Ana Sayfa Blog Sayfa 4922

Nükleer enerji karşıtlığı siyasetin belirleyicisi oluyor – Pelin Cengiz

Japonya’da yaşanan deprem ve tsunami felaketi sonrası özellikle gelişmiş ülkelerin nükleer enerji santrallerine olan yaklaşımı ve konuyla ilgili gelişmelere yönelik algısı büyük oranda değişti. Biz de ise pek yeni bir durum yok. Geçen hafta Enerji Bakanı Taner Yıldız, ekonomik gelişmişlik ve kalkınmanın ölçüsünü nükleer santral sahipliğine indirgeyerek yaptığı kıyaslamada, “Nükleer santraller keşke 30-40 yıl önce kurulsaydı, bırakın enerji fiyatlarını, sanayinin durumu şu anki durumun belki iki üç katı olurdu” gibi absürt bir çıkarsamada bulundu. Petrol zengini Arap ülkeleri neden kendi başlarına kalkınmakta zorlanıyor acaba? Bakan bununla da yetinmeyerek, nükleer güç santrallerine elektrik üretimi açısından bakılmaması ve sanayileşmenin önemli bir kalemi olarak görülmesi gerektiğini ifade etti. İsteriz ki o ‘keşke’nin içine yenilebilir enerji türleri de dahil edilmiş olaydı… Enerji, siyasetten ve hamasetten arındırılmış bir sektör değil, bunun örnekleri pek çok. Ancak, artık siyasetin belirleyici unsurlarından birinin de ekoloji olduğunu görememek, 30-40 yıl önceki siyasetçi modeline tekabül ediyor. İnsana ve çevreye yönelik ciddi tehlikeler oluşturan, ekolojik dengeye zaran veren enerji türlerinin artık koşulsuz kabulü diye bir durum söz konusu değil. Son dönemde özellikle nükleer santraller gelişmiş ülkeler tarafından sorgulanıyor, yatırımlarda yenilebilir enerji türlerine yönelik paylar artıyor.
Bakalım Avrupa’ya. Enerji ihtiyacının yüzde 80′ine yakınını nükleer santrallerden sağlayan Fransa’da nükleer endüstrinin lobi gücü haliyle çok yüksek. Fakat, Fukushima felaketi ve ardından Almanya’da kamuoyunun baskısıyla nükleer santrallerin kapatılması kararı, Fransa’da nükleer enerji karşıtlarının seslerini yükseltmesine yol açtı. Hatta artık siyaseten nükleer enerji karşıtlığının veya yandaşlığının halk nezdinde önemli bir parametre olarak ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Fransa özelinde bakarsak, siyasi partilerin hemen hepsi bir şekilde enerji politikalarında değişime giderken, Cumhurbaşkanı Sarkozy ve hükümetinin enerji politikası giderek yalnızlaşıyor. İş artık nükleer olsun mu olmasın mı noktasından, nükleer enerji santrallerinin orta vadede kapatılmasını isteyenlerle, bu enerji türünün payını azaltmak isteyenler noktasına evriliyor.

Çevreci sosyalizm
Nisan-Mayıs 2012’de Fransa’da yapılacak başkanlık ve parlamento seçimleri öncesi Sosyalist Parti ve Yeşiller, genel seçimlerde birlikte hareket etmek için en sonunda anlaştı. Yeşiller, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Sosyalistlerin adayı François Hollande’a destek verecek. Dolayısıyla, Sosyalistlerin kazanması halinde, farklı bir politika uygulanacağı kesin. Çünkü, geçen haftaki anlaşmaya göre, iki tarafta da yeni bir ekonomik, sosyolojik ve ekolojik modelin benimsenmesi konusunda istek ve kararlılık gösteriyor. Hedef, hayata geçirilecek bir enerji dönüşümü yasasıyla 2025’te nükleer enerjiyi yüzde 50’ye indirmek, 24 adet nükleer santralı kademeli olarak devreden çıkarmak ve yeni proje geliştirmemek üzerine kurulu. Kimi çevreciler ve nükleer karşıtları tarafından yetersiz bulunan bu anlaşmaya rağmen yine de ezberi bozulan Sarkozy’nin söyleyebildiği tek şey, “nükleer enerji üretimini düşürmek çılgınlık” ve bizim siyasetçileri hatırlatan “mum devrine mi döneceğiz” şeklinde oldu. Yetmedi, nükleer uzmanları da dahil herkesin lüzumsuz olarak nitelediği yeni bir nükleer santral sözü verdi.
Halbuki yakınlarda BBC’nin 23 ülkede yaptırdığı bir araştırma, kamuoylarının artık yeni nükleer santraller istemediğini ve nükleer enerjiye güvenmediğini açık bir şekilde gösteriyor. Araştırmaya göre, Türklerin yüzde 41’i nükleer enerjinin tehlikeli olduğunu, dünyadaki santrallerin en kısa sürede kapatılması gerektiğini düşünüyor.
Yüzde 32’lik bir kesim ise dünyada var olan nükleer santrallerin kullanılmasını ancak yenilerinin yapılmamasını istiyor. Yani toplamda yüzde 73, yeni nükleer santrallere karşı. Araştırmaya göre, Almanya’da nükleer enerjiye muhalefet altı yıl önce yüzde 73 iken şimdi yüzde 90. Nükleer santral karşıtlığı Fransa’da yüzde 66’dan yüzde 83’e, Rusya’da yüzde 61’den yüzde 83’e yükselmiş durumda. Varolan santrallerini hemen kapatmaya en istekli ülkeler Almanya ve İspanya. Santrali olmayıp da isteyen ülkelerin başını Nijerya, Gana ve Mısır gibi ülkelerin çekiyor olması da araştırmanın ilginç notu. Fransa’da IFOP’un (Institut Français d’Opinion Publique) temmuzda yaptığı bir araştırmada “Yenilenebilir enerjiyle tüm ülkenin enerji ihtiyacı karşılanabilir mi” sorusuna halkın yüzde 52’si evet demişti. Bu oran Almanya ve İspanya’da yüzde 70, İtalya’da yüzde 72’ydi.
Tüm bu gelişmelerin özeti, Fransa’da uzun vadede nükleer enerjiden vazgeçilmesi için mücadele eden yeni siyasetçiler iktidara gelebilir. Dünyanın en fazla nükleer enerjiye bağımlı bir ülkesi bu enerjiden çıkış için yeni yollar ararken, Türkiye’nin siyasetçilerinin nükleer ısrarı ve toplum seviyesinde hiçbir ciddi tartışma olmaması açıkçası sırıtıyor.
PELİN CENGİZ/KULİS TARAFI

O yüzler hala gülüyor – Yıldırım Türker

 

Bu çok mutlu ve gururlu beş Türk zabitinin fotografını görmüş olabilirsiniz. Bütününde ortalarında tuttukları bir ‘düşman’ kellesi var.
Dersimli bir Kürdün kesik başı. Ben de resmin orasını kestim.
Yedi tül dansına vakitleri yok. Kesik başı, besbelli körüklü bir makineye tutuyorlar. Zaferlerinin nişanı olarak.
Konumuz Dersim.
1937 yılının katliamını henüz konuşabiliyoruz. Büyük acılar ve onca kanla vardık bu noktaya. Kürtleri yok sayarak başladığımız bu serüvene on binlerce Kürdün katledilmişliğinin kabulüyle devam ediyoruz.
Katliam gerçeğiyle yüzleşme yordamımız, memleketimizde siyaset alanının kilitlenmişliğini gösteriyor.
CHP’nin İnönü’sü mü, muhafazakarların Bayar’ı mı sorumluydu? Aksi mümkünmüş gibi, Atatürk’ün haberi var mıydı? Yoksa çevresini saran gözü kanlılar tarafından faka mı bastırılmıştı?

Bütün bunların ortaya dökülme üslubunda, siyasi rakiplerin suçu birbirlerinin üstüne atma çabası gözlemleniyor elbet. ‘Sen özür dile. Asıl sen dile.’ Makamı bir utanmazlıktır gidiyor.
Bir kere Başbakan’ın meydan okurcasına kibirli bir dille, ‘hadi bakalım, özür diliyoruz, sizden mi korkacağız’ tarzı özürü seçim öncesinde barış çiçekleri açarken dile getirmiş olduklarının devamıydı.
Ama özür elbette öyle dilenmez. Başbakan’ın ellerini kavuşturmuş karşısında hazırolda bekleyen danışmanlarını görevlendirmesi gerek. Tarihin böylesi korkunç yaraları karşısında devlet büyüklerinin özür dilemeleri ve bunun anlamı üstüne bir araştırma yapıp beyefendiyi uyarmaları gerekiyor.
Öte yandan Kılıçdaroğlu namıyla maruf parti liderinin yüz kızartıcı çırpınışları da resme iyice kirli bir hava katıyor.

Öymen’in tasfiyesinin CHP’ye şuncacık bir fark getirmemişliğinin kanıtıdır.
Hani özbeöz Türk, kafasına keçe külah yaraşır Onur Öymen, o sanki ardından başkası konuşuyormuşçasına puslu ve derinden sesiyle anaların acılarını bu kadar da abartmamamız gerektiğini hatırlatıyordu. AKP’nin açılım döneminde. Onun dünyasında, anaların görevi yas tutmak, gençlerinkiyse şehit olmaktı. Yani işlerin doğal akışı buydu. Anaların gözyaşları ayaklarımıza pranga olsaydı şimdiye kadar hiçbir sorunu çözemezdik deyip Dersim Katliamı’nı örnek alınası bir durum olarak gösteriyordu.
Onur Öymen’in böylesine cüretkâr olabilmesinin altında ne yatıyordu dersiniz? Büyük ihtimalle Atatürk’ün bu katliamda üstlenmiş olduğu rol.
“Sorumluluğu üzerime alıyorum. Vuracağız Dersim’i” demişliği, manevi kızı Sabiha Gökçen’in bombardıman uçağının pilotu olarak kahramanlığa adım atmışlığı, operasyonu yürüten askerlere taktığı madalyalar besbelli Onur Öymen’e Atasının izinde, doğru yolda olduğu hissi veren referanslardı.

Işıl ışıl gözler
Ama yukarıdaki fotograftaki yüzlere bakmanızı istiyorum asıl.
O ışıl ışıl gözlere. Gülen yüzlere.
Bundan on onbeş yıl önce benzerlerini görmüştük. Güneydoğu’da öldürdüğü gerillanın kafasına basarak poz veren gülen çehreleri göreniniz unutmamıştır.
Bana Hrant’ın katiliyle gurur pozu veren polisleri de hatırlatıyor bu mutlu yüzler.
Sıkılan çıbanın verdiği rahatlık var o yüzlerde. Alanını korumuş, kanı kirli, dili zehirli olanı yok etmiş, vatanına hizmet etmişlerin huzuru.
Şimdi, Dersim katliamının anısı önünde tepişenlere baktığımızda henüz katliam burcundan çıkamamış olduğumuzu görüyoruz. Onur Öymen’in açıkça dile getirmiş olduğu, şimdi hükümetin seçmiş olduğu yolun ta kendisi. Kılıçdaroğlu da Erdoğan kadar nefret ediyor Ermenilerden.
Kemalistler bilge Atalarının marifetini yeni duymuş gibi yapıyorlar. Kimileri ‘o zamanın koşullarından’, Kürtlerin de Ermeniler gibi kalleş olduğundan filan dem vuruyor.
Herkes öfkeli ama kimsede utancın en uzak izi yok.

AKP, Dersim katliamını üstündeki CHP damgasına bakarak özür dilenesi buluyor.
Sivas ve Maraş katliamlarıyla ilgili özrü de artık onların kim bilir daha kaç on yıl sürecek iktidarlarından sonraki hükümet başkanı diler.
CHP de sıkıştığı yerde Sivas ve Maraş’ı hatırlatıyor zaten. AKP önce Sivas ve Maraş için özür dilemeliymiş. Buradaki öncelik hesabının aritmetiğini kavrayamasak da CHP aslında AKP’nin zayıf noktasının da bu katliamlar olduğunu ilan etmiş oluyor.
Ardında örtbas etmek için çırpındığı bir katliam olmayan siyasi taraf yok. Olanın da sesi işitilmiyor.
Kürtler hala kanlı çıban.
Kemalist asker için de. Müslüman polis içinde.
Ve yukarıda gördüğünüz yüzler hala gülüyor.

Ermeni aydınların sözü
Arat Dink, Garo Paylan, Hayko Bağdat ve Markar Esayan, bir metin kaleme almışlar. Bu metni paylaşmak istiyorum. Adı ‘Partının itibarı, devletin itibarı, insanlığın imtihanı”
“CHP Tunceli milletvekili Hüseyin Aygün’ün Dersim katliamıyla ilgili “CHP’nin katliamın faili, Atatürk’ün de gözlemcisi olduğu” beyanı başta Dersimli lider Sn. Kılıçdaroğlu olmak üzere tüm ilgili çevrelerde “infial” yarattı.
Partinin ve Atatürk’ün itibarını korumak ve kollamakla başlayan süreç, “bunlardan bahsedenlerin asıl niyetinin ne olduğunu faş etmeye” ve en nihayetinde gözümüzün içine baka baka yalan söylemeye kadar uzandı.
Anlaşılan o ki kolay kolay teslim edilmeyecek olan partinin ve devletin itibarı, binlerce sivil Anadolu insanının bir mezbahada katledilir gibi yok edilmesinden, yüzümüz kızarmadan detaylarını konuşamayacağımız bir zulmün insanlığımıza bıraktığı utanç duygusundan daha güçlü ve daha gerçektir.
Üstelik bu acıyı konuşmaktan men ettikleri gibi, yakında Ermeni Diasporası gibi davranma ihtimalinin hükümeti bekleyen istikbal olduğu korkusunu da bir anda salıverdiler üstümüze.
Yazıklar olsun.

Sn. Başbakan yakın tarihimizde iz bırakacak bir çıkışla katliam hakkında tartışılmaz deliller sundu ve devlette devamlılık vardır düsturu ile özür diledi.
Açıkcası hepimizi heyecanlandıran bir çıkıştı.
Maalesef heyecanımız kursağımızda kaldı.
Çünkü, hemen ardından kendisine yapılmış “çok ağır hakarete” istinaden ekledi:
“Beni Ermeni Diasporasına benzetenin alnını karışlarım.”
Mealini  şöyle okuyoruz;
İç siyasette yeri geldi, cinayetlerden cinayet beğendik, ölülerimizden birine uygun mezar yaptık.
Fakat Ermeninin ölüsüne dua etmek sadece bizi değil, devletin itibarını da aşındırır.
Bu topraklarda sığdıramadığımız, dünyanın dört bir tarafına dağılmak zorunda bırakılan Malatya’lı, Sivas’lı, Dersim’li, Bursa’lı, Diyarbakır’lı Anadolu çocuklarının silüetine benzetilmek küfürdür, kafirdir.

Sayın Başbakan size de yazıklar olsun.
Biz aşağıda imzası olanlar, iktidara sahip olan veya onun en yakın alternatifine bu tarihi süreçte belirtmek isteriz ki; peşine düştüğünüz itibar ancak insanlığın yaşamına, çocuklarımızın geleceğine, geçmişimizin huzuruna, katledilenlerin onuruna temas ederse kıymetlidir.
Ermeniye benzeyenin değil, bilakis Ermeni olanın bu topraklarda eşit,  mutlu ve onurlu bir yaşam sürdürebileceği bir siyasi üslup istiyoruz.
Bir halkın adının anons edilme biçiminin Trabzon Pelitli’de nasıl tınladığını bir düşünün.
Dillerde hakaretin “Ermeni dölü”nden “Ermeni diyasporası”na evrilmesinin, zihniyeti örtmeye yetmeyeceğinden emin olabilirsiniz. İşini daha titiz gören bir ayrımcılık, memnuniyet değil, ancak tedirginlik sebebi olabilir.
Irkçılığın, ayrımcılığın normalleşerek görünmez hale geldiği, “dil sürçmesi” gibi bile algılanmadığı bir iklimde kocaman bir suç işleniyor.
Bu suç sizindir.
Yakın tarihimizde usulüne göre gömülmemiş yüzbinlerce insanın failleri ile kurduğunuz bağın üzerinize yapışmış edası, yakın geleceğimiz için en büyük tehdittir.”

 

Yıldırım Türker – Radikal

 

“Kardeşlik, adalet, barış” sesleri Taksim meydanında yankılandı

“Kardeşlik, Barış, Adalet” sloganıyla dün İstiklal caddesinde yapılan yürüyüşe yaklaşık 2 bin kişi katıldı. “Kardeşlik, adalet, barış/ Biratî, Dad, Aştî” ana pankartının arkasında yürüyen göstericiler, Kürt sorununda adalet ve barış talep ettiler.

Barış İnisiyatifleri tarafından düzenlenen yürüyüş Tünel meydanından başladı. Taksim’e kadar coşkulu slogan ve alkışlarla süren yürüyüşte “Ölüm değil çözüm”, “Yaşasın halkların kardeşliği”, “Biji biratiya gelan”, “Kürt halkına özgürlük”, “Barışalım yeter”, “Savaşa karşı, ırkçılığa karşı, faşizme karşı, barış”, “Tutuklanan arkadaşlarımız serbest bırakılsın”, “Kürtler Kürtçe konuşur” sloganları atıldı.

Eyleme İstiklal Caddesi’ndeki yurttaşların büyük destek verdiği gözlendi, Türkçe ve Kürtçe atılan barış sloganları çevreden alkışlarla karşılandı.

Barış yürüyüşüne İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, BDP eski milletvekili Ufuk Uras, Yeşiller Partisi eşsözcüsü Ümit Şahin, Ferhat Kentel, Ferda Keskin, İhsan Eliaçık, Roni Margulies gibi öğretim üyesi ve yazarlar, Zeynep Tanbay ve Feryal Öney gibi sanatçılar da katılarak destek verdi.

Taksim Meydanı’na gelindiğinde okunan basın açıklamasında, savaşın işçilerden, öğrencilerden, kadınlardan, Kürtlerden, Türklerden, azınlıklardan, dindarlardan, sanatçılardan, en başta yaşamı, ama mutlaka bir şeyleri alıp götürdüğü vurgulanarak şöyle denildi:

“Savaşa, savaş tacirlerine, savaş kışkırtıcılarına karşı barışın sesini yükseltmeye, barış iklimini daim kılmaya çalışıyoruz. Bombardıman gürültülerini bastırmak, çatışmaları sona erdirmek, çocukların ölmesini, daha fazla kan akmasını engellemek için feryat ediyoruz.”

“Çözüm diyalogda, çözüm müzakerede!”

Küresel-Bak’tan Yıldız Önen tarafından Kürtçe , Mazlum-Der’den Avukat Mehmet Ali Devecioğlu tarafından Türkçe okunan basın metni şöyle devam etti:

“Biz kardeşlik istiyoruz!

Biz adalet istiyoruz!

Biz barış istiyoruz!

Eşit koşullarda kardeşlik, mutlak adalet, onurlu barış istiyoruz!

“Çözüm diyalogda, çözüm müzakerede!” diye haykırıyoruz…

“Barışın formülü çok da karmaşık, çok da belirsiz değil” diyoruz. Birçok mecrada, birçok kesim uzun süredir dile getiriyor, biz tekrarlıyoruz:

KCK adı altında tutuklanan siyasetçiler serbest bırakılsın.

Terörle Mücadele Kanunu ve özel yetkili ağır ceza mahkemeleri yürürlükten kaldırılsın.

Yeni anayasayı hiçbir baskı ile karşılaşmadan özgürce tartışabilmek için, mutlak ifade özgürlüğü yasalarla güvence altına alınsın.”

Eylem çağrısını Antikapitalist Öğrenciler, Barış Hareketi, Barış İçin Gençlik Girişimi, Barış İçin Kadın Girişimi, Barış İçin Sanat GirişimiBir Göz de Sen Ol İnisiyatifi, Blok Akademi Grubu, Demokrasi ve Özgürlük Hareketi, Doğu Güneydoğu Dernekleri Platformu, Durde, Emek ve Adalet Platformu, Evrensel Kültür Dergisi, İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi, Kalplere Sevinç Bırakanlar İnisiyatifi, Küresel BAK, Küresel Eylem Grubu, Kürt Yazarlar Derneği, Mavera Gençlik Hareketi, MAZLUMDER, Özgürlük İstiyoruz İnisiyatifi, Sol Arayış, Tiyatro Eleştirmenleri Birliği ve Türkiye Yazarlar Sendikası’ndan oluşan Barış İnisiyatifleri organize etti.

Eylemde son sözü alan Sırrı Süreyya Önder ise, barışın ve kardeşliğin ancak böyle güçlü ve kararlı seslerle kazanılabileceğini söyledi.

(Yeşil Gazete)

Lüfer katliamının sorumlusu kabzımallar mı?

Yeşil Düşünce Derneği ve Slow Food Fikir Sahibi Damaklar grubu işbirliğiyle düzenlenen panelde sürdürülebilir balıkçılık konusu tartışıldı. Balıkçılıkta balık hallerinin, kooperatiflerin ve kabzımallık müessesinin ele alındığı konuşmalarda gelecek kuşakların da balık yiyebilmeleri için uygulanması gereken politikalar ele alındı.

İstanbul Balık Hali müdürü Arif Eker İstanbul halinden senede 40 000 ton su ürünü geçtiğini belirterek fiziksel imkanlarının yetersizliğini dile getirdi. Gürpınar’da yapılacak yeni balık hali ile balık kapasitesinin 100 000 tonu geçebileceğini, balıkçılarla perakendecileri internet ortamında buluşturarak kabzımalları ortadan kaldırmayı planladıklarını belirtti.

Sarıyer Belediyesi’nden uzman İnan İzci yerel düzeyde balıkçılığın dönüşümü üzerinde çalıştıklarını, aracıları ortadan kaldırmak üzere kooperatiflere balık tanzim satış yeri ve saklama imkanları vermeyi düşündüklerini söyledi.
İstanbul il Tarım Md. yetkilisi İrfan Soysal ise kendi denetimlerinin yetersiz olduğunu, bu konuda tüketicilere büyük görev düştüğünü ve avlanma boylarına ve sezonuna uymayan balıkları satın almamalarının usulsüz avlanmanın önündeki en büyük caydırıcı olacağını ifade etti.

İstanbul Su Ürünleri Kooperatifleri başkanı Erdoğan Baykal konuşmasında kabzımallık sisteminin balıkçıların en büyük düşmanı olduğunu vurguladı.Kabzımalların balıkçıları borçlandırarak istedikleri gibi piyasayı belirlediklerini ve borçlu balıkçıları çaresiz bırakarak çinekop avlamaya zorladıklarını iddia etti.

Balıkçılığın bu haliyle sürdürülemez olduğu konusunda mutabık kalan konuşmacılar, bu sistemde hem balıkçıların mağdur, hem de denizlerdeki balık varlığının büyük tehdit altında olduğuna işaret ettiler. Çözüm için öncelikle kabzımallık müessesesinin kaldırılması gerektiği vurgulandı ve kooperatiflerin güçlendirilerek  balıkçıların maddi olarak kabzımallara bağımlılığın ortadan kaldırılması istendi. Yerel yönetimlerin kooperatiflerin doğrudan satış yapmalarına imkan sağlamalarının da sorunun çözümüne katkı sağlayacağı görüşünde uzlaşma sağlandı.

( Yeşil Gazete )

Yeşiller ve EDP: Kadına şiddet erkeklikse, erkekliği reddediyoruz

Eşitlik ve Demokrasi Partili (EDP) ve Yeşiller Partisi‘nden bir grup erkek, “25 Kasım Dünya Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele Günü” dolayısıyla Galatasaray Meydanı’nda basın açıklaması yaptı. Kadına uygulanan şiddet erkeklikse, erkekliği reddediyoruz” yazılı pankart açtı.

EDP ve Yeşiller Partisi üyesi bir grup erkek, “25 Kasım Dünya Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele Günü” dolayısıyla kadına yönelik şiddeti kınamak için Galatasaray Meydanı’nda toplandı. “Taciz ve Tecavüz Erkeklikse Erkekliği Reddediyoruz!”, “Kadına Şiddet Erkeklikse Erkekliği Reddediyoruz!” sloganlar atan grup, “Tecavüz erkeklikse erkekliği reddediyoruz”, “Taciz erkeklikse erkekliği reddediyoruz’ yazılı dövizler taşıdı.

Grup adına basın açıklamasını okuyan Cahit Ataş, kadına yönelik şiddet istatistiklerinin her geçen gün arttığını belirtti. Ataş, “Erkekler, namus, töre genel ahlak vb bahanelerle günde 5 kadın öldürüyor. Halen sürmekte olan bu katliamın, bu nefretin failleri hemcinslerimizdir.” dedi.

Erkekliğin toplumsal olarak koca, baba, kardeş, ağabey, sevgili asker adı altında kadının koruyucusu namusun bekçisi olarak biçimlendirildiğini söyleyen Ataş, “Biz kimsenin namusunun bekçisi değiliz! Kadının bedeni üzerindeki yegane söz hakkı kendine aittir. Kamuoyunda utanç davası olarak bilinen N.Ç. davasıyla bir kez daha gördük ki devlet de yargı da onun kolluk kuvvetleri de erkektir; erkek egemenliğinden taraftır! Yargı-devlet-polis; cinayetlerin, tecavüzün failleridir, suç ortaklarıdır. Biz bu suça ortak olmayacağız!” şeklinde konuştu.

Devletin şiddete maruz kalan kadına söz hakkı tanımadığını iddia eden Ataş şöyle konuştu: “Kutsal ailenin devamlılığını daha mühim görüp kadının insan haklarını salt bir teferruat olarak sayıyor. Bu anlayışla uzlaşmamız mümkün değildir, bu anlayış kadına; iyi asker-vatandaş yetiştiren anne, kocasının sözünden çıkmayan sadık-namuslu eş rolü dışında toplumsal-siyasal-ekonomik hayatta rol tanımayan zihniyetin basit bir tezahürüdür. Bu tezahür, günde 5 kadının öldürülmesine sebebiyet veriyor.”

(Demokrat Haber)

Gerzeliler yaşamı savundu

Gerze‘de bugün Türkiye‘nin dört bir yanından yaklaşık on bin kişi Anadolu Grubu‘nun kurmak istediği termik santrale karşı bir aradaydı.

Bugün Sinop’un Gerze ilçesinde yaklaşık on bin kişinin katıldığı mitingde Anadolu Grubu’nun Sinop, Gerze’de kurmak istediği kömürlü termik santral protesto edildi. Mitinge Türkiye’nin farklı il ve ilçelerinden yaklaşık on bin kişi katıldı. Yeşil Gerze Platformu (YEGEP) tarafından düzenlenen mitinge Yeşiller Partisi, Ekoloji Kolektifi, Greenpeace gibi kurumlar başta olmak üzere bir çok siyasi parti, sivil toplum örgütü de katılım gösterdi. ‘Gerze kömür istemiyor’, ‘Gerze halkı yalnız değildir’ gibi sloganların atıldığı miting barışçıl bir şekilde sona erdi.

Mitingde konuşan Gerze Belediye Başkanı Belediye Başkanı Osman Belovacıklı Mitinge katılanlara ‘hoş geldiniz’ diyerek selamladı. Denizi, havası, suyu, insanları tertemiz olan Gerze’yi kirletmeye kasteden termikçi şirketi protesto ettiklerini söyleyen Belovacıklı “Halkımızın bu karalı direnişi olduğu müddetçe buraya termik santral yapamayacaklar. Mücadelemize katılan destek veren herkesi selamlıyorum” dedi.

DESTEK MORAL VERDİ

YEGEP Sözcüsü Şengül Şahin ise 3 yıldır Gerze’yi termik santral ile kirlettirmemek için gecelerini gündüzlerine kattıklarını vurgulayarak “Yaykıl köyünde her daim nöbete kalarak mücadele vermekteyiz. Mücadelemize üniversite öğretim üyelerinden, diğer termik santral karşıtı platformlardan, Derelerin Kardeşliği Platformu’ndan, Karadeniz İsyandadır Platformu’ndan, gençlik örgütlerinden, siyasi partilerden, sendikalardan, kitle örgütlerinden destekler geldi, hepsine teşekkür ederim. Biz de bu destek ve kararlılık olduğu sürece bu santrali kurdurmayacağız” diye konuştu.

Yaykıl Muhtarı Ahmet Tiryaki, tüm ülke çapında gelen desteklerin kendilerine moral verdiğinin altını çizerek “Termik santrale karşı mücadelemizde ölmek var dönmek yok diyoruz. Termikçi şirket buraya santral yapamayacağını görsün ve defolup gitsin. Öyle üç beş kişinin tarlasını satın almak ile bu işin başarılamayacağını görsün, parayla emellerine ulaşamayacağını görsün” dedi.

(Yeşil Gazete, Cumhuriyet, Evrensel)

Lokavt sona erdi!

0

NBA’de uzun süreli görüşmeler sonunda oyuncular ve takım sahipleri anlaştı. Lokavt sona erdi. İki kez ertelenen sezonun kalan kısmı 25 Aralık’ta başlayacak.

Dün geceden bu yana toplantı yapan takım sahipleri ve oyuncular arasında anlaşma sağlandı. 148 günlük lokavt sürecinin sona erdiği ve ligin 25 Aralık’ta başlayacağı açıklanırken, sezonun 66 maç üzerinden oynanması kararlaştırıldı.

Oyuncular ve takım sahipleri dün gece başladığı toplantı maratonunu 15 saatin ardından sonlandırdı. NBA Komisyoneri Davis Stern, sezona başlamak için 30 günlük bir süreye ihtiyaç duyulduğunu söyledi.

Beşiktaşlılar üzülecek!
Lokavt ilan edildikten sonra NBA’den Deron Williams ve Semih Erden’i getiren, dün de Lamar Odom’la anlaşan Beşiktaş Milangaz, yıldızlarına veda edecek.

Anadolu Efes’ten Ersan İlyasova, Türk Telekom’dan Mehmet Okur, Fenerbahçe Ülker’den Thabo Sefolosha, Galatasaray’dan Zaza Pachulia da NBA’e geri dönecek isimler arasında yer alıyor. Milwaukee Bucks’la kontratı devam eden Ersan’ın Türkiye’de kalmak istediği ve Bucks ile olan sözleşmesini iptal etmek istediği de gelen haberler arasında.

Sözlü anlaşmanın Cumartesi gününe denk gelmesi sebebiyle henüz anlaşma resmi olarak kayıtlara geçmedi. İki tarafın genel hatlarda anlaştığı, ufak detaylar üzerinde de çalışmaların süreceği düşünülüyor. Taraflar resmen anlaştığı an, NBA dışında forma giyen oyuncuların yeni takımlarıyla olan kontratları iptal olacak.

“İyimser konuşursak…”
Toplantıdan sonra düzenlenen basın toplantısında David Stern, “Şu anda ön anlaşmanın sağlandığını söyleyebilirim. Resmen onaylanması için bir takım işlemler yapılması gerekiyor. Yine de iyimser olarak konuşursak 25 Aralık’ta sezon başlayacak” dedi.

Billy Hunter ise, “Düşüncelerimiz iki tarafın da çıkarlarını gözedecek şekilde” şeklinde konuştu.

Takım kampları ve transfer döneminin 9 Aralık’ta başlayacağı konuşulanlar arasında.

Anlaşmanın hayata geçirilmesi için, her iki tarafta yapılacak oylamada çoğunluğun onayını alması, yani 29 kulübün en az 15’i, oyuncular sendikası üyelerinin salt çoğunluğu tarafından kabul edilmesi gerekiyor. Sendika komitesinin olası anlaşmayı bugün görüşmesi ve onaylayarak sendika yönetimine iletmesi bekleniyor.

KCK soruşturmasında 33 kişi tutuklandı

KCK üyesi oldukları iddiasıyla gözaltına alınan 41’i avukat 46 kişiden 33’ü tutuklandı.

İstanbul’da Kürdistan Topluluklar Birliği (KCK) üyesi oldukları iddiasıyla gözaltına alınan 41’i avukat 46 kişiden 33’ü tutuklandı.

İstanbul Adliyesi’nde Cumhuriyet Savcıları Adnan Çimen ve İsmail Tandoğan tarafından ifadeleri alınan 46 kişiden 43’ü tutuklanmaları talebiyle nöbetçi 11. Ağır Ceza Mahkemesi’ne sevk edilmişti.

Mahkeme, 43 kişiden 32’si avukat 33 kişinin tutuklanmasına karar verirken 10 kişi ise tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

41’i avukat 46 kişi 22 Kasım Salı günü düzenlenen eş zamanlı operasyonla gözaltına alınmıştı. 25 Kasım Cuma gününe kadar Emniyet Genel Müdürlüğü’nde sorgulanan kişiler, daha sonra Beşiktaş’ta bulunan İstanbul Adliyesi’ne çıkarıldılar.

Burada Cumhuriyet Savcıları Adnan Çimen ve İsmail Tandoğan tarafından sorgulanan şüphelilerden 43’ü örgüt üyesi olmak ve örgüt yöneticisi oldukları iddiasıyla tutuklanmaları talebiyle mahkemeye sevk edildiler.

Hakkında tutuklama kararı verilen 33 kişi mahkemede savunma yapmazken avukatları da mahkemenin tarafsız ve bağımsız olmadığını ileri sürerek savunma yapmadı. İstanbul Barosu tarafından görevlendirilen avukatlar ise sanıklar tarafından kabul edilmedi.

Tutuklanan avukatlar, İmralı Cezaevi’nde bulunan Abdullah Öcalan’ın talimatlarını Kandil’e iletmekle suçlanıyor.

Saf su kaç derecede donar?

Bilim insanları, saf suyun sıfırın altında 48 derecede donduğunu buldu.

Sonuçları Nature dergisinde yayımlanan araştırmada yer alan, Utah Üniversitesi fizikçilerinden Valeria Molinero ve meslektaşı Emily Moore, geliştirdikleri bilgisayar programı yardımıyla su moleküllerinin ancak sıfırın altında 48 santigrat derecede küçük kümecikler oluşturduklarını, bu kümeciklerin oluşumundan sonra suyun donabildiğini tespit etti.

Suyun donabilmesi için, su moleküllerinin etrafına tutunabileceği partiküller olması gerekiyor. Ancak gerçek saf suda hiçbir yabancı madde bulunmadığı için su moleküllerinin, etrafına toplanacakları ilk adacığı kendilerinin oluşturması gerekiyor.

Molinero’ya göre, sıfırın altında 48 santigrat derecede dört su molekülü, diğer bir molekülün etrafında toplanarak, donma için gerekli ilk iskeleti oluşturuyor.

Küçük Prens Lazca’da

Dünyanın en çok okunan romanlarından Küçük Prens, Lazca‘ya çevrilerek Lazika Yayın Kollektifi‘nden yayınlandı.

Ayça Söylemez’in Bianet’te yayınlanan haberine göre;

Hem çocukların hem büyüklerin yıllardır severek okuduğu Küçük Prens (Le Petit Prince), Lazika Yayın Kollektifi‘nden ilk Lazca çeviri olarak, “Çita Mapaskiri” adıyla yayınlandı. Kitabı Lazca’ya Sinan Badişi çevirdi.

Fransız yazar Antonie de Saint Exupery‘nin 1943’te yazdığı ve kendi çizimlerinin de bulunduğu kitap, Sahra Çölü’ne düşen pilotun Küçük Prens’le karşılaşmasıyla başlıyor.

Kitapta, Küçük Prens’in gözünden “büyüklerin dünyası” anlatılıyor. Saint Exupéry, insanların hatalarını ve aptallıklarını, büyüdükleri zaman unuttukları basit çocuk bakışını “hatırlatıyor.”

Saint Exupéry, kitabı yazdıktan altı yıl sonra “Le Petit Prince” adlı uçakla keşif uçuşu yaparken Akdeniz üzerinde kayboldu ve kendisinden bir daha haber alınamadı.

Fransa’da çok sevilen Küçük Prens’in resmi, 50 franklık banknotların üzerine de basılmıştı.

Tanura dergisini de yayınlayan Lazika Yayın Kollektifi’nden İsmail Avcı Bucaklişi, TÜYAP Kitap Fuarı’nda satışa çıkmış olan Lazca kitapları şöyle sıraladı:

Murat Ercan Murğulişi‘nin romanı Daçxuri, Osman Şafak Büyüklü‘nün denemeler kitabı Si Giçkin, Nizamettin Alkumru‘dan Laz Kültür Tarihi, Ridvan Anç’aşi‘nin şiir kitabı Çona, Hasan Uzunhasanoğlu‘ndan Türkçe- Lazca/Lazca-Türkçe mini sözlük, Lazca deyimler sözlüğü, Nurdoğan Abaşişi‘nin şiir kitabı Tu Şkurna Gale, Murat Ercan‘ın romanı Oropa, Mecit Çakırusta‘nın hayat hikayesi, masal ve şiirlerinden oluşan Dutxuri Palikari.