Ana Sayfa Blog Sayfa 5026

Çin “Semavi Saray”ını fırlattı

NASA‘nın 30 yıllık Amerikan Uzay Mekiği Programı‘na son vermesinin ardından uzay Çinlilere geçiyor. Çin’in uzun yıllardır üzerinde çalıştığı “Semavi Saray” projesinin ilk kapsülü fırlatıldı.

Çin kendi uzay istasyonunu kurmak amacıyla gündeme getirdiği “Semavi Saray” projesinin ilk parçası olan 8,5 tonluk Tiangong-1 test kapsülü uzaya gönderildi. Çin’in projeyi başarıyla tamamlaması halinde, Uluslararası Uzay İstasyonu’nun (ISS) 2020 yılında devre dışı kalmasının ardından, uzaydaki tek istasyona sahip olma ihtimali bulunuyor. Uzay istasyonunun inşa edilmesine kadar sayısız test yapılması öngörülüyor.

2011 yılı sona ermeden Şenzou-8, yani “Sihirli Gemi-8” adlı insansız bir uzay aracı uzaktan kumanda edilerek Tiangong-1’e kenetlenecek. Ancak bu oldukça zorlu ve yüksek teknoloji gerektiren bir işlem. Zira bu sırada uzay araçları saatte 28 bin kilometre hızla Dünya’nın etrafında dönüyor olacak.

Çin’in planları büyük

İlk testlerin başarıyla sonuçlanması halinde Çin önümüzdeki yıl uzaya bu defa insanlı iki mekik daha göndermeyi hedefliyor. Tiangong-1’in görevi iki yıl sonra sona erecek. Ancak Çin şimdiden Tiangong-2 ve 3’ün planlarına başladı.

Tiangong-1 test kapsülünün aslında bu ayın başında fırlatılması hesaplanıyordu. Ancak Tiangong-1 test kapsülün kullandığıyla aynı tipteki bir taşıyıcı roketin düşmesi nedeniyle fırlatma ertelenmişti.

“Önlerinde uzun bir yol var”

Çin uzayla ilgili kaydedilen başarıları bir ulusal gurur ve güç gösterisi olarak görüyor. Ancak Avustralyalı uzay uzmanı Morris Jones, Çin’in kaydettiği başarılara rağmen yine de Rusya ve ABD’nin çok gerisinde olduğuna dikkat çekti.

Jones, “Birçok başarı kaydettiler. Ancak önlerinde almaları gereken daha uzun bir yol var. Yaklaşık olarak ABD ve Rusya’nın 1960’larda ulaştıkları seviyede oldukları söylenebilir” dedi.

(DW)

Kral kırbacı durdurdu

0

CNN Türk’ün haberine göre kadınların otomobil kullanmasının yasak olduğu tek ülke olan Suudi Arabistan’ın Kralı Abdullah, kadınların araba kullanma yasağını ihlal ettiği gerekçesiyle 10 kırbaç cezasına çarptırılan kadın hakkındaki kararı kaldırdı.

 Şeyma Hassaniye adlı kadın Suudi Arabistan’ın Cidde kentinde geçen Temmuz ayında hükümet izni olmadan otomobil kullandığı için suçlu bulundu. Mahkeme Hassaniye’yi 10 kırbaç cezasına mahkum etti. Suudi kadınlar bu cezayı direksiyon başına geçerek protesto etti. Karar uluslararası alanda da tepki gördü. Gelişmelerin ardından Arab News gazetesine konuşan Şeyma Hassaniye ise kararı temyiz edeceğini söyledi. 

Ceza islamcıların reforma tepkisi

Bu cezanın Suudi Arabistan Kralı Abdullah’ın kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınacağını açıklamasından kısa süre sonra verilmesi de dikkat çekti. Çünkü ülkede daha önce de otomobil kullanırken kadınlar yakalanmış ve ceza almamıştı. Kralın açıklamasından kısa bir süre sonra gelen bu ceza reformlara tepki olarak yorumlandı. Ayrıca mahkeme kararına karşı gösterilen tepki de ülkede bir ilki oluşturuyor. Arabistan’daki insan hakları savunucuları, kararı Kral’ın kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanımasına karşılık İslamcıların bir intikamı olarak değerlendirdi.

Kararı Prenses Twitt’ledi

Gelişmelerin ardından Suudi Arabistan Kralı Abdullah, Şeyma Hassaniye hakkındaki kırbaç cezasını kaldırdı. Suudi Prensi El Velid bin Talal‘ın eşi Prenses Emire el Tavil, kralın kararını internetteki sosyal paylaşım sitesi Twitter’da duyurdu. Tavil, “Allah’a şükür, Şeyma‘nın kırbaçlanması sevgili kralımızın sayesinde iptal edildi. Suudi kadınların çok mutlu olacaklarından eminim” dedi.

Dünyayı tehdit eden göktaşları…

Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA), Dünya’yı tehdit edebilecek büyük göktaşlarının yüzde 90’ından fazlasını tespit ettiğini açıkladı.

NASA, kısaca WISE olarak geçen “Wide-field Infrared Survey Explorer” uydusu ile yaptığı gözlemlere ilişkin yaptığı açıklamada, söz konusu göktaşlarının 100 metre ve üzeri genişlikte olduğunu, WISE’ın modellerle tahmini yapılan 981 büyük gök taşının 911’ini keşfettiğini kaydetti.

Gözlemlerin ardından düşünülenden daha az orta büyüklükte göktaşı bulunduğunu tahmin ettiklerini ifade eden bilim adamları, daha önce 35 bin kadar olduğunu düşündükleri genişliği 10 metre ve 100 metre arasındaki göktaşı sayısının 19 bin 500 civarında olduğunu tahmin ettiklerini bildirdiler.

Dünyanın, güneş etrafında bir yıl içerisinde tamamladığı yörüngesini yaklaşık 300 metrelik bir gök taşı ile paylaştığını keşfeden WISE, uzayın haritasını ayrıntılı şekilde çıkarma göreviyle 2009’da fırlatılmıştı.

Yedi çocuk annesi “yanlışlıkla” vuruldu

Bingöl‘ün Karlıova ilçesindeki Emniyet Lojmanları’nın arka kısmındaki nöbetçi polisler, “Dur” ihtarına uymadığı için “canlı bomba” sandıkları Gülistan Tosun‘u vurdu.

Bingöl’ün Karlıova ilçesindeki Turgut Özal Mahallesi’nde bulunan Emniyet Lojmanları’nın arka kısmındaki nöbetçi polisler, “Dur” ihtarına uymadığı iddia edilen 30 yaşındaki evli ve yedi çocuk sahibi Gülistan Tosun’u vurdu. Göğsünden ağır yaralanan Tosun,  Bingöl Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı.

Akşam saatlerinde  Karlıova İlçesi Emniyet Lojmanları’nın arka kısmında bulunan TOKİ Konutları’ndan ilçe merkezine gelmeye çalışırken vurulan Tosun’la ilgili Karlıova Belediye Başkanı Ferit Çelik açıklama yaptı.

Çelik, “Gülistan Tosun, Emniyet Lojmanları’nın arkasındaki konutlardan ilçe merkezine doğru geliyor. Bu sırada polisler tarafından kendisine ateş ediliyor. Karlıova’da müdahale eden doktorlar, göğsünden bir kurşun yarasının olduğunu ve hayati tehlikeyi atlattığını söylediler” dedi.

Gazetelerde yer alan çelişkili bilgilere göre, Tosun’un, lojmanların arka bahçesine girdiği, polisin “Dur” uyarısına karşılık üzerindeki çarşafı atıp bağırmaya başladığı ve sara krizi geçirdiği iddia edildi. Polisin havaya ateş açması sonucu kaçmaya çalışan kadın, tekrar ateş edilerek vuruldu.

Fırat Haber Ajansı (ANF) ise Tosun’un Türkçe bilmediği için “Dur” ihtarına uymadığını ve o nedenle polisler tarafından vurulduğunu iddia etti.

(Bianet)

Diziler kadına şiddete davetiye çıkartıyor

0

Yeni yayın dönemiyle birlikte çeşitli TV kanallarında gösterime giren İffet, Bir Çocuk Sevdim, Sensiz Olmaz gibi diziler kadın örgütleri tarafından protesto ediliyor. Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı Canan Güllü, İffet dizisindeki tecavüz sahnesine ilişkin fragman ve haberlerin şimdiden tıklanma rekoru kırdığına dikkat çekerek, bu tür yayınların benzer olaylara davetiye çıkarmak anlamına geleceğini söyledi. Son dönemde yayına giren dizilerde kadınların aşağılandığına ve erkeklere mecbur bırakıldığına dikkat çeken Güllü “Bu diziler kadınların bugüne kadar kazanılmış haklarını geriye götürüyor, tecavüzün kadına yaşattığı derin psikolojik tramvayı yok sayıyor.” dedi.

Toplumun vicdanını kanatan Ayşe Paşalı cinayetinin Sensiz Olmaz dizisinde tam bir rol modele dönüştüğünü anlatan Güllü, kadın ve erkekelere biçilen rolleri şu sözlerle eleştirdi: “Astığı astık kestiği kestik, mutlak hakim, yıkıcı, karşısındakinin özgürlüğünü tanımayan; ama tüm bu özelliklerine rağmen aşık olunan ve uğruna yaşamlar feda edilen rollerde hep erkekler olurken, onlara tabii ikincil konumdaki rollerde kadınları izlemekteyiz”

Cana Güllü kadına şiddet sorununun çözümünde, medyadan ve dizi senaristlerinden beklentilerini şöyle sıraladı:

“Kadınlar, dizilerde sürekli olarak, ya saçını süpürge eden fedakâr anne, ya da işyerinde cinselliğini kullanarak yükselmeye çalışan sekreter rollerinde gösterilmesin. Senaryo yazımında kadın örgütleriyle işbirliği yapılsın.

Kadına şiddet konusunda ‘koruma ve cezalandırma’ düşünülebilir ancak, asıl konuşulması gereken ‘zihniyet değişimini’ nasıl sağlayacağımızdır. Bu bağlamda medyaya büyük görev düşüyor. Yazılı basında kadın cinayetlerinin manşete taşındığı bir dönemde, görsel medya hâlâ kadını ‘reyting malzemesi’ olarak kullanmasın.

Kadınların başarı öyküleri öne çıkarılıp, toplumdaki yerleşik kadın algısı değiştirilsin. Açık oturum ve tartışma programlarına daha fazla kadın konuşmacı davet edilerek bağımsız ve güçlü kadınlar daha görünür hale getirilsin.”

ABD’de şenlikli devrim devam ediyor

Önceki yazı için tıklayınız : ABD’ye “bahar” geliyor


“Lidersiz bir direniş hareketiyiz biz. İçimizde her renkten, her cinsten ve her sesten insan var. Ortak bir yanımız var ama : Bizler bu toplumun %99’uyuz; ve geri kalan %1’in ne açgözlülüğünü , ne de yozlaşmışlığını kabul etmiyoruz artık.”

Böyle tanımlıyor Wall Street İşgalinin katılımcıları kendilerini. Hareketin ismi, ilk gösteriler Wall Street’te başladığı için öyle kalmış, ancak hareket artık birçok amerikan şehrine yayılmış durumda. Gösterilerin 12. gününe girilirken artık bir ço kbüyük şehrin meydanları birlikte kamp yapan, yemek pişirip yiyen, seslerini müzik yaparak duyuran, tepkili ama gülümseyen yüzlere sahip her yaştan binlerce insana “ev sahipliği” yapıyor. (Güzel ve kısa bir video için tıklayınız)

Gazeteci Nicholas Kristof, twitter’da attığı mesajda “Protestolara katılan insanlarla röportaj yapıyorum. Ve inanın, bana Tahrir Meydanı’nı hatırlatıyorlar” diyor.
Ünlü internet ansiklopedisi wikipedia ise Occupy Wall Street’i “21. yüzyıl devrimleri” kategorisinde Arap Baharı, Mısır ve Tunus Devrimleri’yle birlikte gösteriyor.

Dr. Cornel West, gece yarısı yaptığı konuşmada “Biz buradayız, ve bu seçkin sınıfın sıcacık evlerinde korkuyla titremesine neden oluyor” diye haykırıyor neşeyle.Biri öğlen diğeri ise akşam saatlerinde olmak üzere günde iki defa toplanan ve doğrudan demokrasiyle işleyen, o sırada mevcut olan herkesin katılımıyla gerçekleştirilen”Genel Kurul”larda tüm kararlar açıkça ve eşit oyla alınıyor, hiç bir karar ve eylemin gizlisi saklısı yok. Bir Yönetim Kurulu, liderler topluluğu ya da benzeri oluşum yok bu işgallerde. “İşgalci”ler sonuna kadar eleştirdikleri sisteme benzeme hatasına düşmüyorlar.

Sayıları giderek artan “devrim” in katılımcılarına New York polisi nasıl davranacağına karar verememiş gözüküyor. Gösterileri kimi zaman uzaktan izleyen polis, kimi zamansa anlamsız ve nedensiz şiddet gösterilerine girerek giderek büyüyen harekete bir nevi göz dağı vermeye çalışıyor. Bu şiddet gösterileri geçtiğimiz günlerde katılımcıların yüzüne kimyasal silah sıkılmasına kadar vardı.

ABD iş dünyası ve yöneticiler ise şu ana kadar hareketi görmezden gelmekle yetindiler. Seçkin sınıfın bu tavrı hareketi küçümseyerek kamuoyu gözünde değerini azaltma çabası olarak nitelendiriliyor. Karikatürist Cohen de bu durumu köşesine şu şekilde taşımış. Karikatürde Wall Street camiasının güçlenen devrim hareketinin arkasındaki kamuoyu desteğini görmeyerek büyük bir hata yaptığına dikkat çekiliyor.

Sistem karşıtı hareketin çığ gibi ve lidersiz olmasına rağmen çok başarılı bir organizasyonel yapıde büyüyor olmasının göstergelerinden biri de occupytogether.org adresinden yayına giren sitede hareketi diğer şehirlere yaymak isteyen grup ve bireylere çok önemli tavsiyelerde bulunulması. Kendilerini “toplumun %99’u” olarak tanımlayan göstericiler sosyal medya ve interneti hem kendi aralarında iletişim ve örgütlenme, hem de kamuoyuyla iletişim için son derece başarılı biçimde kullanıyor. Facebook’ta üye sayıları on binleri bulan gruplar kuruluyor, twitter’da ise OccupyWallSt ‘in takipçi sayısı 20.000’i geçmiş durumda.

Wall Street İşgali (Occupy Wall Street) hareketi üyeleri kendi gazetelerini de çıkarmaya başlayacak. Bunun için gerekli finansman ise ünlü kickstarter.com sitesinde açılan hesaba yapılan desteklerle sağlanıyor. Proje için 12.000 dolar toplanması hedeflenmiş, ve kısa sürede bu miktarın yarısından fazlası toplanmış.

Hareket henüz Tahrir Meydanı gibi büyük bir kitlesel harekete dönüşmüş olmasa da hem ABD toplumundaki gelecek kaygıları hem de hareketin net ve katılımcı mesajları nedeniyle bir kaç hafta içinde ciddi ve sadece ABD’de değil tüm dünyada dengeleri sarsabilecek bir kitlesel halk hareketine dönüşmesi ihtimali kafalarda soru işareti.

 

Önceki yazı için tıklayınız : ABD’ye “bahar” geliyor

Elektriğe yüzde 9.57 oranında zam

Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu‘nun (EPDK) kararıyla elektrik tarifesi meskende yüzde 9,57 oranında değişerek 29,578 kuruşa yükseldi.

Elektriğe yüzde 9.57 oranında zam yapıldı . Zam 1 Ekim’den itibaren geçerli olacak.

Zeynep Özler: “AB’nin Türkiye’ye vize uygulaması Avrupa hukukuyla bağdaşmıyor.”

Zeynep Özler

Başbakan Erdoğan veya AB başmüzakerecisi Egemen Bağış’ın her Brüksel ziyareti esnasında çıkan “Vizesiz Avrupa” haberleri bu alanda büyük ölçüde bilgi kirliliği yaratıyor.

Yeşil Gazete olarak İktisadi Kalkınma Vakfı Göç Politikaları Uzmanı ve Antwerp Üniversitesi Doktora Öğrencisi Zeynep Özler ile bu bilgi kirliliğini ortadan kaldırmaya yönelik kısa bir söyleşi gerçekleştirdik:

AB ülkeleri tarafından Türkiye’ye uygulanan vize konusu sık sık gündeme geliyor. Vize kolaylığı, vize serbestisi veya vize muafiyeti gibi kavramlarla karşılaşıyoruz. Bunlar ne anlama geliyor?

Vize kolaylığı ile Schengen vize başvurularında AB tarafından talep edilen belgelerin basitleştirilmesi, standart vize ücretinin 60 Avro’dan 35 Avro’ya düşürülmesi, belirli kategorilerdeki başvuranlar (iş çevreleri, öğrenci, bilim insanı, sanatçı, sporcu, akademisyen gibi) için vize ücretlerinin azaltılması ya da muafiyet sağlanması, çok girişli ve daha uzun süreli vize almanın kolaylaştırılması, vize başvurularının işlem süresinin kısaltılması  (en fazla 10 gün) ve diplomatik pasaport sahipleri için vize yükümlülüğünün kaldırılması öngörülüyor.

Vize serbestisi ya da vize muafiyeti ise Schengen vizesi almaya ihtiyaç duymadan, bir diğer deyişle, vize sıkıntısına katlanmadan, kişinin pasaportu ile istediği Schengen ülkesine seyahat etme hakkını elde etmesi anlamına geliyor.

Yalnız, hem vize kolaylığı hem de vize serbestisinin Schengen Alanına kısa süreli girişleri (6 ay içerisinde 90’ünü aşmamak koşuluyla) kapsadığını belirtmekte fayda var.

Vize konusunda Türkiye’nin AB’den talepleri ne?

Aslında çok net. Uygulanan ayrımcılığa son verilmesi. Mevcut uygulama, ne Avrupa hukuku, ne AB politikalarının tutarlılığı ne de Türkiye’nin özel durumu ile bağdaşıyor.

Türkiye’nin AB ile ortaklık hukukuna dayanan kazanılmış haklarına rağmen, “vize yol haritası” modeli konusunda direnen yani ancak belirli teknik kriterlerin yerine getirilmesi karşılığında vize serbestisine geçilebileceğini söyleyen AB’nin koşulluluk politikası da sorgulanır hale geldi. Belge güvenliği, sığınma politikası ve göç yönetimi alanında hem mevzuat hem de uygulama açısından birçok önemli adım atan Türkiye’nin karşısına net bir yol haritası ile çıkılamadı. Bu da vize politikası hakkında şüpheler uyandırıyor. Gelinen noktada, kazanılmış haklarımızın uygulanmasını talep ediyoruz. Vize konusunun Türk kamuoyunda yarattığı yılgınlık hissinin somut iyileştirmelerle giderilmesi lazım. Aksi halde, haksızlığa ve ayrımcılığa uğrandığı duygusu AB karşıtlığına kadar varabilir.

AB’nin Türkiye’ye vize uygulamasının hukuki dayanağı var mı?

Temelde, Türkiye gibi 1963’ten beri AB ile Ortaklık Anlaşması bulunan, 1995’ten bu yana Gümrük Birliği’ne taraf olan ve 2005’ten beri katılım müzakerelerini yürüten bir ülkenin vatandaşlarına vize uygulanması AB bütünleşmesinin ruhuna aykırı. Bu durum, iş bağlantıları, yatırımlar, ERASMUS gibi öğrenci değişimleri ve akademik paylaşımların yanı sıra sivil toplum diyaloğunun önünde de ciddi bir engel oluşturuyor. Vize engeli sebebiyle Birlik tarafından çok önemsenen kişiler arası ilişkiler engelleniyor.

AB’nin komşu ülkelerle diğer uygulamalarına şöyle bir bakalım. AB, Batı Balkanlarda Sırbistan, Karadağ ve Makedonya’nın ardından, Bosna Hersek ve Arnavutluk vatandaşlarına vize muafiyeti sağladı. Rusya’nın ardından “Doğu Ortaklığı” perspektifiyle Ukrayna, Gürcistan ile vize serbestisinin önünü açan, geçtiğimiz günlerde Azerbaycan ve Ermenistan ile vize kolaylığı müzakerelerini başlatacağını açıklayan Birliğin, söz konusu Türkiye olduğunda herhangi bir siyasi irade sergilemekten kaçınması düşündürücü.

Türk vatandaşlarının Ortaklık Anlaşması’ndan kaynaklanan hakları Avrupa Adalet Divanı tarafından defalarca teyit edildi. Mevcut içtihadın yanı sıra Şubat 2009 tarihli Soysal Davası ile hizmet edimi amacıyla seyahat eden Türk vatandaşlarına yönelik vize uygulamasının AB hukukuna aykırılığı net bir şekilde ortaya koyuldu. Almanya ve Hollanda gibi belli başlı ülkelerdeki idari mahkemelerin Soysal Davasını destekleyen kararlarına karşın bu alanda belirgin bir ilerleme sağlandığını söylemek zor.

Vize konusu çok boyutlu (idari, teknik, diplomatik gibi) bir konu olmasına karşın meselenin son derece politik hatta “politize” olduğunu söylemek lazım. Antlaşmaların koruyucusu sıfatıyla Avrupa Komisyonu’nun hukuku hayata geçirme çabası, çoğu zaman üye ülkelerin ulusal menfaatlerine yani engellemelerine takılıyor.

Geri Kabul Anlaşması ne anlama geliyor? Vize kolaylığı sağlanması için neden böyle bir şart öne sürülüyor?

Geri Kabul Anlaşması (GKA), düzensiz göçmenlerin hızlı bir şekilde ülkelerine iade edilmesini sağlamaya yarayan anlaşma. Türkiye ile AB arasında müzakereleri yürütülen GKA örneğinde somut olarak AB’de yasadışı konumda bulunan / yakalanan ve Türkiye üzerinden Birliğe giriş yaptığı tespit edilen “yasadışı” göçmenlerin Türkiye’ye gönderilmesini hedefliyor. Türk vatandaşlarının yanı sıra üçüncü ülke vatandaşları, vatansızlar ve iltica talebi reddedilmiş sığınmacılar da bu grupta yer alıyor. AB tarafından yasadışı göçle mücadelede önemli bir dış politika aracı olarak görülen Geri Kabul Anlaşmaları, doğası gereği Birlik lehine asimetrik bir ilişki barındırır. Avrupa Komisyonu, tam da bu nedenle, Türkiye’ye vize kolaylığı anlaşması önererek ‘havuç’ mekanizmasını işletmeye çabalıyor. AB’nin bu “paket yaklaşımı” çerçevesinde, Türkiye açısından siyasi, mali, idari ve sosyal açıdan ciddi zorluklar içeren bu anlaşmanın imzalanması karşılığında, Türkiye vatandaşlarının vize kolaylığı teşviki ile ödüllendirilmesi yatıyor.

Ancak gelinen noktada, Türkiye’nin son derece yapıcı bir tutum sergilemesiyle “eşit külfet paylaşımı” çerçevesinde anlaşma metni üzerinde uzlaşılsa da 24 Şubat 2011 tarihli Adalet ve İçişleri Konseyi’nde üye ülkelerin çekinceleri nedeniyle Avrupa Komisyonu vize kolaylığı konusunda yetkilendirilmedi. Onun yerine, metne “vize diyaloğu” gibi son derece muğlak bir ifadenin eklenmesi sebebiyle, haklı olarak Türkiye tarafı taslak GKA’yı parafe etmekten vazgeçti.

Vize konusunda beklentiler ne olmalı?

Vizenin birçok alanda ne kadar ciddi bir engel teşkil ettiği her platformda farklı kesimler tarafından dile getirilmesine karşın, Türkiye’ye net bir yol haritası sunulmaktan kaçınılması belirsizliklere yol açıyor.

Geri Kabul Anlaşması’nın parafe edilmesi ve imzalanması ancak Türkiye’ye sunulacak, koşulları ve takvimi çok net belirlenmiş, Birliği bağlayıcı taahhütler içeren bir vize yol haritası ile mümkün olabilir. Başarılı bir müzakere süreci yürütülerek, Türkiye’yi Geri Kabul Anlaşması’nı imzalamaya ikna etmek için, Birliğin vize, mali yardım ve yasal göç gibi araçlardan oluşan bir “teşvik paketi”ni hızla hayata geçirmesi sağlanmalı. Vize kolaylığının ise vize serbestisinden önce sadece bir ara aşama olarak değerlendirilerek, geçiş süresinin çok kısa tutulması ve vizesiz seyahat önündeki tüm engellerin ivedilikle kaldırılması gerekiyor. Vizesiz seyahat hakkının tüm kesimlere teşmil edilmesini öngören, nihai hedefimiz ve yola çıkış noktamız olan vize serbestisi’nin net bir hedef tarihle bir an önce hayata geçirilmesi büyük önem taşıyor. Bunun için de hem AB hem de Türkiye nezdinde ortak siyasi irade sergilenmesi şart.

Röportaj: Mahir Ilgaz – Yeşil Gazete

Gül, Demirtaş ve Kışanak ile görüştü

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ve Genel Başkan Yardımcısı Gültan Kışanak‘ı kabul etti. Çankaya Köşkü’nde basına kapalı gerçekleşen görüşme, yaklaşık 45 dakika sürdü.

Sinek kuşu olmak isteyen kadın: Wangari Maathai’nin ardından

Wangari Maathai (1940-2011)

Sadece düşünceleriyle ve yaptıklarıyla değil, hayatlarıyla da ilham veren insanlar vardır. Onlardan birini, Wangari Maathai’yi kaybettik. 2004’te Nobel barış ödülünü kazanmasının ardından, bütün dünyanın bu ödülü alan ilk ve tek Afrikalı kadın olarak tanıdığı Wangari Maathai, geçtiğimiz Pazar günü, kanser tedavisi gördüğü Nairobi’deki bir hastanede, 71 yaşında hayata veda etti.

Wangari Maathai, çocuklar kuraklıktan ve açlıktan kırıldığı için adını daha fazla duyduğumuz Doğu Afrika Burnu’nun, beyaz adamın safari turizmi nedeniyle ismi en iyi bilinen ülkesi olan Kenya’dandı. 1940 yılında, Kenya’nın orta kesimlerindeki ormanlık bölgede, insanın doğum yeri olan Rift vadisinin hemen güneyindeki Nyeri bölgesinde yer alan küçük bir köyde doğdu. (O zamanlar fillerin ve leoparların yaşadığı o yemyeşil ormanlar şimdi çay plantasyonlarına, kereste üretimi yapılan ticari ormanlara ve endüstriyel tarım arazilerine dönüştürülerek tahrip edilmiş durumda.)

John Vidal, Maathai’nin ardından The Guardian’da yazdığı yazıda, eğer bir yıl geç doğmuş olsaydı, köyünün de içinde bulunduğu bölgede o yıllarda başlayan Mau Mau isyanı (daha doğrusu Kenyalıların İngiliz sömürgecilere karşı verdikleri bağımsızlık savaşı) nedeniyle muhtemelen okuma imkanı bulamayacaktı diyor. Ama küçük Wangari, talihin de yardımıyla ailesi tarafından bir İtalyan okuluna gönderildi ve 1959’da, Amerikan başkanı Kennedy’nin adını taşıyan bir plan dahilinde okumaları için ABD’ye gönderilen 300 öğrenci arasında yer aldı. (Bu çocukların arasında Barrack Obama’nın babasının da olması ilginç bir ayrıntı.)

ABD’de biyoloji eğitimi alan ve zooloji alanında yüksek lisans yapan Maathai, ülkesine döndüğünde Nairobi Üniversitesi Zooloji Bölümü’nde araştırmacı olarak çalışmaya başladı. Ardından Almanya’ya giderek veterinerlik dalında anatomi doktorasına başladı. Doktorasını Nairobi Üniversitesi’nden aldı. Wangari Maathai, ülkesinde doktora yapan ilk kadındı ve uzun yıllar Nairobi Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi’nde profesör olarak görev yaptı.

***

Wangari Maathai’nin yeşil bir aktiviste dönüşmesi ilginç bir serüven. 1972’de Stockholm’de yapılan dünyanın ilk Birleşmiş Milletler Çevre Zirvesi’nin ardından kurulan UNEP (Birleşmiş Milletler Çevre Programı) merkez ofisini Nairobi’de açmıştı. Bunun üzerine bazı uluslararası çevre STK’ları Nairobi’de şube açtılar. Kenya’daki çoğunluk, BM’nin bu tercihinin Batılıların daha önce sömürdüğü Afrika’yı, şimdi de çevre koruma adı altında geri bırakma statejisinin bir parçası olarak görüyordu. O sırada Kenya Kızılhaçı Nairobi Şubesi’nin başında olan Wangari Maathai, kendisine yapılan daveti etrafındaki bu şüpheci çoğunluğa rağmen kabul etti ve çevre STK’larının çalışmalarını koordine etmek için kurulan “Çevre Liyazon Merkezi”nin yönetim kuruluna girdi. Maathai, bir çiftçi ailesinin çocuğu olarak doğanın içinde büyümesinin ve biyoloji eğitimi almasının, kendini çevreye adamasının tohumlarını barındırdığını, ancak çevre sorunları üzerine düşünmeye ilk kez bu dönemde başladığını söylüyor.

Maathai, onu değiştiren en önemli toplumsal gözlem ve deneyimleri önce veteriner olarak gittiği köylerde, daha sonra 1974’te, milletvekili adayı olan kocası Mwangi Mathai ile birlikte yaptığı seçim çalışmaları sırasında edindi. Kenya’nın ormanları ve doğası İngiliz sömürgesiyken de, bağımsızlıktan sonra da yok ediliyordu. Doğal ormanlar kesilip yerine çabuk büyüyen, kereste ticaretinde kullanılan ağaçlar dikiliyor, plantasyonlar kuruluyordu. Wangari Maathai giderek çölleşen ülkesinde ormansızlaşma sorunu üzerine eğilmeye başladı. (Safari turizmiyle meşhur olan, 582 bin kilometre kare yüzölçümü ve 30 milyon nüfusu olan Kenya’da, toprakların %2’den azının ormanlarla kaplı olduğunu öğrenmek çarpıcı olabilir.)

İşsizliğin ve yoksulluğun hakim olduğu, doğanın yok edildiği, kadınların yok sayıldığı ülkesi için bir şeyler yapmak istiyordu Maathai. Ama kocasının milletvekili seçilmesinin ardından, verilen sözleri tutmanın, bir şeyleri değiştirmenin ne kadar zor olduğunu da gördü. Bu sırada hem çevresel yıkıma karşı mücadele etmek, hem de yoksul kadınlara gelir sağlamak üzere ağaç dikmeye karar verdi. İlk ağaç dikme çalışmalarını, kurduğu Envirocare adlı şirketle başlattı. Şirketin merkezi eviydi. Köylü kadınların işlettiği ilk fidanlığı bu şirket aracılığıyla yarattı. Kadınlar fidan yetiştiriyordu ve yapılan ağaç dikme kampanyalarında bu fidanlar kullanılıyordu. Hiçbir geliri olmayan, tamamen erkeklerin egemenliği altındaki kadınlar, hayatlarında ilk kez, çok küçük miktarlarda da olsa para kazanıyorlardı.

***

Wangari Maathai, 1976’da Kanada’nın Vencouver kentinde yapılan ilk Birleşmiş Milletler Habitat toplantısına, UNEP’in aracılığıyla katıldı. Bu toplantı yeni insanlar tanımasını, yeni fikirler edinmesini sağladı. Ülkesine dönünce üyesi olduğu Kenya Ulusal Kadın Konseyi’ni de kendi projesine ikna etti ve Harambee adında bir ağaç dikme kampanyası başlattı. (Harambee, Kiswahili dilinde “hep birlikte asılalım” anlamına geliyordu.) “Toprağı Korumak için Harambee” adını verdiği kampanyasını başlattığı ilk ağaç dikme töreni 5 Haziran 1977’de, yani Dünya Çevre Günü’nde Nairobi’de yapıldı. O törenle kentin dış mahallerinde bulunan Kamukunji parkına dikilen ilk ağaçlardan yedisine, Kenya halkına hizmet etmiş 7 kişinin adı verildi. Bugün ne yazık ki bu ağaçlardan sadece ikisi yaşıyor. Bu iki fidan, şimdi kentin en önemli parklarından biri haline gelen Kamukunji’de,  gölgesinde insanların dinlendiği iki koca ağaç haline gelmiş. Maathai’nin öncülük ettiği ilk “yeşil kuşak” buydu.

Bu başlangıcın ardından kurulan Yeşil Kuşak Hareketi, Maathai’nin tarifine göre Afrika’daki pek çok STK’nın aksine tamamen yerli halk tarafından kurulan ve yönetilen az sayıdaki sivil toplum hareketinden biri haline geldi. Örgüt yerel kapasiteyi kullanmayı, yerli halkın bilgeliğine, deneyimine ve uzmanlığına dayanmayı ilke edindi. Yıllar boyunca olağanüstü zorluklarla ve imkansızlıklarla mücadele etmek ve her taraftan yapılan saldırılara karşı koymak zorunda kalmalarına rağmen, bugün Yeşil Kuşak Hareketi’nin bir araya getirdiği 600 yerel girişim var. Bu girişimlerin kurduğu 6000 fidanlıkta çalışan binlerce kadın, Maathai’nin deyimiyle “diplomasız ormancılar” haline geldi. Yeşil Kuşak Hareketi’nin bugüne dek Kenya’da 47 milyon, bütün dünyada 7 milyar ağaç dikilmesine öncülük ettiği hesaplanıyor.

***

Yeşil Kuşak Hareketi büyürken, Wangari Maathai, Kenya’yı 1978’den 2002’ye kadar yöneten Daniel arap Moi’ye karşı muhalefetin en önemli liderleri arasına girdi. (Kenya İngiliz sömürgeciliğinden 1963’de kurtularak bağımsız olmuş, ancak 1992’ye kadar tek parti rejimi altında yaşamıştı. Bu tarihten sonra çok partili sisteme geçildiyse de, ilk serbest seçimlerin yapılması için bir on yıl daha gerekecekti.) Maathai, Moi’nin  tepeden tırnağa yolsuzluğa batmış dikta rejimine karşı sesini yükselten en önemli isimlerinden biri haline geldi. Siyasi tutukluların bırakılması için Uhuru (Özgürlük) parkına ağaç dikti, açlık grevi başlattı, saldırıya uğradı, hapsedildi.

Nairobi’nin en büyük yeşil alanı olan Uhuru Parkı’na medya devi Robert Maxwell tarafından yapılmak istenen bir iş merkezi inşaatına karşı verilen mücadeleye liderlik ettiği için Moi tarafından “çok tehlikeli bir kadın” olarak adlandırılan Maathai’nin adı hükümetin “suikast” listesine girdi. Wangari Maathai ülkesini boyunduruk altına alan Dünya Bankası ve IMF politikalarına karşı da mücadele ediyordu.

Wangari Maathai, çevre mücadelesinin aynı zamanda demokrasi, insan hakları ve kadın özgürlüğü mücadelesi anlamına geldiğinin en canlı örnekleri arasında yer aldı.

Wangari Maathai, 1997’de Moi’ye karşı başkan adayı oldu. Ardından Kenya Yeşil Partisi Mazingira’nın kurulmasına öncülük etti. Kenya’da 2002’de yapılan ve Moi’nin yenilmesiyle sonuçlanan ilk serbest seçimlerde, aday olduğu bölgedeki oyların %98’ini alarak milletvekili seçildi. Ülkesinin ilk yeşil milletvekili olan Maathai, Mwai Kbaki’nin başkanlığında kurulan koalisyon hükümetinde Çevre Bakanı Yardımcılığı’na getirildi. 222 kişiden oluşan parlamentoda yer alan 16 kadından biriydi. Bakan yardımcılığı görevini 2 yıl sürdüren Maathai, yıllarca sivil toplum lideri olarak hükümete muhalefet ettikten sonra hükümet içinde yer almanın heyecan verici olduğunu, insanın “içeride” olduğu zaman bir şeyleri değiştirmek için çok daha sabırlı olması gerektiğini söylüyordu.

Wangari Maathai’nin özel hayatı da, bir kadın olarak verdiği özgürlük mücadelesinin bir parçası sayılabilir. Politikacı kocası Mwangi Mathai, 1977’de onu “kontrol altına alamadığı için” terk etti. Wangari Maathai bu konuda şöyle söylüyor: “Hırslı ve başarılı olmanın Afrikalı bir kadından beklenen bir şey olmadığını bilmeliydim. Bir Afrikalı kadın, ancak nazlı, utangaç, itaatkar, bir işe yaramaz ve bağımlı olduğu zaman iyi bir Afrikalı kadın olabilirdi. İyi eğitim görmüş bağımsız bir Afrikalı kadın baskın, agresif, kontrol edilemez bir kadın olarak kötü etki bırakırdı.” Kocası, boşanmalarının ardından Wangari’nin soyadını kullanmasını da yasaklatan bir karar aldırdı. O da soyadına bir “a” daha ekledi ve Maathai oldu.

***

Wangari Maathai Nobel barış ödülü aldığı için iyi tanınıyor olabilir. Uzaktan izlendiğinde “ağaç diken bir çevreci” olarak ‘sempatik’ de bulunabilir.

Ama Maathai’nin yarattığı Yeşil Kuşak Hareketi’nin arka planında kadınların özgürlük mücadelesi var. Ülkenin ormanlarını yağmalayıp ticari ağaç plantasyonlarına çeviren şirketlere ve hükümet politikalarına karşı verilen mücadele var. Bir parka yapılmak istenen iş merkezine karşı koyup parktaki ağaçları savunurken uluslararası sermayenin, şirketlerin ve iktidarın en üst çıkarlarına taş koymak var.  Siyasi tutukluların serbest bırakılması için yapılan kampanyalar, göğüs gerilen tehditler, hapisler, diktatöre karşı verilen demokrasi ve insan hakları mücadelesi var. Dikilen fidanları yetiştiren kadınların iş sahibi olması, özgürleşmesi var. Kurulan taban girişimleriyle toplumsal hareketlerin dinamizm kazanması var. Bir yeşil siyasi parti kurup parlamentoya girmeye, hükümette yer almaya, nerede olursa olsun, küçük de olsa bir şeyleri değiştirmeye cesaret etmek var.

Aşağıdaki kısa videoda Wangari Maathai bir masal anlatıcısı. Eski bir Afrika masalı anlatıyor, kendini anlatmak için. Büyük bir orman yangınını söndürmek için küçücük gagasıyla su taşıyan bir sinek kuşunun hikayesini anlatıyor:

“Karşı karşıya olduğumuz sorunlarla sürekli bir şekilde bombardıman altında olduğumuz için kendimizi tamamen bunalmış hissettiğimizde, sinek kuşunun hikayesini hatırlarım.  Dev bir ormanda büyük bir yangın çıkmış. Ormandaki bütün hayvanlar kaçışmışlar ve ormanın yanmasını üzüntü içinde seyretmeye başlamışlar. Kendilerini son derece tükenmiş, çaresiz ve güçsüz hissediyorlarmış. Küçücük bir sinek kuşu hariç. Sinek kuşu, ‘bu yangını söndürmek için bir şeyler yapmalıyım’ demiş ve en yakındaki dereye gidip gagasına bir damla su almış, sonra ormana kadar uçup yangının üzerine bırakmış. Olabildiğince hızlı bir şekilde bir aşağı, bir yukarı uçup, damlaları yangının üzerine bırakıyormuş. O sırada bütün diğer hayvanlar çaresiz bir şekilde yangını seyrediyorlarmış. Aralarında kocaman hortumlarıyla çok daha fazla su taşıyabiliecek filler bile varmış. Sinek kuşuna sormuşlar: ‘Ne yapabileceğini sanıyorsun ki? Sen küçük bir kuşsun, bu yangın ise dev gibi. Seni kanatların küçücük, gagan minicik. Her seferinde ancak bir damla su taşıyabilirsin.” Onlar cesaretini kıracak sözler söylemeye devam ederken, sinek kuşu hiç vakit kaybetmeden uçmaya, yangını söndürmek için gagasıyla su taşımaya devam etmiş. O arada da dönüp diğer hayvanlara cevap vermiş: ‘Yapabileceğimin en iyisini yapıyorum.’ Bence hepimizin yapması gereken de işte bu. Her zaman o sinek kuşu gibi olmalıyız. Çok önemsiz bir insan olabilirim, ama hiçbir zaman gezegen tükenirken durup seyreden o hayvanlar gibi olmak istemiyorum. Ben sinek kuşu olacağım, elimden gelenin en iyisini yapacağım.”

Wangari Maathai yaptıklarıyla, hayatıyla ve anlattığı hikayelerle bize ilham veriyor. Siz de yorulduğunuzda, motivasyonunuzu yitirdiğinizde, kendinizi küçücük, önemsiz ve çaresiz hissettiğinizde, bu güzel kadının resimlerine bakın, sesini dinleyin, bu küçük videoyu izleyin. Ve elinizden gelenin en iyisini yapın.

Wangari Maathai, Nobel barış ödülü aldı. Belki bu sayede daha fazla insana ilham verdi. Ama o sadece küçük bir sinek kuşu olmak istiyordu.

Toprağı ve yağmuru bol olsun.

 

 

 

(Hayatına dair bilgiler için ağırlıklı olarak Wangari Maathai’nin yazdığı “The Green Belt Movement” başlıklı kitaptan, Green Belt Movement web sitesindeki biyografisinden ve John Vidal’in The Guardian’daki “Wangari Maathai obituary” başlıklı yazısından yararlandım.)

Ümit Şahin – Yeşil Gazete