Ana Sayfa Blog Sayfa 4943

Limak HES inşaatını ordu ile koruyor

Elazığ, Dersim ve Bingöl sınırında bulunan Peri Suyu üzerinde Limak Holding tarafından kurulmaya çalışılan Pembelik Barajı’na karşı 9 Ekim’de halkın yaptığı eylemlerin ardından Limak, eğitilmiş özel güvenlik görevlilerini bölgeye getirdi. Modern silahlarla donatılan özel güvenlikçilerin sayısının 50 olduğu öğrenildi.

Limak tarafından inşa edilen ve 2010 yılında başbakanın katıldığı törenle açtığı, Türkiye’nin en modern karakolu olarak gösterilen Koçyiğitler Karakolu’na özel eğitilmiş 100 asker yerleştirildi. Bölge halkı, askerlerin ihtiyaçlarının Limak tarafından karşılandığı yönünde bilgilere ulaştıklarını aktarıyor.

Limak tarafından getirtilen özel güvenlikçilerin ilk icraatı ise, direniş çadırının bulunduğu bölgeyle şantiyenin irtibatını kesmek amacıyla kurulan kilometrelerce uzunluğundaki dikenli tel oldu.

(Sendika.Org)

Kocaeli’de doğalgaz sızıntısı

Kocaeli Emniyet Müdürlüğü yakınında yoğun gaz kaçağı olduğu saptandı ve D- 100 karayolu ulaşıma kapatıldı. 

Derince İlçesi sınırları içindeki Kocaeli Emniyet Müdürlüğü yakınındaki kaçağın, doğalgaz hattında olduğu sanılıyor. İZGAZ ve itfaiye ekipleri bölgede önlem aldı. Gaz kaçağının önlenmesine çalışılıyor.

” BÜYÜK YALAN” yüzleşmesi – Meltem Arıkan

(Bu makale http://wikileaks-movie.com sitesinde yayınlanmıştır.)

Yeni dünya düzeni Büyük Yalanlarla değil gerçek bilginin paylaşılmasıyla inşa edilecektir. …artık kendi sorumluluğunuzu alma zamanı gelmiştir.  Daha ne için bekliyorsunuz?

Gerçek ve acı kaçınılmaz olarak iç içedir. Var olmanın farkındalığından da işte bu basit gerçek nedeniyle kaçılır. Yaşanan basit gerçeklikler bile fikirlerle sarılıp sarmalanır, dil karmaşıklaştırılır, karmaşıklaştıkça yüceltilir, akıllar kavram kargaşasında savrulup durur. Tüm bunlar bireyin varoluşundan kaçma sebepleri değil, kaçmak için kullanılan ve yüceltilen yöntemlerdir. Bu yöntemlerin içinde en çok kullanılanı ve kabul göreni ise ‘Büyük Yalanlar’dır.

Wikileaks, politikaları ne olursa olsun, gelişmiş ya da gelişmemiş her türlü hükümetin yozlaşmış olduğunu açığa çıkarmıştır.

Kişiler kendilerinden ve  yaşamın gerçeklerinden ölesiye nefret etmeyi öğrendikleri için var olmaktan korkarlar ve kaçarlar.  Yaşamda adalet yoktur. Yaşam acımasızdır. Yaşam karşısında bireyler,  savunmasız ve çıplaktır.  Bu basit gerçek, yaşamın temelini oluşturur.

Crispin Sartwell‘Edepsizlik, Anarşi ve Gerçeklik’ adlı kitabında konuya şöyle bir yorum getirir:

“Batı felsefe geleneğinde hiç bir değer, şeyleri oldukları haliyle sevmekle bağdaşmaz. Her değer bir dönüşüm talep eder: Olduğumuzdan daha iyi olmamız gerekir, ya da, daha sıklıkla duyulduğu gibi olduğundan daha iyi olman, yani, olduğun gibi olmaman gerekir.

Şiddetli acılar çeken ve kendini sonuna kadar acının kollarına bırakan biri ne o acının kaynağının gerçekliğinden ne de kendi gerçekliğinden kuşku duyar. Ancak kişi acıya dayanabildiği, acıdan korkmadığı ve acıya izin verdiği oranda, hiçbir ontolojiye gerek duymaz. Acı içinde yaşamak gerçekliğin bir tezahürünü yaşamak, gerçekliğe doğru itilmektir. Acı olumlanması gereken bir şeydir ve, hiç kuşkusuz, olumlanması en zor şeydir de. Acı gerçek olanın gerçekliğine bir çağrıdır ve bu yüzden bizim gibi mahlukların en çok ihtiyaç duyduğu şeydir.

Bu yüzden, felsefe ve dinler tarihinin büyük kısmı, bence, patolojiktir. Bu tarihlerin çoğu olan şey ne ise ondan bir kaçış, bariz bir kaçıştır, tıpkı düşünürün, rahibim ya da ahlakçının hayatının gerçek dünyadan sonsuz bir kaçış olduğu gibi.”

Bedenler pistir, günahkârdır. Cehennemde ateşler içinde yanmaya mahkûmdur. Ancak itaat edilirse cennet size kapılarını açar. Bugün için beni korkutmaktan, hep eksik, hep yanlış olduğumu söylemekten öte ne söyler bu dinler?

“Neden olduğum gibi olmamla ilgili tek bir sözcük yoktur? Neden hep boyun eğmem gerekir? Neden sorgulamam istenmez? Dinlerin insanlardan beklentileri gerçekdışıdır. Bu iş fanatizme döndüğünde ise patolojiktir.

Hitler ve Joseph Goebbels

Hitler ve Goebbels ‘in kullandığı başlıca propaganda tekniği olarak bilinen “Büyük Yalan” aslında onların kendilerine karşı kullanıldığını iddia ettikleri ve bir tehlike olarak gösterdikleri bir kavramdı. Hitler de Goebbels de Alman halkını büyük yalanlara kanmamak üzere uyarıyorlardı.

Hitler, 1925 tarihli manifestosu “Kavgam”da, bu tekniğin Almanya’nın I. Dünya Savaşı’nda yenilmesinin suçunun haksız bir biçimde ordunun subaylarından Erich Ludendorff’un üzerine atan Yahudiler tarafından kullanıldığını savunur.

“Tüm bunlar – kendi içinde son derece doğru olan- her büyük yalanda belli bir inanılırlık olduğu ilkesinden esinlenmiştir; çünkü bir ulusun geniş kitleleri, duygusal doğalarının derinlerdeki katmanlarında her zaman bilinçli veya gönüllü iken olduklarından daha kolay yozlaşırlar. Bu nedenle de zihinlerinin ilkel basitliği içinde, büyük yalanlara küçük yalanlara olduğundan daha kolay inanırlar çünkü kendileri küçük meselelerde sık sık küçük yalanlar söylerler ancak büyük ölçekli yalanlara başvurmaktan utanırlar. Adolf Hitler, Mein Kampf, vol. I, ch.

‘Büyük Yalan’ı halkına tehlike olarak sunan Hitler 1933′te Alman Parlamento binasının yakılmasını emredecek, bunu komünistlerin yaptığını söyleyerek ilk Büyük Yalan propagandasını yapacaktı. Alman halkı altı gün sonra, federal seçimlerde  oyların yüzde 43’ünü ona vererek ve hükümet kurmak için yeterli parlamento üstünlüğünü kazandırarak Hitler’e inandığını gösterecekti. Almanlar, Hitler’in Büyük Yalanını kabullenmiş ve ona destek vermişlerdi.

Reichstag Yangını

Almanlar Hitler’e inanmayı seçmiştir çünkü Hitler onlara yüksek idealler sunmuştur. Acı olan ise günümüzde yaşananların Hitler Almanya’sından hiç de farklı olmamasıdır; hala ‘yüksek idealler’ yüzünden insanlar katledilmeye, işkence görmeye devam etmektedir.

Bizler kendimizi uygar insanlar olarak tanımlıyoruz ve yapılanları ekonomik ya da toplumsal şartların neden olduğu bozulmalar olarak görmeyi seçiyoruz. Peki ama neden  hep aynı döngülerde yaşıyoruz?… Çünkü karşımızdaki kişinin sevincini, ve acısını hissedebilmeye dayanan gerçek bir sorumluluk duygusu yerine ‘yüksek idealler’e hizmet etmek adına öldürmeyi veya öldürülmeyi haklı çıkarmaya çalışıyoruz. Çünkü  Hitler’in yaptığı gibi “ahlaklı değil ahlaklı gibi” yaşamayı gerçek olarak görmek istiyoruz. Bu nedenle de en korkunç suçların ahlak paravanının arkasında gerçekleştiğini kabul etmekten kaçıyoruz.

Kendi korkularımızla, acımızla yüzleşmek yerine bize “yüksek idealler” sunan kurtarıcılara bağlanarak kendi geçmişimizdeki acılarımızdan ve utançlarımızdan kaçıyoruz. Onlarla yüzleşmek yerine birilerinin bizi onlardan kurtarmasını bekliyoruz.  Acı çekmemek için acı çektirmeyi, kendi zavallılığımızla yüzleşmek yerine başkalarını zavallılaştırmayı kabul ediyoruz ve bize bunu sunan kurtarıcılara  büyük bir bağımlılıkla  boyun eğiyoruz. Bu bağımlılık, insanlık tarihi ve şiddeti besleyen sevgisizlik kadar da eskidir.  Ve ne yazık ki kendi içimizdeki sevgisiz ve yıkıcı yanımızla yüzleşmediğimiz sürece yok oluşumuzu destekleyen küçümseme ve nefret  siyasi amaçlarla kullanılmaya devam edecektir.

‘Tarih’ tarafından asla dile getirilmeyen gerçek, insan doğasının gerçeğidir. ‘Yücelik’ arama dürtüsünün altında yatan çaresizlikten asla söz edilmez. Bu çaresizlikle  başa çıkamama korkusunun yarattığı vahşet “yüksek ideal” masalına uydurulur. ‘Yüksek İdealler’in  ardındaki çaresizliğin ve korkunun, duyguları nasıl yok ettiğinden hiç söz edilmez.  Yüksek idealar için mücadele edenler korkusuz savaşçılar olarak sunulur, hırslarının kölesi olan zavallılar olarak değil. Ve insanın insanlık adına yaptığı vahşet içten içe insan olmaktan duyulan nefreti artırır. Nefret vahşeti, vahşet nefreti beslerken itaat edenler çoğalır.

Goebbels “Büyük Yalan” tanımını 12 Ocak 1941 tarihli “Churchill’in Yalan Fabrikası’ndan” adlı makalesinde kullanmıştır. Goebbels’e göre “İngiltere’nin liderliğinin en önemli sırrı belirli bir zekaya değil hatırı sayılır bir aptallığa ve kalın kafalılığa dayanmasıdır”. İngilizler, yalan söylendiği zaman bunun büyük bir yalan olması ve sürdürülmesi gerektiği ilkesini izlerler. Goebbels buradan şu sonuca varır: “Eğer yeterince büyük bir yalan söyler ve bunu tekrarlamaya devam ederseniz insanlar sonunda buna inanmaya başlarlar.”

Goebbels, Nazi Partisi’nin tüm propaganda faaliyetlerinde Büyük Yalanlar kullanmış ve Alman halkı da ona inanmayı seçmiştir. Çünkü düşünülmemesi ve dayatılan düşünce kalıplarının ötesine geçilmemesi için Büyük Yalanlara ihtiyaç vardır.

Büyük Yalanlar kendine yabancılaşmış kişilere zavallılıklarını unutturur. Zavallılık ötekinin yaratılmasının nedeni olur. Kendinde nefret ettiği her şey ötekiyle özdeşleştirilirken kişi her geçen gün kendine yabancılaşır. Kendine yabancılaştıkça başkalarının da yabancılaşması için çabalar. Ne kadar kalabalık olurlarsa, o kadar güçlü olunur. Ne kadar güçlenirlerse o kadar zavallılıktan kurtulunur. Ve ne yazık ki günümüzde çoğunluklar zavallılaşmış kadın ve erkeklerden oluşan kalabalıklardır.  Ve kalabalıklar kalabalık olarak kaldığı sürece büyük yalan şiddet ve korkunun ete kemiğe bürünmüş sopası olarak kullanılacaktır.

Son 8000 yılda ataerkil sistem tarafından pek çok Büyük Yalan kullanılmıştır. İnsanları yönetebilmek için büyük yalanlara her zaman ihtiyaç duyulur. Muhtemeldir ki kabul edilen tarihin başlangıcından beri söylenen ilk Büyük Yalan, halkları yönetenlerin tanrılarla bağları olduğu iddiasıdır. İnsanlar krallarının, tanrılarla ilişkili olduklarına ve onların bu yüzden daha akıllı ve daha güçlü olduklarına inanmışlardır. Kendilerini yönetenlerin egemenliğini korkuyla kabul etmelerinin nedeni de budur.

İnsanlar pagan kültürdeki çok tanrılı dinlerde de ve daha sonraki tek tanrılı dinlerde de dünyayı sorgulamak yerine inanç sistemlerine bağlanarak yaşamayı tercih etmişlerdir. İnançların sorgulama dışı tutulması gerekliliği akıl yürütmeyi değil inanca sadakati ön plana çıkarmıştır.

Wikileaks, politikaları ne olursa olsun, gelişmiş ya da gelişmemiş her türlü  hükümetin yozlaşmış olduğunu ortaya çıkarmıştır. Tunus, Mısır ve Libya’da insanlar, yayınlanmış Wikileaks belgelerinin yardımıyla korku sınırını geçmişler ve demokrasi adı altında kendi halkları tarafından seçilmiş olan diktatörlerini alaşağı etmişlerdir.

2010 Kasım’ından beri yayınlanan Wikileaks ABD elçilik belgeleri, Batı ülkelerinin halka gösterdikleri yüzleriyle kapalı kapılar arkasında konuşulanlar arasında çelişkiler olduğunu ortaya çıkarmıştır. Eğer güçlerini sözde demokrasiden alan devletler, gerçekleri halktan gizliyorlarsa o zaman bizim de şu soruyu sormaya hakkımız olur: Demokrasi kavramını kabullenmeye ve ona güvenmeye hala nasıl devam edebiliriz?

Hitler halkın büyük çoğunluğun seçimiyle yani demokratik yollarla iktidara gelmiştir. İktidara geldikten sonra ise halk onu desteklemeye devam etmiştir. Bunun sonucunda binlerce hayat yok edilirken çoğunluk yine karşı çıkmak yerine desteklemeyi veya sessiz kalmayı seçmiştir. Oysa bugün Hitler iktidarı faşist bir iktidar olarak tanımlanır.

Gelecekten günümüze bakarsak günümüzde demokrasi adına yapılan pek çok şeyi de yine faşizm olarak adlandıracağız hatta adlandırmaya başladık bile….

"Dağıttığımız demokrasi"

Faşizme karşı olarak geliştirilen demokrasi ‘yüksek ideal’i, kapitalizmle birlikte aslında bize aynı Hitler gibi, Büyük Yalanlara inanmamamızı başka bir Büyük Yalanla söyler.

Kapitalizm ve demokrasiye göre daha iyi bir sistem yoktur. Bu sistemin eksikleri olabilir ancak yapılması gereken bu iki kavrama bağlı olarak iyileştirmenin çarelerini bulmaktır.

Peki, demokrasi neden sorgulanamaz? Çünkü ‘yüksek ideal’ olan demokrasinin kendisi Büyük bir Yalandır ve Büyük Yalanlar tartışmaya açılamaz. Açıklanmamalıdır, çünkü eğer bunlar tartışmaya açılırsa ataerkil kültürün binlerce yıldır ustalıkla kullandığı silahı etkisiz kalır. Bu nedenle de günümüz demokrasinin büyük yalan olduğunu Wikileaks gibi göstermeye başlarsanız, demokrasinin araçları sizi yok etmekten hiç çekinmez. Sizin için olduğu öne sürülen demokrasi kendi kendinin yalanını örtbas etmek için gözünü bile kırpmadan sizi yok eder.

Demokrasi diğer ‘yüksek ideal’ler gibi içi boşaltılan, gerçekler yerine kavramlarla idealleştirilen,  güçlünün gücünü istediği şekilde kullanabilmesi için halkları inandırmaya yönelik acımasız ve tehlikeli bir silahtır. Ve her silah gibi ölümcüldür.

İnsanoğlu ancak kavramların zincirinden kurtulduğu zaman başka bir yönetim şeklinin de var olabileceğinin farkına varacaktır. Ancak bunun için önce kendi varoluşunun ve gücünün farkına varması şarttır. Kendimize verdiğimiz değer iktidara ve mülkiyete dayalı olduğu sürece barışçıl bir dünya düzeni mümkün değildir. Kendi acımızdan ve yaralarımızdan kaçmak yerine onlarla yüzleşme cesaretini gösterebilirsek eğer, o zaman bireysel gücümüzün de farkına varabiliriz.

Bugün kendi bireysel güçlerine inanan kadınlar ve erkekler Wall Street’ten ‘Yeter’ diye bağırmaktalar. Artık özgürce düşünmek için kendi yaşamlarının sorumluluklarını eline almak isteyenlerin zamanı gelmiştir. Yeni dünya düzeni şiddetle değil barışla kurulacaktır. Yeni dünya düzeni ‘Büyük Yalanlar’la değil gerçek bilginin paylaşılmasıyla inşa edilecektir.

KENDİ dışınızda bir kurtarıcı yoktur. SİZDEN daha değerli bir ‘yüksek ideal’ olamaz. Korku dolu değil neşe dolu bir yaşam istiyorsanız artık kendi sorumluluğunuzu alma zamanı gelmiştir.  Daha ne için bekliyorsunuz?

Meltem Arıkan

 

 

 

Makalenin Türkçesi yazarın www.meltemarikan.com sitesinden alınmıştır.

Levent Gürsel Alev: “Organik pazarları yüksek gelirliler değil, ekolojik duyarlılığı olanlar tercih ediyor.” – Aytaç Tolga Timur

Levent Gürsel Alev

İstanbul’da bir olan ekolojik pazar sayısı son bir-iki yıl içinde yedi oldu. Bu pazarlardan üçünü Ekolojik Üreticiler Derneği açtı. Özellikle tohum yasası ile başlayan yerel tohumu koruma, paylaşma direnişinde dernek, önemli bir özne oldu. Tohum Takas Şenliklerini organize eden öncü bir sivil toplum örgütü haline geldi. Derneğin kurulduğundan bu yana başkanlığını yapan Levent Gürsel Alev‘e ekolojik pazarlardan, yerel tohuma ve kooperatiflere kadar uzanan bir yelpazede sorularımızı yönelttik.

Son bir yıl içinde, İstanbul’da ekolojik pazar sayısı birdenbire arttı. İstanbulluların ekolojik ürünlere ilgisini neye bağlıyorsunuz ?

Bence bu konuda ekoloji, çevre ve doğal yaşama saygıya dayalı sivil toplum örgütlerinin ve gruplarının çabası, kamuoyunda gerek gerçek gıda, gdo’lar ve ekolojik krize ait oluşturulan sorguların, bu çerçevede yıllara dayalı etkinlik ve emeklerin payı çok büyük. Her geçen gün de ekolojik krizi referans alan sivil toplum örgütlerinin ve gruplarının kamuoyundaki etkisi büyüyor.

Bu durum bizlere başlangıçta yüksek gelir gruplarının alım gücüne dayalı vaaz edilen tablonun gerçekçi olmadığını, ekolojik ürünleri ve pazarları daha çok ekolojiye, çevre sorunlarına ve gıda konusuna duyarlı vatandaşların tercih ettiğini gösteriyor.

Ekolojik Üreticiler Derneği, yeni pazarların açılmasında motor kuvvet oldu. Bu yaygınlaşmada derneğin payını anlatır mısınız ?

2006 yılında İstanbul’da açılan ilk organik pazardan bu yana yaklaşık 3,5 yıl süre ile öznel nedenlerle ikinci bir Pazar özellikle açılmamıştır. Bunda maalesef birçok alanda olduğu gibi tekelci zihniyetin egemen olması rol oynamıştır. Ancak yaşamın gerçeği tıpkı doğada olduğu gibi yaşamın her alanında tekeli reddeder. Ekolojik Üreticiler Derneği’nin ekolojik pazar açacağı duyulur duyulmaz ikinci organik pazar açıldı ve akabinde 1 yıl içinde  6 organik pazar açılarak İstanbul’da toplam 7 organik pazara ulaşıldı. Bu durum diğer illeri de etkileyerek ülkemizdeki organik pazar sayısı 13’e çıkmış bulunuyor.

Buna olumlu bir gelişme diyebilir miyiz ?

Dernek olarak organik pazarların yaygınlaşmasını olumlu buluyoruz. Tüm yeni açılan organik pazarlarda yapılan anketlerde vatandaşların yaklaşık % 80’inin organik ürünlerle ilk kez  bu pazarlar sayesinde buluştuğu gerçeği ortaya çıktı. Ayrıca uzun zaman harcayarak ve fosil yakıt tüketerek sınırlı organik pazarlara gitmek için yapılan tüketim ve dolayısıyla ekolojik ayak izi azaldı.  Birçok organik pazarda görüldüğü gibi vatandaşların önemli bölümü ellerinde pazar çantaları ile araç kullanmadan alışveriş ediyor.

Kuşkusuz kısa süre sayılabilecek bu süreçte 6 pazarın açılması arzu edilen doluluğu sağlayamadı, bu da üretici ve esnaf açısından maliyetleri yükseltti. Ancak bunun geçici olduğunu ve zaman içinde gerçek değerlerine oturacağını düşünüyoruz. Bunun için sivil toplum örgütlerinin, belediyelerin ve özellikle de medyanın organik gıda konusunda toplumu bilinçlendirici, eğitici çabalarına ihtiyaç var.

Yapılan araştırmalar, ekolojik ürünlerde en büyük meselenin “güven” sorunu olduğunu gösteriyor. Siz pazarlarda bu güveni nasıl oluşturuyorsunuz ?

Aslında güven sorunu toplumsal açıdan genel bir sorun. Organik de bundan payını alıyor. Bu sorunun giderilmesi için hem pazarların iyi denetlenmesi, hem de üretici veya temsilcilerinin güven yaratma konusunda çabaları çok önemli. Şu an aktif olarak kurduğumuz Kadıköy, Maltepe ve Zeytinburnu organik pazarlarında yasa ve yönetmeliklere uygun olarak denetim yapılıyor. Ayrıca belediyeler de zaman zaman pestisit analizleri yaparak destek oluyor. Tüm bunlarla birlikte özellikle ürününü satan çiftçinin veya temsilcinin vatandaşı bilgilendirmesi için çaba sarfetmesinin, güven yaratmasının çok önemli olduğunu düşünüyoruz. Çünkü pazarda doğrudan üretici ve alıcı arasında bir iletişim söz konusu.

Kaç pazarınız oldu ? Nerelerde ve en büyük ilgi hangi ilçede ?

Şu anda aktif olarak İstanbul’da 3 organik pazar kurmaktayız. Her cumartesi günü Topkapı Merkezefendi festival alanında kurduğumuz Zeytinburnu pazarı, her pazar günü Maltepe Altayçeşme’de kurduğumuz Maltepe pazarı ve her çarşamba Kadıköy Özgürlük Parkı’nda kurduğumuz Kadıköy Organik Halk Pazarları.

Uzun bir süre için Kadıköy ilçesindeki müşteri ilgisi daha yüksekti, ancak zamanla Zeytinburnu ve son dönemlerde Maltepe sakinlerinin de ilgisi yükseldi ve aralarındaki fark gittikçe azalmaya başladı.

Yeşiller’in “yerel üretim, yerel tüketim” ilkesini benimsiyor musunuz ?

Bu güzel bir soru. Tabiî ki her ekoloji örgütü gibi biz de benimsiyoruz. Ancak dernek olarak bir konuyu da tartışmaya açmak isteriz.

Hemen herkesin bildiği gibi çok büyük megapoller yaratarak spekülatif rant üretilmesi ve buradan yeniden sermaye birikimi yaratılması küresel ölçekte uygulanan bir politika. Örneğin Türkiye yaklaşık 75 milyon, ama en büyük şehri (!) İstanbul 15 milyon nüfus barındırıyor. Bu da tüm ülke vatandaşlarının beşte birinin tek bir şehirde yaşadığını gösteriyor. İstatistikler İstanbul’un tarımsal alanlarında yapılan bir yıllık toplam  üretimin, İstanbul’un sadece bir günlük gıda ihtiyacını karşıladığını gösteriyor. Bu örneği Türkiye’den veriyorum ancak hemen tüm ülkelerde kent/kır dengesi farklı değil.

O zaman sadece yerel üretim ve yerel tüketim ile bu sorunun çözülemeyeceği açıktır. Bunun yanında tüm ekoloji örgütleri kent ve kır eşitliğine dayalı bir ekolojik toplumun da savunucusu olmalıdırlar düşüncesindeyiz. Bu görüş toplumun ekolojik değerlere göre en küçük birimden başlayarak yeniden örgütlenmesi gerektiğini savlamaktadır. Yerel değerler, doğal kaynaklar en optimum şekilde tanımlanarak nüfusun coğrafyaya yayılması gerekmektedir. Umarız Yeşil Gazete bu konunun en azından tartışılmasına aracılık eder.

Pazar büyüdükçe çok uluslu şirketler gözünü, en küçük çiftçinin bile cebine dikiyor. Sizin başardığınız üreticiden tüketiciye doğrudan ulaşma, bu şirketleri alt etmek için bir yol olabilir mi ?

Tarım ve gıda alanının başat sorunu tarımsal alanda  küçük çiftçilerin tasfiye edilerek, yerine büyük tarım şirketlerine dayalı bir yapı üretilmesi politikasıdır. Bu politika her geçen gün küçük çiftçiyi topraksızlaştırıyor, göçe yol açıyor, işsizliği azdırıyor. Oysa gıda egemenliğinin güvencesi küçük çiftçi tarımında yatar. Tarımın şirketleştirilmesine karşı en önemli sosyal ve ekonomik dayanışmanın kooperatifler olduğunu düşünüyoruz. Bu salt üretici eksenli olmamalı, ayrıca büyük kentlerde oturan kentliler de gerçek gıdaya erişim için tüketici kooperatifleri kurmalıdırlar. Bu toplum destekli tarımın başarısı açısından hayati önemdedir.

Bunun dünyada örnekleri var mı ?

Var tabii, örneğin Fransa’da organik gıdada en büyük pay tüketiciler arasında örgütlenen Biokop adlı kooperatife ait.Ve kuşkusuz üretici ile tüketici arasındaki doğrudan veya örgütleri aracılığıyla kurulan her mekanizma bu bağlamda katkı üretecektir. Böylece üreticiler ile tüketiciler arasında doğrudan yeni bir bağın da oluşmasına yol açabiliriz. Bu ve buna benzer mekanizmalar doğal olarak şirketlerin egemen olmaya çalıştığı alanda küçük çiftçi tarımını ve yerel tohumları koruma altına alacak, yapılmak istenen tasfiyeye karşı önlem geliştirecektir.

Yerel tohumların başı, küresel şirketler ve onların sözünden çıkmayan hükümetlerle belada. Çiftçilerin mücadele yolu sizce ne olmalı ?

Dünya ölçeğinde çiftçilerin % 80’i hala kendi tohumlarını kullanıyor. 500 milyar dolar olarak hesaplanan tohum piyasasının % 20’sine şirketler egemen. Neden bu alanda yoğun bir baskının olduğunu da buradan anlayabiliriz. Bu alanda kıyasıya bir sürtüşme var. Elbette yerel ve standart tohumların korunması ve yaşatılması bunun için en büyük önlem. Evrensel ölçekte çiftçiler tohum takas şenlikleri ile yerel köy çeşitlerini korumaya çalışıyorlar ve onları üretiyorlar.

Yerel köy çeşitleri genel olarak  gerek yüksek ölçekte üretilmeye, gerekse de  uzun mesafeli taşımaya uygun olmadığı için marketlerin veya tüccarların  talep ettiği hibrit çeşitlerden çok farklı. İşte yerel pazarlar bu açıdan da önemli. Her ekolojik ürün üreticisi çiftçi ısrarla yerel ve standart çeşitleri ekmeli, hibrit çeşitleri ekmemelidir. Her çiftçi mutlaka küçük çaplı da olsa yerel tohumları saklamalı ve çiftliklerini yerel tohum istasyonlarına dönüştürmelidir. Ayrıca her ekolojik üretici kendi yerel pazarına çıkmalı ve kendi köyü ve çevresini ekolojik üretim ekseninde örgütlemelidir. Tüketiciler ile doğrudan kuracakları diyalog ve bilgi alışverişi yerel çeşitlerin korunmasına yol açacaktır. Örgütlenmek bu konuda temeldir.

Somut önerilerinizi sıralayabilir misiniz ?

– Yerel pazarlar sadece üreticilerin kendi ürünlerinin satabildiği üretici pazarları haline gelmeli ve yaygınlaştırılmalıdır. (Hallerden ürün girişi olmamalıdır.)

– Özellikle  işlenmiş ürünler için kooperatifler kurulmalı ve tüketicilere doğrudan ulaştırılabilmelidir.

– Yerel tohum takas şenlikleri yaygınlaştırılmalı,yerel tohum dernekleri kurulmalıdır.

– Yerel yönetimler ile işbirliği yapılarak yerel tohum koruma istasyonları tesis edilmelidir.

– Yerel üretici pazarları gibi  büyük kentlerde kurulan organik pazarlar vatandaşın organik gıda  satın alarak yerel tohumların korunmasını sağlayan mekanizmalardır.  Organik pazarlar kurulmalı ama daha da önemlisi toplum desteği sağlanmalıdır.

– Tüketicilere de önemli görevler düşmektedir. Tüketiciler tüketim kooperatifleri kurabilirler ve üretici kooperatifleri ile işbirliği kurabilirler. Ayrıca küçük çiftçiye ürün karşılığı baştan ödeme yaparak talep ettiği gıdayı edinmeye dayalı toplum destekli tarım modeli  örgütlenmelidir. Bu küçük çiftçinin şirketlere, tüccarlara bağımlılığını azaltacak ve ayakta kalmasını sağlayacaktır.

Yani  çıkış yolunun kooperatifler olduğunu düşünüyorsunuz ?

Evet. Ülkemizde “verime” ulaşmaması tıpkı düzenleyici kurumların zarar ettirilip işletilmeyerek tasfiye edilmesi gibi yöntemlerden dolayı. Bir çok alanda kooperatiflere suyun ve enerjinin çok daha pahalı verildiğini, doğrudan kendi ürünlerini satmasına izin verilmediğini  biliyoruz. Örneğin İzmir Alsancak’taki bir eğlence yeri ile 50 km alan içinde bir ilçede faaliyet gösteren bir üretim kooperatifi suyu ve elektriği aynı fiyattan, bir anlamda turistik tarifeden satın alıyor. Kooperatifler merkezden yönetim mantığı ile değil, sivil toplum örgütü mantığı ile yönetilmelidir. Yerel yönetimler kooperatiflere ürünlerini pazarlamaları için olanak sunmalıdır. Başarılı kooperatifler diğer kooperatifler ile deneyimlerini paylaşmalı, işbirliği ve koordinasyon içinde olmalıdır. Bu alanda aşılması gereken çok sorun olduğunu söyleyebiliriz ama en önemlisi kooperatiflerin bağımsız pazarlama araçlarına sahip olması ve siyasi otoriteden bağımsız olması gerekir.

Çiftçilerin örgütlenmesinin önündeki yasal engeller var. Peki sizce en büyük sosyal engeller nelerdir?

Türkiye uzun yıllar bir tarım toplumu oldu. Kalkınmacı kapitalizm 50’lerden sonra köylere traktörü ve tarımsal mekanizasyonu soktu. Tarımda yapılan büyük mekanizasyon döneminde dahi 80’lere kadar düzenleyici kurumların varlığı, sübvansiyonlar, taban fiyat politikaları, teşvikler yolu ile köylü bir anlamda sağ partilerin oy davarı olarak kullanıldı. 80’lerden sonra düzenleyici kurumların zamanla tasfiyesi gibi bir çok yöntemle sistem çiftçiyi piyasa mekanizması ile karşı karşıya bıraktı. Devlet tarafından bir dönem görece kollanan küçük çiftçiye uzun bir süredir, “artık tarımı sen yapma şirketler yapsın” denmektedir.

Küçük çiftçi köyünde yalnız ve politikasızdır. Artık siyasi partilerin küçük çiftçiyi ayakta tutabilecek tarım politikaları yoktur. Bu yüzden köylülük uzun yıllardan sonra ilk kez kendi çıkarlarını savunan örgütlere ihtiyaç duymaktadır. Var mı sesini duyan?

Yeşil Gazete’nin sorularını yanıtladığınız için teşekkür ederiz.

Biz de dernek olarak bu olanağı verdiği için Yeşil Gazete’ye teşekkür eder, iyi çalışmalar dileriz.

 

Röportaj: Aytaç Tolga Timur – Yeşil Gazete

Bienal’de sanata yaka paça müdahale

Bu sene “Bakmadan göremezsin, görmeden bilemezsin” sloganıyla düzenlenen İstanbul Bienal’ine bir skandal damgasını vurdu.

3. Antrepo’da izinsiz, “korsan” bir olaylama (ing: “happening”) düzenleyen sanatçılar, Bienal ziyaretçilerinin şaşkın bakışları ve protesto alkışları altında engellendi. Bienal görevlileri, sanatçıları gösterilerinin henüz başında, “bakmadan, görmeden, bilmeden” yaka paça dışarı attı.

10 Kasım Perşembe günü öğleden sonra 16:30 civarında gerçekleşen olaylamanın fikir anası Ege Okal meramlarını şöyle özetliyor: “Bienal’in kaskatı duruşuna alternatif olarak daha akışkan daha organik birşey yapmak istedik. Sanat dünyası zaten bu kadar elitistken ve sanatçı/küratör/galerici/sanat eleştirmeni/sanat tarihçisi dışındaki insanların sanatla bağ kurması gitgide zorlaşırken biz de herkesin bağ kurabileceği masum bir çocuk oyunu olan saklambaç’ı bienal ortamında izleyiciyle buluşturmak istedik.”

Bunun için biri ebe, dokuzu saklananlar olmak üzere on genç sanatçı, baştan aşağı beyaz giyinerek Bienal’in labirentvari koridorlarına dağıldılar. Şöyle devam ediyorlar niyetlerini anlatmaya: “Ebe saymaya başladığında oyuncular odalara dağılacak, oyuncular gizli ve bulunamayacakları yerlere saklanmaktansa odalarda sanat eserleri ve izleyiciyle iletişime geçecek, kendi bireysel performanslarını yapacaklar. Duvarlardaki işleri imite edebilecekler, beyaz kutu sendromunu yaşayan bienal duvarlarına yaslanıp kamufle olabilecekler, içeriklerine göre bölümlenmiş bu odalarda içerikten kurtulmaya ya da özünü bulmaya çalışabilecekler..ve tabi daha birçok olasılık söz konusu. İzleyiciler ‘Siz ne yapıyorsunuz?’ diye sorduğunda da ‘Saklambaç oynuyoruz, sen de katıl!’ diyecekler ve performansa dahil olacaklar.”

Ancak bu performans kısa sürdü. “Eylemci oldukları sanılan” sanatçılar peşlerinden koşmaya başlayan güvenlikçiler tarafından iteklenerek salonların dışına çıkarıldı. Olaya tanık olan Bienal ziyaretçileri sanatçıları alkışlarla destekledi. Ziyaretçilere kapalı bir bölüme getirilerek güvenlik görevlilerince kısa bir süre “sorgulanan” sanatçılar, bunun ardından İstanbul Modern sınırlarının dışına çıkartıldı. Olaylamaya katılanlardan bazılarının görüşleri ise şöyle:

 

“Kendimizi politikanın içinde bulduk”

Ege Okal: “Politik kaygı taşımıyorken birden kendimizi politikanın içinde bulduk. Güvenlik görevlisi kavramıyla tanıştık. Sanat kurumunda sanatçının kapı dışarı atıldığını gördük. Sanatın endüstrileşmiş, borsaya dönüşmüş halinde sanat eserinin en az değer verilen, politikanın da en değer verilen şey olduğu gerçekliği suratımıza çarptı. Eylemci olduğumuz sanıldı. Eylemci olsak da olmasak da sözümüz bienal tarafından en kısa zamanda kesildi.”

Dila Yumurtacı: “Aslında sanatın eleştirisi basit bir oyunda saklıydı ama anlaşılması neden bu kadar güç oldu? Anlayamadık. Eylem zannedildi. Saklambaç bir eylem değildir ki, küçükken ne eylemler yapmış demek ki bunu dusunen beyinler. Saklambaç olsa olsa bir tur performanstir, happening dediklerinden, o an orada varolanlarla, plansız ve izinsiz, doğaçlama gelişen. Meğer sanat aslında çok da özgürlükçü değilmiş, öğrendik. Seni engelleyen hep çıkıyormuş, ENGELLENDİM.”

Aylin Ergenç: “50’ye kadar sayma ne kadar uzun sürdüyse ardından görevlilerin “yakalamaç”taki başarılarını göstermesi o kadar kısa sürdü. Dokümantasyonun da nasıl olduysa sırayla “bu da onlardan!” ı yemesiyle topluca dışardaydık. Videolara baktıkça güvenlikçilerin ebe olana namaz kılan saygısı duyup, koşana direkt müdahaleye koşullandıklarını düşünüyorum. Keşke meselenin sanat olduğunu idrak ettirip daha sakince yaklaşmalarını sağlayabilseydik. her şekilde çok heyecanlı ve eğlenceliydi.”

 

Çağdaş sanatın da bir sınırı var!”

Merve Uzunosman: “En kötüsü de performansın içinde kalmasına rağmen, hiç bir şey yapmamış halinle yanlış anlaşılmış olman. Daha doğrusu hiç anlaşılmaya çalışılmamış olman. Evet orası çağdaş sanatın son örneklerini barındırıyor olabilir ama çağdaş sanatın da bir sınırı var canım! Antrepoya ne yerleştirildiyse o! Onlar sanatsal eleştiriyi yeterince yapmışlar, sanatsal eleştiri eleştirisini yapmak ne haddine!”

Melek Nur Dudu: “Ben, saklambaç oyunu performansı süresince bir dansçı olarak sanat yapılan bir yerde sanatımı, yani dansımı sergileyememekten dolayı çok rahatsızım. Özellikle de bu engellemenin, bienalin güvenlik görevlilieri tarafından sert,şiddetli ve ön yargılı olmasından dolayı. Hiçbir esere ve ziyaretçiye zarar vermemeyi en önemli amaç haline getirmiştik ama saf bir oyun olan saklambacı insanların beğenisine sunamadık. Ancak yine de Bienal’in sanatsever kimliğinin altında aslında nasıl bir zihniyete sahip olduğunu göstermesi açısından güzel bir deneyime tanık olduk.”

Özge Karagöz: “Oyun daha baslar baslamaz siyahlari beyazlari kovalama oyunu(!)na donusuyor. Beyazlar da farkli yonlere kosarak dagilarak saklanacak yer aramaya basliyorlar. Iyice panige kapilan siyahlar tek tek beyazlari kollarindan tutup cekistirerek uzaklastirmaya basliyorlar. Tum beyazlarin disari cikarildigi anlasilinca eski soguk ve duragan dengesi yeniden saglaniyor. Siyahlar bundan gururlu. Beyazlar disarida coskuyla dagiliyorlar…”

Cansu Yeşilbademli (Güncelleme, 14.11.2011 – 15:30) : “Biz sanatı seçtik, sergilenenleri belirledik, seçilmeden oluşanlar hızla yok edilmeli, üstü kapanmalı. Durumu kontrol altına alın.” Bir ifadeyi durdurmuş oldunuz. Güvenlik görevlilerinizin içinden geçeni gördük, “senin babanın da”yla başlattığı ve sonunu getirmediği cümle duyduk. Bir odaya alındık, sorgulandık. “Kimsiniz siz, nereden geliyorsunuz?” Bu kadar. Kolumuzdan tutulup dışarı atıldık. Görevli hikayesinden çok daha önemli olan; biz durdurulacağımızı biliyorduk, kötü olan bunu tahmin etmemiz. Bu kadar korkmaları gerekmezdi; saklambaç oynuyorduk.”

Bu haftasonu grup adına yazılı bir açıklama yapan Ege Okal, “Bu projeden birçok şey öğrendik ve sanırım proje aslında daha yeni başlıyor. Blog oluşturmayı düşünüyoruz bütün videolar ve açıklamaları paylaşacağımız ve bunların hepsi bienal kurumunun aksine bütün yorumlara açık olacak ve tartışma bölümü oluşturacağız. Buradan bütün sanatçılara sesleniyorum, eğer hatırlanırsa tabii, gelin önümüzdeki bienalde hep birlikte saklambaç oynayalım ve performanslarımızı yapalım!” dedi.

Haberi yazanın notu: Yazıda geçen “olaylama” kelimesi, haberi yazarın önerdiği bir kavramdır; habere mülakat vererek kaynaklık eden bireyler kavram ve kullanılış şeklinden sorumlu tutulamaz.

Firefox 8.0 yayınlandı

Açık kaynak kodlu bir yazılım olan firefox, durmadan kendisini geliştirip, browser dünyasında kendini daha da bir kalıcı şekilde yazdırmakta olduğunu gösteriyor. Hızla gelişen internete ayak uydurmak için mozilla firefox 8.0 çıkardı.  Her sürümünde biraz daha hızlanan firefox, bu gidişle internet explorer ile arasındaki farkı baya bir hızla açmak isteyecek galiba.

Mozilla 8.0′ın getirdiği yenilikler neler?

Eklentiler konusunda artık çok daha dikkatli olan Mozilla, Firefox 8.0 ile birlikte varsayılan özellik olarak eklentileri kapalı olarak sunuyor ve kullanıcılar kendi ihtiyaçları doğrultusunda eklenti ekranından diledikleri değişiklikleri yapabiliyor. Performansı arttırılan ve bellek kullanım oranının düşürüldüğü belirtilen yeni sürümde ayrıca arama kutusuna Twitter da eklendi ve bu sayede doğrudan doğruya Twitter’da arama yapılması da mümkün.
HTML, CSS ve WebSocket üzerine bir takım güncellemeler de içeren Firefox 8.0 da ayrıca daha önce rapor edilen çeşitli stabilite problemlerinin de giderildiği ifade ediliyor.

Onaylasan olur, iyi de olur

‘Müziğin içindeki gül kokusu o kadar kuvvetli ki, ben de saman nezlesi olduğumdan, o sahneyi her dinlediğimde hapşırıyorum’ dedirtiyor Marcel bir roman kahramanına… Sanırım tanıdınız kendisini, bizim Marcel; Marcel Proust. Sodom ve Gomorra, YKY, s.222, sayfa ortalarında. Öncesini ya da sonrasını sormayınız, henüz yeni başladım kitaba. Bu yazıya başlamadan az önce. Bu aralar sadece birşeylere başlama gücü bulabiliyorum kendimde ve devam ettiremiyorum. Depresyonda mıyım nedir?

Evet sanırım depresyondayım, bu ikinci paragrafa geçmeden önce 15 dakika düşündüm ve karar verdim, depresyondayım. Değil mi ki o yüzden artistik alıntılı başlangıç ihtiyacım. Ve o yüzden değil mi ki Tayyip allerjim oluşmuş olmasına rağmen itiraz ve mücadele gücü bulamamam. Fonda da inadına gibi ‘ben nasıl büyük adam olucam’ çalıyor. Ben büyük adam olmak mı istiyorum… evet kulağa hoş geliyor, çocukluk alışkanlığıyla. Çevremizin onayına olan ihtiyacımızı yadsıyamıyoruz, hep birlikte : ) )

Sen değilsen kim?

Nihayet konuya gelebildim: Onay ihtiyacı… Bunun her insanın ihtiyacı olduğunu bilmemize rağmen, yaşam pratiğimizde çok gözetmiyoruz. Halbuki hepimizin varoluşsal bir ihtiyacı. Sanırım bu yeterince önemsememenin sebebi, bu ihtiyacın ‘bir başkası’ tarafından giderilebileceğini unutmamız ve kişisel önceliklerimize yoğunlaşmamız. Çok ilginç değil mi? İhtiyacımızı ‘bir başkası’ karşılayabiliyor ve bu eylem gerçekleşmediğinde yapabileceğimiz çok fazla şey yok. Bu durumda en çok yaptığımız, kendi içimize dönmek. Gel de depresyona girme…

Netekim bunun bir çözümü var. Benden duymuş olmayın ama gerçekten var. Çok basit aslında. Her beğendiğiniz söz ve davranışı takdir edeceksiniz, beğenmediğinizi ise eleştireceksiniz ama kırıp dökmeden. Ardında art niyet aramadan. ‘böyle düşünmediğine eminim ama bu söz-davranış, şöyle bir olumsuzluğu çağrıştırıyor’ gibi. Böylece kendisini iyi hissettirdiğiniz kişiler tarafından anında ya da sonrasında takdir göreceksiniz. Büyük olasılık ilk takdir anında gelecektir, samimi bir tebessümle. Sonrası ise sizin de onaylanmanızla devam edecektir.

Dünyayı kurtaran adam

Kardeşim bana ne başkasının onayından, doğru bildiğimi yapar-söylerim, isteyen beğenir, istemeyen beğenmez… diyenleri doğaya havale ediyorum. Umarım onlar da insan doğasını çok geç olmadan görürler. Ve dürüstlüğün başka, kırıcı olmamayı gözetmenin başka olduğunu.

Kitle mücadelelerindeki en öncelikli sıkıntılardan birinin bu olduğunu görüyoruz. Birçok STK (oluşum, girişim, platform, inisiyatif, v.s.) bir şekilde iletişim sorunu yaşıyor. Hepsi de toplumun çözülmesi gereken sorunlarının bir ucundan tutuyorlar ve bu anlamda çok önemli bir işlevleri var. Buralardaki insanlar sosyal, ekonomik ve kültürel farkındalıkları görece yüksek olan insanlar. Ne var ki düşünce ve eylemleri halka ulaşamıyor. Çünkü biribirileri ile didişmekten iş yapmaya fırsat bulamıyorlar. Birçoğunda birkaç kişi ‘öne çıkma’ yani ‘büyük adam olma’ hazzını yaşamak istiyor ve bu birkaç kişi arasındaki rekabet bu STK’nın makus kaderini hazırlıyor. Bazen birkaç gündem olan etkinlik yapılabiliyor ama devamı gelemiyor. Etkisiz ve sönük bir şekilde devam edebiliyor ancak. Kamuoyu yaratmak ise hakgetire.

 

Ben bu insanların samimiyetinden elbette şüphe etmiyorum. Ama zarar vericiliklerine itirazım var. Önerim şudur: Hepbirlikte bu insanları tevazuya davet edelim. Ve zaten orada olmakla yeterince ‘büyük adam’ olduklarını hatırlatalım. Yani yeterince onaylayalım ama fazlası ile değil. Fazlası her zaman için ayar kaçırıyor, şişkin egolar yaratıyor. Bakınız Başbakan… İlişkinin sağlıklı olanının yatay düzlemde olduğunu ve yatay ilişkinin erksizlikten geçtiğini hepimiz biliyoruz, hissedebiliyoruz.

 

 

Ali Uçarman

Dikmen Vadisi tehdit altında

Dikmen Vadisi halkı, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı İ. Melih Gökçek’in “Kentsel dönüşüm” adı altında evlerine el koyma girişimlerine karşı mücadele kararı aldı.

Mimarlar Odası’nda bir araya gelen Dikmenliler adına açıklama yapan Gülhan Yalnız, belediyenin büyük bir saldırı planıyla evlerini yıkma kararı aldığını ifade etti. Haberin, hayatlarına karabasan gibi çöktüğünü belirten Yalnız, “Bizler ne villa, ne saray istedik. Başımızı sokacak bir ev ve insanca yaşamdı tek dileğimiz” dedi.

Bayramdan önce Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in mahallelerine uzlaşmak için heyet gönderdiğini de ifade eden Yalnız, altı yıl sonra kendilerini umutlandıran bu görüşmenin karşılıklı iyi niyet temennileriyle geçtiğini ve görüşmelere devam kararı alındığını söyledi. Gökçek’in geçen hafta Perşembe günü yapılan Belediye Meclis Toplantısında Dikmen Vadisi’ni yıkacağını ilan ettiğini ifade eden Yalnız, Dikmen Vadisi’ne gönderilen uzlaşma heyetinin ‘ucuz bir savaş taktiği’ olduğunu anladıklarını, aslında büyük bir yıkım hazırlığında olunduğunun ortaya çıktığını belirtti. Yıkıma dair bilgilerin de ellerine ulaştığını ifade etti.

Dikmen Vadisi’nden Gülcan Bayram hayatlarının otuz yılını Dikmen Vadisi’nde geçirdiklerini ifade ederek, “Bizler evlerimizi ileride buralar değerlenir, zengin oluruz düşüncesiyle değil, barınma hakkımız için yaptık. Herkes elini vicdanına koysun, hep bana hep bana demesin “ dedi. Belediyenin bayram öncesi kömür dağıttığını ifade eden Bayram, “Evimizi başımıza yıkıyorsunuz, biz o kömürü nerede yakacağız” diye sordu.

Yeter Şeneldik de altı sene önce kendilerine verilen sözler üzerine evlerini boşalttıklarını ancak kendilerine verilen sözlerin tutulmadığını söyledi. Şeneldik iki yıl önce yeniden Dikmen Vadisi’nde ev yaptığını belirterek “O ev yıkılırsa ben ne yaparım, bizler sadece başımızı sokacak bir ev istiyoruz” dedi.

Ankara Büyükşehir Belediyesi CHP Grup Başkan Vekili Fazıl Güleken de Melih Gökçek’in yıkım kararını aniden belediye meclis gündemine getirdiğini ve kendilerine çalışma fırsatı sunmadan apar topar görüşüp karar haline getirildiğini söyledi. Güleken, Gökçek’in meclis konuşmasında “Burayı yıkmaya çok kararlıyım. Kentin ortasında halkı rahatsız eden ideolojik bir tavır var” diyerek destek istediğini ifade etti. Güleken, çözüm olarak Doğukent’te ‘kuş uçup kervan geçmez’ bir yerde 200 metrekare arsayı 20 milyar karşılığı satma planının olduğunu söyledi. CHP Milletvekili Levent Gök, Gökçek’in ‘hukuk tanımaz, vicdansız’ bir belediye başkanı olduğunu ifade ederken, Türkiye İnsan Hakları Vakfı Genel Sekreteri Metin Bakkalcı da Dikmen Vadisi halkının mücadelesinin çok haklı olduğunu belirtti. Toplantıya KESK Ankara Şubeler Platformu Dönem Sözcüsü İsmail Kaygısız, ATO Başkanı Bayazıt İlhan, akademisyen Temel Demirer ve Sibel Özbudun da katılarak destek verdi.

(Evrensel)

Eğitimde cinsiyet ayrımı

Bazı gelişmekte olan ülkelerde kız çocuklar malesef nadiren okullarını tamamlama şansını elde edebiliyorlar. Learning World bu hafta cinsiyet ayrımının üzerinde bir köprü kuruyor..

Senegal ve Bangladeş‘ten hikayelerimiz ile eski Uniceff direktörü Carool Bellamy söyleşimizde, problem ve olası çözümler üzerine konuştuk.

Dieneba, 19 yaşında bir anne. Bu kızın hayatı 2005 yılında zorla evlendirirldiği gün değişti. O, ailesini ayakta tutma gayesi taşıyan bir genç kadın. Köyünde her şey bekleyebiliyor, ama evlilik asla…

Dieneba 19 yaşında yeniden okula gitme şansını yakaladı. Ona yardım elini ise TOSTAN, uzattı. Bir sivil toplum örgütü olan kuruluş, Afrikalılara ikinci bir eğitim şansı tanıyor. Ama herkes Dieneba kadar sanşlı olmuyor. Mesela yine 13’ünde evlendirilen Oulèye. O hala evli ve okula gidemiyor.

Cinsiyet ayrımı günümüzün başlıca problemlerinden biri olmaya devam ediyor. Eski Uniceff direktörü Carol Bellamy’e göre ayrımcılık hala mevcut. O bu kavramların orta öğretimde telafuz edilmeye başlandığını belirtiyor. Kendisiyle Cenevre’de görüştük.

Yoksulluğun başkentlerinden bir diğeri de Bangladeş‘te bulunan Dhaka. 12 yaşındaki Shanta Akhter, okula gitmek için hazırlanıyor, kardeşi ise işe gidecek. Çocukların ailelerine yardım için okulu bırakıp çalışmaya başladığı bu yerde Shanta şanslı azınlıktan.

Çünkü o yerel bir sosyal hizmet kuruluşu olan ‘Children’s Learning Centre’dan çalışan çocuklara yönelik eğitim yardımı alıyor.

(en)

‘Plastik kirliliği okyanuslar için iklim değişikliğinden daha zararlı’

Birleşmiş Milletler, bir kişinin her yıl 140 kilo plastik kullandığını tahmin ediyor. 6 milyon 400 bin ton plastikse okyanusa atılıyor. Çevreci kaptan Charles Moore denizlerin bazı kesimlerindeki plastik miktarının denizin ana besin maddesi olan planktonları geçtiğini ve plastiğin denizlerdeki gıda zincirine girdiğini söylüyor.

Okyanuslar bir zamanlar tertemizdi. Ama artık değil. Kaptan Charles Moore, plastik çağında yaşadığımızı söylüyor: “Yılda 250 ila 300 milyon ton plastik üretiliyor. Bu sayıyı daha iyi anlamak için şu örneği vereyim: her 2 yılda bir dünyadaki 7 milyar insanın toplam ağırlığı kadar plastik üretiyoruz.”

Moore, yeni kitabı “Plastik Okyanus”ta plastik ürünlerin yüzde 5’inden azının geri dönüştürüldüğünü, yüzde 3’ünün okyanuslara atıldığını, bu atıkların milyonlarca deniz canlısını öldürdüğünü söylüyor: “Yılda 100 bin albatros yavrusu mideleri plastikle dolduğu için ölüyor. Ayrıca her yıl 100 bin deniz memelisi plastik çöplere takılarak ya da dolanarak ölüyor.”

Hayatı okyanusta geçen, okyanusun değişimine tanık olan Moore, kitabında, 1997 yılındaki serüvenini ve nasıl tonlarca plastikle karşılaştığını anlatıyor. Büyük Pasifik Çöp Tarlası olarak anılan bölgede plastik miktarı plankton miktarını geçmiş durumda.

Algalita Deniz Araştırma Vakfı’nı kuran Moore, okyanuslardan örnekler topluyor. Moore, plastik atıkların okyanuslara nehirlerden, plajlardan ve gemilerde ulaştığını söylüyor: “Sadece donanmalar değil ticari gemiler de 1980’li yıllara kadar tüm çöplerini denizlere atıyordu.”

Moore bugün de her çeşit geminin uluslararası anlaşmaları ihlal ederek çöplerini okyanuslara boşalttığını söylüyor. Sentetik kimyasallar, tarım ilaçları, nükleer atıklar, sinir ve hardal gazları bunlardan bazıları.

Moore kendi yaşam alanının zarar görmesi yüzünden çok üzgün: “Sörf ya da yelken yaparken, yüzerken, kendi çocuklarımızdan, torunlarımızdan çok daha uzun süre ortalıkta dolaşacak çöpler görüyorum. Bu atıklar yüzyıllar boyu hiçbir yere gitmeyecek, hatta bunlara yenileri eklenecek.”

Hawaii’de bir kumsaldan aldığı kum örneklerini inceleyen uzman, kumun yüzde 90’ında plastiğe rastladığını söylüyor.

Kaptan Moore çevreci film yapımcısı Bill Macdonald’la plastiğin okyanusları nasıl ele geçirdiğini belgeliyor. Macdonald plastik duş başlığının içinde yaşayan bu ahtapotun görüntüsünü filme çekmiş: “Çöp dolu nehirlerin hiçbir güzelliği yok. Balıkçıllar etraflarında gezinen plastik köpüklerden korkuyor. Plastik eldiven yiyen martılar görüyorum. Hayvanlar eskiden doğal ordamda avlanmaya çalışıyordu. Şimdi doğal ortam sentetik atıklarla kaplı.”

“Plastik Okyanus” kitabında plastik kirliliğinin okyanuslar için iklim değişikliğinden daha zararlı olduğunu belirten Kaptan Charles Moore hayatın başlangıç noktası olan okyanusların gelecek nesiller için koruma altına alınması çağrısında bulunuyor.

(Voa)