Ana Sayfa Blog Sayfa 4951

Zor günlerde dik durmak – Yıldırım Türker

Muhalifle muktediri, güçlüyle güçsüzü, ezenle ezileni eşitlemeye, onları halkın gözünde tartının birer kefesine oturtmaya çalışan, aslında birbirinden pek de farkı olmadıkları hissini yerleştirmeye çalışan demokrat yazarlar herhalde kimin tarafında olduklarının farkındadırlar.
Geçen gün içlerinden biri Ersanlı ile Zarakolu’nun tutuklanmaları üstüne yazmak zorunda kaldığı yazıya dönemsel sıkıntısını dillendirerek giriş yapmış. Böyle durumlarda zanlıyı ‘tanırım’ diye söze başlamaktan hoşlanmadığını, bunu Ergenekoncular için de yapmadığını belirtiyor. Kendisine, paşanın ‘iyi çocuktur’ kefilliğini hatırlatıyormuş.
Bu ne hukuka saygıdır? Bu ne herkesi ve her şeyi eşit gören mükemmel demokratlıktır?
Bu ahlakın çizgisi, Mutkili Ali’yle Büşra Ersanlı’yı, yıllardır Güneydoğulu kurbanlarından dinleyegeldiğimiz katliamcı paşalarla Ragıp Zarakolu’nu aynı hizada algılamamızı hedefler.

Hukukun üstünlüğü karşısında bizim kefaletimiz hem geçersiz hem zorlama hem de yanlıştır.
Kaldı ki daha cüretkâr civcivler açıkça Pınar Selek’in, Ahmet Şık’ın, Büşra ile Ragıp’ın epeyi netameli, hukukun müdahalesine kapı aralar insanlar olduklarını, en azından olabileceklerini yazıp duruyorlar. Bizim yıllardır yakınlarında olduğumuz, hayatlarına ve eylemlerine tanık olduğumuz insanlara kefalet belirtmemizi alaycı bir dille safdillik, duygusallık, körlük, işbirlikçilik olarak ilan ediyorlar.
Onlara kalırsa, (bu noktada bütün entelektüel göndermeleri bir yana bırakıp komşu teyzeleri gibi mutlaka kaşlarını kaldırıp gözlerini belerterek) ‘ateş olmayan yerden duman çıkmaz!’
Bizi popülizmle suçlayanların ağzından bu mahalle usavurumu düşmüyor.
Pekiyi sizce ateş olmayan yer kaldı mı? Mesleğinizi, kaleminizi, kimliğinizi feda ederek kendinizi memur etmiş olduğunuz hükümeti aklama mücadelenizle bu ateşlerde hiç mi payınız yok?
Ersanlı ve Zarakolu’nun KCK’den tutuklanması karşısında hiç sesimizi çıkarmayacağız, öyle mi? Bırakalım hukuk halletsin, değil mi?
Şu karanlık dünyada kimsenin kimseye kefil olmadan, kimsenin kimseyle dayanışmadan yaşaması gerekiyor size kalırsa. Dayanışma canınızı acıtıyor.
Nuray Mert’in Büşra Ersanlı’yla telefon konuşmaları ‘şok’, ‘tüyler ürpertici’ başlıklarıyla bu hükümet tarafından, bu hükümetin icazetiyle yandaşlara sızdırılıyor. Sanal canavarlar internette nefret ağları örgütlüyor. İki dostun savaşın engellenemez hale geldiği noktada birbirleriyle üzüntülerini paylaşması gerçekten kimleri ‘şoke’ ediyor?
Bütün yazdıkları, eyledikleri ortada olan iki değerli insanı sinsi bozguncular olarak yansıtmak kimin yararına?
Pornografik bir kartpostal gibi elden ele geçirilen o telefon konuşması kaydında sizin söylemeyeceğiniz hangi sözler var? Basın mensupları olarak göreviniz yeni tutuklanacak listeleri çıkarıp hükümetin savcı ve hakimlerine sunmak mıdır?

Seferberlik günleri
Bütün heves ve nefes alanlarımız birer birer suç ilan ediliyor. Yine muhalif olmanın en sancılı dönemlerinden birini yaşıyoruz.
Muhalif olanlar gözaltına alınıyor, tutuklanıyor, sözlerinin itibarı yok sayılıyor.
Aydınlık enseliler, liberaller, demokratlar bizi kara duygululukla suçluyor. Felaket tellallığından beslenen kışkırtıcılar muamelesi görüyor muhalif olanlar.
İlle de her şeye muhalif olmak gerekmiyor, diye fetva veriyor alaycı ağızlarıyla aklıselim tüccarları.
Kendi istifalarının, yenilgilerinin, kişisel bozgunlarının acısını muhalif kalmaya inat edenlerden çıkarıyorlar.
Muhalif olmak; hayatın her alanında ve her anında, kimsenin ağzının tadını kaçırırım kaygısı gütmeden genç kalmaktır.
Kozmetik gençlikten söz eden kim. Gençlik, başka bir dünyanın mümkün olduğuna olan inancını kaybetmemektir.

Müzmin muhalif olarak kınanmayı gülünç bulurum. Elbette ya. Sizin refah ve itidal gördüğünüz yerde ben hakkı arsızca yenen emekçileri görüyorum. Sizin mutluluk ve doğruluk gördüğünüz yerde ben zindan hayatı yaşatılan kadınları görüyorum. Sizin Türkçe Olimpiyatları’yla coştuğunuz yerde ben unutulsun diye akla karayı seçtiğiniz Kürtçeyi görüyorum. Siz ekonominin güçlendiğini görüyorsunuz; ben hiçbir güçten, hiçbir kazanımdan payını alamayan yığınları görüyorum. Sizin neşeniz beni üzüyor. Sizin üzüntünüz beni hiç hislendirmiyor. Sizin iştahınız yerindeyken ben lokmalarınızı sayıyorum.
Muhalif olmanın en basitinden dangalaklık olarak küçümsendiği, ama ille cezalandırıldığı teslim olmuş bir dünyada ezildiğini, haksızlığa uğradığını düşünen bir tek canlı kalsa da muhalif kalacağımı biliyorum.

Kirli nazar, sefil iştihanızla muhalif olmayı, hükümete, başbakana, iktidara karşı olmayı suç ilan ediyorsunuz. “AKP’yi yıpratmak için” diye söze başladığınızda akan sular duruyor. Eskiden Genelkurmay’a karşı komplocu idik. Şimdi AKP’ye karşı komplocu olduk.
Savaşa karşı olmak, hakkaniyetli hakemlik gerektirir sanıyorsunuz. Bense savaşanların yoksul ve ezilmiş olanlarına bakıyorum. Rosa Luxemburg’un iç savaş tanımını hatırlıyorum.
Neden her iki taraftan da yoksul çocuklarının öldüğünü görmeyi reddedenlerin altın tartıları beni hiç ilgilendirmiyor. Ben öncelikle bu savaşta sınıfsal bir temizlik görüyorum. Onca askerin, onca gerillanın ölümüyle ticaret sarsılmıyor. Ekonomi düşüşe geçmiyor. Bu savaşın kutsal, kaçınılmaz, şahadete elverir olduğuna inanmıyorum.
Sizin kahramanlık dediğiniz yerde ben kanlı dişlerinizi görüyorum.
Hamiş: Brecht’in öğrencisi Horst Bienek’in şiiri okura armağan. Çeviri, Mustafa Tüzel.

GAZETE OKURLARINA YÖNERGE

Sınayın her sözcüğü
Sınayın her satırı
asla unutmayın
bir tümceyle
tam karşıtı tümce de
anlatılabilir.
Kuşkulanın
koyu puntolu başlıklardan
onlar en önemli noktayı gizlerler kuşkulanın
başyazılardan
ilanlardan
okur çizelgelerinden
okur mektuplarından
ve hafta sonu söyleşilerinden
Kamuoyu araştırıcılarının anketleri de
manipüle edilmiştir
Karışık konulu haberler
buluşçu redaktörlerin eseridir
Kuşkulanın sanat sayfalarından
tiyatro eleştirilerinden
kitaplar çoğunlukla
daha iyidir eleştirmenlerinden
okuyun onların görmezden geldiklerini
kuşkulanın şairlerden de
yazdıklarında her şey daha güzel
ve zaman dışı gibidir
ama daha sahici, daha hakiki değildir.
Sınamadan
kabul etmeyin
ne sözcükleri ne nesneleri
ne hesabı ne bisikleti
ne sütü ne üzümü
ne yağmuru ne tümceleri
tutun onları, tadın onları, çevirin dört bir yana
madeni bir para gibi alın dişlerinizin arasına
dayanıklı mı? yarayışlı mı? hoşunuza gitti mi?
Ateş hâlâ ateş mi ve yapraklar hâlâ yapraklar mı
uçak uçak mı ve isyan isyan mı
bir gül hâlâ bir gül mü, hâlâ bir gül mü?
Son vermeyin
gazetelerinizden kuşkulanmaya
redaktörler ve
hükümetler değişse bile.

HORST BİENEK

Fukuşima, Van ve Akkuyu – Özgür Gürbüz

11 Mart 2011’de Japonya’daki depremin ardından Fukuşima Nükleer Santrali’nde
dünyanın en büyük nükleer kazalarından biri meydana geldi. Yaklaşık 90 bin kişi
evlerini terk etti. O gün bugündür prefabrik evlerde veya toplu halde belli
merkezlerde yaşıyorlar. Santrale 20 km kala yasak bölge başlıyor. Mali değeri
bugün 20 milyar doları bulan dört reaktör hurdaya çıktı. Nükleer santralin
işletmecisi Tepco firmasının ödeyeceği tazminatların 52 milyar doları
bulabileceği belirtiliyor. Kyodo kaynaklı bir habere göre radyoaktif kirliliğe
maruz kalmış bölgelerin temizliği için ayrılan miktar da 2,87 milyar ABD
doları.

 

İşçiler aylardır radyoaktif
kirlenmeye maruz kalmış toprakları temizlemeye çalışıyor. Öncelikle okullar
taranıyor. Radyasyon bulaşmış toprak ve malzemeler geçici merkezlere taşınıyor.
Tüm bu kirlenmiş toprak ve malzeme insanlardan yıllarca uzak kalması gereken bir
yerde toplanacak. Sadece toprak değil su da kirlendi. Fransız Nükleer Güvenlik
Enstitüsü, dünya tarihinde denizlerdeki en büyük radyoaktif kirlenmenin
gerçekleştiğini söylüyor. Tahminleri 27 bin tera bekerel değerinde radyoaktif
sezyum-137’nin okyanusa sızdığı yönünde. Hiroşima’da bu rakam 89 tera bekereldi.
Fukuşima ilindeki sularda yapılan ölçümler, bölgede bulunan sezyum-137
izotopunun 11 Mart öncesine göre 58 kat daha fazla olduğunu gösteriyor. Başka
bir tahmin, havaya 35 bin 800 bekerel sezyum-137 bırakıldığını öne sürüyor.
Sezyum-137’inin yarılanma ömrü 30 yıl. Etkisini yitirmesi için 10 ‘yarı ömür’
geçmeli. Bir başka deyişle 300 yıl boyunca radyoaktif. 

Çernobil İtfaiyeciler Anıtı
Foto: Ö. Gürbüz

Bu veriler en çok evlerine dönmek
isteyen binlerce Japonu düşündürüyor olmalı. Santralde temizlik çalışmalarına
devam eden işçilerin ölüm haberleri de gelmeye başladı. 6 Ekim 2011 tarihinde
üçüncü işçi öldü. Tepco, bu ölümün de önceki iki ölüm gibi radyasyona maruz
kalma nedeniyle gerçekleşmediğini açıkladı, fazla çalışmayla ilgili olmadığını
da ekledi. 50 yaşlarında, adına gazete haberlerinde rastlayamadığım bu işçi, 5
Ekim Çarşamba sabahı rahatsızlanmış ve bir gün sonra ölmüş. Santralde ölümünden
46 gün önce işe başlamış. Çernobil’de, yangına hayatları pahasına müdahale eden
itfaiyeciler için bir anıt var. Umarım Japonlar da bu isimsiz kahramanlarını
unutmaz. Ölümlerin nedenini kesin olarak bilmek, açıklanan rakamların
doğruluğuna inanıp inanmamak sizin elinizde. Her nükleer kazada olduğu gibi
sivil halkın gerçek verilere ulaşması belki yıllar alacak.

1 MİLYON
KİŞİYE ÇADIRINIZ VAR MI?

 

Ben bu satırları yazarken, kontrol altına
alındığı sanılan nükleer reaksiyonun yeniden başladığına dair Fukuşima’dan
haberler geliyordu. Ben bunları yazarken Van’da çadır tartışmaları sürüyor,
Enerji Bakanı Taner Yıldız, Akkuyu’da fay hattının 120 kilometre uzakta olduğunu
söylüyordu. Van’da fay hattı yok denilen yerde deprem olduğundan hiç
bahsetmeden, Ecemiş Fay hattı’nı hiçe sayarak. Akkuyu’nun solu Alanya sağı
Mersin. Nerden baksan 1 milyon nüfus. Olası bir nükleer kazada Kızılay’ın 1
milyon insana Konya Ovası’nda çadır dağıtmaya çalıştığını bir hayal
edin. 

Şimdi Akkuyu’daki balıkçı size, “derdiniz ne” diye sormaz mı? Sorar
tabi. Son bir yıl içinde Kütahya ve Van depremini yaşayan bu ülkenin
vatandaşları size, “canımıza kastınız mı var, neden bu nükleer inat” diye sormaz
mı?
Onlar da sorar ama yanıt alamaz. Çünkü hükümetin demokrasi kültürü
eksik. İleri değil ‘geri’ demokrasi mübarek. Nükleer enerji konusunu şu
ana kadar hükümetten kaç kişi karşımıza çıkıp tartışabildi? Sıfır! Akkuyu’da
yaşayanların, balıkçıların sorularına kaç tanesi kayda değer bir yanıt
verebildi? O da sıfır! Uzaktan gazetecilere haber yazdırmakla olmaz, çıkın da
karşımıza biz biraz soru soralım.

Geçenlerde Taner Yıldız nükleer
santralin stratejik bir proje olduğu için ‘fizıbıl’ (ekonomik) olamayabileceğini
ima etti. Hatırlayın, nükleeri önce Ruslara bağımlıyız diye pazarlamak istediler
sonra santrali Rus şirketine verdiler. Nükleer santraller depremden etkilenmez
diyorlardı, Fukuşima sonrası bizimki en sağlamı olacak diye yarım yamalak
yanıtlar verdiler. Nükleer ucuz diye bas bas bağırıyorlardı şimdi ise ucuz
değil ama stratejik diyorlar.
Nükleerin stratejik olan tek yanı, terör ve
savaşta stratejik bir hedef olması. Batı’da en çok deprem ve terör konuları
tartışılıyor, depremi, bombası eksik olmayan ülkemde ‘çıt’ yok.
Akuyu’da
halkı bilgilendirme ofisi açmak için kolları sıvayan Rus şirketine bir tavsiyem
var. Bence o ofisi Ankara’da açın. Akkuyu’daki nükleeri biliyor ama nükleeri
tüpgaz sanan Ankara’nın bilgisi hakkında ciddi şüphelerim var.

Solaklı’dan iyi haber: HES şirketi çekiliyor

Trabzon’un Solaklı Vadisi’ndeki Karaçam ve Köknar köylerinde, Palmet Şirketler Grubuna ait HES’e karşı başlayan direniş şimdilik istediğini aldı.

Karaçam beldesine taşeron firma Bugato Enerji’nin iş makinelerini getiren kamyonlar ve kolluk kuvvetlerinin araçları 5 Kasım sabahı şantiye alanından çıkıp köylerden geçmeye kalktıklarında köylüler sert tepki göstermişti. Bunun üzerine kolluk kuvvetleri ve şirket yetkilileri ile yöre halkı arasında bir toplantı yapıldı. Toplantıda inşaat alanından sorunsuz biçimde ayrılmak istediklerini belirten şirket yetkililerine karşı bölge halkı yerleştirilen konteynırların mutlaka kaldırılması gerektiğini söyledi ve salı gününe kadar bölgenin terkedilmesini talep etti.

Yöre halkının taleplerini kabul eden şirket yetkilileri bölgeyi terk edeceklerini ve dava sonuçlanana kadar çalışma yapılmayacağını açıkladı. Jandarma da aynı gün bölgeden ayrıldı.

Köylülerin tepkisi ve olaylar

İki gün önce konteynırları ve iş makinelerini Solaklı Vadisi’ne bırakan kamyonlar 5 kasım sabahı çevik kuvvet eşliğinde şantiyeden çıkıp geldikleri yol kapalı olduğu için köylerin içinden geçerek dönmeye çalıştı. Kamyonlar Karaçam Beldesinden geçmeye çalışırken, hayvanlarına bakmak için kalkmış olan kadınların saldırısına uğradı. Bazı araçların camları kırıldı, kamyonlar zarar gördü. Çevik kuvvetin havaya ateş açmasına rağmen köylüler geri adım atmadı. Bazı köylüler çıkan arbedede yaralandı. Birkaç saat sonra benzer olaylar araçlar Köknar köyünden geçerken de yaşandı. Polis yine havaya ateş açtı, gaz bombası kullandı.

Direniş kararlı başlamıştı

Solaklı Vadisi’nde yapılması planlanan hidroelektrik santraline iş makinelerinin sokulmak istenmesi üzerine 2 Kasım gecesi direniş başlamış, yöre halkı yolu kapatarak iş makinelerinin girişini engellemeye çalışmıştı. Köylülerin direnişine polis, 4 Kasım’da sabaha karşı, cop ve biber gazı kullanarak müdahale etmiş ve iş makineleri vadiye girmişti. (Bianet)

Kuşların dansı

Bu görüntüler, geçtiğimiz günlerde İskoçya’da kanoyla gölde dolaşan bir kadın tarafından çekildi. Görüntülerde izlenen kuşların dansı insanı hayranlık içinde bırakıyor.

Binlerce sığırcık kuşunun gökyüzünde büyük bir ahenkle akarak, dönerek toplu halde dans ettiği bu tablo, Türkiye’de de sıklıkla görülebiliyor. Ama buradaki kadar çok sayıda sığırcığın, bu kadar büyüleyici bir görüntü oluşturması ve bir de videoya alınabilmiş olması, pek sık karşılaşılan bir durum olmasa gerek.

İşte sığırcıkların dansı:

 

Murmuration from Sophie Windsor Clive on Vimeo.

(Yeşil Gazete)

Seferihisar’a Bayram müjdesi

Türkiye’nin en bakir körfezlerinden biri olan Seferihisar Sığacık Körfezi, Orkinos Balık Çiftliği tehdidinden kurtuldu. ÇED Olumlu Raporu’na karşı açılan davanın bilirkişi raporunda Sığacık’ın balık çiftliğine uygun olmadığı belirtildi. 

Orkinos Balık Çiftliği kurulmasına karşı büyük bir mücadele veren Türkiye’nin ilk Sakin Şehri unvanlı Seferihisar’ın  Belediye Başkanı Tunç Soyer, sonucun Seferihisar’ın haklı, büyük bir zaferi olduğunu söyledi.

İzmir Seferihisar İlçesi Sığacık Körfezi’ne kurulması planlanan Orkinos Balık Çiftliği’ne verilen ÇED Olumlu Kararı’nın iptali ve yürütmeyi durdurma kararı için açılan dava nedeniyle yapılan bilirkişi keşfinin raporu açıklandı. Raporda, Sığacık Körfezi’nin açık deniz özellikleri taşımadığı ve bu nedenle ÇED Olumlu Kararı’nın verilemeyeceği belirtildi. Sığacık Körfezi’ne taşınması planlanan Orkinos Yetiştirme Tesisi için verilen ÇED Olumlu Kararı’nın iptali ve yürütmenin durdurulması istemiyle Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na karşı Urla Yağcılar Köyü Muhtarlığı, Altınköy Sitesi, Altınköy Koruma Derneği (AKKOY), Yağcılar ve Demircili Köyleri Çevre Koruma ve Geliştirme Derneği ile Seferihisar Belediyesi tarafından açılan iptal davasına ilişkin bilirkişi raporu mahkemeye sunuldu.

Orkinos Yetiştirme Tesisi’nin çevre ve insan sağlığına zararlı olup olmadığının ve çevre mevzuatı uyarınca getirilen kriterlere uygun olup olmadığının tespiti için 15 Eylül 2011 tarihinde 4’üncü İdare Mahkemesi tarafından bilirkişi olarak atanan Boğaziçi Üniversitesi Çevre Bilimleri Enstitüsü Öğretim Üyeleri Prof.Dr. Orhan Yenigün, Prof. Dr. Turgut Tüzün Onay ve Hidrobiyolog Dr. Ayşe Tomruk tarafından yapılan bilirkişi keşfinin raporunda, Sığacık Körfezi’nin hem karadan hem de denizden incelendiği belirtildi. Raporun sonuç kısmı şu şekilde açıklandı:

”Bilirkişi heyetimizin ortak görüşü; Sığacık Körfezi Mevkii’nin açık deniz özellikleri taşımadığıdır. Ayrıca, dava konusu Akdeniz Foku’nun yaşama ve üreme alanı içerisinde yer aldığından ulusal mevzuatımız ve uluslararası sözleşmelere göre korunması gereken hassas bir alandır. Önceden yapılmış bilimsel çalışmalar, yer seçimi hassas olarak yapılmış ve kontrollü olarak işletilen orkinos çiftliklerinin çevresel etkilerinin minimal düzeyde kaldığını göstermektedir. Ancak, detaylı bilimsel çalışmalar yapılmadan dava konusu çiftliğin Sığacık Körfezi gibi hassas bir bölge içerisinde yer alan “Potansiyel Su Ürünleri Sahası’na”  konuşlandırılması diğer işletmelere de emsal teşkil edebileceğinden bölgenin daha ciddi ve uzun süreli ölçümlerle incelenmesi gerektiği kanısındayız. Bu nedenle ÇED Olumlu Kararı’na esas teşkil eden ÇED Raporu’nun yukarıda açıklanan sebeplerden dolayı bilimsel olarak yetersiz olduğu ve bu rapora dayanarak ÇED Olumlu Kararı verilemeyeceği görüşündeyiz.”

Orkinos Balık Çiftliği kurulmasına karşı büyük bir mücadele veren Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer; “Yaklaşık iki yıldır, Sığacık Körfezi’ne Orkinos Balık Çiftliği kurulması kararına karşı çıktık, sesimizi duyurmaya çalıştık. ÇED Olumlu Kararı’nın yanlış olduğunu, raporda denizin akıntı yönünün hesaplanmadığı ve Sığacık’ın kapalı bir koy olduğunu söyledik. Çevre Bakanlığı’nın çevreyi koruması gerektiğinin altını çizdik ve yasal mücadelemize başladık. Bu mücadelenin yanına Seferihisarlılar, çevreciler ve sanat camiasından da bazı isimlerin katılımıyla bir sivil cephe desteği ekledik. Ve hep şunu vurguladık, Seferihisar olarak çevreye, doğaya, insana duyarlı bir yerel kalkınma modeli olan Sakin Şehir kriterleri ile yerel kalkınmamızı gerçekleştirmeye çalışıyoruz.  Bu körfez orkinos çiftliğine uygun değil. Balık çiftliklerinin yeri kapalı körfezler değil, açık denizlerdir. Sonunda haklılığımızı bilirkişi heyeti onayladı ve mahkeme yürütmenin durdurulmasına karar verdi. Seferihisarlılar olarak büyük bir zafer kazandık. Umarım  bundan sonra bir dünya markası haline getirme yolunda büyük adımlar attığımız ilçemizde, bu tip sorunlarla karşılaşıp, koşarken ayağımıza kurşun sıkmaya kalkışmaz. Haklı mücadelemizde bizimle olan herkese Seferihisarlılar adına teşekkür ediyorum” dedi.

Dava avukatı Şehrazat Mercan konuyla ilgili açıklamasında; “Gerek bilirkişi heyet raporu ve gerekse yürütmenin durdurulması kararı içerik olarak Sığacık Koyu’nda Orkinos ve Balık Çiftlikleri’nin kurulması ve işletilmesinin kesinlikle yanlış olduğunu açıkça ve bilime dayalı sebeplerle açıklamaktadır. bu nedenle, Bakanlığın dikkatini çekmek istiyorum. Sığacık Koyu’nda yapılan başvurular hemen durdurulmalı, mevcut balık çiftliklerinin dahi faaliyetleri durdurulmalıdır. Mahkeme kararının uygulanması bu şekilde olmalıdır” dedi.

 

Bayram’da evde olmak

Bugün Kurban Bayramının ilk günü. Dünden beri İstanbul sokaklarında bir sükûnet, insanlarda bir telaşsızlık hali, bir rahatlamışlık havası hâkim. Şehri bayram tatili dolaysıyla terk etmeyenler sanki kentin gerçek sahipleri oldukları duygusunu paylaşıyorlar ve gizli bir dayanışma içindeler.

Milli bayramların samimiyeti çoktan beridir sorgulanıyordu. Son 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı vesilesiyle bir kez daha su yüzüne çıktığı gibi Milli Bayramlar toplumda ortak bir heyecan yaratmaktan uzak. Bu seneki kutlamaların eksik yapılmasının ve sönük geçmesinin nedeni ne yorgun Kemalistlerin ileri sürdüğü gibi siyasi iktidarın isteksizliği ne de Hükümet’in söylediği gibi Van depreminin yasını tutuyor olmamız. Türkiye toplumunun duygu bazında kaynaşamadığı gerçeği, olduğu varsayılan ortak ulusal heyecanın bölünmüşlüğüyle bir kez daha ortaya çıkıyor. Modası geçmiş militer resmigeçitler, eşli mi eşsiz mi katılınacağı sadece Ankara’lı parlamento muhabirlerinin çenesini yoran rüküş balolar, çocuklara zorla ezberletilen hamaset şiirlerinden öte bir anlam ifade etmeyen kutlamalar galiba her sene biraz daha soluklaşacak.

Nüfusunun yüzde doksan küsurunun Müslüman olduğunu her fırsatta övünerek dile getirdiğimiz yüce Türk milleti bir süredir dini Bayramlarını da ihmal etmeye başladı.

Bayramlar eski tadını, bayram kavramı da eski içeriğini yitiriyor gitgide. Çocuklara yeni giysiler, misafirlere çeşit çeşit şekerlemeler alışverişinin masumiyeti geçmiş bayramlar nostaljisinin bir parçası oldu. Artık bayram ve tatil eşanlamlı olarak kullanılıyor. Tatiller de hayatımızdaki pek çok şey gibi  popüler tüketim nesnesi olarak görülmeye başlandı toplumun önemli bir kesimi tarafından. Sene başlarında hevesle alınan ajandaların ilk olarak bayram günlerine bakmak milli duyguların gücünden veya iman kuvvetinden ziyade, önümüzde ne kadar sürelik tatillerin olduğunu görebilmek için.

Bu sefer de bayram tatilini değerlendirmek üzere 300 000 kişinin yurtiçinde, 100 000 kişinin de yurtdışına gitmek üzere harekete geçtiğini yazıyor gazeteler. Aylar öncesinden beri herkes meşrebine ve bütçesine uyan bir tatil seçeneği arayışı içindeydi; görülmedik kent, ayak basılmadık ülke, girilmedik deniz, tadılmadık yiyecek kalmasın diye, fotoğraflar çekilsin ve sosyal paylaşım sitelerinde paylaşılsın diye,  gidenler gitmeyenlere, görenler görmeyenlere anlatabilsin diye.

Onlar tatile gittiler, İstanbul sahiplerine kaldı. Her günkü olağan curcunasından arındığında bambaşka bir şehir oluverdi İstanbul. Caddelerinde daha az araba dolaşıyor, sokaklarında daha çok çocuk sesi duyuluyor, her yerde kediler ve martılar var bir de. Parklar tenha, deniz kenarları huzurlu, gökyüzü sakin, yıldızlar bile daha ışıltılı. Şimdi dost sofraları için, ertelenmiş tembellikler için, mahmur sabahlar, aylak öğleden sonraları, davetkâr geceler için sahne senin İstanbul, onlar tatillerini tüketip dönünceye kadar.

***

Bu vesile ile tüm inananların geçmiş Cumhuriyet Bayramını gecikmeyle de olsa kutlar, Kurban Bayramlarının mübarek olmasını dilerim. Tatile çıkanlara da İstanbul’u bizlere bıraktıkları için şükranlarımı sunarım.

Yaşasın şanlı Angus direnişi! – Can Dündar

Üsküdar’da celepler “Kahrolsun Angus” yürüyüşü yapmış,  “İthal Anguslar yüzünden mağdur olduk” deyip yolu kapatmış.
“Herkes bundan kesiyor, bizim büyükbaşlar elde kalıyor” demişler.
Biz Anguslar bu haklı eylemi yürekten destekliyoruz desteklemesine de hedef yanlış.
Niye “Kahrolsun Angus?”
Ben kendim mi geldim onca yolu kesilmeye?..
Sen 88 senede, 800 küsur bin kilometrekarede doğru dürüst hayvancılık yapamadıysan, hayvan yerine hayvancılığı boğazladıysan, elin Angus’una muhtaç kaldıysan, sadece kurbanlık da değil, araba, doktor, öğretmen ithalini politika saydıysan suç bizim Anguslarda mı, sizin angutlarda mı?
* * *
Biz çok mu hoşnuduz bu durumdan sanıyorsunuz?
Nasıl bu cehennemden kaçmaya çalıştığımızı her gün haberlerde görmüyor musunuz?
Avustralya’da yetiştiğimiz geniş meralardan göçüp sizin asfaltlarda eli bıçaklı adamlarla kovalamaca oynamak bizim tercihimiz mi?
Bir düşünsenize:
İki canlıydım ben Melbourne’den yüklendiğimde… 7 binimizi bir arada devasa uçaklara bindirdiler.
Arkamızdan “Uçan inekler” diye alay ettiler.
19 saatte geldik Ankara’ya… Boğalar yurdudur umuduyla indik “Esenboğa”ya… Muayene edip TIR’larla çevre meralara dağıttılar.
Uruguay’dan gelen ırktaşlarımızla buluştuk orada…
Onlar vapurla 25 günde gelmişler.
Tartıldık, 1,5 tona düşmüşüz.
“Bunlardan en az 400 kilo et çıkar” diye konuştuklarını duyduk. Duvarda “Neresinden et çıkar”ı gösteren resimlerimiz vardı.
Kurban Bayramı’ymış; kurbanlık bayramı değil ya…
Kaçtık tabii; duracak mıydık?
* * *
Atalarımız İskoç kökenlidir.
Cesur Yürek”in hemşerisiyiz. Direnişi severiz.
Büyükannelerimizi 19. asırda Amerika’ya götürmüşler İskoçya’dan…
Sığırız ya; Amerikan bizonlarıyla çiftleştirmişler; bugünkü türümüz çıkmış.
Geniş topraklarda yetiştik. Gemleme, bağlanma bilmeyiz.
Alaturka matadorların sırtımızı sopalayarak boynumuza kement atmasını, ite kaka araçlara tıkmasını kabullenmeyiz.
* * *
Gelir gelmez anladık:
Direneni sevmiyorlar buralarda…
Uysal koyun toprağı ne de olsa…
Televizyonda gördüm, bizim kaçakları kovalamaktan yorulmuş bir celep, “Yabani canavarlar bunlar” diye söyleniyordu.
Bebekken testislerimizi buranlar, asfaltlarda bacağımıza palayla dalanlar, yol kenarına yatırıp boynumuzu vuranlar, bütün o acemi kasaplar canavar değil, biz canavarız öyle mi?
25 gün yola sürüldükten sonra sırtına uyuşturucu iğne vursunlar, yarı baygınken gırtlağına bıçak dayasınlar da bak bakalım sen uysal mı oluyorsun?
Sizin koyunlara benzemeyiz biz…
“Sarı kızım”, “Karaoğlanım” diye sevip sonra kanını dökenleri trene bakar gibi seyretmeyiz.
Savunuruz kendimizi…
Yapılıyız; kaçabilirsek kaçarız, yakalanırsak da bıçakla üstümüze gelene dalarız.
* * *
Deprem nedeniyle belki bu bayram da iptal olur, bizim canlar da kurtulur diye umduk, olmadı.
İmana saygımız var; ama kurban edilmenin bile bir adabı var.
Bu eziyeti hangi kitap yazar?
Kaçabildiğimiz kadar kaçacak, direnebildiğimiz kadar direneceğiz.
Yine de yakalanırsak, “Cesur Yürek” gibi vurulurken boynumuz, bizim değil, çocukların gözlerini bağlayın.
Bu vahşete bakmasınlar.
Hadi size iyi bayramlar!

 

Can Dündar – Milliyet

Nerede eski enginarlar! – Asaf Savaş Akat

Pazar yazım Kurban Bayramı’nın ilk gününe denk geldi. Ortalama yedi yılda bir olur. Canım gene ekonomi yazmak istemedi. Yunanistan krizi, enflasyon, dış açık, para politikası, vs. hiç biri acil durmuyor. İki gün daha beklemelerinin ne mahzuru olabilir?

Dün bayram yazıları arşivime göz attım. Ben de artık kıdemli yazar kategorisine girdim. Arada sırada eski yazılarımı tekrar yayınlama lüksüne sahibim. Şeker Bayramı’nda 1995’e geri dönmüştüm. Bu kez daha yakına geldim. 1 Şubat 2004’de Kurban Bayramı’nın ilk günü çıkan yazımı beğendim.

Genç okuyucularım için bu yazıların bir anlamı var mı? Sanmam. Fazla ilgilenmediklerini öğrencilerimden biliyorum. Ama benim neslimin duyarlılığımı paylaştığına eminim. Dolayısı ile onlar için yazıyorum diyebilirim.

Geçmiş özlemi

“Her geçen yıl dini bayramlarda bendeki geçmiş özlemi dozunun yükseldiğini izliyorum. Sadece dini bayramlar mı? Eski günleri olağan zamanlarda da daha çok hatırlamaya başladım.

Şu sıralarda özellikle eski İstanbul resimleri görünce çok duygulanıyorum. Hemen dikkatle inceliyorum. O hali ile kenti tanımaya çalışıyorum. Resimdeki mekanlarda anılarımı arıyorum. Kafamda geçmişle bugün arasındaki farkların listesini yapıyorum.

Sonra elimde olmadan bir hayal dünyasına kayıyorum. Ankara’dan geldiğim 1948 sonbaharında İstanbul’da sadece 800.000 kişi yaşıyordu. Sur dışında tarlalar, Vatan Caddesi’nin yerinde bostanlar vardı. Boğaz sırtları bomboştu.

Geri dönüşün imkansızlığı adeta bir karabasan gibi üstüme çöküyor. Evler, tarlalar, Rumlar, vapurlar, tramvaylar, meyhaneler, hepsi bir daha gelmemek üzere gitti. Bazılarının resimleri beni avutacak. Çoğunun hafızama nakşedilenler dışında resmi bile yok.

Giden sadece onlar mı? Esas gençlik gitti. Hep önümde sonsuz gibi duran bir gelecek var zannetmiştim. Meğer yokmuş. Aniden, heyecanla beklenen bir geleceğin yerini özlemle anılan bir geçmiş alıvermiş.

Son dinazorlar

Benim neslim, yani 1940’ların ilk yarısında doğanlar, aslında ilginç bir kopuş anının çocuklarıdır. Çünkü Türkiye’de bir tarım toplumu medeniyetinin durağanlığına birinci elden tanık olan son nesildir.

Örneğin İstanbul 1920’lerden 1950’ye kadar çok az değişmişti. Birkaç yeni bina, tek tük yeni yol, üç-dört yeni şehirhattı vapuru, hepsi o kadar. Kente göç yoktur. Nüfus artışı düşüktür. Yaşam her yıl bir önceki yıl gibi tekrarlanarak sürerdi. Yozgat, İzmir, Edirne, Konya, vs. Türkiye’nin bütün kentleri ve köyleri de aynı durumdadır.

1950’de o durağan dünya aniden hareketlendi. Çok değil, dört-beş yıl içinde İstanbul’da her şey değişmeye başladı. Eski düzen bir daha geri gelmemek üzere bizi terketti. Bizden sonraki nesiller büyüyen, kentleşen, değişen, dalgalanan, çalkalanan, velhasıl sinirli bir Türkiye’de gözlerini açtılar.

Bu süreç elektrik, buzdolabı, çamaşır makinesi, hipermarket, televizyon, otomobil, uçak, doğal gaz, okul, hastane, vs. bugünkü refahı getirdi. Bunları o gün hayal etmek bile mümkün değildi. Ama karşılığında enginarların eski lezzetini de götürdü.

Neyse ki, o lezzeti hatırlayan son dinazor nesli bizimki. Sonraki nesiller yaşlanınca neye özlem duyacak acaba? Çok merak ediyorum. Okuyucularımın Kurban Bayramı’nı kutlar, sağlık, refah ve huzur dolu günler dilerim.”

 

Asaf Savaş Akat – Vatan

 

 

Yeşil Gazete’den “Bayram Gazetesi”

Yıllar önce, Bayram Gazetesi diye bir adet vardı.

Yılın her günü çalışan gazeteciler, hiç olmazsa iki uzun dini bayramda dinlenirler, gazeteler yayımlanmaz, onun yerine Gazeteciler Cemiyeti tarafından çıkarılan Bayram gazetesi okunurdu.

Bu gelenek sonraları gazete patronlarının ve reklam servislerinin hesapları gereği ortadan kaldırıldı. Gazetecilerin ve o gazeteleri bvasan matbaadaki işçilerin bayramda dinlenme hakları ellerinden alındı.

Yeşil Gazete ekibi olarak biz de önümüzdeki dört gün boyunca tatildeyiz. Alternatif medya deyip geçmeyin, bizim de dinlenmeye ihtiyacımız var. Bu nedenle, bayram sonuna kadar Yeşil Gazete yine yayında olacak, ama gündemi her zamanki kadar yakında takip edemeyeceğiz, her zamanki kadar fazla yeni haber ve yazı girmeyeceğiz. Yani Yeşil Gazete’nin kendi Bayram Gazetesi’ni çıkaracağız. Hatta tatile yakışır daha keyifli haberler yapmaya, daha renkli manşetler atmaya, daha iç karartmayan yazılar yayımlamaya çalışacağız.

Ama burası Türkiye. Umarız tatsız gelişmeler olmaz, umarız tatlı bir bayram olur.

Öte yandan hayvan hakları açısından yılın kabusu olarak anlaşılabilecek günler yaşıyoruz yine. Sosya medyada Kurban bayramını kansız kutlama dilekleri dolaşıp duruyor. Kanlı bir bayramdan kim hoşlanır? Biz de size bu nedenle sevgili Aydan Çelik’in bir çizimini bayram kartı olarak seçtik zaten. Sadece insanların değil, hayvanların da bayramı olabilse keşke bu bayram…

İyi bayramlar!