Ana Sayfa Blog Sayfa 4945

Başbakan Van’dayken, 6 yaşındaki Deniz soğuktan öldü

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bugün ziyaret ettiği Van’da kendisini dinlemeye gelen depremzedelere ve partililere şunları söyledi:

Üniversite öğretim üyeleri ve memurların Van’ı terk etmek gibi bir istekle kendilerine gelmemesini isteyen Başbakan Erdoğan şöyle konuştu: “Öğretim üyeliğini bırakacaksa bilemem. Yüzüncü Yıl Üniversitesi’ni bırakıp başka bir yere gitmek isterse izin vermeyiz.

Profesörü, Doçenti bu tür bir şeyde terk etmek isterse vatandaşımız ne yapacak.”

Aynı uyarıyı devlet memurlarına da yapan Erdoğan, “Bizden bir şey beklemesinler. Kederde yasta beraber olacağız ve bugünleri aşacağız” dedi.

Simav’daki kalıcı konutların gelecek hafta teslim edileceğini açıklayan Başbakan, Vanlılar’a sabır çağrısında bulundu:
“Şu kış günlerinde biraz darda kalacağız, zorda kalacağız. Ama çadırda ama konteynırda, tüm imkanlarımızı seferber edeceğiz.

Eksiklerimiz var, doğrudur. Kolay değil, büyük bir felaket yaşadık. Bir anda değil ama süratle inşaatlara başlayıp. Hedefimiz Ağustos sonuna kadar kalıcı konutları bitirmek.”

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bunları söylerken, yine Van’da başka bir olay yaşandı. Ana akım medyanın her şey yolundaymış gibi gösterdiği Van’da bugün bir çocuk soğuktan donarak öldü.

Altı yaşındaki Deniz Olgun, kaldığı naylon çadırda, soğuk havaya daha fazla dayanamayarak hayatını kaybeti.

Deprem sonrasında sağuk nedeniyle hayatını kaybeden üçüncü çocuk olan altı yaşındaki Deniz Olgun’un naylon çadırda 18 gün yaşadığı ve soğuktan bu nedenle korunamadığı ortaya çıktı.

Acılı baba Enver Olgun, yaşanılan dramı, minik Deniz’in ölümünü şöyle anlattı:

“Naylonun altındayız, depremden beri. Kaç defa dilekçe verdim, kaç defa gittim bana çadır vermediler. Ben de gittim metre ile naylon aldım ve 12 nüfusuma bir çadır yaptım. Soğuk naylon dinlemiyor. Çocuk zaten özürlüydü. Soğuk aldı önce Erciş’te Sahra Hastanesi’ne götürdüm. Dediler ki bu çocuğun yoğun bakımda yatması gerekiyor, bizi Bitlis’e, Bitlis’ten de Batman’a gönderdiler ve çocuk orada hayatını dün kaybetti. Ben şimdi geri kalan nüfusumla tir tir titriyorum. Bize yardım edilsin. Çocuğumu aldım, Erciş’te defnettim. Depremde amca tarafından akrabalarımı kaybettim. Allah bize yardım etsin.

Baba Enver Olgun ise hala naylon çadırda 11 kişi ile yaşamını devam ettiriyor.

(Ajanslar, Yeşil Gazete)

TÜYAP Kitap Fuarı kapılarını açtı

Beylikdüzü TÜYAP fuar alanında düzenlenen 30. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı kapılarını kitapseverlere açtı. Siyasilerin de katıldığı açılış töreni sonrası standlar ziyaretçilerin ilgisine sunuldu.

30. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı TÜYAP’ta kapılarını kitapseverlere açtı. Fuarın açılışına yerli ve yabancı çok sayıda yazar katıldı.

Konuşmaların ardından fuarın açılış kurdelesi kesildi. Fuarda yediden yetmişe her kesime hitap eden yüzlerce kitabın yer aldığı standlar bulunuyor. 20 Kasım`da kapanacak fuarda her gün ünlü yazarların imza günü etkinlikleri olacak. Söyleşiler ve tematik etkinlikler de fuara renk katacak.

Trans, Onurlu ve Türkiyeli

“Trans, Onurlu ve Türkiyeli: Sosyal Adalet İçin Sanatsal Bir Müdahale” sergisi, dün oldukça yoğun bir katılım ile kapılarını açtı.

Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi, İstanbul LGBTT Dayanışma Derneği, Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği, İnsan Kaynağını Geliştirme Vakfı ve Güney Afrikalı sanatçı Gabrielle Le Roux’un bir araya gelişiyle ortaya çıkan multi-medya sergi 11-30 Kasım tarihleri arasında Cezayir Apartmanı’nda* üç ayrı salonda görülebilir. Serginin bir kopyası da, 16-30 Kasım arasında Ankara’daki KuirFest** kapsamında sanatseverlerle buluşacak.

Sergide 17 portre ve 18 video çalışması yer alıyor. Çalışmalar, Türkiye’nin 5 şehrinden 18 trans insan hakları aktivistinin portrelerinden ve öykülerinden oluşuyor. Ayrıca, resmedilen trans bireyler, vermek istedikleri mesajları kendi portrelerinin üzerine eklemişler.

Küratörlüğünü Milen Nae’nin yaptığı serginin açılışından önce bir panel gerçekleştirildi. Pek çok kişinin yerde veya ayakta takip ettiği panelde, serginin oluşturulmasında işbirliği yapan sivil toplum örgütlerinden temsilciler konuştu.

Şevval Kılıç, Murat Çekiç, Gabrielle Le Roux ve Aras Güngör

Panelin açılışını yapan Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Direktörü Murat Çekiç, “Sergiye gösterilen bu yoğun ilgi, aynı zamanda trans bireylerin haklarına yönelik bir ilgi.” dedi. Çekiç, ‘polise mukavemet’, ‘hakaret’ ve ‘kamu maluna zarar vermek’ suçlamaları ile yargılanan Pembe Hayat üyesi üç aktivistin mahkûm edilmelerinden UAÖ’nün duyduğu derin kaygıyı belirten, Türkiye yetkililerine gönderilmiş mektubu okuyarak***, yaşananları “tek sözcükle, zulüm” olarak gördüğünü ifade etti. Çekiç, cinsel yönelimi ve cinsiyet kimliği ne olursa olsun, insan haklarına ve eşitliğe inanan tüm insanları, Türkiyeli lezbiyen, gey, biseksüel ve trans bireyler ve onların örgütleri ile dayanışma içinde olmaya davet etti.

Sanatçı Gabrielle Le Roux, sergiye katkı sağlayan herkese teşekkür ederek, çalışmalarını bugüne getirenin, kişilerin kalplerinden gelen paylaşım olduğunu söyledi; “Herkes hayatını ve sevgisini koydu.” dedi. Le Roux, hak ve eşitlik mücadelesinin sadece İstanbul’da değil, Türkiye’nin pek çok bölgesinde gelişmekte olduğunu görmekten büyük mutluluk duymuş. Ona göre, trans bireylerin Avrupa ve Afrika’da olduğu gibi Türkiye’de de giderek güçlenen mücadelesini görmek son derece umut verici. Ancak, dünyanın birçok yerindeki insan hakları örgütleri, hala, trans bireylerin yaşadığı dehşet verici hak ihlallerini görmezden gelebiliyor.

Le Roux; portre, hikaye ve videoları meydana getirdikleri sürecin kendi içinde çok özel, yoğun ve kişisel bir seyahat olduğunu, bununla birlikte, Türkiye’deki trans bireylerin ailelerinin de hak mücadelesi için devrimci bir katkı yaptığını aktardı. Videolarda bu dönüştürücü süreci paylaşan ailelerin öyküleri izlenebilir.

İstanbul LGBTT Dayanışma Derneği’nden Şevval Kılıç, Le Roux’un geçen sene İstanbul’daki “Proudly African and Transgender” (Onurlu, Afrikalı ve Transgender) adlı sergisinden bugüne gelmenin kendisi için son derece heyecan verici olduğunu ifade ederek, “ Geçen sene Afrika’daki trans bireyleri biz burada görmüş, bu küresel mücadeleyi burada içselleştirmiştik. Şimdi benzer bir deneyimi Türkiyeli trans aktivistler üzerinden dünyanın pek çok ülkesindeki insan yaşayacak.” dedi.

Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği’nden Aras Güngör, salona girdiğinden bu yana beklemediği şekilde duygusallaştığını söyledi. “Sanırım öncelerinde daha az önemsemiştim, ama şimdi birlikte yarattığımız bu çalışmanın bende açtığı farklı pencerelerin farkında vardım.” diyen Güngör, Le Roux ile aralarındaki dil farklılığından hareketle, şimdi birbirini anlamak için İngilizce, Türkçe’de değil; ortak anlamlarda buluşabilmek gerektiğini söyledi. Güngör, aylar süren çalışmalardan sonra, yıllardır yan yana durduğu ve tanıdığını düşündüğü pek çok arkadaşını artık daha iyi anladığını düşünüyor . Güngör “Çabalarımızın, paylaşmak istediğimiz mesajların bir gün ölsek de, yenik düştüğümüzü sansak da, bir yerlerde yankılanmaya devam ediyor olduğunu bilmek harika.” dedi.

* Cezayir Apartmanı: Hayriye Sok. No:16 Galatasaray, Beyoğlu İstanbul

** http://festival.pembehayat.org/

** http://www.amnesty.org.tr/ai/node/1786

(Murat Köylü)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlaca yüzde 7 indirim

Artan ilaç harcamaları, hükümeti yeni arayışlara yöneltti. Son karar dün gece yürürlüğe girdi ve ilaç fiyatları düşürüldü. Tasarruf bir buçuk milyar liranın üstünde.

İlaç fiyatları düştü. İndirim oranı, eczanelerdeki satış fiyatı üzerinden yüzde 7 olarak belirlendi.

Karar, bu yıl ilaç harcamaları için ayrılan 15.6 milyar liranın daha yıl bitmeden aşılması üzerine alındı. Harcamalar 16.5 milyar lirayı aşınca, ilaç firmalarıyla yürütülen görüşmelerden “indirim” kararı çıktı.

İndirim, kamunun ilaca ödediği miktarı azaltacak. Eczacılar indirime karşı değil, ancak uygulamada bazı noktalara tepkili. Türk Eczacıları Birliği Genel Başkanı Erdoğan Çolak, “Fiyatı düşürüyorsunuz ama ucuzdan ziyade pahalı ilaca bir kayış var” değerlendirmesini yaptı.

Siyah gergedanların soyu tükendi

Soyu tükenen hayvanlar listesine son olarak, siyah gergedan eklendi. Sonuç, küresel düzeyde soyu tükenmekte olan bitki ve hayvan türlerine ilişkin yayımlanan raporda yer aldı.

Uluslararası Doğayı Koruma Birliği‘nin yayımladığı son rapor, birçok gergedan türünün soyunun tükendiğini ortaya koydu.

Batı Afrika’da yaşayan siyah gergedanların yanısıra Orta Afrika’da yaşayan beyaz gergedanların soyunun da tükenmiş olabileceği belirtildi.

Sadece Afrika kıtasındaki gergedanlar değil, Asya kıtasındaki gergedanlar da değerli boynuz ticareti yapan avcı çetelerinin hedefi.

Asya’da, Java adasında yaşayan Java gergedanın da soyunun tükendiğine inanılıyor. Zira Doğu Asya’da, gergedan boynuzu, geleneksel ilaç yapımında önemli bir rol oynuyor. Orta Doğu’da ise hançer sapı olarak kullanılıyor.

Bu nedenle de Uluslararası Doğayı Koruma Birliği raporunda gergedanları korumak için bir an önce önlemlerin alınması gerektiğinin altı çiziyor.

Raporda, dünyadaki memeli hayvanların yüzde 25’inin tamamen tükenme olasılığının bulunduğu da belirtiliyor.

(NTV)

“Bedelli yaşı 25 olacak”

Bedelli askerlik çalışmaları sürerken ortaya atılan yeni bir iddia binlerce genci heyecanlandırdı: Alt sınır 25 olacak!

Bedelli askerlikle ilgili yaş sınırının 25 olacağı öne sürüldü. 01.01.1986 doğumlu ve yukarısının yararlanacağı bedelli askerlik için bankaların da 60 ay vadeli kredi çalışması yaptığı bildirildi.

Vatan Gazetesi’nin haberine göre, ilk gündeme geldiğinde sadece 35 yaş üstü yükümlüleri kapsayacağı yönünde beklenti oluşmasına rağmen, yürütülen çalışmada çeşitli alternatifler üzerinde durulduğu, bedelli uygulamasının 25 yaş ve üstünü kapsayacak bir model üzerinde de durulduğu belirtiliyor.

Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz, bedelli askerlikle ilgili çalışmaların bayramdan sonra hız kazanacağını belirterek, 35 yaş üstü 200 bin kişinin bedelli askerlik konusunda hak sahibi olduğunu ifade etmişti.

Yılmaz, geçmiş bedelli askerlik uygulamalarından örnekler vererek yükümlü sayısından bedelli uygulamasından yararlananların oranının en fazla yüzde 21 olduğuna dikkat çekmişti. Bedelli askerlik konusunda yürütülen çalışmalarda 25 yaş ve üstünü kapsayan bir uygulamanın, pratikte yararlanan sayısı ile TSK’nın asker ihtiyacı üzerindeki etkilerinin de değerlendirildiği ifade ediliyor.

(NTV)

İki gazeteci de hayatını kaybetti

Van’da Bayram Otel enkazı altında DHA muhabiri Cem Emir‘in cansız bedeninin bulunmasından yaklaşık 5 saat sonra, yine DHA muhabiri Sebahattin Yılmaz‘a da ulaşıldı. Ne yazık ki Yılmaz da depremde yaşamını yitirmişti.

Van’da 9 Kasım’da gerçekleşen 5,6 şiddetindeki depremde yıkılan Bayram Otel’in enkazının altından, depremden üç gün sonra bir gazetecinin daha cansız bedeni çıkarıldı. Doğan Haber Ajansı muhabiri Sebahattin Yılmaz’a, aynı kurumda çalışan Cem Emir’in cansız bedenine ulaşılmasından 5 saat 20 dakika sonra ulaşılabildi.

DHA Van muhabirleri Gurbet Gökçe ve Feyat Erdemir, dostları ve meslektaşları Sebahattin Yılmaz’ın yaşamını yitirdiğini yazarken, belki de hayatlarının en zor haberine imza attılar. Gökçe ve Erdemir, Sebahattin Yılmaz ve Cem Emir’in ardından şöyle yazdılar:

“DHA Van Bürosu muhabiri Sebahattin Yılmaz ile DHA Diyarbakır Bürosu muhabiri Cem Emir, 23 Ekim’deki 7.2’lik depremde hasar gördüğü gizlenerek faaliyetini sürdüren, geçen çarşamba günkü 5.6’lık depremde de yerle bir olan Bayram Oteli’nin enkazında onlarca kişiyle yaşamlarını yitirdi. Sebahattin Yılmaz ile Cem Emir, çarşamba günü gün boyu deprem bölgesinde bakanların temaslarını ve diğer gelişmeleri izleyip haberlerini geçti. Saat 20.30 sıralarında döndükleri Bayram Oteli’nde günün son haber ve görüntüleri geçerken depreme yakalandı.

Yıkılan oteldeki enkaz altında kalan arkadaşlarımızın kurtarılması için, çeşitli illerden sevk edilen 800’e yakın kurtarma görevlisi, dondurucu soğuk ve kar altında 3 gün boyunca aralıksız çalıştı. Ancak tüm çabalara karşın maalesef onları kurtarmak mümkün olmadı.

Meslek yaşamlarında hafızalara kazınan haberlere imza atan, ödüller kazanan, göz bebeğimiz Sebahatin Yılmaz ve Cem Emir, artık DHA mensuplarının, meslektaşlarının ve sevenlerinin kalplerinde yaşayacak.”

Kültürel demir perde

Türkiye’de sorsan herkes ırkçılık karşıtıdır. Buna karşılık arkadaş sohbetlerinde Kürt sorununa dair ne zaman iki çift laf etsem, meseleyi “yalnızca kültürel” ele aldığım eleştirisi geliyor. Bakın ne söylüyorum da bu eleştiri geliyor.

Beyefendi geçmiş karşıma, giymiş Lacoste t-shirtü, Converse ayakkabıyı, ağzında hamburger, Türkçe, kendisine Kürt diyor. Ben de ona “sen Kürt değilsin. Kürt diye, Güney’in “Yol” filmindeki gibi, dağlarda özgürce at binen insana denir” diyorum. Kızıyorum, çünkü bence o halde kendisini “Kürt” olarak tanımlayan kişi nefret suçu işlenmesine veya şiddete ön ayak olur.

Bir de Türkiye’de kendisini Türk diye tanımlayanlar var –ki göyya fena sevdalılar bu işe… Onlara da “madem bu kadar Türk sevicisisin sayıları gittikçe azalan ve “Yüce Türk Devleti”nin yok saydığı Sarıkeçililer’e veya yörüklere katıl” diyorum. “Hiç olmadı, varolma mücadelesi veren bu gruplara bir desteğini görelim.” Yine de bu ikinci grup biraz daha haklı. En azından Türkçe konuşuyorlar ama bence, bunlar da şiddete ön ayak oluyor.

Malesef ırkçılığın-milliyetçiliğin ya da dönüştürüldüğü yeni anlamıyla etnisitenin ne kadar tehlikeli olabileceğini çağdaş batı dünyası 2. Dünya savaşı sonrası farkedip, önce bilimsel sonra entelektüel zeminde kültür kavramını öne çıkarıp, eski kavrayışları çöpe attıysa da; bizim tarih bilgimiz 1938’de son bulduğundan bu kavrayışlardan bihaberiz. Çağdaş dünya, ırkçılığı veya milliyetçiliği nefret suçu sayıp yasaklamış durumda. Biz ise sade FİFA maçlarında karşılaştığımız bu kavrayışı malesef götümüzden anlıyoruz.

Sanıyoruz ki dünya üzerinde ırklar veya milletler var. …Var ama, birbirimizin ırk veya milletine karşı hoşgörülü olmalıymış-mışız.

Hayır efendim öyle değil!

Meseleye ırk veya millet temelli bakmanın kendisidir ırkçılık. Eğer bu perspektifle bakarsan, ne kadar hoşgörülü olursan ol, kaçınılmaz olarak şiddeti çağırırsın. Milliyetçilik, dünya tarihinde, din üzerinden yaratılan şiddet ve sömürüye karşı çıkmak üzere 18. yy’da ortaya çıkarken, 20. yy ortasına kadar en kanlı savaşlara da sebep olmaktan geri duramadı. Bu sebeple kültür kavramı ortaya çıktı. Tabi bu ortaya çıkış, politik veya barışa hizmet etsin diye değil, bilimsel gelişmeler sebebiyle oldu ve içselleştirildi. O zamandan bu zamana kadarki veriler de bu kavramı doğruluyor. Çünkü bir Fransız geni ile bir Aborijin’in geni arasında fark yok! Ama Fransız kültürü ile Aborijin kültürü birbirinden ne kadar da farklı…

Bizde ise kültür sözcüğü ırk (kan) sayıltısının yanına iliştirilmiş ikinci hatta üçüncü dereceden önemli olan bir süsmüş gibi algılanıyor.  Oysa…

Kültür herşeydir ve kültürsüz insan yoktur. Yani yaygın kullanımıyla üniversite bitiren veya çok okumuş insana kültürlü denmez. Varoştaki ameleden, cemaatteki mümine, üniversite hocasından, rock yıldızına kadar herkes, kişi olarak kültürlüdür. Topluluk olarak ise kültürleri birbirinden, başta dil olmak üzere, giyim-kuşam, yeme-içme adetleri, oyunları, edebiyat-müzik-dans gibi sanatsal faaliyetleri ve her türlü simgeleri ile ayırt edebiliriz.

Kültürün ırksal kavrayışlardan en önemli farkı ise kültür öğrenilir. Anne babadan kanla devralınmaz. Ama anne-babadan öğrenilir. Bu sebeple çok iyi horon tepmeye meyilli bir Karadenizli, Brezilya’da doğsaydı çok iyi samba yapardı. Bu bir varsayım değil, net bir gerçeklik.

Yakın tarihlere kadar Kürt demek bile yasaktı. Buna karşılık Kürt sözcüğüne izin çıktığından beridir bu sözcüğü ırkçı veya milliyetçi Türk kavrayışının yanına, eş kavrayışla getirerek kaçınılmaz şiddetin de önünü açtığımızı anlamalıyız. İki ırkçı aynı ipte oynayamaz.

Bu yazıyı neden yazıyorum?

Çünkü Türkiye’de milliyetçi olmakla matah bir şey yaptığını düşünen ve bence şu an yaşanan şiddetin esas sebebi olan Türk milliyetçisi güruhları zaten geçtim, sol ve yeşil gruplarda bile Kürt sözcüğü benzer bir sayıltıyla kullanılıyor. Bir solcu veya yeşil, örneğin “Kürt kökenli” diye bir laf kullanamaz. Kullanmamalıdır.

Bu sebeple kültür kavramını ön plana çıkarmalı ve tek başına “Türkler” veya “Kürtler” demekten bile kaçınmalı, yada dikkatli davranıp bu sözcüklerle Türk Kültürünü veya Kürt Kültürünü işaret ettiğimizi her fırsatta açıklamalıyız. Çünkü Türkçe, kültür kavramına dilbilimsel olarak da çok uzak ve ne yazık ki çözüm sağlayamayacak sığlıkta. Örneğin İngilizce’de “French” sözcüğü Türkçe anlamıyla ikiye bölünmektedir. Bir tarafta kan sayıltısından hareket eden ve ırka işaret eden “Fransız” anlamına gelmekte, diğer yandan “Fransızca” dilini temsil etmektedir. Oysa İngiliz için bu sözcük, “Fransızca konuşan insan”ı göstermekte, ırk değil kültür farkını ön plana çıkarmaktadır.

Dolayısıyla Türk’ten, öncelikle “Türkçe konuşan insan”ı; Kürt’ten, “Kürtçe konuşan insan”ı, Laz’dan “Lazca konuşan insan”ı, Abhaz’dan “Abhazca konuşan insan”ı anlamaya başlayana kadar Türkiye toplumunun önünde uzun ve çetrefilli bir iletişim sorunu var. Eğer böyle anlarsak Anadolu kültürlerinin nasıl da hızla yok olduğunu daha net görebiliriz. Düşünün; Süryanice bilmeyen bir Süryani ne demektir? Veya böyle bir olgu var olabilir mi? Ya da Türkiye’deki Kürtler’in sayısını 25 milyon gösterenlere karşılık şöyle söylüyorum. Türkiye’de Kürtler’in hakları Kürt nüfus çok olduğu için değil, aksine çok az kaldığı için anayasal güvence altına alınmalıdır. Bu da  Kürt kültürüne jest olsun diye değil, devletin Türkiye’de yaşayan tüm kültürlerin varlığını koruması, hatta gelişmesine gerekli katkıyı sağlaması için yapılmalıdır.

Türkiye’de kritik bir dönemden geçiyoruz. Her politik grup, bugüne kadarki ezberlerini bir tarafa bırakıp, barış söylemini yeniden yapılandırmalı.

Yaşadığımız dünya hızla değişiyor. AkP iktidarı Türkiye’nin demir perdesini, küresel sermayenin yararına olacak şekilde olsa da kırdı. Ancak önümüzde devasa bir kültürel demir perde var. İktidar bu konuda kılını kıpırdatmıyor. Yeni dünya tektipleşmeye meylederken, hiç bir kültürün diğerinden üstün olduğu sayıltısına izin vermeyecek sağ duyuya da sahip. Küresel köye dönüşen yeni dünyada her kültür diğerleriyle iletişim halinde. Çokkültürlü ve geniş bir coğrafyaya sahip Türkiye ise, çokkültürlü dünyaya ayak uydurabilmesi için öncelikle kendisiyle barışmalı ve yeni anayasada milli-ırki-etnik tanımlamalardan hem uzaklaşmalı, hem de çokkültürlülüğün gelişip serpilmesine olanak sağlayacak önlemleri almakla yükümlü hale gelmelidir.

Yaşadığımız dünyada hiç kimse kendisini yalnızca tek bir kültürle tanımlayamaz. Bu ülkede yaşayan hiçbir yurttaşın da kendisini tek kültürle tanımlayamayacağını için için bildiğinden eminim. Sosyal medyada tüm dünyaca değişik varyasyonlarla paylaşılan aşağıdaki metni anarak kapatıyorum.

Your car is Japanese. Your Vodka is Russian. Your pizza is Italian. Your kebab is Turkish. Your democracy is Greek. Your coffee is Brazilian. Your movies are American. Your beers are German. Your shirt is Indian. Your oil is Saudi Arabian. Your electronics are Chinese. Your numbers -Arabic, your letters -Latin. And you complain that your neighbour is an immigrant? Pull yourself together! like if you’re against racism.

 

Muhabbetle…

Van kar altında, ölü sayısı 22

Van’da Çarşamba gecesi meydana gelen Richter ölçeğine göre 5,6 büyüklüğündeki depremden bu yana kurtarma ekipleri enkaz altından 30 kişiyi yaralı olarak kurtardı.

Bulunan ceset sayısı ise, biri Japon vatandaşı olmak üzere 22 kişi olarak açıklandı.

Kar yağışı ve soğuk hava, arama ve kurtarma çalışmalarını olumsuz etkiliyor.

(Ajanslar)

Kaçırılan deniz otobüsüne operasyon

Dün Kocaeli’nde yolcu ve mürettebatıyla birlikte bir deniz otobüsü kaçıran kişi, bugün sabaha karşı güvenlik birimlerinin gerçekleştirdiği bir operasyonda yakalandı.

Güvenlik güçleri yakalanan kişinin 1984 doğumlu Mensur Güzel olduğunu açıkladı.

Bu kişinin PKK‘nın Kocaeli Gençlik sorumlusu olduğu ileri sürülüyor.

Kocaeli’nde kaçırılan deniz otobüsü ile ilgili bekleyiş yaklaşık 12 saat sürdü.

Eylemci Kocaeli’de saat 17.45 sularında kaçırdığı deniz otobüsünü bir süre İzmit Körfezi’nde dolaştırdı.

Bu arada yolcuların ve mürettebatın silahlarını topladığı ve polisi arayarak üzerinde bomba olduğunu söylediği belirtildi.

Gemide toplam 18 yolcu, 4 mürettebat iki de stajyer bulunuyordu.

Kartepe adlı deniz otobüsü yakıtının bitmesi üzerine Silivri Selimpaşa açıklarında demirledi.

Gemiyi kaçıran eylemci kaptan aracılığıyla yakıt ve yiyecek istedi.

Polis ve salih güvenlik birimleri deniz otobüsünün çevresinde geniş güvenlik önlemleri aldı.

İstanbul Terörle Mücadele ve deniz birliklerine bağlı SAT komandoları ile tüm emniyet birimleri operasyon için ortak çalışma yürüttü.

Gece boyunca sesiz bekleyiş sürdü herhangi bir hareketlilik yaşanmadı.

Ancak sabah saatler TSİ 5.35’i gösterirken eylemcinin yorgunluk eşiği de dikkate alınarak operasyon başlatıldı.

Yaklaşık 10 dakika sonra da deniz otobüsünü kaçıran bir kişinin öldürüldüğü açıklandı. Operasyon sırasında herhangi bir çatışmanın olmadığı belirtildi.

Operasyon ardından yolcular ve mürettebat sahil güvenlik botlarıyla tahliye edildi.

Silivri Devlet Hastanesine götürülerek sağlık kontrolünden geçirilen yolcuların sağlık durumlarının iyi olduğu söyleniyor.

Yolcular Silivri İlçe Emniyet Müdürlüğü’nde polisçe ifadeleri alındıktan sonra evlerine gönderilecek.

(BBC, Yeşil Gazete)