Ana Sayfa Blog Sayfa 5009

Ölümcül bakteriye “propolis”

HÜ Gıda Mühendisliği Bölümü öğretim üyelerince yapılan araştırmalarda, bal arılarının ürettiği “propolis“in, Listeria, EHEC ve Salmonella gibi öldürücü bakterileri büyük oranda yok ettiği tespit edildi.

Hacettepe Üniversitesi (HÜ) Gıda Mühendisliği Bölümü öğretim üyelerince yapılan araştırmalarda bal arılarının ürettiği propolisin, birçok insanın yaşamını yitirmesine neden olan ve ABD’deki kavun tüketimiyle ortaya çıkan ölümlerle birkez daha gündeme gelen Listeria bakterisini yok ettiği belirlendi.

HÜ Gıda Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ayhan Temiz, yaptığı açıklamada, üniversitede yaptıkları araştırmalarda, bal arılarının kovanlarındaki çatlakları kapatmak ve kovanını zararlılardan korumak için ürettiği propolisin, besinlerden bulaşan Listeria, EHEC ve Salmonella bakterilerini büyük oranda yok ettiğini tespit ettiklerini söyledi. Temiz, propolisin, bal arılarının kestane, kavak ve çam gibi ağaçların gövde, dal ve tomurcuklarından toplayarak kovanlarına taşıdıkları reçinemsi ve mumsu bir madde olduğunu belirterek, “Eski yıllarda propolisin antibiyotik yerine kullanıldığını, günümüzde de antimikrobiyal etkilerinden dolayı, gargaralarda ve spreylerde, diş macunlarında ve bazı kozmetik ürünlerinde yer aldığını görüyoruz. Propolisin mikrop öldürücü etkisini göz önüne alarak EHEC, Salmonella ve Listeria üzerine öldürücü etkisi var mı, yok mu? onu inceledik.

Etil alkolde çözdüğümüz propolisi mikroplarla karşı karşıya getirdik ve propolisin önemli oranda Listeria’yı yok ettiğini, Salmonella’yı ise önemli ölçüde öldürdüğünü gördük” diye konuştu.

Listeria enfeksiyonunun, “Listeria monocytogenes” adı verilen bakterinin vücuda girmesiyle ortaya çıkan bir enfeksiyon türü olduğunu belirten Temiz şunları kaydetti:

“Bakteri toprakta, suda ve kanalizasyon sistemlerinde, gübrede, hayvan yemlerinde, taşıyıcı insan ve hayvanlarda yaşar ve buradan da evcil ve vahşi hayvanlara, kuşlara, sineklere ve kabuklu deniz hayvanlarına geçer. Bakteriyi
taşıyan hayvanın gübresi ile bulaşmış sebze ve meyvelerde, pastörize edilmemiş sütte, kırmızı ette, tavuk etinde, deniz ürünlerinde, çiğ ve yeterince işlenmemiş sütlerden yapılan peynirlerde bulunan bakteriler insanlarda Listeria
enfeksiyonuna neden olabilir. Bilindiği gibi ABD ve Avrupa’da çoğunlukla kavun ve karpuz dilimlenerek satılmaktadır. Dilimlenme anında kavunun kabuğunda bulunan Listeria bakterisi meyve kısmına geçmiş ve burada gelişerek zehirlenme yapacak düzeye erişmiş olabilir.”

Temiz, bakterinin vücutta çok miktarda birikmesi halinde menenjite yol açabildiğine dikkati çekerek, hastalığın belirtilerinin yüksek ateş, baş ağrısı, boyun tutulması veya sertleşmesi ve mide bulantısı olarak görüldüğünü söyledi.
Enfeksiyonun ilerlemesi durumunda hamilelerde düşük ve ölü doğumlara yol açtığını belirten Temiz, “Bakteriden en çok etkilenenler bağışıklık sistemi zayıf olanlar, HIV taşıyıcıları, kemoterapi görenler, hamileler, bebekler, küçük
çocuklar ve yaşlılar. Hastalık ilerlerse ölüme de neden olabiliyor” dedi.

-Propolis gıdalardaki ekşime ve çürümeleri de engelliyor-

Temiz, gıdalara uygulanacak propolisin küflenme, çürüme ve ekşime gibi mikrobiyel bozulmalara da etki ettiğini, bu bozulmaya sebep olan bakterilerin ve küflerin de propolis sayesinde öldürülebildiğini kaydederek, şöyle konuştu:

“Fakat yaptığımız çalışmalarda propolisin eklendiği ve kaplandığı gıdalarda reçinemsi bir tat ve koku bırakıyor. Bu etkinin kullanılacak propolis miktarının azaltılmasıyla giderilebileceğini düşünüyoruz. Bu konuda araştırmalarımız devam ediyor. Gıdalara propolisin direkt uygulanmasının yerine, içeriğindeki bakteriyi öldüren etken maddelerin ayrıştırılarak kullanılması tat ve koku için daha uygun olabilir.

Bu maddenin antiseptik, antimikrobiyal ve antitümör (tümör oluşumunu engelleyici) gibi sayısız etkisi var. Şeker hastaları için faydalı. Aynı zamanda dokuların iyileşmesi ve onarımına da katkı sağladığı tespit edilmiş. Vatandaşlar ayrıca hem sağlıklı olmak hem de mikroplara karşı vücut dirençlerini güçlendirmek için propolisi tablet ya da şurup şeklinde kullanabilir.”

Temiz, aktarlarda satılan propolis tablet ve türevlerinin kesinlikle güvenilir olmadığını da vurgulayarak, eczanelerde satılan Sağlık Bakanlığı’ndan onaylı ürünlerin de mutlaka doktor denetiminde alınması gerektiği uyarısında bulundu.

Propolisin gıdalara, sebze ve meyvelere henüz uygulanamadığını dile getiren Temiz, araştırmaların devam ettiğini gelecek günlerde sorunun çözüleceğini tahmin ettiklerini belirterek şunları söyledi: “O zamana kadar bu bakterilerden korunmanın en ideal ve ulaşılabilir yolu meyve ve sebze yüzeylerinin sirkeli suyla dezenfekte edilmesidir. 1 litre suya 1 çay bardağı sirke ekleyerek yapılacak karışımda sebze ve meyveleri 10-15 dakika beklettikten sonra bir kaç kez musluk altında yıkamak. Böylece sebze ve meyvenin dış yüzeyindeki bakteri ve diğer mikroplar önemli oranda ölüyor.

Ayrıca pastörize olmayan süt ve süt ürünlerinin tüketiminden de kaçınılmalı. Tüm endüstriyel gıda maddelerinin üzerinde üretim tarihi ve son kullanma tarihi ibaresi aranmalı ve tarihi geçmiş besinler yenmemeli. Çiğ yumurta, çiğ et (tavuk, kabuklu deniz hayvanları, balık, kırmızı et gibi) yeme alışkanlığı terk edilmeli.”

(Ajanslar)

8 canın sorumlusu “doğal afet”

0

9 Eylül 2009’da İstanbul Halkalı’da Pameks Tekstil fabrikasında çalışan 8 kadın işçi servis aracında sele maruz kalarak hayatlarını kaybetmişlerdi. Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’nın konuyla ilgili olarak açtığı davada yargılanan firma sahibi Mehmet Cevdet Karahasanoğlu 5 yıl, İdare Müdürü Ferit Göncü 2 yıl 1 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Bakırköy 4. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmada kararını açıklayan mahkeme heyeti, ‘taksirle birden fazla kişinin ölümüne neden olmak’ suçundan firma sahibi Mehmet Cevdet Karahasanoğlu’na 5 yıl, İdare Müdürü Ferit Göncü’ye de 2 yıl 1 ay hapis cezası verdi. Mahkeme heyeti, sanıklardan servis aracı şoförü Mehmet Oğur‘un ise beraatini kararlaştırdı.

Üçüncü Bilirkişi Raporu

Daha önce sanık avukatları bilirkişi raporuna itiraz etmiş ve mahkeme yeniden bilirkişi raporu istemişti. Prof. Dr. Metin Ergeneman ve Öğretim Görevlisi Murat Kuruoğlu ile İstanbul Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ömer Ekmekçi’nin hazırladığı 3 Kasım tarihli ikinci bilirkişi raporu 13 Aralık’ta mahkeme dosyasına girmişti. Bu raporda, servisin camlı ya da camsız oluşunun olaya etkisinin olmadığı belirtilerek “Yönetim Kurulu Başkanı’ndan, İdare Amiri’nden ve aracın şoföründen sel felaketine karşı önlem almalarını beklemek mümkün değildir. Almaları gerekli bir önlem bulunmadığı için olayın meydana gelişinde kendilerine kusur bulunması mümkün değildir. Kazanın oluşunda asli ve tek etken meydana gelen doğal afettir” deniliyordu.

Ancak iş hukuku ve sosyal güvenlik uzmanı İdris Akcan, makine yüksek mühendisi ve iş güvenliği uzmanı Yasin Yavuz ve inşaat mühendisi Hasan Uyanık tarafından hazırlanan üçüncü bilirkişi raporunda 8 işçinin ölümünde; doğal afetin 8’de 4 oranında, sanıklardan iş yeri sahibi Mehmet Cevdet Karahasanoğlu’nun 8’de 3, İdare Müdürü sanık Ferit Göncü’nün ise 8’de 1 oranında kusurlu olduğu belirtildi.

Bisikletçiler Londra 2012 yolunda

0

Yol bisikleti branşında Türkiye 40 yıldır olimpiyatlara katılamıyor. Bu branşta olimpiyata katılma açısından  son sınav olan 2. Uluslararası Alanya Bisiklet Turunun ilk gününde sporcular birincilik ve ikincilik kürsüsüne çıkma başarısını göstererek olimpiyata katılım yönünde önemli mesafe katetti.

Türkiye Bisiklet Federasyonu (TBF) tarafından düzenlenen ve Uluslararası Bisiklet Birliği’nin (UCI) takviminde yer alan 2. Uluslararası Alanya Bisiklet Turu, Antalya’nın Alanya ilçesinde başladı.

Türkiye’nin Bisiklet branşında 2012 Londra Olimpiyatları’na katılımı için büyük önem taşıyan turun ilk gününde 4’ü yabancı 8 takımdan 51 sporcu yarıştı. 2.2 kategorisindeki turun ilk gününde 7,5 kilometrelik parkurda prolog yarışı yapıldı. Türkler-Konaklı prolog etabında elit erkek ve 23 yaş altı kategorisinde Sırbistan, Ukrayna, İran, Azerbaycan ve Türkiye’den sporcular yarıştı.

Bu etapta Brisaspor’dan İsmail Aksoy 10.01.573 süreyle birinci, aynı takımdan Nazmi Bakırcı 10.14.851 süreyle ikinci, Manisaspor’dan Sırbistanlı sporcu Gabor Kasa 10.19.909 süreyle üçüncü oldu.

TBF Başkanı Emin Müftüoğlu, gazetecilere yaptığı açıklamada, Türkiye’nin 40 yıldır kurduğu olimpiyat hayalinin son virajına geldiklerini söyledi. Bu turda Türk sporcuların Çanakkale yarışlarından daha iyi puan almaları halinde olimpiyatlara 2 veya 3 sporcuyla katılabileceklerini belirten Müftüoğlu, ”Şu anda bir sporcumuzun olimpiyatlara katılmasını garantilemiş durumdayız. Ancak hedefimiz 2 ya da 3 sporcu ile olimpiyatlara gitmek. Bu nedenle bu yarış bizim için çok büyük önem taşıyor. Yarışların son gününde kaç sporcu ile gideceğimiz belli olacak” dedi.

Düzenlenen ödül töreninde birinci olan İsmail Aksoy’a madalyasını Sırbistan Bisiklet Federasyonu Başkanı Dragan Dostanic, ikinci olan Nazmi Bakarcı’ya Spor İlçe Müdürü Erdal Tamrak, üçüncü olan Gabor Kasa’ya ise Alanya Belediyesi Spor Müdürü Saim Kanlı verdi. Yarışın birincisi İsmail Aksoy’a sarı mayoyu ise Türkiye Bisiklet Federasyonu Başkanı Emin Müftüoğlu giydirdi.

2. Uluslararası Alanya bisiklet Turu, bugün 133 kilometrelik Alanya-Akseki etabı ile devam edecek. Yarışlar, pazar günü yapılacak 114,7 kilometrelik Alanya-Manavgat etabı ile sona erecek.

 

Radikal’den ayrılan ayrılana, Mahfi Eğilmez de gitti

Radikal Gazetesinde yaprak dökümü devam ediyor. Son olarak 12 yıldır gazetede köşe yazarlığı yapan Mahfi Eğilmez yazdığı son yazıda gazeteden ayrılacağını açıkladı.

Radikal gazetesinin Referans ile birleşmesinini resmen açıklandığı andan itibaren neredeyse her gün gazete ile ilişiği kesilen ya da yeni yönetim ile çalışamayacağını açıklayıp istifa eden muhabir, editör ve yazarların arasına böylelikle Mahfi Eğilmez de katılmış oldu.

Radikal Gazetesi ile ilişiğine  son veren köşe yazarları arasında İsmet Berkan, Haluk Şahin, Nur Çintay, Türker Alkan, Hasan Celal Güzel, Namık Kemal Zeybek, Mehmet Ali Kışlalı gibi isimler de bulunuyor.

 

Uzun dalgada sert kırılma

Borsa literatürünü benim gibi kulaktan dolma bilen birinin böyle benzetmeler yapması doğru olmayabilir. Ama Türkiye’de demokratikleşme sürecinin içinde bulunduğu durumu en iyi bu metaforu kullanarak anlayabileceğimizi düşünüyorum.

Son zamanlarda Türkiye’nin demokrasiden uzaklaştığına ve otoriter bir rejime sürüklendiğine dair yorumlara sık rastlıyoruz. Hatta Emre Kongar bugünkü yazısında “Türkiye’nin kendine özgü ‘kusurlu demokrasi'” düzeninden bahsediyor. Bence de haklı. Mevcut “melez rejim”imiz (The Economist dergisinin sınıflandırmasında Türkiye’nin yer aldığı kategoriye bakarsak böyle) bazen demokrasiye daha çok ‘şeklen’ benziyor. O yüzden de kendimizi bildik bileli bir ‘demokratikleşme’dir gidiyor. Yani Türkiye gerçek anlamda bir liberal demokrasi olmaya çalışıyor, ama bir türlü olamıyor.

Eğer demokrasiyi rejimin bir karakteristiği ve bir siyasi mücadele alanı, demokratikleşmeyi de bir süreç olarak görürsek, Türkiye’de demokrasinin de, demokrasi mücadelesinin de 12 Eylül 1980’de dibe vurduğunu söyleyebiliriz. Bugün içinde yaşadığımız durum, hem 12 Eylül sabahına, hem de Türkiye’nin 1920’den (hatta belki de 1908’den) beri yerleşik hale gelen düzenine göre oldukça farklı. Ama kısa vadeli analiz yapanların söylediği gibi “otoriterleşme” değil, “demokratikleşme” yönünde farklı. Yani Türkiye belki de 1 Mayıs 1977’de başlayan ve 12 Eylül sabahı dibe vuran aşağı dalganın tersine, 30 yıla yakın bir süredir yukarı doğru bir uzun dalganın içinde bulunuyor.

***

Türkiye 9 yıla yakındır AKP iktidarları tarafından yönetilse de, bu demokratikleşme uzun dalgası AKP’ye atfedilemez. Çok partili seçimlere dönüşle başlayan, siyasi yasakların kalkması, idam cezasının kaldırılması, anayasada, medeni kanunda, TCK’da vb. kapsamlı reformların yapılması, AB müzakerelerinin başlaması ve ordunun sivil siyasetteki etkisinin azaltılmasıyla süren uzun bir dalga bu. Bu demokratikleşmenin asıl sahibi, şu ya da bu iktidar ya da siyasi parti değil, demokrasi mücadelesi veren bütün kesimler.

Sanırım hisse senetlerinin değeri (ya da mesela borsa bileşik endeksi) artarken, zaman zaman aşağı doğru kırılmalar oluyor. Eğer aşağı doğru giden bu değer kaybetme eğilimi dibe kadar sürmezse, çizgi tekrar yukarı doğru kıvrılıyor ve (teorik olarak) uzun vadede hep bir yukarı gidiş, hep bir değer kazanma söz konusu oluyor. Eğer aşağı kırılma durdurulamaz ve emtianın değeri başlangıç (veya önceki dip) noktasına kadar gerilerse, zaten geçmiş olsun, büyük bir kriz yaşadınız, ya da iflas ettiniz demektir.

İşte Türkiye’deki uzun demokratikleşme dalgasında da böyle aşağı doğru kısa vadeli ya da sert kırılmalar yaşandığını söyleyebiliriz. 12 Eylül darbesinden birkaç yıl sonra başlayan yukarı doğru uzun dalga, daha önce 90’ların ilk yarısında siyasi cinayetlerin ve savaşın (hem de en kirli şekliyle) tırmanmasıyla birlikte aşağı doğru dönmüş, 1997’de, 28 Şubat postmodern darbesiyle kendi dibini bulmuştu.

Şu anda AKP iktidarının üçüncü dönemiyle yaşadığımız süreç de, ikinci bir aşağı doğru dalga sayılabilir. Bu aşağı dalganın tam olarak ne zaman başladığını söylemek kolay değil. 2003-2009 arasında denendiği anlaşılan askeri darbe girişimlerinin başarısız olması ve AKP’nin kapatılmasına dair açılan davanın reddi, dalganın o dönemlerde iyice aşağıya dönüp dibe vurmasını engellemiş olsa gerek. Hrant Dink cinayeti (ve kurulu düzenin bu cinayeti koruması, kollaması), Ergenekon ve Balyoz davalarının kontrgerillayı bitirme ve darbecileri yargılama amacında sapıp (Devrimci Karargah davasıyla birlikte) AKP’nin bütün muhaliflerini tehdit etmeye başlaması (özellikle de Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanması), yerel ekoloji mücadelelerinin yok sayılmak, hatta artan bir şekilde şiddetle bastırılmak istenmesi ve nihayet Kürt açılımının terk edilerek KCK operasyonu adı altında Kürt siyasi hareketine yönelik sert bir baskı döneminin başlatılması, uzun demokratikleşme dalgasında sert bir aşağı doğru kırılma yaratmış durumda.

Şimdi sormamız gereken soru, dibe vurmayı nasıl engelleyeceğimiz ve çizgiyi nasıl yeniden yukarı doğru kırabileceğimiz.

***

Bu metaforun şöyle bir yararı var: Ne zaman birisi AKP’nin Türkiye’de demokrasiyi ortadan kaldırmaya başladığını ve otoriter bir rejime sürüklendiğimizi söylese, eğer bu sözlerini gerçekçi bir tarihsel değerlendirmeyle tamamlamazsa, aklıma 12 Eylül dönemi ve 90’lı yıllar geliyor. 12 Eylül’ü bizzat yaşamadım, ama bilançosu belli. 90’lı yıllarda ise Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nda işkenceyi önlemek (ve işkence görenlere yardımcı olmak için) çalışıyordum. Ağır insan hakları ihlalleri, sokak ortasında yargısız infazlar, kaçırmalar, işkenceler, hiç bitmeyecekmiş gibi gelirdi.

Bu analizi doğru yapmanın demokrasi mücadelesi açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Yıllar içinde elde ettiğimiz kazanımları yok saymamak, tekrar doğru yönde bir hareketi nasıl sağlayacağımızı bulabilmek için…

AKP liberal demokrat bir parti değil. Türkiye pragmatik ve konjonktürel nedenlerle reformlar yapabilen, ama bunu politik bir program olarak benimsemeyen muhafazakar bir parti tarafından yönetiliyor. Bu durumu doğru saptayıp, hangi nedenle yapılmış olursa olsun doğru yöndeki reformlardan geri adım attırmamak ve hükümeti demokratikleşme yönünde zorlamak amacıyla mücadele etmemiz gerekiyor.

Korkarım bu kez uzun dalgadaki sert kırılmanın dibe vurana kadar devam etme tehlikesi de var. Eğer barış yönünde adımlar atılmaz ve savaş tırmanır, sivil Kürt siyasi hareketi yok edilir, anayasa AKP’nin tek taraflı zorlamasıyla değiştirilir, üstüne bir de başkanlık sistemi getirilirse, o zaman ortada uzun dalga falan kalmayabilir.

Ne yazık ki herkes bu sert kırılmayı durdurma gücünün, Başbakan Erdoğan’da olduğunu düşünüyor. Ama zaten demokratikleşme, tek bir adamın iki dudağına bakmaya başladığımız için ortadan kalkmıyor mu? Erdoğan’ı ikna etsek ne kazanacağız? Daha iyi bir tirandan başka?

Uzun dalga demokrasi mücadelesi verenlerin eseriydi. Türkiye’nin yeniden dibe vurmasını da yine biz engelleyebilriiz. Ama bunun için doğru tahliller yapmak, doğru araçlar geliştirmek zorundayız.

Beyoğlu’nda kepenkler kapandı

0

Masa operasyonunu protesto eden esnaf, bazı sokaklarda kepenk kapattı.

İstanbul Beyoğlu’nda masa-sandalye operasyonunu protesto eden esnaf, İmam Adnan, Bekar, Kurabiye, Mis, Süslü Saksı, Zambak Sokakta bir günlüğüne kepenk kapattı.

Beyoğlu Belediyesi tarafından yaklaşık 2 ay önce başlayan masa sandalye yasağı uygulaması bir grup esnaf tarafından 1 günlük kepenk kapatma eylemi ile protesto edildi. Mis Sokak üzerinde toplanan 50 kişilik grup, yasak nedeniyle işlerinin yüzde 80 oranında düştüğünü, iflas etme noktasına geldiklerini öne sürdü.

Dükkanlarını kapatan bir grup esnaf, kepenklerin üzerine ‘Kapattık. Beyoğlu Belediyesi’nin sokakları düzenleme adı altında yaptığı uygulamalara karşı 1 gün kepenkleri kapatıyoruz” yazılı afişler astı.

Mis Sokak üzerinde toplanan esnaf adına bir açıklama yapan Ali Can Ocaklı, Beyoğlu’nda esnafın keyfiyet ve zorbalıkla iflas ettirilerek Beyoğlu’nun yeniden paylaşıma açılmak istendiğini iddia etti ve Beyoğlu Belediyesi’nin uygulamalarını protesto etti.

Ocaklı, “Aradan geçen 2 aylık süreye ve belediye tarafından çözümleneceği söylenmesine rağmen sorun hala çözümlenmemiş ve bu süre zarfında iş hacmi yüzde 80 düşmüş işletmeler iflas etme noktasına gelmiştir. Sonuç olarak bizler kepenklerimizi sonsuza kadar kapatmamak, işlerimizi kaybetmemek, Beyoğlu’nu ıssızlığa ve rantsal dönüşümün kirli ilişkilerine terk etmemek için bir gün süreyle kepenklerimizi kapatıyoruz” diye konuştu.

Beyoğlu’nun yeniden düzenleme planlarının kapalı kapılar ardında ve gizli saklı yapıldığını öne süren bir grup esnaf, bu tarz düzenlemeler yapılacaksa kendi görüşlerinin de alınmasını istedi. Beyoğlu Belediyesini “ben yaptım oldu” mantığından’ kurtulmasını isteyen esnaf, “Eğer bir dönüşüm yapılacaksa bu zorbalıkla değil belirli bir konsensüs dahilinde ve sürece yayılarak yapılmalıdır. Esnafın uğradığı zarar tazmin edilmelidir” dediler.

[Son Dakika] Ferhat ile Berna tahliye oldu

Ferhat Tüzer ve Berna Yılmaz, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın katıldığı Roman Çalıştayı’nda “Parasız eğitim istiyoruz, alacağız” yazılı pankart açtıkları için tutuklanmışlardı. 19 aydır tutuklu olan Yılmaz ve Tüzer, bugün (6 Ekim 2011) dördüncü duruşmada tahliye edildiler.

22 yaşındaki üniversite öğrencileri, “örgüt üyeliği ve örgüt propagandası” yaptıkları iddiasıyla yargılandıkları İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nde, hakim Aytekin Özcanlı başkanlığındaki duruşmada oy birliğiyle serbest bırakıldılar.

‘Halkı askerlikten soğutma’ davasında beraat

Vicdani retle ilgili basın açıklamasına katılan 14 kişi ‘halkı askerlikten soğuttuklar’ iddiasıyla yargılandıkları davada beraat etti.

MAZLUMDER’in ”vicdani ret” ile ilgili basın açıklamasına katılan 14 kişinin, ”halkı askerlikten soğuttukları ve 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası’na muhalefet ettikleri” iddiasıyla yargılandıkları davada beraatlerine karar verildi.

Ankara 18. Asliye Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmaya, daha önce ifadesi alınamayan sanık Suat Yıldız ile sanık avukatlarından Emrullah Beytar katıldı.

Sanık Yıldız, savunmasında, ”vicdani retçi Enver Aydemir’in kötü muameleye maruz kaldığı” iddiaları üzerine MAZLUMDER’in basın açıklaması düzenleyeceğini öğrendiğini ve 3 Ocak 2010’da Kızılay’da düzenlenen basın açıklamasına katıldığını belirtti.

Suç kastıyla hareket etmediğini ifade eden Yıldız, beraatini istedi.

Yargıç, savunmanın ardından, bütün sanıkların beraatine karar verildiğini açıkladı.

İddianamede, 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası uyarınca, toplantı düzenlenmesi için önceden izin almak gerekmediği, ancak önceden bildirimde bulunmak gerektiği belirtilerek, dava konusu toplantıda bu şartın yerine getirilmediği kaydedilmişti.

Sanıklardan Muhammed Alan, Onur Ercan ve Mehmet Lütfü Özdemir’in toplantıda konuşma yaptıkları, konuşmalarının içeriklerinin halkı askerlikten soğutmaya yönelik olduğu savunulan iddianamede, bu üç sanığın ”halkı askerlikten soğutma”, Alan, Ercan ve Özdemir ile bütün sanıkların Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası’na muhalefet suçlamasıyla cezalandırılması talep edilmişti.

(Ajanslar)

ANF yine yasaklandı!

ANF’nin “org” uzantılı sayfasına erişim sağlanmak istenildiğinde Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 21/09/0201 tarih ve 2011/3177 nolu “koruma tedbiri” kapsamındaki şu yasağı ile karşılaşılıyor: “Bu internet sitesi (firatnews.org) hakkında verdiği karar Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nca uygulanmaktadır.”

Haziran ayında www.firatnews.ws adresi “pornografik içerik” gerekçesiyle yasaklanmış ancak daha sonra erişim tekrar sağlanmıştı. ANF’nin “.com”, “.nu”, “.eu” uzantılı adresleri de daha önce herhangi bir gerekçe gösterilmeden yasaklanmıştı.

Türkiye bugün internete en fazla sansür uygulayan ülkeler arasında yer alıyor. AGİT’e göre 2009-2010 arasındaki iki yılda 5 binden fazla site bloke edildi. Kimi kaynaklar ülkede 7 bin sitenin yasaklı olduğunu bildiriyor. İnternet sansüründe Türkiye Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün “gözetim altındaki ülkeler” listesinde yer alıyor.

Nobel Edebiyat Ödülü’nün sahibi belli oldu

Nobel Edebiyat Ödülü‘nün bu yılki sahibi, İsveçli şair Tomas Tranströmer oldu.

Nobel Edebiyat Ödülü’nün bu yılki sahibi, İsveçli şair Tomas Tranströmer oldu.

İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi, Stockholm’de bugün düzenlenen basın toplantısında, İsveçli şair Tomas Tranströmer’in bu yıl Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandığını açıkladı.

Şairin Türkçe’de, İzmir Saat Üç ve Hüzün Gondolu adıyla iki kitabı bulunuyor.