Beko Basketbol Ligi‘nde altıncı hafta mücadelesinde Türk Telekom, Fenerbahçe Ülker‘i 83-64 mağlup etti. Kaspars Kambala ve Mehmet Okur‘un müthiş performansıyla gülen Ankara ekibi, geçen hafta Beşiktaş’ta yenilen ev sahibine ağır bir mağlubiyet daha tattırdı.
Hafta arasında Bizkaia Bilbao‘yu son çeyrekteki muhteşem oyunuyla geçen Fenerbahçe Ülker, ligdeki Beşiktaş mağlubiyetinin telafi etmek istiyordu. Türk Telekom ise İstanbul’da galip gelerek zirveye yaklaşmak istiyordu.
Karşılaşmaya konuk ekip hızlı başladı. Mehmet Okur’un hücumdaki katkısı ile ritm bulan Türk Telekom çeyreğin ortasında 10-2 öne geçti. Moralsiz bir görüntü çizen Kanarya’da ise Gasper Vidmar direnç gösteren tek isimdi. Ankara ekibi, ilk çeyreği 22-14 önde tamamladı.
İkinci periyota Fenerbahçe Ülker daha istekli girdi. Sert savunma, hızlı hücumlarla birleşince fark erimeye başladı. Ev sahibinde Engin Atsür, asistleriyle saha içi liderliğini iyi üstlenirken, sonlara doğru hücumdaki etkinliğine tekrar kavuşan Ankara ekibi soyunma odasına 41-31 önde gitti.
Üçüncü çeyreğin başında Fenerbahçe Ülker için işler yine yolunda gitmedi. Ömer Onan ve Bojan Bogdanovic üst üste fırsatlardan yararlanamayınca Kanarya’da moraller iyice çöktü. Mehmet Okur, Ali Karadeniz ve Darius Washington’la Fenerbahçe savunmasını yıkan Telekom üçüncü periyotu da 64-50 bitirdi.
Mehmet Okur’un son periyotun başında ikinci kasti faulü alarak oyundan diskalifiye olması, Fenerbahçe Ülker’in umutlarını yeşertti. Spahija’nın öğrencileri tempoyu arttırarak farkı azaltmaya çalıştı. Hakan Demirel’in turnikesi yedi dakika kala Telekom’a mola aldırdı. Farkın bir türlü çift haneli sayılardan aşağı düşmesine izin vermeyen konuk ekip, Kambala’nın son bölümdeki dominant oyunuyla karşılaşmayı 83-64 kazandı.
Son periyotun neredeyse tamamında sahada yer almayan Mehmet Okur ise 18 sayı, 9 ribaunt, Kambala ise 20 sayı, 5 ribaunt yaptı. Fenerbahçe Ülker’de ise Oğuz Savaş’ın 12 sayı, 8 ribaundu, Engin Atsür’ün 6 asisti mağlubiyete engel olmadı.
Bu sonuçla birlikte Türk Telekom dördüncü galibiyetini alırken, Fenerbahçe Ülker ikinci yenilgisini aldı.
Türkiye Hekim Meclisi, hekimlerin 663 sayılı KHK’ya karşı süresiz greve karşı hazır olmaları çağrısında bulundu.
Türk Tabipler Birliği (TTB) öncülüğünde dün toplanan Türkiye Hekim Meclisi’nin hazırladığı mücadele programına ilişkin TTB Genel Merkez Binasında basın toplantısı düzenledi. Toplantıya TTB Başkanı Eriş Bilaloğlu, TTB Merkez Konsey Üyesi ve Türkiye Hekim Meclisi Divan Başkanı Osman Özçelik, TTB Merkez Konsey Üyesi Mehmet Zencir, TTB Merkez Konsey Üyesi Özdemir Aktan katıldı.
‘BİRLEŞİK MÜCADELE PROGRAMI OLUŞTURULMALI’
Türkiye Hekim Meclisi toplantısı sonrasında hazırlanan metni, TTB Merkez Konsey Üyesi ve Türkiye Hekim Meclisi Divan Başkanı Osman Özçelik okudu. Özçelik 633 sayılı KHK’nın tabipliğin kamu ve kişi yararına geliştirilmesini engellediğini belirterek, dün yapılan toplantıda Türkiye Hekim Meclisi’nin oy birliği ile aldığı kararla kendileri için 663 sayılı KHK’nın yok hükmünde olduğunu hatırlattı. Özçelik, Türkiye Hekimler Meclisi’nin bu süreçte hekimlerin bütün sağlık çalışanları ile birlikte hareket etme kararının yanı sıra, sendikalar ve STK’lar ile mücadeleyi ortaklaştırma kararı aldıklarını söyledi.
GREV ÇAĞRISI
Osman Özçelik, toplantıda alınan kararların bazılarını şöyle sıraladı:
*KHK’nin getirdiği (götürdüğü) olumsuzlukların hazırlanacak broşürler, bildiriler afişlerle yaygın olarak topluma anlatılacak.
*Siyasi partiler, meslek örgütleri ve sendikaların ziyaret edilerek bilgilerin paylaşılması ve sürece katılmaya davet edilecek.
*Bütün hekimlere ve sağlık çalışanlarına önümüzdeki günlerden başlamak üzere, 663 KHK’ye karşı gerektiğinde Süresiz g(ö)rev de dahil olmak üzere üretimden gelen gelen gücümüzün sonuç alıncaya kadar kullanılması için vakit geçirilmeksizin hazırlıklara başlanacak
İtalyan kulüpleri Inter, Juventus ve Milan, Kırmızı Şeytanlar’ın kanat oyuncusu Nani’yi transfer etmek istiyor.
Daily Mirror’un haberine göre, altı yıldır İngiltere’de top koşturan Nani, yeni bir heyecan istiyor.
Manchester United’la iki yıl daha sözleşmesi bulunan Portekizli kanat oyuncusunun, Juventus, Milan ve Inter tarafından istendiği iddia ediliyor.
Özellikle son iki sezonda Alex Ferguson’un değişilmezleri arasında Nani, bu sezon eski performansından çok uzak. Nani’nin bölgesinde oynayan Ashley Young, Antonio Valencia ve Ryan Giggs’in de varlığı Portekizli’nin ManU’daki durumunu tayin edecek.
Haber kaynaklarına göre, 24 yaşındaki futbolcu 30 milyon sterline United’dan ayrılabilir. Juventus’un devre arasındaki transfer döneminde Ada kulübünün kapısını çalması bekleniyor.
Uzun süredir peşinden koştuğu Carlo Ancelotti‘den olumsuz cevap alan Paris Saint-Germain, Guus Hiddink‘e kancayı taktı. Rafael Benitez de başkent ekibinin adayları arasında.
Fransa Ligi’ne fırtına gibi bir başlangıç yapan Paris Saint-Germain’in alınan olumlu sonuçlara rağmen yeni ve kariyerli bir teknik adam aradığı geçen hafta basına yansımıştı. Özellikle sportif direktör Leonardo’nun şu andaki teknik direktör Antoine Kombouaré’nin yerine kulübü daha büyük hedeflere taşıyacak bir isimle anlaşmak istediği biliniyordu.
Başkent ekibinde bu koltuk için ilk olarak Carlo Ancelotti düşünülmüştü. Brezilyalı Leonardo, Milan yıllarından yakından tanıdığı İtalyan teknik adamı kulübe getirmeyi planlıyordu. Fakat şimdilik İngiltere’den başka bir yerde takım çalıştırmak istemediğini söyleyen Ancelotti, teklifi kibarca reddetti.
Fransız basını, bu gelişme sonrası harekete geçen Paris Saint-Germain’in Guus Hiddink ve Rafael Benitez’i listesinin baş köşesine yerleştirdiğini iddia etti. Türkiye ile 2012 Avrupa Şampiyonası elemelerinde başarısız olan, en son Hırvatistan karşısındaki 3-0’lık mağlubiyetle bu macerasının sonuna yaklaşan Hollandalı teknik adam, Fransız ekibinin en çok istediği isimler arasında. Ajax’ın Hiddink’e sportif direktörlük teklifiyle geleceği iddia ediliyor.
Paris Saint-Germain, Hiddink’in yanısıra en son geçen yıl Inter’i çalıştıran Rafael Benitez’i de gündemine aldığı konuşuluyor.
İtalya‘da Başbakan Silvio Berlusconi‘nin istifası ardından yeni hükümet kurma çalışmaları yürütülüyor.
Cumhurbaşkanı Giorgio Napolitano konuya ilişkin olarak üst düzey politikacılarla bir araya geliyor.
Berlusconi’nin yerine en güçlü aday AB’nin eski komisyon üyelerinden Mario Monti.
Cumhurbaşkanı Napolitano Mario Monti’yi daimi senatör yapmış, bu da, Cumhurbaşkanı’nın Monti’yi geçici başbakan olarak atayabileceği şeklinde yorumlanmıştı.
Ancak muhabirler Monti’nin de, parlamento tarafından onaylanan kemer sıkm aönlemlerinin de muhalefetle karşılaşabileceğini belirtiyor.
Dün İtalya parlamentonun alt kanadında yapılan oylamada, tartışmalı ekonomik önlemler paketi, milletvekillerince kabul edildi.
Ülkede ekonomik krizin önlenmesi ve mali istikrarın korunabilmesini amaçlayan köklü ekonomik önlemlere parlamentonun üst kanadı olan Senato bir gün önce onay vermişti.
Silvio Berlusconi, yasanın geçmesinin hemen ardından istifa edeceğini, seçimlerin şubat ayında yapılabileceğini ve kendisinin aday olmayacağını belirtmişti.
İkbal Polat Turnusol’daki yazısında 99 depreminde acil durum yönetimi ile ilgili sivil koordinasyon merkezi deneyimlerine değinirken, bu sürecin nihayetinde, yani kalıcı konutlar tasarlanırken geliştirilen mekansal yeniden yapılanma önerisine yer vermiş.
Deprem bölgesindeki kamu yatırımlarının en önemlisi, kalıcı konutlar gerçekleşmeden önce geliştirilen ama sonradan belli nedenlerle “üzerine sünger çekilen” bu öneriyi yeniden hatırlatmakta yarar olduğunu düşünüyorum. Özellikle güvenli ve sağlıklı bir yerleşmenin tıpkı o zaman olduğu gibi basitçe yeni inşaatlar yapmaktan ibaret bir işmiş gibi iktidar tarafından kamuoyuna tanıtıldığı bugünlerde.
Belki gene de ilk önce şu soruyu sormak lazım: Kentsel politika alanında büyük bir reform sayılabilecek bu öneriyi geliştirme cesaretini siviller nereden bulmuştu? Bunu da söylemek lazım. İkbal Polat’ın da belirttiği gibi, 99 depreminde siviller kamunun yapması gereken işleri de üstlenmişti. O kadar ki, hiç abartmıyorum, neredeyse devletin içindeki en örgütlü bürokrasi, ordu bile orgeneraller düzeyinde bu merkezle bağlantı kurmuştu. Gönüllü insanların kurduğu bu merkez aylarca bütün yardım çalışmalarını koordine eden, uluslararası ve yerel yardım kurumlarının, medyanın bilgi aldığı, birlikte çalıştığı yegane yer olmuştu. Çünkü şaşırtıcı ama her konuya ait bir örgütü bulunan devletin henüz böyle bir durumda koordinasyonu sağlayacak bir kuruluşu bulunmuyordu. Kamu kurumlarının birlikte çalışma deneyimi de yoktu. Koordinasyon Merkezi (ve ayrıca deprem bölgesindeki koordinasyon merkezleri) bu bildiğimiz hücrelere ayrışmış kamu anlayışının ve disipliner ayrımların ötesinde çalışmıştı, ister istemez. Örneğin kurtarma çalışmaları sırasında potasyum birikiminin böbrekleri felç ederek ölüme yol açmasına karşı, bu merkezlerdeki insanlar daha ilk gün nasıl müdahale edileceğini gelen yabancı STK’lardan, doktorlardan öğrenmişlerdi ve anında harekete geçmişlerdi. Kamu bürokrasisi gümrük ithalat belgesi, vergisi, ruhsatlandırma v.s. gibi gerekçeler ileri sürerek bunu engellemeye kalktığında, ilaçları havaalanından almak için kendilerini kapılara zincirlemek de dahil her türlü eylemi göze alarak, gerekli sonucu zamanında almışlar, daha doğrusu devletten koparabilmişlerdi.
Aynı şekilde daha ilk gün kara trafiği kilitlendiğinde, deniz otobüslerinin yanaşabileceği yerleri yeniden planlayabilmişlerdi, çünkü ilaçlar, jeneratörler, kurtarma ekipmanları, v.s. için daha hızlı bir başka ulaşım kanalı yoktu. O tarihte yaşanan sivil seferberliğin sonuçlarını saymakla bitmez. Ama siviller daha da ileri gidip gazetelere bedelsiz tam sayfa bir ilan dahi vermişlerdi, hükümetten isteklerini sıralamak ve çalışmalara getirilen engellerin kaldırılması için. Altında da ikiyüz STK’nın imzası vardı. İstenenler de hükümet tarafından anında yerine getirilmişti. İş basit bir yardım koordinasyonu değildi, söylemek istediğim. Kamu politikalarında bir değişim gözlemlenmişti. Örneğin geçici barınma sorunun çözümü için bile yalnızca devletin hep yaptığı gibi moloza dönüşecek evler değil, de on binlerce kaliteli ve yeşil alanları, meraları ziyan etmeyen, geri kazanılabilir konut üretilmişti, bağışlarla.
Ama bence en önemlisi, İkbal Polat’ın da yazısında değindiği bölgenin yeniden yapılanması için önerilen yerleşim programıydı. Bu program da Bakanlar Kurulu’nun gündemine alındı, tartışıldı. Hatta uygulama için birkaç adım atılmaya çalışıldı. Ancak olağanüstü koşullar sona erdiğinde, bürokrasi yerine oturmaya başladı. Merkezi otorite yerel yönetimleri zaten çoktan arka plana itmişti. Devlet bürokrasisi çalışmaya başlayınca işler zaten tersine döndü. Açıkça söylemek gerekirse bu yeni deneyimi kamu otoritesinin tek başına yapması da mümkün değildi, bunu açıkça söylemek lazım. Çünkü yeni bir politik durumun gelişmesi için daha çok uğraşılması gerekiyordu. Ancak o zaman bu gerçekleşmiş olsaydı, siviller yalnızca afet sonrası koordinasyon meselesinde bir başarı deneyimi değil, güvenli bir yaşama çevresi için de kalıcı bir pilot çalışma ortaya koymuş olacaklardı. Bu kolay bir iş değildi. İlginç olan politik kurumlar işi teknokratik bir çözüme indirgemişken siviller politikada önemli bir yenilik getirmekteydiler. Bu hem yerelleşmeyi, hem kamu işlevlerini kentselleştirmeyi, hem de alternatifli çözümleri gündeme getiren çok aktörlü bir örgütlenme önerisiydi. Planlama ve projelendirme boyutunun yaratıcı bir sürece dönüşmesini sağlayan, uygulamayı katılımcı bir hale getiren ve bugün açıkçası bir hukuk devletinde olması gereken bir modeldi. Ama ne yazık ki bu deneyim ve birikim kalıcı olamadı. Sivil toplum seferberliği müesses nizam içinde törpülendi, yok edildi. İhale sistemi, politik patronaj ve siyasetin merkezileştirilmesi filizlenen bu yenilikçi deneyimi kadük bıraktı. Bırakın sonuç almayı, neden başarılamadığı bile politik anlamda tartışılmadı. Belki daha sonra Sulukule ve Yenikapı projelerinde bu deneyimin tekrar canlandırması için tekrar çalışıldı. Ama gene olmadı. Bugün iktidarın hala kent tasarımını bir eşya üretimi gibi algılaması, normal işleyişte olduğu gibi, biraz da 2000 yılında kaçırılan bu fırsatın ve bu hortlayan statükonun eseri. O zaman sormak lazım: Peki yalnızca kamu yönetimleri mi yerleşim konusunu böyle algılıyor? Ben bu konuda TÜSİAD’a İTÜ’nün yaptığı “alternatif” projeyi anımsıyorum. Biri Türkiye’nin en güçlü sivil toplum örgütü. Diğeri herhalde bu konuda ülkenin en deneyimli üniversitesi. Bu projede, tıpkı kapalı bir sitedeki gibi, bir tasarım ekibi tarafından hazırlanan konutlar öneriliyordu.
Sonuçta bu yenilikçi deneyime çok yazık oldu. (Kime: Bu yeniden yapılanma modelini geliştiren bir avuç gönüllüye değil, elbette.)
İkbal Polat’ın yazısına katkı olsun diye hatırlatmak istedim
Başbakan Tayyip Erdoğan, kaçak yapı ve gecekondunun olduğu bölgelerde, bedeli ne olursa olsun adım atacaklarını belirterek, “Hem şehirlerimizi güzelleştireceğiz, hem de sağlam konutlarla donatacağız” diyor. Ve ekliyor “Bedeli ne olursa olsun, oy verirmiş vermezmiş biz bunları dinlemeyeceğiz”
Şaka gibi…
Çok değil bundan bir yıl evvel referandum öncesi, oy toplamak kaygısıyla “torba yasa” olarak adlandırılan 536 sıra sayılı Gelir Vergisi Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ile yapılaşan hazine arazilerinin satışı ile imar affı yasalaşmıştı. 62 yıldır süren imar affı serüveninin sonuncusu, Recep Tayyip Erdoğan Başbakanlığındaki AKP Hükümeti tarafından yapılmış oldu. Kaçak yapılara imar affı getirmiş biri nasıl kaçak yapılarla mücadele edeceğini söyler?
Unutuluyor…
17 Ağustos Marmara Depremi sonrasında “Sivil Koordinasyon Merkezi” isimli bir sivil girişim oluşturmuştuk. Amacımız Yalova’dan Bolu’ya kadar olan deprem bölgesindeki talep ile gelen yardımları doğru bir şekilde buluşturmaktı. Oldukça iyi bir performans gösterdiğimizi söyleyebilirim. Kriz yönetimi konusunda bir şey bilmiyorduk ama yaptığımız çalışmanın sonunda iyi bir deneyim elde etmiştik. Lakin çoğu konuda olduğu gibi bu deneyimi de kurumsallaştıramadık, bugüne getiremedik. Şimdi Van’da bu deneyim ve birikimi paylaşamıyoruz. Tüm bilgiler, çalışmalar, öğrenilenler, o süreçte benim gibi yetişenler uçtu gitti.
Sivil toplumunki anlaşılabilir bir ölçüde ama devletin kurumlarının beceriksizliği hiç affedilemez. Devletin öğrenememiş olmasının nedeni sadece bir beceri sorunuyla açıklanamaz.
Marmara Depreminden sonra bölgenin yeniden yapılanması için benim de dahil olduğum bir grubun önerisi vardı. Hatta Erkan Mumcu’nun bu öneriyi Bakanlar Kurulu’nda tartışmaya açtığını da biliyorum. Deprem bölgesinde, Yalova’dan Bolu’ya kadar olan bölgenin yapılanmasında yeni bir ortaklık modelinin kurulmasına dair. Merkezi idarenin ilgili birimleri, yerel yönetimler, finans kurumları, sivil toplum kuruluşları, inşaat şirketleri ve yurttaşlar arasında bir ortaklık modeli kurulsun ve bölgenin yeniden inşası bu model üzerinden yapılsın idi.
Devlet kalıcı konut yapmak yerine bölgenin yeniden inşasında tüm aktörlerin bir arada çalışacağı, devletin de denetleyici olacağı bir yapı inşa edilsin demiştik.
Böylelikle hak sahibi olan yurttaşlar, konut yapım sürecine müdahil olabilecekler, kendi talepleri doğrultusunda tercih yapabileceklerdi. Misal Değirmendere’de oturan bir hak sahibi, beton bina yerine ahşap ev isteyebilecekti. Hatta belediyelerin mülkünde sosyal konutlar üretilsin de dedik. Fena mı olurdu Kocaeli Belediyesi’nin 500 konutu olsa.
Ama olmadı. Devletin inşaat şirketlerine ihale ederek yaptırdığı ucube beton kalıcı konutlar tercih edildi. Bölgede imar planları da inşaat işleri de yapı denetimler de yine eski hamam eski tas şeklinde ilerliyor.
Peki neden?
Çünkü devlet merkeziyetçi yapısından vazgeçmiyor.
Çünkü devlet yerelin, bölgenin kendi sorununu kendi çözeceği modelleri inşa etmesinin önündeki en büyük engel.
Çünkü devlet her şeyi ben yaparım diyerek aslında hiçbir şeyi yapamıyor. Basit bir konut üretimini dahi beceremiyor.
TOKİ’nin ucube konut ve yaşam mekanlarına toplumu mecbur ediyor.
Çünkü devlet TOKİ’ler aracılığıyla ekonomisini döndürmeye çalışıyor.
Başbakan’ın Van depremi nedeniyle söylediği “kamulaştırmalar için kimseye sormayacağız” açıklaması da bu merkeziyetçi anlayıştan vazgeçmemesinin göstergesi. Yerinden yönetimi güçlendirecek bir reform yapılsa, yereldekiler kendilerini öldürmeyecek yapıları, teknolojileri tercih edecekler. Belki deprem bölgesinde kimse kaçak yapılaşamayacak, belki fay hatlarının olduğu bölgelerde yeni yapı teknolojilerini keşfedecekler.
Ama bu belkilerin hayatımızda yeri yok. Çünkü AKP hükümeti değişmiyor, değişmekte istemiyor. Aynı hataları yeniden ve yeniden yapmak istiyor.
Bugün Van için de İstanbul için de deprem beklenen tüm bölgeler için de yapılması gereken bellidir, yerinden yönetimin güçlendirilmesi ve özerk bölge yönetimlerinin inşası.
Çadır göndermeyi beceremeyen bir merkezi idarenin deprem hazırlığında başarılı olma şansı hiç yoktur.
‘Herşeyi ben kontrol eder, ben yönetirim derdi’ yüzünden birçok çocuğun, gencin, yoksulun, kadının, işçinin, Türk’ün, Kürt’ün, Alevi’nin günahına giriyorlar, musalla taşında nasıl hesap verecekler?
Afganistan‘da görev yaptığı sırada silahsız Afgan sivilleri öldürdüğü iddiasıyla yargılanan ABD piyade tugayında görevli bir astsubay çavuş suçlu bulunarak ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.
Afganistan’ın Kandahar vilayetinde sivilleri öldüren ve öldürdükleri sivillerin parmaklarını kesen yoldan çıkmış bir Amerikan müfrezesinin çete lideri olmakla suçlanan Calvin Gibbs adlı 26 yaşındaki ABD’li asker hakkındaki karar, mahkeme jürisinin 5 saat kadar süren görüşmesinin ardından açıklandı. Jüri ömür boyu hapis cezası alan Gibbs’e 8,5 yıl hapis yattıktan sonra şartlı tahliye hakkı tanınmasına karar verdi.
Afganistan’da geçen yıl sivillerin öldürülmesi ve sanki çatışmada öldürülmüş gibi gösterilmesinden sorumlu tutulan Gibbs, önceden planlayarak adam öldürmek fiiliyle bağlantılı 3 ayrı suçtan hüküm giydi. İddia makamı Gibbs’i, kendisinin “öldürme timi” olarak adlandırdığı müfrezesindeki askerlerce Afgan köylülerin öldürülmesinin ve yapılan diğer tecavüzlerin baş kışkırtıcısı olmakla itham ediyordu.
Gibbs, cinayet, suç işlemek amaçlı gizli plan yapmak ve diğer suçların dışında, üstlerine esrar kullandıklarını ve öldürülen kişilerin parmaklarını savaş anısı olarak saklamak amacıyla kestiklerini rapor eden bir askeri dövmekten de suçlu bulundu.
2 Afgan sivili öldürmekten yargılandığı davadaki savunması sırasında bu kişileri öldürmesinin meşru müdafaa olduğunu ileri süren Gibbs, cesetlerden parmakları kesmesini ise av sırasında öldürülen bir geyiğin boynuzlarının hatıra amacıyla alıkonulmasına benzetti.
Davada Gibbs ve diğer askerleri, kanlı cesetlerin önünde poz verirken gösteren görüntüleri delil olarak sunan savcılık makamı, Gibbs’i “birlikte görev yaptığı askerleri korkutarak sindiren, ABD askerlerinin Taliban güçlerine karşı korumak için savaştıkları Afgan halkına yönelik etnik temelli derin bir nefret taşıyan, kana susamış bir hain” olarak niteledi.
Amerikan askerlerince Afganistan savaşı sırasında işlenen en korkunç mezalim olarak adlandırılan suçları işlemekten mahkum olan Gibbs hakkında dava açılmasına 18 ay süren bir soruşturma sürecinin ardından karar verilmişti.
Gibbs ile aynı piyade müfrezesinde görevli 5 asker hakkında Afganistan’da cinayet işledikleri iddiasıyla dava açılmıştı. Davada Gibbs’e karşı baş tanık konumundaki, eski onbaşı Jeremy Morlock, Gibbs’in “sağ kolu” olarak adlandırılmasına karşın, savcılık makamıyla davada işbirliği anlaşması yaptığı gerekçesiyle mart ayında 24 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı.
Tüm askerlerin cinayet işledikleri iddiasıyla yargılandıkları davada yalnızca Gibbs ile Morlock’a birden fazla kişiyi öldürmek suçlaması yöneltiliyordu.
Efsanevi müzik grubu Beatles başta olmak üzere birçok klasikleşmiş grubun yayın haklarını elinde bulunduran EMI, ikiye bölünerek satıldı.
Universal, Citigroup’a ait EMI’ın müzik yapım bölümünü, 1,4 milyar euroya satın aldı. Beatles ile şöhrete kavuşan Londra’daki Abbey Road Stüdyoları da anlaşma kapsamında bulunuyor.
EMI Music Publishing’in ise 1,6 milyar euroya, Sony konsorsiyumuna satılması bekleniyor.
Müzik piyasası ise bu konuda iyimser: “Umarım EMI, çizgisinde ve şu anki halinde ilerler. Çünkü onlar iyi bir şirket. Biz onları dağıtımımızda kullanıyoruz. Gerçekten iyi insanlar. Bu devam ettiği sürece, bence bu iyi birşey.”
EMI, Sony, Universal ve Warner, Amerika Birleşik Devletleri’nde Dört Büyükler olarak biliniyor.
Bunlar arasında finansal açıdan en zor günleri yaşayan EMI, Beatles, Queen, David Guetta ve Coldplay gibi devleri bünyesinde barındırıyor.
Almanya’nın doğusundaki Zwickau kentinde aşırı sağcı bir gruba ait olan evin bulunması ile kamuoyunda “dönerci cinayetleri” olarak bilinen olayların üzerindeki sır perdesi aralanıyor.
Yanan evde yapılan aramada, cinayetlerde kullanılan silah olduğu tespit edilen ‘Ceska’ tipi tabanca bulundu. Bu olayla ilgili Beate Z. adlı kadın gözaltına alındı.
Alman polisi, Eisenach kentinde de yanmış halde bulunan bir karavanda iki kişinin cesetlerini ve 2007 yılında Heilbronn kentinde öldürülen kadın polis memurunun beylik tabancasını buldu.
Soruşturmayı üstlenen Karlsruhe Federal Savcılığı, söz konusu tüm cinayetlerin bir aşırı sağcı grubun işlediği yönünde çok sayıda ipucunun bulunduğunu belirtti: “Haber ajanslarına ve islami kültür derneklerine gönderilmek üzere kısmen paketlenmiş birçok propaganda DVDsi ele geçirildi.”
Polis, karavanda ölü bulunan şahısların intihar ettiklerini açıkladı. Ölen iki Neo Nazi’yle irtibatlı olduğu bilinen Beate Z. adlı kadının da delilleri yok etmek için karavanı yakmaya çalıştığı belirtildi.
Karlsruhe Federal Savcılığı, 36 yaşındaki Beate Z. hakkında adam öldürme, adam öldürmeye teşebbüs, kundaklama, aşırı sağcı terör örgütü üyesi olmak suçlarından soruşturma başlattı.
Almanya’da 2000 ile 2006 yılları arasında sekizi Türk, biri Yunan 9 küçük esnaf öldürülmüştü.