geliyor ve hâlâ yeniliğini koruyor. Grup, Erkan Oğur (gitar), İlkin Deniz (bas), Turgut Alp Bekoğlu (davul), Sinan Cem Eroğlu (kaval), Engin Recepoğulları (saksofon) ve Can Çankaya’dan (piyano) müteşekkil. Bununla birlikte Erkan Oğur, kendisinde Anadolu ile bir bağ bulan tüm sanatçıları projeye davet ediyor…

Anatolian Blues’un hikâyesini anlatır mısınız?
Telvin aslında bir felsefe, halden hale geçiş manasında. Bu felsefe tüm yaşam biçimleri, müzikler ve olaylarda geçerli. Telvin manasıyla hareket eden bir grup olalım istedim. Yaptığımız müzikler Anadolu folkloründen üreyen müzikler; bunların çoğunu da deyişler, nefesler, halk danslarının melodileri oluşturuyor. Onları Türkiye’de kendi müziğimizden haberi olmayan, yönü Batı’ya dönük insanların daha kolay anlayabilmeleri için blues’la özdeşleştirdim ve Anatolian Blues’a dönüştürdüm. Benim için Anadolu müziğinin içerik, mantık, yaklaşım, olaylar ve anlattığı şeyler açısından blues’dan farkı yok.

Anadolu’daki blues hissiyatını nerelerde yakalıyorsunuz?
Ağıtlarımızda, ozanların deyişlerinde. Orta Anadolu’da başka, Kuzey’de, Ege’de başka. Hepsinde blues’u duyuyorum. Tıpkı blues gibi, ‘Blue Note’ (mavi nota – notalar arası sesler) dedikleri sistemde hareket eder bu müzikler. Bir blues sanatçısı Anadolu’yu dolaşsa dilemediği kadar blue note ile karşılaşır.

Sizin müziğinizde sıkça duyuluyor, mavi notalar.
Perdesiz gitarı yaparken maksat biraz da buydu, sınırı kaldırmak, özgürlük. Perdesizlik, belirli bir aralık içerisinde daha özgür hareket edebilme olanağı sağlıyor. Ama aynı zamanda çok disiplinli ve dikkatli olmanı gerektiriyor. Her ses günahın gibi, doğru yerde değilsen, yapacak çok bir şey yok.

Önümüzdeki günlerde blues festivali başlıyor, Anadolu’yu dolaşacaklar…
Biz Anadolu’nun blues’unu yapıyoruz, onlar Batı blues’unu Anadolu’da dolaştıracaklar, hoş bir tesadüf. Biz Anadolu blues’unu onların ülkesinde dolaştıramıyoruz ama. (gülüyor)

Anadolu insanının bugünkü hüzün (blues) halini de değerlendiriyor musunuz?
Bunu icra etmemizin nedeni, bugünkü yaşam hallerimiz aslında. Günümüze ait olayları, problemleri çoğu zaman bazı deyişler içerisinde, onlarla özdeşleştirerek ifade etmeye çalışıyoruz. Anadolu’da yapılan, yüksek düzeyde, doyuma ulaşmış bir müzik, onun anlaşılmasını, gelecek nesillere aktarılmasını isteriz. Blues, halkların müziği, çeşitli ülkelerde. O yüzden başka bir ülkedeki halk kitlesi de ilgi duyabiliyor, halk işi olması bütün insanları kapsıyor.

Diyarbakır, Antep gibi iller yoğun ilgi gösteriyordu blues konserlerine. Böyle bir potansiyel sizi de teşvik eder mi?
Biz Anadolu’daki müzikleri kaynak alarak bir şeyler yapmaya çalışıyoruz, bu ülkenin tadını ve tavrını kullanarak icraatta bulunuyoruz. İçerisinde bir ümit ışığı gördüğümüzden, geriye dönük bir sezgi ile bu müziğe yakınlık duyuyoruz. Çok isteriz tabii Anadolu’yu dolaşıp icra etmek ve oralardan beslenerek devam etmeyi.

Vokal tekniğine makam-vari bir hava katan Duman, Hayko Cepkin gibi isimler için bugünkü Türkiye blues’una işaret ediyor diyebilir miyiz?
O kategori ile gerçek makamsal müzik arasında epey mesafe var. Bu arkadaşlar söylence ve tavır olarak belli bir kitlenin duygusal ihtiyacını gideren bir müzik üretiyor. Zor bir iş yapıyorlar aslında. Bizimki ise otantizmi daha yoğun bir şey.

Türkiye’nin gerçek blues’u nedir öyleyse?
Hemen söyleyeyim, Pir Sultan Abdal, Yunus Emre, Âşık Daimi mesela, Âşık Veysel, Kul Himmet, Karacaoğlan mesela. Bu müziklerin ne olduğunu bir türlü kavrayamayan insanlara bir anlatım kolaylığı olsun diye söylüyorum. Yoksa böyle bir kanıta ihtiyacımız yok. Günümüzde ise Kırşehirli İsmail, Neşet Ertaş, Sabahat Akkiraz gibi isimleri söyleyebilirim.

Jimi Hendrix’in sizin için özel bir yeri var, Anatolian Blues çalarken onu yâd ediyor musunuz?
Yaptığım müziğin tınısı, seviyesi ve uyandırdığı hislerle ona çok yakınlık duyuyorum. Söyleme biçimi özellikle etkileyici. Kısa zamanda hayli yol kat etmiş ve uçup gitmiş, arkasından kokusunu, izini bir sürü duyguyla insanlara bahşetmiş bir sanatçı Hendrix. Çaldığımız bazı anlarda ona yakın duygular yaşıyoruz ama günün birinde ona ithaf bir müzik çıkarabilirsek ne mutlu bize, çok isterim. Yavuz Çetin gitmeseydi, belki olacaktı, onunla buna yakın bir yerlere gelmiştik, ama gitti işte.

Bir önceki Anatolian Blues ile bugünkü arasında fark olacak mı?
Önceki daha kalabalık bir ekipti, burada daha küçük kombo bir grup var, salonun kapasitesi nedeniyle. Benim gönlümde yatan şekli ise 40 davul, 20 zurna, hatta dans eden insanlarla yapabilmek. Sıfırdan haşmetli volumlere gidip gelerek çalabilmek isterdim. Bu bir hayal. Ama müzik aslında güzel bir hayal. Bu sıralar en çok inandığım şey bu, müzik, bir türlü ulaşılamayan güzel bir hayal.

Sürekli üretim halindesiniz…
Derslerdeki arkadaşlara ödev veririm, her gün bir keşif yapacaksınız, diye. Ben de öyle yapıyorum, üretimin nedeni bu. Üreten her zaman insanlığa bir enerji sunar, o enerji dönüşür, başkalarının işine yarar.

Eğitimler devam ediyor değil mi?
Nâzım Hikmet Akademi ve Yıldız Teknik Üniversitesi’ndeki dersler bu sene de devam edecek. Perdesiz gitar, müzik estetiği, makam duymak, emprovizasyon ve taksim ile ilgili dersler olacak.

Sıradaki projelerden bahseder misiniz? Türkülerle, deyişlerle ilgili İ. Hakkı Demircioğlu ile yapmak istediğimiz bir albüm projesi var, ayrıca İKSV’de yapılan bir konser kaydının belgesel niteliğinde DVD’si yayımlanacak. Bir de, belki son projem olacak olan Harput’la ilgili projem var.

Anatolian Blues’un rengi nedir sizce?
Mor. İçinde leylak olan, çok karamsar değil, içinde ateşi de olan, geceye doğru giden. Uzaktaki mor dağlar gibi… Telvin ve bu grup bütün müzisyenlere, hatta bütün sanatçılara açık. Resim, heykel yapmak, dans etmek isteyenlere açık. Kediler ve orada öylesine gelip durmak isteyenler de tabii…

Röportaj: Umut Eroğlu – Radikal

Yorum: Kadınlar ve çocuklar: Federasyon için ceza, futbol için şenlik!

Fenerbahçe’nin tarihinin en ilginç maçlarından bir tanesi oynandı bugün. Seyircisiz oynama cezasının kısa bir süre önce, değişmesiyle geldi bu özellik. Tribünlerde sadece kadınlar ve 12 yaşından küçük kız, erkek çocuklar vardı. 16-30 yaşında, maço erkek futbol kültürünün kadınlar ve çocuklar ile imtihanı bir anlamda…

Bu maçın ilk dakikalarını izledikten sonra şunu düşündüm: Keşke benim tuttuğum takım da en az bir maç ceza alsa da, o tribünler tamamen çocuklarla dolsa. (Son maçta yapılan tezahuratları düşününce sanırım bu çok da uzak değil.) Fenerbahçe’nin tribünlerinden çıkan müthiş gürültü, o kadar güzeldi ki. Örneğin Volkan, en son ne zaman çılgınlar gibi ve hiç hesapsız alkışlanmıştır, tehlikesizce gelen bir topu tuttuğu için? Ya da kolay bir topu uzaklaştırmanın bu kadar alkışlandığı en son ne zaman olmuştur? Top rakibe geçtiğinde anında sesin değiştiği, takım hücumdayken sesin geri geldiği kaç maç izledik? Biraz da her zamanki taraftarları kızdırarak soralım: Kadıköy’e gelen, Galatasaray ve Beşiktaş dışında, hangi takım böyle bir oyun bozan atmosferle karşılaştı?

Tabii ki bu madalyonun bir yüzü. Öteki yüzüne de bakmak gerek. Her ne kadar güzel bir ortam olsa da bu, böyle ceza olmaz! Olsa da, böyle bir anda karara bağlanmaz. Türkiye Futbol Federasyonu ve bu cezaları düzenleyen kurullarda, sabah kim erken kalkarsa o mu belirliyor cezaları? Play-off, bu… Kadınlar ve çocuklar maça gelsin. Tamam gelsin. Ama 12 yaşından küçük olursa anneleriyle gelsin, 12 yaşından büyükse ve erkekse gelmesin. O zaman olmuyor. 13 yaşında bir erkek çocuk maçı izleyemiyor. Fakat, 13 yaşında bir kız çocuk, yanında annesi olmadan maçı izleyebiliyor. Bir de neden annesi? Tamam erkek alınmayacak ama neden illa anne? Komşu ablayla gidilemez mi maça? Ya da kadınlar, takım tutmayan insanlar mı illa? Fenerbahçeli bir çocuğun annesi, fanatik bir Galatasaraylı olamaz mı? Neden gidip orada olsun ki? Kısacası böyle karar olmaz. Olsa da bu şekilde gizli gizli alınıp, bir anda açıklanmaz.

Asıl daha önemli bir durum var ve bunu ne Federasyon yetkilileri, ne takımların yöneticileri dile getiriyor: Bu ülkede, en büyük takımların tribünlerinde bile kadınların kullanabileceği tuvalet yok! Bakın hijyenik olmasını geçtim, tuvalet yok. Normal bir maç günü ezilmeden tribünlere girebilmenin imkanı yok! Girdiniz, çıkabilmenin imkanı yok. Deplasman seyircisiyseniz, insan yerine konulduğunuz şehir yok! Kadınlara, çocuklara futbol aşkını verecekseniz bu uygulama en sonda gelir. Bu uygulamaya kadar atılacak o kadar adım var ki!  Zaten, eper böyle bir isteğiniz varsa, “kadınlar önünde futbol oynama cezası” diye bir uygulama olabilir mi? Tribünleri düzenlerseniz, taraftarları insan yerine koyarsanız zaten kadınlar da, çocuklar da gelecektir. İşte bir formül; artık, futbolseverler olarak şöyle bir kampanya yapmanın vakti gelmedi mi? Futbol maçları gündüz oynansın! Pazar 16.00’da oynanan bir maça çocuklar da ilgi gösterir, kadınlar da, futbolseverler de. En güzel tribün görüntüleri, ailecek gidilecek maçlar için de gündüz oynanmalı karşılaşmalar.

Madalyonun yine öteki yüzüne dönelim. Şu anda Fenerbahçe, tüm hayatları boyunca Fenerbahçe’yi destekleyecek, peşinden gidecek binlerce çocuk taraftar kazandı. Bomboş tribünler önünde oynanacak olan maç, şimdi Fenerbahçe için geleceği kazandığı bir ortama döndü. Tabii ki sadece Fenerbahçe değil, tribünler de kazanmış oldu.

Son olarak maça dönersek, maç zevk vermeyen bir oyundu. Karşılıklı goller, Manisaspor’un 10 kişi kalması ve bir kaç pozisyon dışında akılda kalan bir etkinlik olmadı. Beraberlik hak edilen bir sonuçtu. Bunda, alışılmamış tribünün etkisi ne kadardır bilinmez!

Yeşil Gazete yazıları ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

TMK mağduru çocuklarla sil baştan

Diyarbakır Adliyesi önünde bir araya gelen çok sayıda sivil toplum örgütü temsilcisi, TMK mağduru çocukların Yargıtay’dan dönen dosyaları sonucu çocuk mahkemelerinde yeniden yargılanacak olmalarına tepki gösterdi. Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Diyarbakır Temsilciliği, İnsan Hakları Derneği (İHD) Diyarbakır Şubesi, Diyarbakır Barosu, Diyarbakır Tabip Odası, SES ve Eğitim Sen şubeleri, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Sosyal Destek Merkezi, Yerel Gündem 21 Gençlik Meclisi, Sarmaşık Yoksullukla Mücadele ve Sürdürülebilir Kalkınma Derneği ve Toplumsal Barış için Psikologlar Girişimi gibi örgütler adliye önünde basın açıklaması yaptı.

‘Çocukların yeniden yargılanıyor olması kamu vicdanını zedeliyor’

Kurumlar adına açıklamayı okuyan Sarmaşık Derneği Diyarbakır Şube Üyesi Müge Tuzcuoğlu, tahliye olan çocukların yeniden yargılanıyor olmasının kamu vicdanını zedelediği gibi, çocuklarda, ailelerinde ve toplumda kaygı ve korku yarattığını, hukuka duyulan güveni sarstığını belirtti. Tuzcuoğlu, “Yeniden çocuk mahkemelerinde yargılanmaya başlayan bu çocuklar, tekrar cezaevine konulma endişesi taşımaktadır. Kamuoyu tarafından taş atan çocuklar veya TMK mağduru çocuklar olarak adlandırılan bu çocuklar, yaşanan bu kaygı verici süreçte umutsuzluk, korku, endişe içinde kalmışlardır. ” diye konuştu.

‘Hepimize büyük görevler düşüyor’

Tuzcuoğlu’nun ardından konuşan BDP milletvekili Altan Tan ise Başbakan Erdoğan’a tepki göstererek, “Başbakan da bir gelsin, bu sokakları gezsin bu çocukların geleceği ne olacak, eğitimleri ne olacak, ekonomik gelecekleri nasıl şekillenecek, en ufak bir hareketle büyüklere bile verilemeyecek cezalar verilince bu ülkenin geleceği nereye gidecek bunlara biraz kafa yorsun. Dünyaya nizam vereceğine kendi evini kendi bahçesini mutlaka düzeltmesi lazım. Bu çocukların hiçbirisi annelerinden doğduktan hemen sonra böyle bir psikolojiye girmediler. Bunların sebepleri yaşanılan travmalar, ağabeylerinin, amcalarının, teyzelerinin, kız kardeşlerinin yaşadıkları; köylerinin boşaltılması, talan edilmesi, büyük ekonomik sıkıntılar gibi sorunlar anlaşılmadan bu çocukların bugün ki psikolojik halleri de anlaşılamaz. Bu sorunlar ortadan kalkmadan bu çocuklara doğru düzgün bir gelecek de inşa edilemez. Hepimize büyük görevler düşüyor” ifadesinde bulundu.

(Yüksekova Haber)

600 bin kişi nükleere karşı sokakta

0

Fukushima nükleer felaketini yaşayan Japonlar, hükümetin nükleer enerjiden vazgeçmesi talebiyle dün sokaklara çıktı. Eyleme 600 bin kişi katıldı.

Yeni bir nükleer felaket istemeyen yüz binlerce kişi, Japonya’nın başkenti Tokyo’da sokaklara çıktı.

 

600 bin kişinin katıldığı gösteride hükümetten, Japonya elektrik enerjisinin yüzde 30’unu karşılayan nükleer santrallere bağımlılığın sonlandırılması istendi.

“Nükleer enerjiye güle güle” şeklinde slogan atılan eyleme, Nobel Barış ödüllü Kenzaburo Oe ve müzisyen Ryuichi Sakamoto da katıldı.

Japonya’da 11 Mart’ta meydana gelen 9 şiddetindeki deprem ve ardından gelen tsunami nedeniyle Fukushima Nükleer Santrali’nde patlama meydana gelmiş ve radyasyon sızıntısı yaşanmıştı. Bölgeden tahliye edilen 100 bin vatandaşın büyük kısmı da yürüyüşe katıldı.

Eyleme katılanlardan 43 yaşındaki 4 çocuk sahibi Nami Noji, AP muhabirine “Radyasyon korkutucu. Besinlerin güvenliği konusunda birçok belirsizlik var ve ben, çocuklarım için güvenli bir gelecek istiyorum” diye konuştu.

Ankara’da 8 Ekim’de ‘Sokak Meclisi’ kuruluyor

Ankara’da 8 Ekim’de on binlerce kişinin katılımıyla “Sokak Meclisi” kurulacak. Bu meclise asgari ücretililer, işsizler, dar gelirliler, emekliler, kadınlar, gençler, HES’lere karşı olanlar, barış isteyenler, ötekileştirilenler davetli.

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), Türk Mimar ve Mühendis Odaları Birliği (TMMOB) ve Türk Tabipleri Birliği (TTB), “Eşit, Özgür, Demokratik Bir Türkiye İçin”, “İnsanca Yaşamı Savunmak İçin” 8 Ekim’de Ankara’da miting düzenleyecek. AKP Hükümeti’nin yarattığı “düzenin yeni yüzüne” karşı düzenlenecek olan mitingte “Sokak Meclisi” kurulacak.

Mitinge ilişkin TMMOB’da, DİSK Genel Sekreteri Tayfun Görgün, KESK Genel Başkanı Lami Özgen, TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Soğancı ve TTB Merkez Konseyi Başkanı Eriş Bilaloğlu’nun katılımıyla basın toplantısı düzenlendi.

EZİLENLERİN SESİNE SES KATMAK İÇİN…

Emek ve meslek örgütleri adına açıklama yapan KESK Genel Başkanı Lami Özgen, “insanca yaşamı savunmak; emekçilerin, ezilenlerin sesine ses katmak için 8 Ekim’de Ankara’da buluşacaklarını” söyledi.

Ülkenin gittikçe yaşanmaz hale geldiğini belirten Özgen, iktidarların her zaman kendi halkına sırtını çevirerek yerli ve yabancı tekelleri, uluslararası emperyalist/kapitalist organizasyonları gördüklerini söyledi.

Özgen, “İnsanın insanca yaşayabileceği alan gittikçe daralmakta; güvencesizlik, geleceksizlik, işsizlik, sefalet, adaletsizlik alabildiğine yaygınlaşmakta ve halk kesimleri hükümet tarafından azarlanıp horlanmakta, buna karşı çıkan, sesini yükselten muhalif dinamikler ise ya şiddetle cezalandırılmakta ya da şeytanı bile şaşırtan yöntemlerle derdest edilmektedir” diye konuştu.

‘BARIŞ UMUDU KIRILMAK İSTENİYOR’

İşsizlik, yoksulluk gibi sorunların yanı sıra, demokrasi sorununa da değinen Özgen, Kürt sorununda demokratik, barışçıl çözüm yerine daha fazla savaş dayatıldığını kaydetti, “Barış ve diyaloga dayalı çözüm umudumuz kırılmak istenmektedir” dedi.

Anayasa Referandum sürecinde kamu emekçilerine “toplu sözleşme” sözü verildiğini hatırlatan KESK Genel Başkanı, ancak gündeme getirilen 4688 sayılı Yasa’daki değişiklik ile kamu emekçilerinin grev hakkının dahi engellendiğini kaydetti.

Lami Özgen, ayrıca Özel İstihdam Büroları ile emekçilerin köleleştirilmeye, kıdem tazminatının kaldırılmaya çalışıldığını, Torba Yasa ile güvencesiz çalışmaya yasal kılıf yaratıldığını, KHK’larla kamu hizmetlerinin tasfiyesi sürecinin tamamlanmasının planlandığını ifade etti.

DÜZENİN ‘YENİ YÜZÜ’

KESK Genel Başkanı Özgen, AKP’nin seçimlerden aldığı çoğunluk iradesiyle, yukarıdan hükümet, aşağıdan cemaat eliyle toplumu ve devleti kuşatmaya, kendisine biat eden bir toplum oluşturmaya çalıştığını söyledi.

Muhalif kesimlere yönelik baskılara da dikkat çeken Özgen, “Görmemiz gereken şey şudur: Türkiye’de çoğulculuk adı altında tekseslilik, ‘ileri demokrasi’ adı altında yeni bir diktatörlük biçimleniyor. AKP eliyle düzenin ‘yeni yüzü’, statükosu şekilleniyor” dedi.

Özgen, şöyle devam etti: “Bir ülkede açlık varsa işsizlik vardır. İşsizlik varsa yoksulluk vardır. Yoksulluk varsa adaletsizlik vardır. Adaletsizlik varsa hukuksuzluk vardır. Hukuksuzluk varsa güvencesizlik vardır. Ve o ülkede güvencesizlik varsa, yaşama hakkı kalmamış demektir!”

SOKAK MECLİSİ KURULACAK

Özgen, bu nedenlerle; “asgari ücretiyle, maaşıyla, emekli aylığıyla, işsizliğiyle, hastalığıyla, HES’lerle, kadınlığıyla, gençliğiyle, kimliğiyle, savaşla, bu hayat tarzıyla yaşayamayanları; bütün ötekileştirilenleri mağdurları, ezilenleri, yoksulları, işsizleri, kadınları, gençleri, çevrecileri, barış yanlılarını seslerini birleştirip düzenin ‘yeni yüzüne’ karşı insanca yaşamı savunmak için; eşit, özgür, demokratik Türkiye’yi yaratmak için 8 Ekim’de Ankara’da kurulacak ‘Sokak Meclisi’ne katılmaya” çağırdı.

(Ajanslar)

Askerde dövüldü, bayıldı, ayıltılıp yine dövüldü

Şırnak’ta askerlik yapan Murat Kılıç, nöbet tuttuğu çadırdaki kedi kaybolduğu için bölük komutanı tarafından dövüldü ve hastanelik oldu.

Radikal Gazetesi’nden Şükrü Oktay Kılıç’ın haberine göre, Şırnak’taki 2. Komando Tugayı’nda askerlik yapan Şanlıurfalı er Murat Kılıç, nöbet tuttuğu çadırdaki kedinin kaybolduğu gerekçesiyle bölük komutanı Binbaşı İhsan Gökoğlan tarafından demir sopayla dövüldü ve ağır hakarete maruz kaldı. Kılıç’ın arkadaşı olan bir erin telefonuyla olaydan haberdar olan ve oğullarının yaralı olarak revirde yattığını öğrenen aile, TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’na dilekçe ile başvurdu. Telefonla ulaştığımız Binbaşı Gökoğlan ise konuyla ilgili konuşmak istemediğini söyledi.

Su döküp ayılttılar dayağa devam ettiler
TBMM İnsan Hakları Komisyo-nu’na verilen şikâyet dilekçesine yansıyan haliyle olay şöyle gelişti: ‘‘6 Eylül günü, Binbaşı Ali İhsan Gökoğlan, nöbet tuttuğu çadırdaki kedinin kaybolduğu gerekçesiyle er Murat Kılıç’ı demir sopayla dövdü. Ertesi gün 12 saat kesintisiz nöbetle görevlendirilen Kılıç, bir süre sonra ayakta durmaya dayanamayıp uyuya kaldı. Kılıç’ı uyurken gören Binbaşı Gökoğlan’ın tepkisi bu sefer daha sert oldu. Binbaşı’nın darbelerine dayanamayarak bayılan Kılıç, üzerine yangın bidonuyla su dökülerek ayıltıldı ve ağır hakaretler eşliğinde dayağa devam edildi. Korktuğu için hastaneye gidemeyen Kılıç, 8 Eylül’de fenalaşarak revire götürüldü. Binbaşı Ali İhsan Gökoğlan hakkında ise olayla ilgili herhangi bir soruşturma açılmadı.’’

Asker arkadaşının telefon etmesiyle olaydan haberdar olan baba Halit Kılıç, olayı 9 Eylül sabahı gelen bir telefondan öğrendiklerini söyledi. Radikal’e konuşan baba Kılıç şunları anlattı: “9 Eylül sabahı bir telefon aldık. Murat’ın asker arkadaşı olduğunu söyleyen bir kişi, binbaşının oğlumun kafasına kum dolu yangın söndürme tenekesi ile vurduğunu ve durumunun ağır olduğunu söyledi. Biz haberi alır almaz oğlumuzun durumunu öğrenmek için endişeler içinde Şanlıurfa Askerlik Şubesi’ne gittik.”

Anneye Kürtçe engeli
“Şırnak’taki yetkili personel Murat’ın sadece annesiyle telefon görüşmesi yapmasına izin verdi. Anne Türkçe bilmediği için Kürtçe ‘Oğlum nasılsın’ dediği anda karşı taraftan telefonu oğlumun elinden alarak ‘Kürtçe yasaktır’ dediler ve konuşmayı kestiler. Oğlumun darp edilmesi yetmezmiş gibi bir de anlamsız gerekçelerle görüşmemize, onun sesini duymamıza izin vermediler. Sonra Şırnak’a oğlumuzun yanına gittik ve onu perişan halde gördük. Psikolojisi bozulmuş, yüzünde, kafasında yara izleri vardı. Olayları da asker arkadaşlarından dinledik. Murat hâlâ revirde tedavi görüyor. Biz oğlumuzun can güvenliğinden endişe ediyoruz ve askerlik yaptığı yerin derhal değiştirilmesini istiyoruz. Oğlumuz kafasına aldığı darbe sonrasında ölebilirdi. Allah öldürmemiş. Bizim yüreğimiz yandı başka canlar yanmasın. Binbaşı İhsan Gökoğlan’ın şerefli yüce ordumuzdan ihraç edilmesini ve görevine son verilmesini istiyoruz.”

Binbaşı’dan ve tugaydan yanıt yok
Radikal’in ulaştığı Binbaşı Ali İhsan Gökoğlan ise konuyla ilgili konuşursa suç işlemiş olacağı için bu konuda bir beyan vermeyeceğini söylerken, Şırnak 2. Komando Tugayı’ndan da konuyla ilgili herhangi bir açıklama yapılmayacağı belirtildi. Diğer yandan olayın ortaya çıkmasını sağlayan ‘askerhaklari.com’ sitesine konuyla ilgili Şırnak’ta görev yapan erlerden onlarca başka şikâyet gönderiliyor.