Ana Sayfa Blog Sayfa 5019

Suriye’de muhaliflerin silahları Türkiye’den iddiası

Suriye, güvenlik güçlerinin Türkiye’den kaçak sokulan çok sayıda silah ele geçirildiğini bildirdi.

Resmi haber ajansı SANA silah sandıklarında 150 çifte ve Kalaşnikov otomatik tüfekleri ile roketatarlar bulunduğunu açıkladı.

SANA dün de ülkenin kuzeybatısında öndegelen bir Sünni din adamının 21 yaşındaki oğlunun pusuya düşürülerek öldürüldüğünü bildirdi. Müfti Bedrettin Hassun, Devlet Başkanı Beşar Esad’ı destekliyor ve hükümetin Suriye’deki karışıklığın yabancı komplosu olduğu görüşünü savunuyordu.

Öteyandan Suriyeli muhalefet grupları, dün Beşar Esad yönetimine karşı bir ulusal konsey kurma kararı aldıklarını açıkladı.

Açıklama, hükümet karşıtı grupların İstanbul’da düzenledikleri toplantının sonunda muhalif liderlerden Burhan Galiyun tarafından yapıldı.

Burhan Galiyun, konseyin Esad yönetimini barışçı yoldan devirme mücadelesi veren Suriye içindeki ve dışındaki tüm muhalif grupları bir birleşik cephede toplayacağını belirtti.

Galiyun, Suriye’ye yabancı müdahaleyi reddetti, ancak Şam hükümetinin savaş açtığı sivil halk için uluslararası koruma çağrısında bulundu.

Suriye muhalefetinde birçok ideolojiden değişik gruplar bulunuyor. Bunlar arasında demokrasi yanlısı Şam Deklarasyonu, yasaklı Müslüman Kardeşler örgütü, çeşitli Hristiyan ve Kürt gruplar ve sokak gösterilerini düzenleyen Yerel Koordinasyon Komiteleri gibi örgütler yer alıyor.

Birleşmiş Milletler rakamlarına göre Suriye’de ayaklanma ve gösteriler en az 2 bin 700 kişinin hayatına mal oldu. Şam hükümeti ayaklanmalardan militan ve “silahlı terörist grupları” sorumlu tutuyor.

(Voa)

Ciğeri yanan ama yangından kaçamayanlar – Ayhan Bilgen

Kimin ciğeri ne kadar yanar, tartışmasını yapmak son derece güçtür. Bunu ölçebilmek ve kimi kriterler üzerinden test etmek ise neredeyse imkansızdır. İnsan duygu ya da düşünceleri, ancak davranışları üzerinden sorgulanabilir. Yaptıkları ya da yapması gerektiği, gücü yapmaya yeteceği halde yapmadıklarını masaya yatırabilir, bunlar üzerinden bir değerlendirme yapabilirsiniz.

Bir yandan ciğeri yanarken diğer yandan aklını kullanmak, sakız çiğnerken merdiven çıkmak kadar kolay değildir. En azından, kendiliğinden bir refleks olarak gelişmez. Özel bir çaba gerekir. Duyguları, acıyı, öfkeye dönüştürmeden düşünebilmek, sağduyu ile konuşup, bu doğrultuda hareket etmek ciğer yangınından kurtulmanın tek yoludur.

Ciğer yangınından kaçılamaz çünkü. Eğer yangın içinizde ise onu söndürme işini başkasına havale edemezsiniz. Başkasına görev biçip, emir ve talimat yağdırmadan önce kendinize dönüp bakarsınız. Bu yangının devam etmesinde kendi payınıza düşenin muhasebesini yaparsınız.

Son günlerde başta analar olmak üzere Kürtleri PKK karşısında tutum almaya çağıran mesajlar son derece yoğunlaştı. Devletin otuz yılda yapamadığını farklı düşündüğü varsayılan Kürtlere yaptırarak bu yangını söndüreceğini sanmak sadece yeni hayal kırıklıklarını getirecek, yangını daha da büyütecektir.  Kürt silahlı hareketine karşı olan Kürtlerin ne istediğini anlamaya çalışan var mı? Yöntem olarak silahlı mücadeleye karşısınız ama örneğin anadil ya da kendi kendini yönetme konusunda ne düşünüyorsunuz, diye soran var mı? Bir talebin haklılığını kabul edip bu doğrultuda bir çaba içine girmeden, o talebin elde ediliş biçimine yönelik tartışma yürütmek abesle iştigaldir.

Ölümler dolayısı ile ciğeri yanan ama aynı zamanda anadilin acısını anlamaya yanaşmayanlar, bırakın sorunu doğru tanımlamayı, insanın doğasını da bilmiyorlar. İnsanların sadece insan olmaktan kaynaklı hakları, onurları için ne yapmayı göze alabileceğine dair hiçbir şeyin farkında değiller. Oysa insanlık tarihi aynı zamanda bir savaş tarihi ise bunda çıkarı olanlar kadar, insanın doğasının da payı vardır. Marifet siyaset yolu ile sorunları çözüp bu taleplerin bir savaşı doğurmasını önlemektedir. Siyaseti, talepleri bastırma aracına döndürdüğünüzde yangını büyütürsünüz. Küçük bir kıvılcım ya da azıcık rüzgarın bir anda bütün bir ormanı kül ettiğini bilip de bunun toplumsal zeminde söz konusu olamayacağını sanmak kendini kandırmaktır.

Türkiye’de çatışmanın tarafı olmayan ve bu yangında suç ortaklığı bulunmayan Türklerin gittikçe daha sağlıklı düşünmeye başladığını görmekten büyük umut taşıdığımı ifade etmeliyim. Gerek samimi İslami duyarlılığa sahip çevrelerde, gerekse sol demokrat çevrelerde, bu ateşin nasıl söndürülemeyeceğine dair yaklaşım gittikçe ortaklaşmaktadır. Bir toplumsal olaya nasıl müdahale edilmeyeceğinde asgari yaklaşım sahibi olmadan, ne yapılması gerektiğinde uzlaşma aramak, bugüne kadar sonuç elde edilememesinin en önemli sebeplerindendir.

Gerçekten adalete dayalı, hakkaniyet esaslı bir toplumsal duruş, bu ateşi söndürebilir. Yangının gittikçe yayılıyor ve alevlerin büyüyor gibi gözükmesine aldırmadan, bildiğimiz doğrularda ısrar etmek zorundayız. Tarihin kritik dönemlerinde vicdanın gücü, sözün gücü, sanıldığından daha fazladır. Egemen ve yaygın olan yalanlara boyun eğmeden, prim vermeden, umutlarımızı boş fantezilerle tüketmeden, zor ama değerlere dayalı olan yolu yürümeyi göze almak zorundayız.

 

Ayhan Bilgen – Özgür Gündem

Meclis’in ve Anayasa’nın düğümleri – Bekir Ağırdır

Nihayet BDP’nin de yemin etmesiyle meclis gerçekten çalışmaya başlayacak. Umarım ki artık siyaset dilinden konuşmaya başlayacağız.

Bu Meclisin ve önümüzdeki yılın en önemli gündemi yeni anayasa yapılması olacak. Yeni anayasa üzerinden bakılınca Meclis’in ve yeni anayasanın siyasi düğüm noktaları şimdiden belli.  Anayasanın nasıl yapılacağı ve içeriğinin ne olacağı, siyasetin bu düğüm noktalarını nasıl aşacağına bağlı.

Bu düğümlerin iki düzlemde oldukları görülüyor: Yeni anayasayı yapma yönteminde ve anayasanın içeriğinde. Bu nedenle anayasanın içeriği yanı sıra nasıl yapılacağı meselesi de siyasetin ve Meclis’in düğümlendiği nokta olacak.

Yeni anayasanın 2011 Türkiye’si için anlamı ve ihtiyaç duyulan şey,  bir yandan devletin ve yönetim düzeninin yeni baştan tanımlanması ve yapılandırılması, öte yandan da bozulan, kutuplaşan, belki de şimdiye dek olup olmadığı önemsenmeyen yeni bir toplumsal mutabakatın ve “biz” duygusunun oluşturulması.

Anayasayı yazacak mıyız yapacak mıyız?

Birinci amaç için yalnızca partiler ve hukukçular müzakere edebilir, uzlaşma üretebilirler. Meclis iyi bir anayasa yazabilir.

Fakat ikinci amaç yalnızca Meclis ve hukukçuların çalışmasıyla sağlanamaz. Bunun yolu Türk-Kürt, Sünni-Alevi, İslamcı-laikçi, solcu-sağcı tartışarak, birbirinin varlığını ve farklılığını öğrenerek, tanıyarak, yani gerçek bir  “anayasa yapma süreci” yaşanarak olabilir.

O nedenle bizim en iyi hukuki kuralları yazmaya değil, yeni bir anayasa yapmaya ihtiyacımız var. “Yazılan” için Meclis’teki parmak sayıları yeterli olabilir ama “yapılan” için gereken parmak sayıları değil, herkesin kendini ait hissedebileceği yeni bir tanıma ve mutabakat sürecidir.

Siyaseti demokratikleştirmek gerekiyor

Meclis’in birinci düğümü, bu farklı boyutların farkında olmak ve süreci doğru yönetebilmek noktasında ortaya çıkıyor. Bu düğümü çözebilmek için Meclis’in ilk yapması gereken, anayasa yapma sürecinde her bir farklılığın ve talebin özgürce tartışılabilmesi için siyasetin demokratikleşmesine dair bir yasanın çıkarılması. Başta terörle mücadele yasası dâhil, dernekler ve vakıflar yasaları, toplantı ve gösteri yürüyüşleri yasası gibi örgütlenme ve ifade özgürlüğü önündeki tüm engelleri kaldıran bir yasa yapılmalıdır. Bugünkü siyaseti düzenleyen yasalar içinde sağlıklı bir tartışma ortamı yürütülemez. Daha iki gün önce 13 öğrencinin Bülent Arınç’ı protesto ettiler diye gözaltına alınabildiği, terör örgütüne üyelik gerekçesinin polis ve yargıçların inisiyatifine ve insafına bırakıldığı bir ortamda yeni anayasa tartışmaları nasıl ve nereye kadar yapılabilir?

Yine sürece dair düğümlerden birisi de siyaset yapma zihniyetlerinde yatıyor. Meclis Başkanı ve Ak Parti sözcüleri umut verici biçimde milyonlarca sade vatandaşın taleplerinin toplanması gerektiğinden ve toplanacağından söz ediyorlar. Ama bir yandan da bu taleplerin nasıl dikkate alınacağı, hangi yöntemlerle değerlendirileceği, taleplerin nasıl hukuki metinlere yansıtılacağı, kabul edilmenin ve yasalaşmanın nasıl olacağı konusunda henüz kimse bir şey söylemiyor. Ne takvim, ne yöntem henüz açık değil.


Sürecin usul ve takvimi yasayla tanımlanmalı

Sürecin nasıl işleyeceği ve takvimine dair bir yasal düzenlemeye ihtiyaç olduğu açık. Bu boşluk sürdükçe ve Başbakan “2012’nin ilk yarısında bu iş biter” dedikçe insan sormadan edemiyor: Süreçten anlaşılan kafalardaki ve çekmecedeki taslağın kabulü için halkla ilişkiler faaliyeti amacıyla mı talepler toplanacak, yoksa birbirimizi tanımak, talepleri öğrenmek, müzakere ve uzlaşma aramak için mi?

Hala iyimserliğimi korumak ve Cumhurbaşkanı’nın Meclis konuşmasında söylediği anayasayı aradığımıza inanmak istiyorum.

“Toplumun her kesiminin bu ülkede kendisi olarak yaşama hakkı, anayasal güvenceler altında itina ile muhafaza edilmelidir. Bunu sağlamanın yolu, özgürlükçü bir anlayışla, milletimizin her ferdine güvenen bir vizyonla hareket etmektir.”

Bu noktada bir zihni düğüm var. Eğer Ak Parti yeni anayasayı devletin yeniden ve kendince yapılandırması olarak değerlendirir ve toplumsal mutabakat boyutunu ıskalarsa veya bilinçli olarak bu tercihi yaparsa yine amaca ulaşamayacağız demektir ki bu nokta önemli bir düğüm noktası.

Gerçek düğüm Kürt meselesi

Dördüncü düğüm ise anayasanın içeriğine dair tartışmalarda ortaya çıkacak. Devletin yeniden yapılandırılması ve bireysel özgürlükler konusunda genel bir mutabakat olduğunu varsayabiliriz. Hemen tüm partiler ve siyasetler farklı renk ve tonlarda olsa da bu konuda bir ihtiyacı dillendiriyorlar. Fakat düğüm Kürt meselesi ve kolektif haklar konusunda çıkacak. Anadilde eğitim bu düğümün en görünür noktası.

Bu noktayı aşmak ise partilerin Kürt meselesine dair tanım, tutum ve çözüm önerilerinde yatıyor. Kürt meselesini teröre rehnederek baktıkları, yapılanları Kürtlerin hakları olarak değil, PKK’ya ve teröre verilen tavizler olarak değerlendirdikleri sürece bu düğümün aşılabilmesi zor görünüyor.

 

Bekir Ağırdır –  www.t24.com.tr

 

 

‘Balyoz’ davaları birleşti

İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi, iki davanın birleştirilmesine ve Tümgeneral Beyazıt Karataş’ın tutuklanmasına karar verdi. 

İkinci ”Balyoz Planı” davası kapsamında hakkında yakalama kararı bulunan Tümgeneral Beyazıt Karataş’ın tutuklanmasına karar veren mahkeme heyeti, bu davayı aralarında bağlantı bulunduğu gerekçesiyle ”Balyoz Planı” davasıyla birleştirdi.

İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmada, mahkeme heyeti tarafından taleplere ilişkin alınan ara kararlar Mahkeme Heyeti Başkanı Ömer Diken tarafından açıklandı.

Buna göre mahkeme heyeti, görevsizlik kararı verilmesi yönündeki talepleri reddetti.

Mahkeme heyeti, hakkında yakalama kararı bulunan sanıklardan Tümgeneral Beyazıt Karataş’ın atılı suçun vasıf ve mahiyeti, dosyadaki mevcut delillere göre kuvvetli suç şüphesini gösteren olguların bulunması, delillerin henüz tam olarak toplanılmamış oluşu, sanığın konumu itibarıyla delillere etki yapma ihtimalinin bulunması gerekçesiyle adli kontrol hükümlerinin uygulanmasının yetersiz kalacağı anlaşıldığından tutuklanmasına hükmetti.

Mahkeme heyeti, aralarında hukuki ve fiili irtibat bulunması, yargılamanın seriliği, usul ekonomisi ve çelişkili kararların çıkmaması, sanıkların hukuki durumlarının birbirini etkilemesi nedeniyle bu davanın ”Balyoz Planı” davasıyla birleştirilmesine karar verdi.

Davanın birleşen dosya üzerinde yürütülmesini kararlaştıran mahkeme heyeti, tutuklu diğer 21 sanığın da bu hallerinin devamına karar verdi.

Duruşmanın da 6 Ekim Perşembe günü yapılacağını açıklayan mahkeme heyeti, 7-10-11-13 ve 14 Ekim’de de duruşmanın görülmesini karara bağladı. Mahkeme heyeti, sanıkların savunmalarını da ”Balyoz Planı” davasındaki savunmalar tamamlandıktan sonra alacak.

(Ajanslar)

Yorum: Beşiktaş içerden ve dışardan alta çekiliyor

Gaziantepspor ile Beşiktaş arasında oynanan maçın, 3 Ekim 2011 Pazartesi günü üst düzey liglerde oynanan tek lig maçı olduğunu biliyor musunuz? Başka bir tane ligde bugün maç oynanmadı. Sadece Türkiye’de oynandı maç.

Neden? Çünkü Milli Takımlar toplanıyor ve üst düzey liglerde her takım milli oyuncularıyla maçlara çıkıp, oyuncularını daha sonra takımlarına yollarken, bu maç ayarlanamadığı için Beşiktaş Ricardo Quaresma ve Tomas Sivok’tan yoksun olarak çıkıyor maça. Ekrem Dağ ve Filip Holosko da alınan özel izinle oynayabiliyor. Sadece bu maçın bugün oynatılması sonucu ortaya çıkıyor bu durum. Şu olaya yüklenebilecek sıfat o kadar bol ki.

Maça gelirsek; Guti Hernandez’in anlaşılmaz nedenlerle silindiği, Quaresma’nın ise bürokratik beceriksizliklere kurban verildiği bir Beşiktaş’tan geriye, hücumda yetenek fakiri olan iyi bir defans takımı kalıyor. Antalyaspor maçında da böyleydi, Gaziantepspor maçında da böyle. Quaresma, bir futbolcudan çok daha fazlası Beşiktaş için. Bir kere, birden fazla oyuncuyu meşgul ediyor. Topu alan Beşiktaş orta sahası kime atacağım diye düşünmeden, hemen onu buluyor. Simao Sabrosa da benzer bir görev alabilir ama fiziksel olarak bu kadar silik olduğu bir dönemde böyle bir görevin yanından bile geçemiyor Simao.

Tüm bunların üzerine Carlos Carvalhal’in anlaşılmaz taktiği eklenince durum iyice anlamsız bir hal alıyor. Tek forvet Mustafa Pektemek’in bir yanına silik Simao’yu, bir yanına da yetenek konusunda çok büyük eksiklikleri olan Holosko’yu koyduğunuzda, hücum edemeyeceğiniz de belli oluyor. Zaten bunların arkasına da Manuel Fernandes, Mehmet Aurelio ve Necip Uysal’ı koyuyorsunuz. Kim gol atacak? Kim gol pozisyonuna girecek? Mümkün değil.

Carlos Carvalhal’in defans aşkı o kadar büyük ki, Necip Uysal oyundan atıldığında, ilk hamle olarak tek forvet olan Mustafa Pektemek’i oyundan çıkartıp, Roberto Hilbert’i oyuna alıyor. On dakika sonra Edu’yu oyuna alırken, bu sefer yine bir ileri uç elemanı olan Simao’yu çıkartıyor. Hem on dakika takımı hücum silahsız oynatıp, hem de zaten yalnız olan hücumu daha yalnız bırakıyor. Şimdi soru şu: Gaziantepspor teknik direktör değiştirmiş ve şimdiye kadar bir beraberlik dahi alamamış bir takım. Bu takıma karşı bile Beşiktaş “çekinik” oynayacaksa, şampiyonluk iddiasının arkasında nasıl durabilecek? Sıfır puanlı bir takımdan Beşiktaş’ı Rüştü Reçber koruyorsa, bu işte bir terslik yok mu?

Son olarak, Pazartesi günü saat 20.00’de oynatılan bir karşılaşmada tribünlerin yarısından fazlası boştu. Pazar günü saat 16.00’da oynansa aynı mı olurdu? Hakem Halis Özkahya da, maçı çok iyi yönetti. (İsmail Köybaşı‘nın kırmızı kartından önce çok açık bir ofsayt vardı. Yardımcı hakemin de görmemiş olması imkansız. Pozisyon yukarıda!) Eğer Beşiktaş hücum etseydi, verdiği kartlarla Gaziantepspor eksik kalabilirdi ama Beşiktaş savunmayı seçti, kendisi eksik kaldı.

Carlos Carvalhal sevimli bir kişi olabilir, çok mükemmel bir karakteri olabilir ve atılan gollere kendisi atmış gibi sevinebilir ama Beşiktaş’ı “büyük” oynatmıyor. Oynatamıyor.

Yeşil Gazete yazıları ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

Keşke “İsimsiz” kalsaydı – Derya Deniz

Merhaba Ey Sanatsever Okur,

Bu hafta içim paramparça bilesin. Sıradan bir hüzün değil hissettiğim, hakikaten üzgünüm. Geçen gün 12. İstanbul Bineal‘ine gideyim de okurlarıma “çağdaş sanatın erdemleri” üzerine bir makale yazayım dedim. Keşke hiç gitmeseydim, o günden beri gözüme uyku girmiyor. Bu yazıyı da sırf seni uyarmak için yazıyorum, 13 Kasım’a kadar yolun Karaköy’e, Meclisi-i Mebusan Caddesi’ne düşerse, aman diyeyim boş bulunup sergiye bilet alma, hadi aldın, sakın Antrepo 3’e girme. Benden söylemesi.

N’oldu Derya Hanım? Nedir sizi böyle darma dağın eden şey? diye sorduğunu duyar gibiyim okurcum, eksik olma. Vallahi ben Bineal denilen bu hadiseyi 22 yıldır takip ederim. Niye ederim? Hem zihnimi açar, hem de keyifli zaman geçirtir bana. Daha ne olsun. Ayrıca Bineal çağdaş sanatın anlam ve işlevini göstermiştir biz sanatseverlere. Mesela bir keresinde bendeniz sergi alanını gezerken, yorgun düşüp, elimi parlak yeşil bir masaya dayamıştım da, elim masanın içine kaçmıştı. Meğer o da sergiye dahil eserlerden biriymiş. Masanın cam görünümlü silikon yüzeyi, yorgun sanatseverlere hayatın “süprizlerle dolu derin ” doğasını hatırlatmak için tasarlanmış. Ne utandım bilemezsin … O günden beri sergi salonlarında gözümü dört açıyorum. Sanat eseri olmasından şüphelendiğim hiçbir aynaya bakmıyor, hiçbir musluktan su içmiyorum.

Neyse geçen Cumartesi yine büyük bir heyecanla Bineal merkezine gittim, biletimi aldım. Antrepo 3’ün kapsından girerken kalbim güm güm atıyordu sevinçten. Fakat daha gördüğüm ilk eserde gerildim. Efendim, sanatçı odanın dört duvarını, göz hizasında tek bir hat üzerine yerleştirdiği karakalem resimlerle çevirmiş. Resimleri de ordan burdan koparttığı defter sayfalarına çizmiş, cimriliğin bu kadarı pes yani … Gideyim de yakından bakayım dedim. Çoğu iç karartıcı insan yüzlerinden oluşan çizimlerin üzerine bir takım notlar yazılmış ki, bunları üçüncü duvara kadar okumak bir saatimi aldı. Okudum da ne oldu? Kafam karıştı, yorgun düştüm. Üçüncü duvarın son yarım metresinde : “Bilmenizi isterim ki, bu güne kadar yaptıklarımın yarısını bilmeden, diğer yarısını da başkalarının zorlamasıyla yaptım.” cümlesini okuyunca tepem attı. “Aman yahu! Gideyim de, şöyle keyifli, şık, malzemeden kaçmayan bir eser bulayım.” diye düşündüm.

Yan odaya geçtim … Vay başıma gelenler. “Ateşli Silahla Ölüm” odasına girmişim. Siyah beyaz fotoğraflar karabasan gibi çöktü üstüme… Kurbanlar, katiller, silah, cephe, asker, kan! Sokak, mafya, polis, suçlu, suçsuz, kan! Genç, yaşlı, çoluk çocuk, gözler, eller, dehşet, çığlık, kan … ölüler, ölüler, ölüler. “Bunlar hayatın korkunç gerçeği ama” dedim kendi kendime “insan bunlara dayanamaz ki, ben buraya sanat eseri görmeye geldim.” Çok tedirgin oldum, hızlıca yürüdüm.

Moral bozukluğu içinde, kuyumcu tezgahını andıran camekanların sıra sıra durduğu geniş bir salona girdim. Şeffaf yüzeylerin ardındaki tozlu nesnelere bakmaya başladım. Bir parça tuğla, kırık bir kapı zili, kopmuş elektrik kablosu, çatlak bir CD, boyası dökülmüş kapı kulpu, tozlu bir okul
çantası, tek bir kadın ayakkabısı, ezilmiş tek bir çocuk ayakkabısı. Hepsi de gerçek gibiydi, yoksa gerçek miydi? … Neden sonra nesnelerin yanındaki notları okumak geldi aklıma:

Batı Şeria, 09.06.2009, Mouhamad Ghousheh’in evinden bir “kiremit parçası”, ev bombalandığında içindeki 5 kişi öldü.
Batı Şeria, 04.03.2009, Shareef Altoon’un evinden bir “kapı kulpu”, ev bombalandığında içindeki 8 kişi öldü.
Batı Şeria, 17.03.2009, Mahfuz Abu-Khalaf’ın evinden bir “tuğla”, ev bombalandığında içindeki 9 kişi öldü.
Batı Şeria, ……………….., ……………………………………………………….., ……………………………………………
……………..

O anda, yıllar önce yanlışlıkla içine elimi daldırdığım masayı hatırladım sevgili okur. Cama benzeyen silikon yüzey buz gibiydi, ıslaktı, uzandığım hacim bomboştu. Bu defa bilerek elimi bu camdan kutulara sokmak istedim. Topuklu tek ayakkabıyı deneyeyim, çatlak CD’yi dinleyeyim, kırık zile basayım istedim. Bir yandan, bu henüz tanıştığım ölülerle yakınlaşmak isterken, bir yandan da gördüklerimin yanılsama olduğunu hayal ettim. Elimi uzattım “bunlar hep oyun, yine boşluğa dokunacağım” dedim. Pat diye cama vurdu parmaklarım.

Boğulacak gibi oldum. Kaçtım, koşa koşa kaçtım. Ama dev gibi depoda saklanacak hiçbir yer bulamadım; girdiğim her odada hayat, sanat kılığında karşıma çıkıyor, üstüme yürüyor, boğazımı sıkıyordu. Ben böyle Bineal görmedim sevgili okur. Kendimi can havliyle dışarı attım, bir taksiye binip uzaklaştım.

Bu yılki serginin genel başlığı “İsimsiz”miş, biliyor musun? Keşke hiç gitmeseydim oraya, keşke isimsiz kalsaydı ölüler. Biz hep böyle yaşamıyor muyuz zaten …

Neyse sevgili okur, benim bir şey yazacak takatim kalmadı . “Yaptıklarını bilerek ve isteyerek yaptığın” insan sıcağı bol bir hafta dilerim sana.

Sevgiyle bak yeşil yeşil.

AKP akıllı başbakanın yerli otomobil sevdası – Umur Gürsoy

Aslında Fuzulî’nin deyişi ile “Söylesem faydası yok”tu ve ben AKP iktidarını gelecek seçimlere kadar dört yıl boyunca “Allah’a havale etmiş” idim, ama yine de “Sussam gönül razı değil” ve arkalarından konuşmak dürüst olmayacak. Konu, AKP’li Başbakan ve kurmaylarının ‘Yerli Otomobil Sevdası’. Bu yazıya başlık bulmak zor olmadı, bir tane de yedeğim var: “AKP Aklıyla Nereye İnilir?” diye. Aslında bütün AKP icraatların en üst başlığı bu olur.

Akıl ile ilgili pek çok deyim var. Bunlardan Türklere (yeniden tartışmayalım Türkiye içinde yaşayan millete) ve AKP’ye en uygun olanları: Balık akıllı (Balık ağa girdikten sonra aklı başına gelmek), aklının terazisi bozulmak, aklından zoru olmak, aklını (bir şeyle) bozmak, aklını peynir ekmekle yemek, aklını takmak, aklı kesmemek, aklı almamak, aklı beş karış havada olmak, aklı ermemek, aklı kesmemek, aklı başka yerde olmak, aklına geleni işlemek, aklına sığmamak olsa gerek. Bunlara ayranla ilgili olan bir kaçını da eklemeliyiz: Ayran budalası gibi. Bir de bence en uygunu “Ayranı yok içmeye” diye başlayıp tahtırevan üzerinde devam edeni var. Editörümüz ve basın savcıları “Cellaaat!” diye hemen kaleme kağıda sarılmasınlar, merak etmeyin bütün bu deyim ve atasözlerinin konusu olan akıl, aşağıda anlatacağım türlerinden hangisi henüz bilmiyorum. Yazımın konusu bugünlerde yerli bir otomobilin yapılması için “bir babayiğit arama” çabasındaki bu milletin yarısının partisi olan AKP ve onun başbakanındaki aklın çeşidini bulmaya çalışmak. Zira, kendine meslek olarak tıpta halk sağlığı uzmanlığını seçtiği 30 küsur yıldan beri kendine “Sen aptal mısın, akılsız mısın?” diye seslenenlere, “Hangi akıl yönünden?” diye yanıt veren bir yazarla başbaşasınız.

Geçenlerde internet üzerinden yaptığım bir IQ testi sonucuna göre aklım kıtmış. Bilgisayar sayfasının kibarca yazdığı sonuca göre ise ‘düşük akıllı’ imişim. Puanım 82 filan çıktıydı galiba. Hiç sakıncası yok; çünkü sanıldığının aksine “Aklın yolu bir değil”. Zira, Çoklu Zeka Kuramı diye bir şey var ve bu kurama göre IQ, yani zekâmızın dil, matematik ve mantık bölümünü temsil eden entelektüel zekâ, aklımızın sadece ve sadece bir bölümünü temsil ediyor. Hatta çoklu zekâ kuramı dışında kalan ve IQ’nün ezeli rakibi olup ‘anadan doğma’ değil ‘sonradan olma’ olan EQ, yani duygusal zekâya göre IQ’sü çok yüksek olan insanlar bazen çok aptalca işler yapabiliyor. Bunun en bariz örneği, kimse alınmasın, ama hâlâ nükleer santral yapmak isteyen nükleer mühendisler ve onların hocaları v.b.

Bir de ‘EQ’nün ekolojik bileşeni’ var ki; henüz yabancı literatürde benden başka söz edene rastlamadığım için babalık, telif ve patent hakkı bendenize ait olan bu EQ bileşenine ben EPEQ (Ecological Part of Emotional Quotient-Duygusal Bölümün Ekolojik Parçası) diyorum.

Orhan Veli’nin şiirinde “Olmaz ki böyle de yatılmaz ki” dediği gibi, önyargısız olursak hiçbiri, örneğin Osmanlı’nın son dönemlerinde Sultan Abdülhamit’ten başlayıp Mustafa Kemal’in cumhurbaşkanı olduğu zamana kadar ilk Cumhuriyet hükümetinin kucağına kalan öksüz Chester Projesi’ni yaşama geçirmek için çabalayan devlet erkânında olduğu gibi hiçbir devlet adamımız kötü niyetlerle kararlar almaz, imzalar atmaz. “Böyle de yapılmayacağını, yani Türk’ün otomobil yapmasının en azından EPEQ yönünden artık aptallık olduğunu” alışık olmadığınız bir üslupla söylemek istiyorum.

Otomobil ve karayoluna dayalı ulaşım modeli kapitalizmin ve bağlı olarak vahşi tüketim ekonomisinin çevre ve ekoloji düşmanı (kendi ekolojisi içinde de sürdürülebilir olmayan) geçmiş bir çağın gerici bir ulaşım modelidir (Gel de bunu 600’lü yıllar ve daha öncesinden kalma kutsal metinlere göre biçimlendirilmiş ahlâk ve yaşam modelini kendine 2 rehber almış bir topluluğun oyları ile iktidara gelmiş karar vericilere anlat!). Ben ekolojist bir halk sağlığı uzmanı olarak karayoluna dayalı ulaşım modellerinin herhangi birinin değirmenine su taşıyan ne yerli ne yabancı otomobil üretimini, ne yeni otoyol, duble yol, karayolu vb yapımını motorunun yakıtı hangi yakıt olursa olsun başta ülkemizdekiler olmak
üzere ne dünya ve evren ne de başta insan, bütün canlar ve cansızlar için sağlıksız (unhealty and non-ecological) ve astarı yüzünden pahalı buluyorum.

İlle de yerli bir şey yapmak istiyorsan, yerlilerinin karnını doyur! Yerli çocuklarınıyerli okullarda yerli dil ile ve bedava okut! Yerli derelerinin özgürce akmasını sağla! Yerli muz yetiştir; yerli malı besin ve tohum üret ve, ve örneğin çok daha yoğun teknoloji gerektiren, çevre ve ekolojiye otomobillere göre görece çok daha az olumsuz etki yapan yerli bilgisayar üretecek babayiğit ara? Vesaire vesaire.

Gerek ulusal gerekse uluslararası siyaset ve eğitim literatüründe “AKP akıllı” diye bir deyimimiz de olacak bu gidişle.

…/.

PKK: Kaçırılan 12 öğretmen serbest bırakılacak

PKK’ye yakın internet sitelerinden yapılan açıklamada öğretmenlerin ailelerine seslenilerek “Gönüllerini rahat tutsunlar. Yakınları serbest bırakılacaktır” denildi.

ANF aracılığıyla, Diyarbakır ve Elazığ kentlerinde gerçekleştirilen kaçırma eylemlerinin, bölgede anadilde eğitim hakkının olmaması nedeniyle gerçekleştirdiklerini duyuran PKK, öğretmenlerin serbest bırakılma tarihi ya da koşulları hakkında bilgi vermedi.

Danimarka’ya ilk kadın başbakan ve 9 kadın bakan

0

Kraliçe Margrethe‘nin bu sabah hükümeti kurmakla görevlendirdiği Thorning-Schmidt, Sosyal Liberal Parti ve Sosyalist Halk Partisi liderleri ile üçlü koalisyon kurdu.

Thorning-Schmidt, yeni kabineyi Kraliçe Margrethe’ye sunduktan sonra gazetecilere “Danimarka, ekonomik bir darboğaza girdi. Bu darboğazdan çıkmak için herkesin fedakarlık yapması ve hükümetimizin de bazı hoş olmayan kararlar alması gerekiyor” dedi.

Öte yandan medya, koalisyon hükümetinin ekonomiyi canlandırmak amacıyla yaklaşık 1,8 milyar dolar tutarında yatırım yapmaya karar verdiğini yazdı.

Yeni hükümet, dokuzu kadın 23 bakandan oluşuyor.

Thorning-Schmidt’in Sosyal Demokrat Partisi’nin kabinede 13 bakanı olacak.

Sosyal Liberal Parti’nin lideri Margrethe Vestager, yeni kabinede ekonomi ve içişleri bakanı olarak görev yapacak.

Sosyalist Halk Partisi’nin lideri Villy Sövndahl ise dışişleri bakanı olarak atandı.

Thorning-Schmidt, yarın ilk kez parlamentoya hitaben bir konuşma yapacak.

44 yaşındaki Helle Thorning-Schmidt, geçen ay yapılan seçimde 179 sandalyeli Danimarka parlamentosu Folketing’de 92 milletvekili kazanarak çoğunluğu sağlamıştı.

(Ajanslar)

Ankara saldırısında bir kişi daha hayatını kaybetti

20 Eylül’de Ankara Kumrular Sokak‘ta meydana gelen ve TAK‘ın üstlendiği bombalı saldırıda ağır yaralanan Tuncay Acar yaşamını yitirdi. Acar, Sağlık Bakanlığı Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi‘nde tedavi görüyordu.

Hastanenin Başhekim Yardımcısı Doktor Hürrem Bodur, Acar’ın dün gece saat 03.00 civarında çoklu organ yetmezliği nedeniyle hayatını kaybettiğini belirtti.

Ankara Kızılay’daki Kumrular Sokak’ta bulunan Çankaya Kaymakamlığı önünde bir minibüste, şiddetli patlama meydana gelmişti. Olay gününde üç kişi ölmüş, 34 kişi yaralanmıştı. Saldırıyla ilgili kimliği açıklanmayan iki kişi gözaltına alınmıştı.

(Ajanslar)