Ana Sayfa Blog Sayfa 5011

Mecburi askerlik mecburen bitecek – Mehmet Altan

Birkaç gündür izliyorum, Türkiye ayağa kalkması gerekirken, sakin, adeta sus pus…

Hâlbuki mecburi askerlik mecburen sona ermekte…

Bugüne kadar, Türkiye’de ‘din ve vicdan’ anlayışı nedeniyle askerlik yapmak istemeyen ‘vicdani retçilerin’ yaşamını karartıyorlardı…

Neden mi?

Çünkü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), bugüne kadar ‘vicdani ret’ konusundaki şikâyetleri Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) ‘angarya yasağı’ ile ilgili dördüncü maddesi kapsamında değerlendiriyor ve ‘vicdani ret’ hakkını, ülkelerin inisiyatifine bırakıyordu…

Türkiye de bu inisiyatifi ‘vicdani retçi’ gençlerin aleyhine kullanıp, yaşamlarını karartıyordu…

***

Ama artık öyle olmayacak…

Hem de Ermenistan vatandaşı Bayatyan sayesinde…

Çünkü…

2002-2003 yılları arasında, Yehova Şahidi olması nedeniyle askerlik yapmak istemeyen, ‘vicdani retçi’ olması nedeniyle cezaevine konulan Bayatyan’ın AİHM’de açtığı dava Temmuz ayında sonuçlandı.

AİHM bu kez ‘vicdani ret’ hakkını, ‘din ve vicdan özgürlüğü’nün ilgili dokuzuncu maddesi kapsamında değerlendirdi.

Artık ‘vicdani ret’ bir angarya meselesi değil, temel hak ve özgürlüklerin sarsalanamayacak bir parçası…

Böylece tüm Avrupa Konseyi, 1. Daire’nin aldığı ve kesinleşen bu karara uyma mecburiyetinde…

***

Bundan böyle, halen vicdani retçileri ağır biçimde cezalandıran Türkiye, zorunlu askerlik yapmak istemeyenler için alternatif hizmet yolları üretmezse seri AİHM mahkûmiyetleri ile karşı karşıya kalacak.

Ve…

Avrupa Konseyi de Türkiye için yaptırım uygulama noktasına gelecek.

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi de Türkiye’den Aralık ayına kadar bu konuda gerekli değişiklikleri yapmasını istedi.

***

Türkiye, Anayasa’nın 90. maddesindeki son paragrafı nedeniyle de ‘Bayatyan Kararı’nı iç hukukuna taşıyarak uygulamak zorunda…

O paragraf şöyle:

‘Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.’

Vicdani ret hakkının inkârı bundan böyle Avrupa İnsan Hakları Beyannamesi’nin dokuzuncu maddesinde belirlenen ‘din ve vicdan özgürlüklerinin’ çiğnenmesi anlamına gelmekte…

***

Hayat ne garip…

Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi gençlerinden sakladığı bir hak, gene o haktan kendi devleti tarafından yoksun bırakılan bir Ermeni genç sayesinde elde edilecek…

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Büyük Dairesi’nin verdiği Bayatyan/Ermenistan kararının detaylarına bakarken, 17 kişilik mahkeme heyetinden kararın 16’ya karşı bir oy ile geçtiğini okudum.

Muhalif bir oy ise Ermeni yargıçtan gelmiş…

Anlaşılan kendisi hukuktan ziyade devletinin talimatlarına körü körüne uyan bir devletçi…

***

Bundan böyle askere gitmek istemeyen bütün vicdani retçilere devlet alternatif hizmetler sunmak zorunda…

Evet, Türkiye’de de artık ‘mecburi askerlik’ bitiyor çünkü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ‘vicdani reddi’ temel hak ve özgürlülerin sarsılmaz bir parçası olduğuna karar verdi…

Türkiye’de askerlik artık mecburi değil…

Vicdani retçi gençlere duyurulur…

Mehmet Altan – Gazete Star

Apple artık öksüz, Steve Jobs öldü

Apple şirketinin kurucusu Steve Jobs 56 yaşında hayatını kaybetti. Apple Şirketi’nden yapılan açıklamada, ““Steve Jobs’un aramızdan ayrıldığını derin üzüntüyle bildiriyoruz. Steve’in zekası, tutkusu ve enerjisi, hayatımızı zenginleştiren ve geliştiren sayısız buluşun kaynağı oldu. Dünya, Steve sayesinde ölçülemez derecede daha iyi bir yer.”” denildi.

 

Steve Jobs, 2004 yılından beri eşine ender rastlanan ‘nöroendokrin‘ denilen tümör kaynaklı bir pankreas kanseri türüyle mücadele ediyordu. iPod ve iPhone’u dünyaya kazandırmasıyla ünlenen Jobs, Apple’ın İcra Kurulu Başkanlığı (CEO) görevinden Ağustos ayında ayrılmıştı.

 

www.apple.com/stevejobs sayfasında yayınlanan açıklamada, “Apple, vizyon sahibi ve yaratıcı bir dehayı, dünya ise harkulade bir insanı kaybetti. Steve’i tanıyacak ve onunla çalışacak kadar şanslı olanlarımız ise iyi bir dostunu ve ilham verici bir mentorunu kaybetti. Steve, arkasında yalnızca kendisinin kurabileceği bir firma bıraktı ve onun ruhu sonsuza dek Apple’ın ilham kaynağı olacak” ifadelerine yer verildi ve Jobs’ın ölümü ile ilgili düşüncelerini, anılarını ve taziyelerini paylaşmak isteyenlerin [email protected] adresine e-posta gönderebilecekleri belirtildi.

 

JOBS’UN İŞ YAŞAMINDAN KİLOMETRE TAŞLARI

 

Jobs, 1970 yılının sonunda arkadaşı Steve Wozniak ile Apple bilgisayar üzerinde çalışmaya başladı. Jobs ve Wozniak’ın Sİlikon Vadisi’nde yaptıkları ilk Apple bilgisayar 1976 yılında 666,66 dolardan satışa sunuldu.

 

Apple’ın ilk başarılı kişisel bilgisayarlarından biri olan Apple II 1977 yılında piyasaya sürüldü. 1980 yılında Jobs, artık milyoner biriydi. İki yıl sonra Apple’ın satış rakamları 1 milyar doları buldu.

 

Apple, 1984 yılında grafiksel kullanıcı arayüze sahip Macintosh bilgisayarı kullanıma sundu.

 

Steve Jobs, 1985 yılında dönemin Appel CEO’su John Sculley ile olan anlaşmazlığı yüzünden Apple’dan ayrıldı. Wozniak da istifa etti.

 

Jobs, 1986 yılında NeXT adlı şirketi kurdu. Bu şirketin ilk bilgisayarı 1989 yılında 6 bin 500 dolardan satışa sunuldu. Bu şirketin satışları hiçbir zaman çok sayıda olmadı, ancak bu bilgisayarda dünyanın ilk ağ tarayıcısı kullanıma sunulmuştu. Bilgisayarın yazılımı bugünkü Macintosh ve iPhone işletim sistemlerinin temelini oluşturdu.

 

Apple, NeXT’i 430 milyon dolara aldıktan sonra Jobs 1997 yılında Apple’a danışman olarak geri döndü.

 

Apple, 1998 yılında modern görünümlü iMac bilgisayarı piyasaya sürdü. iMac, Apple’ın talihini döndürdü ve Jobs iki yıl sonra 2000 yılında Apple’ın CEO’su oldu.

 

Apple, 2001 yılında iPod ile müzik çalar piyasasına dahil oldu. iPod’un başarısı çevrimiçi müzik mağazası iTunes Store ile akıllı telefon iPhone’un önünü açtı.

 

iTunes Store 2003 yılında hizmete girdi. Apple, iTunes Store ile dünyanın en büyük müzik piyasasının sahibi oldu.

 

Apple, akıllı telefon olarak bilinen iPhone’u 2007 yılında piyasaya sürdü ve şu anda dünyanın en karlı telefon üreticisi konumuna geldi. iPhone, Apple’ın en fazla satan ürünü olurken, şirket ise dünyanın en büyük akıllı telefon satıcısı oldu.

 

Jobs, en son 2010 yılında tablet bilgisayar iPad’ı dünyaya tanıttı.

 

Ayrıca Walt Disney’in yönetim kurulu üyesi ve yüzde 7,4 ile bu şirketin en büyük hissedarı olan Jobs, bu konumuna Disney, Jobs’un animasyon şirketi ‘Pixar Animation Studio’sunu 2006 yılında 7,4 milyar dolara satın aldığında kavuştu. Disney bu şirketi aldıktan sonra şirketin yeni ismi Disney-Pixar oldu.

 

Macintosh bilgisayarlar dahil Apple’ın ürünlerinin arkasındaki itici güç olarak görülen Jobs, 2004 yılında pankreas kanseri tedavisi gördü. Jobs’a 2009 yılında da karaciğer nakli yapıldı.

 

Jobs’un yönetiminde Apple, petrol şirketi Exxon’dan sonra ABD’deki en değerli ikinci şirket haline geldi.

Steve Jobs, Stanford Üniversitesinin mezuniyet töreninde yaptığı “Stay Hungry, Stay Foolish” konuşmasında yeni mezunlara kendi hayat hikayesini kısaca aktarmıştı. Bu konuşma Jobs’ın vedası şeklinde yorumlanmıştı. Konuşmasının sonunda gençliğinde okuduğu ve kendisini çok etkilediğini ifade ettiği Whole Earth Catalogue dergisinin son sayısının kapağından da bahsetmişti, “Sabah saatlerinde uzayıp giden bir yol fotoğrafı. Otostop çekerken beklediğiniz türden bir yol. Ve fotoğraf altında bir yazı. “Aç kal, Anlamaz kal“, benimde size tavsiyem budur. Aç kalın, anlamaz kalın

‘Zorunlu askerliğin olduğu yerde şehitlikten bahsedilemez’

TBMM Genel Kurulunda, sınır ötesi operasyonlar için Hükümete verilen yetkiyi bir yıl uzatan Başbakanlık tezkeresinin görüşmeleri tartışmayla başladı.BDP adına söz alarak sınırötesi tezkeresi hakkında konuşan Sırrı Süreyya Önder, Meclis’i karıştırdı. Önder’in konuşmasına oturuma başkanlık eden Meral Akşener, mikrofonu kapatarak müdahale etti.

BDP Grubu adına söz alan Önder, 1992-1997 yılları arasında gerçekleştirilen 4 sınır ötesi harekatta terör örgütü PKK’nın 5 bin 701 kayıp verdiğini, 1697 PKK’lının yaralı ele geçirildiğini, aynı harekatlarda 237 askerin şehit olduğunu, 739 askerin de yaralandığını söyledi. Önder, ardındaki acıların bilinmemesi halinde bu rakamların kuru bir sayı olmaya mahkum olacağını ifade etti.

Hükümetin, her sınır ötesi tezkere talebinde aynı vaatleri sıraladığını öne süren Önder, Genel Kurulda buna şahit olan milletvekillerinin bulunduğunu anlattı. Önder, söz konusu milletvekillerinin bu vaatlere inanarak “evet’ dediğini, ancak bir yıl sonra aynı vaatleri yeniden dinlemek durumunda kaldığını söyledi.

Sınır ötesi operasyon görüşmeleri ile ilgili eski tutanakları okuyan Önder, meselenin, askeri mesele olmaktan çıkalı uzun zaman olduğunu iddia eti.

Önder, şöyle devam etti: “Kürtler uzun geçmişi olan inkar ve imha politikalarına karşı, statü talepleri ile karşı durmaya devam ediyor. Sizden hiçbir farkı yok. Ben de Türküm. Kürtlerden daha vahim noktaya itilen halk vardır o da Türklerdir. Türkün önüne Kürt’e düşmanlık etmekten başka hiçbir alan bırakılmadı. Türk’e düşen tek şey, ’sen Kürt’e düşmanlık edeceksin…’ Şehitlik meselesiyle, cihatla bu iş olacak gibi değildir. Askerliğin zorunlu olduğu yerde şehitlikten bahsedilemez.” Önder, konuşmasının sonunda, “vicdani retçi biri Başbakan’a, ’beni idam edin’ diye mektup yazmış” diyerek, elindeki mektubu kürsüye bıraktıktan sonra yerine geçti.

Manchester’da hükümete savaş açıldı

Henüz bir yıldan biraz fazla bir zaman önce iktidara gelen Muhafazakar Parti’ye sendikalar ve işçilerden yoğun öfke geliyor. İngiltere’deki koalisyon hükümetinin işçilere ve halka dönük bir icraatının olmadığını belirten emekçiler, Machester’da toplanan Muhafazakar Parti konferansını protesto etti. 30 bin kişinin katıldığı yürüyüşe, engellilerin çalıştığı Remploy fabrikasının çalışanlarının yoğun katılımı gözden kaçmadı.

Önceki gün başlayan ve 5 gün sürecek konferansta, halkın varolan haklarının da budanmasının planlarının yapıldığını belirten sendikacılar, 30 Kasım’da yapılacak koordineli grevde hayatın durdurulması çağrısını yaptı.

İngiltere Sendikalar Konfederasyonu (TUC) tarafından düzenlenen ve polisin yoğun güvenlik önlemleri aldığı protesto yürüyüşüne, başta kuzey illeri olmak üzere ülkenin dört bir tarafından katılımcılar vardı. Sunderland, Leeds, Liverpool, Newcastle, Birmingham, Sheffield gibi sanayii ve işçi kentlerinden katılımın yüksek olması ve TUC’e üye bir çok sendikanın da varlığı dikkat çekti.

HALKIN ÖFKESİ ARTIYOR

Yaşam koşulları giderek zorlaşan ve iş ve ekonomik geleceklerinin kararmasından dolayı halkın hükümete karşı öfkesinin arttığı dikkat çekti. Öfkeli kalabalık çeşitli sloganlar atarak, taleplerini dile getirirken, yer yer bu sloganlar küfüre dönüştü.Ekonomik krizin yükünün emekçilerin sırtına atıldığını ve başta sağlık ve eğitim alanına yapılan saldırıların affedilmeyeceğini belirten on binlerce emekçi, kürsüden sendikacıların genel grev ve koordineli grev çağrılarına yoğun alkış ve sloganlarla karşılık verdi.

“Kesintilere hayır”, “Elini NHS’imizden çek”, “Açık tut ödenek ayır”, “Genel grev şimdi” gibi pankartların taşındığı yürüyüşe çok sayıda sendika yöneticisinin yanı sıra, İşçi Partisi Manchester milletvekili Tony Lloyd da katılarak yürüyüş sonunda bir konuşma yaptı. Lloyd konuşmasında, Mancheseter City futbolcusu Carlos Tevez’in oynamayı reddetmesinden sonra Manchester’da istenmeyen adam olduğunu ve Manchesterlıların Tevez’dan daha fazla istemedikleri kişinin ise Muhafazakar Parti lideri ve Başbakan David Cameron olduğunu belirtti.

MÜCADELEYİ KAZANMA ÇAĞRISI

Yürüyüş sonunda yapılan konuşmalarda, gençlerin geleceklerinin karartılmaya çalışıldığı, eğitim ve sağlık hizmetinin yok edildiği ve emeklilik hakkının emekçilerin elinden alınmaya çalışıldığı belirtildi. Hemen hemen her sendikacı konuşmasının sonunda 30 Kasım’da genel eyleme herkesin katılması çağrısı ile konuşmasını bitirmesi dikkat çekti.
Gazetemize konuşan, ülkenin en büyük kamu sendikası olan UNITE Genel Başkanı Len McCluskey, artık öfkenin yükseldiğini ve koordineli bir şekilde karşı koyarak mücadelenin kazanılması için ciddi adımların atılmasının zamanının geldiğini söyledi. McCluskey, geçmişe nazaran daha çok sendikanın birlik içinde mücadele etmekten yana olduğunu da sözlerine ekledi.

TUC, NUT, GMB, UNISON gibi büyük sendikaların temsilcilerinin konuşmaları ilgi görürken, kamu sendikası PCS Genel Başkanı Mark Serwotka’nın konuşması coşkuyla karşılandı. “Unutmayalım ki; karşı savaşmadığımız her saldırı bizim için bir kayıptır” diyen Serwotka, “Ne gerekiyorsa yapmalıyız, genel grevse genel grev, işgalse işgal yapmalıyız ve tek bir hakkımızın alınmasına müsaade etmeyecek bir mücadele izlemeliyiz” dedi.

(Evrensel)

Bakırköylü Aras Özbiliz Ermenistan’ı seçti

0

Ajax‘ın alt yapısından yetişip A takıma çıkma başarısını gösteren Türkiye doğumlu Aras Özbiliz (21), milli takım tercihini Ermenistan‘dan yana kullandı.

14 resmi maçta Ajax’ın formasını giyen genç yetenek Ermenistan’ın Erivan kentinde yapılan törenle, Ermenistan A Milli Takımı’nın yeni futbolcusu olarak halka tanıtıldı. Aynı anda Ermenistan başbakanının kendisine verdiği Ermenistan pasaportunu da alan Özbiliz, “Benim kalbim burada, onun için Ermenistan milli takımını seçtim, çok mutluyum. Aslında benim için zor bir tercih oldu. Kendimi daha iyi yetiştirmem açısından teknik direktörüm Frank de Boer, Hollanda milli takımını tercih etmemin daha doğru olacağını söylemişti. Ama ben onu değil, kalbimin sesini dinledim” diyerek hem Ermenistan vatandaşı, hem de Ermenistan A Milli Futbol Takımı’ın yeni futbolcusu olmaktan dolayı mutlu olduğunu söyledi.

ARAS ÖZBİLİZ KİMDİR?

9 Mart 1990, Bakırköy’de doğdu. Kuzey Hollanda’nın Hoorn kentindeki HVV Hollandia amatör kulübünde futbola başladı. 1998 yılında Ajax’ın alt yapısına geçiş yapan genç yetenek, 28 Kasım 2010 tarihinde ilk kez Hollanda 1.Ligi Eredivisie’de Ajax’ın formasını giydi.

Hollanda liginde ki ilk golünü 3 Nisan 2011 de atan Özbiliz’in Ajax’la olan mukavelesi 30 Haziran 2014’de sona eriyor.

ABD’de Halkın Kendine Yakışanı Giymesi Hareketi: “Occupy Wall Street”- Murat Eren

Geçen hafta New York’ta idim. Sebeb-i ziyaretimin bir nedeni, Aslı ile deniz kanosu yapmak, diğeri ise New York’ta iki haftayı aşkın bir süredir polis müdahalesi ve medya karartmasına rağmen devam eden Occupy Wall Street hareketini yerinde görmek ve fotoğraflamak idi. Bu yazı Occupy Wall Street ile ilgili.

***

Bugün itibarı ile “Nedir bu Occupy Wall Street?” sorusuna yaklaşık olarak şöyle bir cevap verebilirim sanırım:

Occupy Wall Street, 17 Eylül’de başlamış olan, ABD’de baskıdan, faşizmden, polisin halk karşısındaki üstünlüğünden, kronik kapitalizm ve şirket menfaatleri ile şekillenen ulusal ve uluslararası politikalarından, 135 ülkedeki 700′den fazla askeri üsten, Irak ve Afganistan’daki ölümlerden, dünyanın çeşitli yerlerindeki diktatörler için harcanan milyarlarca dolardan, yetersiz ve pahalı eğitimden, gelir dağılımındaki adaletsizlikten, politik oligarşiden, sosyal eşitsizliklerden, çalışmayan sağlık sisteminden ve halkın menfaatlerine hizmet etme gayesini yitirmiş adalet sisteminden artık bıkmış olan, iktidar için halkı sömüren fakat gerçek problemlere kalıcı çözüm sunmaktan aciz siyasi hareketlere bir mesaj vermek isteyen, demokrasi denen uyku halini git gide daha çok kanıksayan halkı silkelemek, git gide kısılan sesini yeniden yükseltmek, olan bitene dair rahatsızlıklarını dile getirmek isteyenlerin yürüttüğü, İspanya, Yunanistan, Mısır, Tunus ve Libya’da başlayan ayaklanmalardan cesaret aldığını inkar etmeyen, devlete ve statükoya karşı bu ülkelerdeki gibi bir halk organizasyonunu ABD’de tesis etmeyi hedefleyen bağımsız bir hareket.

Kendi adıma bu hareketin çok önemli olduğunu, ABD’de cereyan ediyor olmasının özellikle ümit verici olduğunu, hatta ABD’nin geçmişindeki iki büyük sosyal haraketin (1930′lardaki işçi hareketi, ve 1960′lardaki insan hakları hareketi) yanında yerini alacak kadar büyük hale gelme potansiyeli olduğunu düşünüyorum.

Yazının ilerleyen kısımlarında bu düşüncelerimin altında yatan nedenleri belirginleştireceğini ümit ettiğim notlar bulacaksınız (resimlerine bakıp gitmek de serbest elbette (yazarınız bugün iyi tarafından kalkmış, hadi yine iyisiniz)).

***

Benim New York’ta olduğum gün hareketin 16. günü idi. Sadece ABD değil, tüm dünyadaki ana akım medya kuruluşlarının 16 gündür tamamen görmezden geldiği ya da bir şekilde küçümsediği, polis şiddetine maruz kalmasına uzun süre göz yumduğu Occupy Wall Street hareketinin izlerine şehrin iş merkezleri dışında kalan bölgelerinde rastlamanın da mümkün olduğunu görünce epey sevindim. Aşağıdaki kişi bir çiftçi marketinde, elinde “The Wall Street Journal” isimli meşhur gazetenin isminden esinlenerek hazırlanmış, manşetinde “DEVRİM EVDE BAŞLIYOR” diyen, alt başlığında ise Wall Street protestolarının üçüncü haftasına girdiğini müjdeleyen “The Occupied Wall Street Journal” gazetesini dağıtıyordu:

Wall Street’e gitmek için metro beklerken istasyonda üç boynuzlu eski şapkası, kamuflajı, megafonu ile bekleyen birisini görünce “bu kesin Wall Street’e gidiyor” diye düşünmüştüm.

Occupy Wall Street hareketini yerinde ziyaret etmek isteyişimin ardındaki asıl hedef bu hareket içerisinde yer bulan fikirlerin çeşitliliği hakkında fikir sahibi olmak olduğu için bu arkadaşa yaklaşıp birkaç soru sormaya karar verdim. Daha sonra adının Gabriel M. Brown olduğunu öğrendiğim bu kardeşimizin Wall Street’e değil, oraya sadece birkaç sokak ötede olan başka bir eylem merkezine gittiğini, ve aslında kendisinin Wall Street’te bugünlerde başlamış olan aydınlanma hareketini yıllar önce başlatmış olan kafilenin bir üyesi olduğunu öğrendim: Gabriel, ekip arkadaşları ile beraber 11 Eylül saldırılarına dair raporların gerçeği yansıtmadığı ve halkın sorularını yanıtlamaktan uzak olduğu iddiası ile hükumetin suçlayan bir bilinçlendirme kampanyası yürütüyordu. Giderken uzun uzun sohbet ettik.

Sohbetimiz esnasında serbest piyasa ekonomisinin ve anayasal özgürlüklerin ülkesinin temel taşı olduğunu düşünen Gabriel’in Wall Street hareketi ile ilgili sıkıntılarını dinledim. Oradaki insanların birçoğunun ne yaptıklarından habersiz olduğunu, muhalefet ettikleri anlayışın yerine koyacak bir şeyleri olmadığını söylüyordu (bu zaten benim de tahmin ettiğim, fakat Gabriel’in aksine son derece sağlıklı bulduğum bir şey idi). Bununla beraber Gabriel, eylemin doğasına dair hoşnutsuzluklarına rağmen kendisini Wall Street hareketinin bir parçası olarak nitelemekten de geri kalmıyordu. ABD’de bu sık sık dikkatimi çeken ve beni kıskandıran bir detay: Aynı görüşü paylaşmayan insanlar ortak bir amaç uğruna kolaylıkla bir araya gelebiliyorlar.

Gabriel bana ABD’de olan biteni kendi perspektifinden anlatınca, tabağı boş göndermek ayıp olur diyerek ben de ona Türkiye’deki durumdan bahsettim. Statükodan beslenen ve grup menfaati odaklı siyasetin, halkın üstüne basan, militarist ve baskıcı devlet anlayışının, toplumu her geçen gün biraz daha aptal ve şovenist hale getiren medyanın sansasyon odaklı yayın anlayışının ortak problemlerimiz olduğunu, fakat Türkiye’nin ABD gibi bireysel özgürlükleri garanti altına alan bir anayasası olmadığı için Türkiye’deki insanların işinin aslında çok daha zor olduğunu filan söyledim. Üzüldük tabi.

Amacı bireyin özgürlüklerini devletten korumak, bireyi özgürleştirirken devletin birey üzerindeki gücünü kısıtlamak olması gereken anayasanın nasıl olup da devleti bireye karşı koruyan bir şeye dönüştüğünü ve Türkiye’nin nasıl olup da bu anayasa ile barışık olduğunu zaman zaman düşünen ve kuruntulara gark olan birisi olarak Gabriel’i daha fazla üzmek istemedim. Zaten onun da derdi başından aşkındı.

Aşağıdaki fotoğraf Gabriel’in de aralarında olduğu ve devletin 11 Eylül saldırılarındaki rolünün aydınlanmasını isteyen grubun İkiz Kuleler’in yıkıntılarının hemen yanındaki eylem alanlarından bir fotoğraf.

***

Bir sonraki durak Wall Street idi.

Wall Street, ABD’nin finans sektörünün bel kemiğini teşkil eden kurumlara ev sahipliği yapıyor olması açısından gelir adaletsizliği ile ilgili protestolar için sembolik bir mekan.

Bununla beraber ABD’nin son birkaç yıldır içinde olduğu ve dolayısıyla tüm dünya ekonomisinin etkilendiği krizde de payı olan Wall Street, denetim mekanizmalarının yetersizliği ile şirketlerin finansal bilgilerine erişim hakkı olan kişilerin bu bilgileri borsada kullanarak astronomik miktarlarda para kazandıkları, sırf tasarruflarındaki kapitali oradan oraya hareket ettirerek gelir elde eden borsa tellalı parazitlerinin kalbi toplumun çalışan çoğunluğunun emekleri ile atan ekonominin can damarlarına tutundukları, on binlerce insanın işini, evini ve birikimlerini kaybetmesine sebep olan skandalların sorumlularının her gün elini kolunu sallayarak dolaştıkları bir sokak olduğu için, adaletsizliğin herhangi bir türüne başkaldırmak isteyenlerin doğal bir durağı olarak da görülebilir.

Wall Street’e vardığımızda sokağın -ve çevresindeki sokakların- polis tarafından tamamen kapatılmış olduğunu görüp pek sevindim. Nitekim bu benim için Occupy Wall Street hareketinin artık kayda değer bir çekinceye sebep olmaya başladığının bir diğer kanıtı idi.

Polis barikatı dünyanın her yerinde halkın iradesinin devletin öngördüğü seviyenin üzerine çıktığının göstergesidir; ne kadar uzunsa, o kadar iyi.

Hiçbir siyasi analistin öngöremediği Arap Devrimleri, küçük gibi görünen toplum hareketlerine karşı büyük önlemler alma konusunda devletler arasında bir korku yaratmışa benziyor. Bu tedirginliğe birçok ülkede farklı seviyelerde rastlamak mümkün.

Wall Street’ten sonraki durak eylemin ilk gününden itibaren eylemcilerin kamp alanı haline gelmiş olan, İkiz Kuleler ile Wall Street arasında bir yerde kalan Zuccotti Park idi (haritada şurada). Yerlerdeki flamaları izlemek -artık eylemciler arasında Özgürlük Parkı olarak anılan- Zuccotti Park’ı bulmak için yeterli olabilirdi.

***

Occupy Wall Street hareketinin ikamet ettiği park alanı ve çevresi çadırları ile gelmiş ve günlerdir kamp yapan göstericilerin yanında polisler ve turistlere de ev sahipliği yapıyordu. Göstericilerin çok ciddi bir kısmı ise daha sonra 700 kişinin tutuklandığını öğreneceğimiz Brooklyn Köprüsü’ndeki yürüyüşe gitmişlerdi.

Parka varır varmaz karşılaştığım ilk pankart burada her telden çalan insana rastlayacağıma dair görüşlerimi doğrular nitelikte idi.

Parkta o gün tanık olduğum ortamı tarif etmek güç.

Öncelikle birileri tarafından şekillendirilen, bir ideoloji çerçevesinde dile getirilen “düzenli” bir protestodan söz etmek mümkün değil. Daha çok anarşik ve düzensiz bir “derdi olan gelmiş” havası hakim. Aşağıda elinde poşeti, çabucak yazdığı belli olan pankartı ile dikilen amcanın her an pankartı katlayıp koltuğunun altına alarak evinin yolunu tutacak gibi duruyor olmasının nedeni bu. Bu insanlar oraya “birilerinin peşine düşmek” ya da “birilerini desteklemek” için gitmiyorlar. Bu gerçek anlamda bir halk hareketi.

Aşağıdaki amcanın gururla taşıdığı pankartta şöyle diyor:

Serbest piyasa sistemi bir köle piyasa sistemi. Açgözlülük oyunun kuralı olduğunda -açgözlülüğü şirketler milyonlara ya da milyarlara ihtiyaç duyduğunda kiranızı, okul harcınızı, giysi ücretlerini, sağlık sigortasını, ulaşım masraflarını, benzin fiyatlarını, vergileri artırıyor, bütçe kesintileri yapıyor ve işçileri işten çıkarıyorlar. Biz paraya ihtiyaç duyduğumuzda ne yapıyoruz? Açgözlülük toplumun kumaşını harap ediyor. Tanrı onların açgözlü ruhlarına merhamet etsin.

 

Occupy Wall Street hareketinde hayata geçirilmeye çalışlışan şey toplu bir uyanış, toplu bir silkeleniş.

Toplanan insanların belirli bir rengi, problemlerin çözümü için net bir formülleri yok.

Bu başta birçok kişiye garip ya da anlamsız gelebilir. Fakat bana garip gelmiyor. Bana asıl garip gelen, ortaya attıkları safsataların çözüm için bir formül olduğunu iddia edenlerin ne dediğini dinlemeden, sırf kendi fikirlerine yakın olduğu için düşenler.

Ortada belirli bir renk olmayınca bu hareketi tahrip etmek de güçleşiyor. Ana akım medyanın uzun yıllar boyunca ustalaştığı propaganda temelli yayın anlayışının kapsama alanı dışında kalan bu hareketin uzun bir süredir sansürleniyor olmasının sebebi de bu bocalama. Tarafsız ve yalın bir şekilde haber verme görevini uzun yıllar önce kaybetmiş olan, kendisini bir şeylerin karşısında ya da bir şeylerin yanında konumlandıramadığında ne yapacağını şaşıran ana akım medyayı Rohan kralı Théoden’i etkisi altına alan Gríma‘ya benzetiyorum.

Elbette Türkiye’de 2010 yılındaki referandum’u boykot edenlerinHayır’cılar” tarafından “Evet’çi“, “Evet’çiler” tarafından da “Hayır’cı” olarak görülmesine benzer bir şekilde, Occupy Wall Street hareketi de dikkatleri dağıtmak için itina ile varlık göstermelerine müsaade edilmiş uçlardan birisinin yanında yer alıp bir diğeri ile savaşma soytarılığının bir parçası olmadığı için kimsenin gözüne giremiyor.

Aşağıdaki fotoğrafta halkın medyadan alıştığı kulp takma ve kategorize etme alışkanlığı ile aktif mücadele edilmesi gerektiğini düşünen birisi ve pankartını görüyorsunuz. Pankartta “Occupy Wall Street hiçbir politikacıyı desteklememektedir” diyor.

Bunun üzerine ana akım medyanın temsilcileri kendi Théoden’lerinin kulaklarına yıllardır fısıldadıkları saçmalıkları fısıldamak için olay yerine gittiğinde, Richard Wolff gibi insanlarla karşılaşınca iyice ne yapacaklarını bilemiyorlar: http://www.youtube.com/watch?v=6yrT-0Xbrn4 (olay mahallindeki göstericilerden birisi Richard’ın ABD’nin muhafazakar haber kanalı Fox TV muhabirine verdiği bu yanıt ne yazık ki İngilizce. Sadece İngilizce bilenlerin takip edebileceği bir bağlantı verdiğim için üzgünüm, fakat Türkçe’ye çevirmenin makul bir yolu ne yazık ki aklıma gelmedi).

***

Parkın girişini yıldızları şirket logolarına dönüştürülmüş, üzerinde kocaman “SAVAŞ” yazan ve dünyanın hatırı sayılır bir kısmı için gerçekten de savaşı ve şirketleri ile empoze ettiği kültürü temsil eden bir ABD bayrağı süslüyor. Hiçbir “vatansever” grubun gelip bu tahrip edilmiş ABD bayrağını bu hale getirenleri pataklamaya çalışmıyor oluşu, benim gibi sırf bayrak direğine tırmanıyor diye kafasından vurularak öldürülen ve o dönem arkasından sık sık “hak etti köpek” yorumları yapılan Solomos Spyrou Solomou’nın akıbetine şahit olan gillerden gelen birisinin hem tedirginlik, hem kıskançlık hem de saygı ile dolmasına yetiyor. Bu bayrağın karşısında bir süre oturdum. Halkın kendi temsil ettiği değerleri protesto edişine müsamaha gösteren bu pis bayrak şanlı değilse nedir, bilemiyorum.

***

Occupy Wall Street hareketi hiçbir siyasi hareketi ya da siyasetçiyi temsil etmiyor, fakat siyasi hareketleri temsil eden bireylere rastlamak mümkün. Örneğin aşağıdaki pankart “Afganistan — Zengin için bir diğer savaş” diyor.

Fakat Sosyalizm ve Özgürlük Partisi’nin Afganistan’daki savaşa karşı duruşunu dile getiren yukarıdaki pankart Occupy Wall Street hareketindeki renklerden sadece birisi. Gabriel gibi muhafazakarlara ya da aşağıdaki gibi tecavüz mağdurlarının zaman zaman maruz kaldığı “kaltak gibi giyinmezseniz kimse size tecavüz etmez” anlayışını protesto eden grupların bireylerine rastlamak mümkün (fotoğraftaki kadının sırtında “kaltak” yazıyor).

***

Orada geçirdiğim süre içerisinde beni en çok etkileyen olaylardan birisi şu oldu:

Yukarıdaki kişi tam bu fotoğrafı çektiğim esnada Brooklyn Köprüsü’nde sürmekte olan protestoya dair haberleri canlı olarak insanlarla paylaşan protestoculardan birisi.

Telefonun diğer ucunda Brooklyn Köprüsü’ndeki göstericilerden birisi var. Telefonda gösterinin gidişatından ve polis müdahalesinden bahsediyor. Yukarıdaki arkadaş ise telefondaki kişinin söylediği her şeyi cümle cümle tekrar ediyor. Söylediği her cümle, kendisine fiziksel olarak tam olarak ne dediğini duyabilecek kadar yakın olan 40-50 kişilik grup tarafından hep bir ağızdan tekrar ediliyor. Böylece telefonun diğer tarafındaki kişinin söyledikleri tüm parkta yankılanıyor ve herkese ulaşıyor.

Açıkçası bunun bu tip gösterilerde sık sık başvurulan bir pratik olup olmadığını bilmiyorum. Fakat kesinlikle son derece doğal ve insanın içini ısıtan bir yol.

Yukarıdaki fotoğrafta -siz tam olarak seçemeseniz de- sık sık telefonla görüşen, http://www.livestream.com/globalrevolution adresinden 7 gün 24 saat yapılan canlı yayını idame eden kitle de yer alıyor. Zaman zaman içlerinden birisi kalkıp herkesin tekrarlaması için şöyle diyordu:

Burada oturanlar bu hareketin liderleri değil, burada oturanlar bu harekette sizden daha fazla söz sahibi değil, bizler lider değiliz.

Elbette onlar böyle söyledikçe ortama yeni gelmiş olan ve bir şeyler yapmak isteyen insanların küçük hayal kırıklıklarını tarif etmeme gerek yok sanırım. Kendisine ne yapması gerektiği mütemadiyen söylenen ve ne yapacağını başkalarından duymaya alışmış olanların işi zor, fakat hiçbirimiz elitistlik yaparak kimin ne yapması gerektiğini söyleme cüreti göstermeyeceğiz. Başta bocalamamak imkansız, fakat böyle böyle öğreneceğiz.

İstese liderlik edebilecek olanların, liderliğin insana dair her şeye karşı büyük bir hakaret olduğunu görebilecek kadar aydın olanları ve egosuna gem vurmuş olabilenlerin için Albert Camus’nün şu sözlerinde ifade gibi gibi bir serzeniş bu:

Önümden yürüme, takip etmeyebilirim. Arkamdan yürüme, yol göstermeyebilirim. Sadece yanımdan yürü ve arkadaşım ol.

Ve benim için Occupy Wall Street hareketini önemli ve kayda değer kılan en önemli ayrıntı budur. Bu bağlamda Noam Chomsky’nin harekete verdiği destek de benim için şaşırtıcı değil.

***

Occupy Wall Street hareketinin bir başı yok. Bu harekete dair ilk çağrı Adbusters isimli derginin Temmuz ortasında yaptığı -ve şimdilerde son derece estetik bulduğum bir afiş ile resmedilen- çağrıya uzanıyor. Son zamanlarda İnernet örgütlenmesi ile sık sık gündeme gelen (ve bu durumdan son derece rahatsız olmalarına rağmen Guy Fawkes maskesi ile bağdaşmış olan) Anonymous isimli grubun da bu çağrıyı Ağustos ayının sonlarına doğru gündemine alması, İnternet’teki aktivistlerin insiyatif almaları ve bu hareketin bir parçası haline gelmelerinde önemli dönüm noktalarından birisi.

Pratikte bilfiil bir karar mekanizması olmasına rağmen en azından bugüne kadar gerçekten yatay, lidersiz, otonom yapısı ile anarşik görüşün temelinde yatan değerlerle bağdaşık biçimde şekillenen bir hareket. Elbette bu tip bir konsensus-temelli harekat ortamında herkesi kucaklayan ortak bir anlayışın kendini belli etmesi epey zaman alabilecek bir süreç. Onlar da bunun bilincinde, ve gayet bekliyorlar. Kimsenin bir acelesi yok ve teknik olarak “resmi bir talepleri“, yok. Ben oradaki insanları tek tek incelediğimde edindiğim intiba, tam olması gerektiği gibi hiçbir şeyi ve her şeyi talep ediyor oldukları idi. Bu insanlardan Mısır’ın Tahrir Meydanı’nı dolduran insanların tedirginliğinden ve heyecanından fazlasını beklemek yanlış olur.

Eğer anarşist literatüre dair bir malumatınız yok ve ne olup bittiğini bir bağlama oturtmakta güçlük çekiyorsanız, onun da çaresi bu parkta:

Bekliyorlar” derken ciddiyim. Yazının ilk fotoğrafında gördüğünüz gazete işte buradan geliyor. Gazetelerden ‘sorumlu’ arkadaş kimseye iş dağıtma derdinde değil. Bacak bacak üstüne atmış, birilerinin inisiyatif alıp yanına giderek “gazete dağıtmak istiyorum, 100 tane ver” demesini bekliyor:

Bir diğer grup buldukları kartonların üzerine akıllarına gelen sloganları yazıp bir kenara koyuyor. Birisi inisiyatif alıp bu kartonlardan birisini taşımak isterse gelip alsın diye. Aşağıdaki kartonun üzerine “Değişim olun! Wall Street’i İşgal Edin” diye yazan kadın bir öğretmen. Fotoğrafın sol alt köşesinde kafası görünen kadın da onun öğrencisi. Ta ki bir sarhoş gelip önümüzde devrilene kadar neden burada olduklarından, motivasyonlarını nereden aldıklarından konuşuyorduk.

***

Normalde bir ülke sosyal bir harekete devlet çıkarları doğrultusunda sansür uyguladığında, diğer ülkelerin medya kuruluşlarının olan biteni tüm ayrıntısına kadar yansıtıp sansüre alternatif üretme çabasını İran seçim protestoları ve Libya’daki ayaklanmalar esnasında bolca gördük. ABD’de son derece ciddi bir halk hareketine dönüşme potansiyeli barındıran bu hareketin ana akım medya tarafından sansürleme kararında tüm dünyanın ABD ile birlikte olmasının sebebi ise ABD’de yaşanacak bir halk ayaklanmasının yaratacağı krizin dünyanın bütün ülkelerini derinden etkileyeceği, bunun da ötesinde benzer ayaklanmalara sebep olabileceği gerçeği. Fakat bizlerin ihtiyacı olanın tam olarak bu olduğunu düşünüyorum. Dünya’da bir şeyler epey yanlış, bu yanlışların kendi kendilerine ve konvansiyonel yönetimler ile düzelmeyecekleri de aşikar.

***

Bazen yaşadığım yerde okyanus kenarında gizlenmiş koylara inşa edilmiş malikanelere bakarken, bırakın dünyayı, aynı şehrin farklı yerlerinde sabahtan akşama kadar deliler gibi çalışan insanları düşünüp neden isyan etmediklerine şaşırıyorum. Şüphesiz polisin ve devletin rolü toplumun her seviyedeki uyanış girişiminin etrafına barikatlar çekmek. Herkes bu durumu kanıksamış görünüyor.

Fakat insanlar gelir adaletsizliği ile bu kadar barışık yaşamayı ne zaman öğrendi? Sosyal eşitsizlikleri ne zaman bu kadar kanıksadılar? İnsanlar şirketlerin parmağında oynattığı devletlerin propaganda makinesi olan medyanın ve eğitim sisteminin kendilerine uygun gördüğü korkuluklar arkasında saf tutmaya, kendileri için belirlenen korkuluklar ile savaşarak ömür geçirmeye nasıl alıştılar?

Hepsi yanıtlarını az-çok bildiğimi düşündüğüm retorik sorular. Fakat Türkiye’nin bütün bu olaylardan payına ne düşeceği, Arap Baharı’nın, Avrupa’daki halk ayaklanmalarının, ABD’de filizlenen anarşist toplum hareketlerinin Türkiye’deki etkilerinin ne olacağı gerçekten merak ettiğim bir husus.

Türkiye’de devlet Arap Baharı’nda İnternet’in rolünü kavrar kavramaz “çocuklarımız için” diyerek İnternet’i filtre sistemine bağlayıp toplumdaki olası bir hareketlenmenin İnternet’ten organize olmasını engelleyebilmek için gereken filtre altyapısını sessiz sedasız inşa etti. Benzeri “İnternet de biraz fazla özgür ama” türünden girişimlere Avrupa’da rastlamak da mümkün. Fakat toplum bir kez olsun kendi menfaatleri için bir araya gelirse su olur, yolunu bulur diye düşünüyorum.

İki fotoğraf yukarıda bacak bacak üstüne atmış vaziyette gazete okuyan adam gibi, güzel bir şeyler olmasını beklemekten başka çare yok. Yeterince uyanık olmak ve güzel bir şeyler olmaya başladığında bunu kaçırmamak dışında bir sorumluluğumuz yok.

***

George Carlin isimli komedyenin ABD ile ilgili dile getirdiği bir tespiti var, bunun yalnızca ABD değil, dünyanın hemen her ülkesi için geçerli olduğunu düşündüğüm için bu yazıya onunla son vermek istiyorum:

Bu ülkedeki ekonomik ve sosyal sınıfları nasıl tanımlıyorum biliyor musunuz? Zengin üst sınıf paranın tümünün üstüne oturuyor, hiç vergi ödemiyor. Orta sınıf asıl işi yapıp vergilerin de tümünü ödüyor. Fakirler ise … sırf orta sınıfın ödünü bokuna karıştırmak ve yaptıkları işlere sıkı sıkıya tutunmalarını sağlamak için orada.

Söz konusu olan son derece temel bir problem. Fakat bence bütün bunlar, düşünmeye değer şeyler.

Meren’in Fotoğraf Günlüğü –http://meren.org/blog/

Avrupa Adalet Divanı: ‘Maç yayınları için yabancı dekoder yasaklanamaz’

0

İngiltere’de bir iş yeri sahibi, müşterilerine Premier Lig futbol maçlarını yayınlama hakkının kısıtlanması sebebiyle Avrupa Adalet Divanı‘na taşıdığı davayı kazandı.

Portsmouthlu bar işletmecisi Karen Murphy, İngiltere Premier Lig maçlarını yabancı bir dekoder kullanmak suretiyle müşterilerine sunduğu için para cezasına çarptırılmıştı.

Yaklaşık sekiz bin sterlinlik kayba uğrayan işletmeci durumu Avrupa Adalet Divanı’na taşıdı.

Mahkeme kararında, yabancı dekoderlerin ithal edilmesini, satışını ve kullanımını yasaklayan İngiltere ulusal yasalarının, “hizmet sağlama özgürlüğüne” zarar verdiğine hükmetti.

Karen Muphy maçları yayınlamak için Yunanistan’dan aldığı bir dekoderi kullanması sebebiyle cezai işleme tabi tutulmuştu.
Mahkemenin kararında, “fikri hakların korunmasının ya da stadyumlara daha fazla izleyicinin gitmesini özendirmenin, yabancı dekoderlerin yasaklanmasına gerekçe olarak gösterilemeyeceği” belirtildi.

Mahkeme kararını sevinçle karşılayan Murphy, BBC’ye yaptığı açıklamada “Premier Lig ve Sky’ı alt etmiş gibi hissediyorum” dedi.

Premier Lig maçlarının İngiltere’deki yayım hakları Sky ve ESPN isimli şirketlere ait ve maçları televizyondan izlemek yalnızca abonelerin sahip oldukları bir hak.

Avrupa Adalet Divanı’nın kararı Premier Lig’in yayım haklarıyla ilgili olarak kurmuş olduğu mali modelin sarsılmasına yol açabilir.

(BBC)

Fındıklı’daki HES’e iptal

Daha önce “ÇED Olumlu” ve “ÇED Gerekli Değildir” kararlarının hukuka aykırı bulunarak mahkemelerce iptal edilmesinin ardından HES’lerin önünü kesecek hukuki bir karara daha varıldı. Rize’nin Fındıklı ilçesinde doğal SİT alanı ilan edilen Çağlayan Vadisi üzerinde yapımı planlanan Paşalar HES projesi için verilen “ÇED Olumlu Kararı”nı iptal eden Ankara 3’üncü İdare Mahkemesi, DSİ ile Ayen Enerji şirketi arasında imzalanan “Su Kullanım Hakkı Anlaşması”nın iptali amacıyla DSİ aleyhine açılan dava da “Anlaşmanın hukuka uygun olmadığına” hükmetti.

DAVA ÖNCE REDDEDİLDİ

DSİ ile Ayen Enerji şirketi arasında imzalanan “Su Kullanım Hakkı Anlaşması”nın iptali amacıyla DSİ aleyhine Ankara 3. İdare Mahkemesi’nde 2008’de açılan davada mahkeme, davayı açan H.Sıtkı Özkazanç’ın, “kişisel, güncel ve meşru bir menfaatinin olmadığı” gerekçe gösterilerek, “ehliyetsizlik” nedeniyle Danıştay yolu açık olmak üzere reddetmişti.

Mahkemenin ret kararı üzerine, temyiz başvurusunu kabul eden Danıştay 13. Dairesi, Ankara 3. İdare Mahkemesi’nin söz konusu kararını bozdu. Danıştay’ın bozma kararında, “Çevre, tarih ve kültürel değerlerin korunması ve imar uygulamaları gibi kamu yararını yakından ilgilendiren konuların daha geniş yorumlanması gerektiği Danıştay içtihatlarıyla kabul edilmiş bulunmaktadır. Davacının vatandaş sıfatı ve işlemin hukuki niteliği beraber değerlendirildiğinde dava konusu işlemle meşru ve güncel bir menfaat ilgisinin olduğu, dolayısıyla bu işleme karşı dava açma ehliyetinin bulunduğu anlaşıldığından, davayı ehliyet yönünden reddeden İdare Mahkemesi kararında hukuka uyarlık görülmemiştir” denildi.

RİZE İDARE MAHKEMESİ, ÇED RAPORU’NU İPTAL ETTİ

Bu süreç içerisinde Çağlayan Vadisi üzerindeki köylüler tarafından Rize İdare Mahkemesi’nde, Paşalar Regülatörü ve HES projesi için verilen ‘ÇED Olumlu’ Kararının iptali istemiyle dava açıldı. Mahkemenin, verdiği ‘yürütmeyi durdurma’ kararının ardından da bakanlığın verdiği ÇED Olumlu Kararını, ‘hukuka aykırı olduğu’ gerekçesi ile iptal etti. Çağlayan Vadisi, köylülerin başvurusu üzerine Trabzon Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından 1. Derecede Doğal SİT Alanı ilan edildi. HES yapımcı firması Ayen Enerji, SİT kararına itiraz ederek ‘iptal’ istemiyle Rize İdare Mahkemesinde dava açtı. Mahkeme, iptal başvurusunu reddetti. Danıştay’a yapılan temyiz başvurusu da Danıştay 6. Dairesi tarafından reddedilerek, Rize İdare Mahkemesi’nin kararı onandı ve Çağlayan Vadisi SİT Alanı olarak kaldı.

DANIŞTAY’IN BOZMA KARARINDAN SONRA GELEN İPTAL

Danıştay’ın kararı üzerine davayı yeniden inceleyen Ankara 3. İdare Mahkemesi, bu kez Danıştay’ın bozma gerekçesinin dışında, Paşalar HES projesi için Bakanlıkça verilen ‘ÇED Olumlu’ Kararının Rize İdare Mahkemesi tarafından iptal edildiği gerekçe gösterilerek; DSİ ile Ayen Enerji şirketi arasında imzalanan ‘Su Kullanım Hakkı Anlaşması’nın Danıştay yolu açık olmak üzere iptal edilmesine hükmetti.

Kararın ardından yazılı bir açıklama yapan Derelerin Kardeşliği Platformu Yürütme Kurulu Başkanı Mehmet Gürkan, kararı sevinçle karşıladıklarını belirterek, “Artık HES projelerine karşı yeni bir hukuksal dönem başladı” dedi.

(Ajanslar)

Kamboçya’da ölü sayısı 167’ye çıktı

Kamboçya’da 10 yılın en büyük sel felaketinde ölenlerin sayısı 167’ye çıktı.

Kamboçya doğal afet kurumunun sözcüsü Keo Vy, sellerde 66’sı çocuk 167 kişinin öldüğünü, yaklaşık 330 hektarlık ekim alanının sular altıda kaldığını, ülke genelinde 23 binden fazla ailenin tahliye edildiğini belirtti.

Hükümetin ve Kızılhaç’ın gerekli yardımı yaptığını belirten sözcü, yaklaşık 230 bin ailenin sellerden etkilendiğinin tahmin edildiğini söyledi.

Sözcü, durumun kontrol altına alındığını vurgularken, İngiliz yardım kuruluşu Oxfam, ilgili tüm kuruluşlara Kamboçya’ya acil gıda, içme suyu ve çadır yardımı yapılması çağrısında bulundu.

Daha önce yapılan açıklamada Kamboçya’daki sellerde 150 kişinin öldüğü belirtilmişti.

Uzun süre etkisini sürdüren muson yağışları, tayfunlar ve fırtınalar nedeniyle Güneydoğu Asya, Çin, Japonya ve Güney Asya’da 4 ay içinde yüzlerce kişi öldü.

Kamboçya’ya komşu Tayland’da da Ağustos ayından beri meydana gelen sellerde 220 kişi yaşamını yitirdi.

(Ajanslar)

Belçika’da nükleer sızıntı paniği

Belçika’daki nükleer atık tesisi Belgoprocess’te gerçekleşen nükleer sızıntıya maruz kaldıkları gerekçesiyle tesisin üç çalışanı kontole alındı.

Dün öğleden sonra tesiste rutin incelemelerde bulunan çalışanların ne kadar radyasyona maruz kaldıkları belirlenecek.

Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu Belçikalı yetkililerin tesis dışına radyasyon sızıntısı olmadığını söölediklerini belirtti.