Ana Sayfa Blog Sayfa 4921

Bu yıl kar bile yağmadı

Alp Dağları’nda, bugüne kadar kaydedilen en sıcak ve en kurak Kasım ayının yaşandığı bildirildi. Türkiye’de de kurak geçen Kasım’dan sonra Aralık ayında da kar yağışı beklenmiyor. Kayak merkezlerinde sezonun Aralık ayında da açılması güç görünüyor.

Alman Meteoroloji Dairesi tarafından yapılan açıklamada, hava sıcaklığının Kasım ayında geçmiş yıllardaki kasım aylarına göre ortalama olarak 6 derece daha yüksek olduğu belirtildi.

Kasım ayının ayrıca Alpler’de çok kurak geçtiğine de dikkati çekilen açıklamada, Almanya’nın en yüksek dağı olan Zugspitze’ye Kasım ayında bir kez bile kar yağmadığı kaydedildi.

Alp Dağları’nın bulunduğu bölgelerde Kasım ayında güneşin de ilk kez bu kadar fazla ortaya çıktığı, güneşli saatlerin bu ay 200’den fazla olduğu, bunun da geçmiş yıllardaki kasım aylarına göre yüzde 400 oranında artış anlamına geldiği bildirildi.

KESK Genel Başkanı’na 6 yıl hapis verildi

25 sanık hakkında, “terör örgütüne üye olmak” suçundan 6 yıl 3’er ay hapis cezası verildi.

İzmir 8. Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmaya, tutuklu sanıklardan Ahmet Demiroğlu ile sanık avukatları katıldı. Mahkeme Başkanı Güngör Tosunoğlu, sanık ve avukatların son savunmalarını yaptığını, dosyanın kararın açıklanması için bugüne ertelendiğini hatırlattı.

Mahkeme heyeti, sanıklar Selçuk Haspolat, Faysal Ceylan, Murat Meriç, Abdurrahim Daşdemir, Kemal Karakoyun ve Yüksel Mutlu’nun delil yetersizliğinden beraatına karar verdi.

KESK Genel Başkanı Lami Özgen’in de aralarında bulunduğu 25 sanık, temyiz yolları açık olmak üzere, “terör örgütüne üye olmak” suçundan 6 yıl 3’er ay hapis cezasına çarptırıldı.

Mahkeme Başkanı Tosunoğlu, isnat edilen suçun, örgüt üyeliği suçunu doğuracak büyüklükte olmadığı görüşüyle tüm sanıkların beraatı yönünde, verilen karara muhalefet ettiği öğrenildi.

İDDİANAME’DEN

İzmir Cumhuriyet Başsavcılığınca 28 Mayıs 2009’da bazı KESK yönetici ve üyelerine yönelik operasyon başlatılmış, ardından dava açılmıştı. İddianamede, PKK’nın amaçlarına uygun faaliyet gösteren sivil toplum örgütlerinin ülke düzeyinde aynı çizgide eylem ve faaliyetlerde bulunması için koordinasyonun KCK/TM tarafından sağlandığı belirtilmiş, sanıkların da KCK/TM koordinesinde Demokratik Emek Konfederasyonu (KCK/TM-DEK) içinde örgütlendiği ileri sürülmüştü.

Toplam 31 sanığın “terör örgütüne üye olma” suçundan 7,5 yıldan 15 yıla kadar hapis cezasına çarptırılması talep edilmişti.

(Demokrat Haber)

Ekolojik Anayasa Girişimi toplandı

Yeni yapılacak Anayasa’da doğanın da bir hak öznesi olması talebiyle yola çıkan Ekolojik Anayasa Girişmi çağrıcıları İstanbul Yeşilev’de toplandı. Geniş bir katılımın olduğu toplantıda Mart ayından beri yapılan çalışmalar özetlendi ve yeni dönem için yapılması gerekenler planlandı. İlk aşamada TBMM’nin ziyaret edilerek Meclis’te grubu bulunan siyasi partilere çalışmalar hakkında bilgi verilmesikararlaştırıldı.

Çağrıcılar arasında bulunan CHP milletvekili Melda Onur ekolojik anayasa taleplerinin yaygınlık kazanması için sade, anlaşılır bir dille ifade edilmesinin önemine değindi.

Emek, özgürlük ve Demokrasi bloku milletvekili Sebahat Tuncel ise konuşmasındaekolojik anayasa taleplerinin sokağa taşınması gerektiğini vurgulayarak ekoloji hareketlerinin bu taleplere sahip çıkması gerektiğini söyledi.

Toplantıdan sonra Ekolojik Anayasa sürecini özetleyen ve 15 Mayıs’ta yapılan Ekolojik Anayasa Konferansında yapılan sunumların da yeraldığı Ekolojik Anayasa kitabının da tanıtıldığı bir kutlama yapıldı. Yeni İnsan yayınları arasından çıkan kitabın kitapçılara dağıtımı önümüzdeki günlerde başlanacak.

(Yeşil Gazete)

Kadın erkek eşitliğine inanmayanlar İsviçre’de oturamayacak

0

Yeni yasaya göre kadın erkek eşitliğine inanmayanlar, İsviçre dillerinden birini konuşamayanlar ve trafikte hız sınırını aşanlar oturma izni alamayacak.

İsviçre Adalet Bakanı Simonetta Sommaruga, yeni göçmenlik yasasıyla ilgili yapılacak değişiklikleri açıkladı.

Düzenlediği basın toplantısı ile yeni yasada yapılacak değişiklikleri açıklayan Sommaruga, “Mevcut düzenlemede uyum sağlayanın aleyhine eşitsizlik var. Bu nedenle, yeni düzenlemede uyum sağlayanın destekleneceği bir sisteme geçildi” dedi. Hürriyet Planet’in haberine göre, uyum esasına göre hazırlanan yeni yasanın ilk aşaması bitti.

Göçmenlik ve Uyum Yasası‘na ek olarak 23 Mart 2012’ye kadar beş ayrı düzenleme yapılacak olan yasayla birlikte, İsviçre’de oturma izni aİsviçrelmak da yenilemek de zorlaşacak.

Yeni düzenlemeye göre kadın göçmenlerin uyumunun özel olarak desteklenecek.

Değişiklikler şöyle:

* Daimi ve geçici oturma izinlerinde dil bilme zorunluluğunun aynı sıra, İsviçre değerlerine uygunluk da aranacak.

* Bütün göçmenler için İsviçre dillerinden birinin (Almanca, Fransızca, İtalyanca, Romanş) bilinmesinin zorunlu olacak. Dil kursları teşvik edilecek.

* Trafikte hız yapan, kadın erkek eşitliğine inanmayan ve bu şekilde hareket eden bireylerin oturma izinleri yenilenmeyecek.

* Sosyal yardımla geçinen ve bunu yaşam şekli haline getiren, sürekli veya çok sık işsiz kalan işsizlik yardımı alanların oturma izinleri yenilenmeyecek.

* Aile birleşmelerinde, Avrupa Birliği (EU) Avrupa Serbest Ticaret birliği (EFTA) dışından (Türkiye gibi) gelen ülke vatandaşlarına dil ön şartlı birleşme uygulanacak. İsviçre dillerinden birini bildiğini kanıtlayamayan veya bir dil kursuna devamla belli düzeyde dil bildiğini belgeleyemeyen eşe oturma izi verilmeyecek. Bu şart 18 yaşını geçmiş çocuklar için de uygulanacak.

* Göçmenlerin uyumlarından kantonlar sorumlu olacak. İlk gelişten itibaren kanton idaresi göçmeni yönlendirecek.

* Göçmenler için getirilen bu şartların yanı sıra göçmenlerin uyumu için parasal destek artırılıyor. Parasal destek karşılığında uyum bekleniyor.

Göçmenler için ayrılan bütçe şu anda 86 milyon Frank (yaklaşık 1 milyon 800 bin TL) Bütçe payı artacak 2014 yılından itibaren yıllık bütçe 110 milyon Frank’a yaklaşık (2 milyon 200 bin TL) çıkartılacak.

Dil bilme zorunluluğu aranması Baselland gibi bazı kantonlarda geçtiğimiz yıllarda uygulamaya koyulmuştu. Daimi oturma iznine sahip, ama Almanca bilmeyen İngiltere vatandaşlarının, İsviçre vatandaşlığına geçme talepleri, dil bilmediklerinden reddedilmişti. (BİA/IC)

[Foto Galeri] Gerze Mitingi

Fotoğraflar: Filiz Özdemir

Nükleer tren Castor’a karşı: 1300 gözaltı

Cuma günü Almanya’ya ulaşan “Castor” adlı özel yük treninin ilerlediği yol boyunca barikatlar kuran çevreciler ile polis arasında sık sık arbede yaşanıyor. Eylemlere saldıran Alman polisi en az bin 300 kişiyi gözaltına aldı.
Castor nükleer atık treni Fransa- Almanya arasındaki yolculuğunu tamamladı.

Tren, son durağı olan Almanya’daki Dannenberg’e beş günlük yolculuğun ardından gecikmeli olarak vardı.

Gecikmenin nedeni şüphesiz ki nükleer enerjiye ve atıkların bu şekilde taşınmasına karşı çıkan çevreci gruplardı. Hitzacker’de trenin rotası üzerinde kamp kuran 800 kadar protestocu polis zoruyla götürüldü.

Ancak polisleri asıl şaşırtan tren raylarına kendilerini çimento ile sabitleyen eylemciler oldu. Dört eylemci treni geciktirmeyi başardı ancak donmaya başladıklarını hissedince polislerden yardım istedi. 15 saatlik bir operasyonun ardından kurtarılan eylemciler ambulansla hastaneye kaldırıldı.

150 tonluk nükleer atık bundan sonra kamyonlarla saklı tutulacağı Gorleben kentindeki atık depolama alanına taşınacak.

Almanya’nın nükleer faaliyetlerini askıya almasıyla bu sevkiyatın, Fransa’dan Gorleben’e yapılan son atık sevkiyatı olması bekleniyor.

(en)

Yıkılınca bir duvar- Hasan Bülent Kahraman

Dersim sadece Dersim olmaktan çıktı. Zaten bu derecede ağır, geniş ve kapsamlı bir tarihsel-toplumsal olayın sadece CHP-AK Parti tartışmasıyla sınırlı kalması düşünülemezdi. Olayların çapı hızla büyüyor ve önüne geleni içine, altına alan bir çığ halinde resmi tarih, toplumsal bellek, geçmişle yüzleşmek gibi daha dün denecek kadar kısa bir süre önce, 1989 sonrasında, Batı’nın yaşadığı bir “durumun” bizdeki tezahürüne dönüşüyor.

***

Gerçekten de 1989 sonunda Berlin Duvarı’nın çökmesiyle birlikte bir dönem kapanmış Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku çökmüştü. 1917‘de büyük, evrensel sonuçları olan bir devrimle kurulan sosyalist-komünist rejim çökmüştü. Kabul etmek gerekir ki, 1920‘lerde kurulan bütün büyük rejimler gibi (Lenincilik, Maoculuk, Kemalizm) ve o dönemi atlatıp 1930‘larda rejimlerini Faşizmle rehabilite eden Batı Avrupa toplumları gibi sosyalizm de Tek Adam kültüne dayanıyordu. Lenin-Stalin çizgisinde gelişen bu model tabii ki, totaliter bir rejimdi.
Bu rejimlerin ister sağdakileri olsun isterse soldakileri daima hızlı ve yoğun bir modernleşme öngörüyordu. Kalkınma, büyüme, teknolojinin toplumsallaşmış nimetlerinden faydalanma, orta sınıfın inşası gibi hamleler bu bürokratik, merkeziyetçi-devlet öncelikli rejimlerin meşruiyetini meydana getiriyordu.
Hepsinin altında Fransız Devrimi’nin temel kurgusu ve yöntemi vardı. Daima “devrimci radikalizm, şiddet ve terör”dü söz konusu olan “Kamu Güvenliği” (salut public) en önde gelen, en hassas konuydu. (Ah, şu gerine gerine “ben Jakobenim” diyenler, ah büyük cahiller…) Bütün bu rejimler polis devleti anlayışıyla bütünleşmişti.

***
Söz konusu rejim önce 1956‘da 20. Kongre‘de gevşedi. Gulag Takımadaları‘nı Soljenitsin, 1973’te yayınlayınca bitti. Uyanış, diriliş, ayağa kalkma derken son nokta 1989’da Berlin Duvarı yıkılınca koyuldu. Bu rejimlerin tamamı sert bir dalgayla 1990’ın ilk günlerinde tarumar oldu gitti.
Tümü bu yönetimler Tek Adam anlayışına dayanıyordu. Bu devletlerin tümünde bir kurucu baba (founding father) yer alıyordu. Bütün rejim onun etrafında düzenleniyordu. Toplumun rejimle uyuşumu hem polis kuvvetiyle hem de çok geniş bir sembol, mit, kült figür üstünden sağlanıyordu. Eğitim sistemi söz konusu uyumu, bütünleşmeyi sağlamanın en önemli, en işlevsel yoluydu.

***
Bu rejimler yıkıldı, gitti. Duvar aşağı indirildikten hemen sonra Doğu Avrupa ülkelerindeydim. Bilhassa Doğu Almanya‘ya gitmek istemiştim. Her şey dehşet verici görünüyordu. Artık “eski” olmuş Doğu Almanya’da bindiğim trenlerde, metrolarda, otobüslerde gördüğüm “insan manzaraları” ürperticiydi. Yaşlıların suratına bakıyordum.
Bir ülkenin bir şehrinden zorla şerle koparılıp alınmış ve bambaşka bür kültürle bütünleştirilmiş bu Doğu Almanya’da, şu Berlin’in (eski) doğusunda yaşayan bu insanlar bir rejime doğmuş, onun “doğrularıyla” yetişmiş, bir ömrü onun içinde geçirmiş, ne kadarsa artık nimetlerinden istifade etmişlerdi ve şimdi inandıkları, güvendikleri her şey hem somut hem soyut olarak gözlerinin önünde eriyip gidiyordu. Bıçaklar açamıyordu ağızlarını. Karamsarlık, hüzün, korku karışımı ifadeleri şimdi bazı fotoğraf kitaplarında mevcut.

***
Dersim tartışmaları sırasında ve sonrasında CHP‘nin tepkileri, toplumda bazı kesimlerin yaşadığı aynı korku, hüzün, karamsarlık duygusu bana bunları düşündürüyor. Kolay değildir bir rejimin sembolleri, mitleri ve kült figürleriyle tartışmaya açılması, sonra da eski önemini yitirmesi, eriyip gitmesi. Geride tortu, telaş ve tepki bırakacaktır.
Modernleşmenin nimetlerini sayıp dökerek, rejimin doğrularını öne çıkararak, geçmişindeki doğruları ve iyileri öne sürerek bir şeyleri kurtarmaya çalışmak da bir yöntemdir. Ama sonuç vermez. Tekçi rejim gider. Çünkü, şu bittiğini söylediğim rejimlerin tamamı modernleştiricidir, doğrudur- başarıdır denen unsurlar modernleşmeyle ilgilidir ve gene bu rejimlerin bir teki özgürlükçü, demokrat değildir. Ve değişim daima kuru ve altyapıya dayalı bir modernleşmeden demokrasiye doğrudur.

***
Şunları bir de CHP anlasa…

Hasan Bülent Kahraman – Sabah

Yeni Van’ı da fay hattına kuruyorlar!

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Jeoloji Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Onur Köse, Van’da kentin taşınmasının planlandığı Kevenli köyünün bulunduğu bölgeden Erek fayının geçtiğini bildirdi.

Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada Van’ı taşıyarak Kevenli köyünün bulunduğu alana yeni bir kent kuracaklarını belirtmişti.

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Jeoloji Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Onur Köse, Van’da kentin taşınmasının planlandığı Kevenli köyünün bulunduğu bölgeden Erek fayının geçtiğini bildirdi.

Köse, “Bu konuyu tekrar değerlendirmeye alacaklarına inanıyorum. Çünkü Kevenli köyünün hemen altından çok tehlikeli faylarımızdan bir tanesi olan Erek fayı geçmektedir. 1945 yılında bu fay üzerinde bir takım önemli depremler meydana gelmiştir. Bugün Van’da yaşayıp 70-80 yaşında olanların bunları zaten hatırlıyor olması gerekir” diye konuştu.


1945 depremlerinin merkez üssü

1945 yılında art arda meydana gelen orta büyüklükteki iki ayrı depremin merkez üssünün Kevenli köyü olduğunu ifade eden Köse, “Kevenli köyü ve Yedi Kilise köyü her ne kadar yüksek kota da olsa, Erek dağından düşen moloz yığınlarının üzerinde kuruludur. Dolayısıyla şehrin taşınmak istendiği yer, bundan çok daha kötü bir zemindir. Sadece fay değil, burası bir Senirkent (Isparta’nın ilçesi) olma adayıdır. Hatırlayacaksınız bu tür yerlerde özellikle 3-4 bin metre yüksekliğindeki yamaçları dik olan dağların eteklerinde her zaman depremden de farklı doğal afet riskleri oluşmaktadır. Kaya düşmelerinden tutun da çamur akıntılarına kadar riskler vardır.”

(Cumhuriyet)

Hayvancılık Endüstrisi 2: İşçiler ve Mezbahalar – Umut Tasa

FABRİKA İŞÇİLERİ

Fabrika çiftliklerdeki koşullar, burada çalışan işçilerin kendi işlerine gittikçe yabancılaşmalarına neden oldu. “Gerçek” hayvancılar, geleneksel hayvancılıktaki gibi hayvanlarını tanıyan, anlayan, tek tek sağlık durumlarıyla ilgilenmek durumunda olan çiftçiler, geçmişte kalıyor. Şimdiki fabrika çiftliklerde, o kadar çok hayvanla o kadar kısa zamanda baş edilmek durumunda ki, hayvanlar sahiplerinin tek tek tanıdığı birer “birey” olmaktan çıkıp, total rakamlara dönüşmüş durumdalar. Hasta olup olmadıkları bile kontrol edilmiyor, bir sürü hayvan olduğu yere yığılıp can çekişerek ölürken, çalışanların bu hayvanları kaldıracak, onların bakımını sağlayacak, veya acısız bir şekilde ölmelerine yardımcı olacak ne “zamanları” var, ne de yükümlülükleri…

1950’lerde Amerika’da hayvancılık yapan bir çiftçi, 15-16 müşteriye et tedarik edebilirken, bugün bu rakam, endüstriyel hayvancılıkla uğraşan kişi başına 140’a çıkmış durumda. Bu artış’ın bedelini sadece hayvanlar değil, hayvancılar da ödüyor. Amerika’da hayvancılık sektöründe çalışanlar arasındaki intihar oranı, ortalamanın 4 katı.

Gizli kameralara yansıyan görüntüler, endüstriyel çiftliklerdeki ağır çalışma koşullarının, hayvanların sadece mal verakam olarak görüldükleri bu sistemin, çalışanların da psikolojilerini bozduğunu ve hayvanlara yönelik ciddi şiddet vakalarına yol açtığını gözler önüne sermekte.

Endüstriyel çiftlikler hayvanlara kötü muameleyi önlemeye yönelik yasalardan ya muaf tutuluyor, ya şiddet ve zulmün sınırları bu çiftlik sahibi sermayedarlar tarafından belirleniyor, ya da kapalı kapılar ardında olduğu için cezasız kalıyor.

 

—Sopalar ve hatta çekiç gibi aletlerle, hamile olanları dahil hayvanlara sistematik bir dayak,

—Demirlerle tecavüz,

—Hayvanlar henüz uyuşturulmadan bacaklarının ayrılması ve derilerinin yüzülmesi,

—Hayvanların vücutlarında sigara söndürülmesi,

—Boğazlamalar,

—Gübre çukurlarına atılıp boğularak öldürülmeleri,

—Kulak, ağız, vajina ve anüslerinden elektrik verilmesi,

 

gibi vakaların hepsinin kamera kayıtları mevcuttur.

Örneğin Türkiye’de de restoranları bulunan KFC’nin önde gelen tedarikçilerinden Tyson Foods’un çiftliklerinde, işçilerin canlı hayvanların üzerine işedikleri, piliçler tamamen uyanıkken kafalarının koparıldığı, kayıtlara yansımış.

Bu yaşananlardaki sorumluluk sadece tek tek bireyler olarak çalışanların üzerinde değil. Daha fazla olarak hem insanları, hem de hayvanları “sermaye”, mal ve makineler olarak gören ekonomik zihniyette.

 

Civcivler 

PEKİ YA TÜRKİYE?

Daha çok hayvan taşımacılığı esnasındaki içler acısı durumlar ve sokak hayvanları itlafları ile adını duyuran Türkiye’de de çiftlikler ve mezbahaların, koşulların getirdiği bu ahlaki ve vicdani çöküntülerden uzak kalabilmeleri hiç akıl kârı değil. Nitekim Bursam Et Entegre adlı kuruluşun mezbahalarındaki hamile bir ineğin, ve onun karnından çıkarılan buzağının, vahşice  öldürülmesi olayı, cep telefonuyla gizlice çekilmesi sayesinde, ortaya çıktı da, hayvanlara kapalı kapılar altında “helal kesim”le uzaktan alakası olmayan ne acılar yaşatılabildiğine tanık olduk. Kaldırabilecekler için videoları, internette mevcuttur.

Kapalı kapılar ardında olan bitene dair su yüzüne çıkan bu olay, bir “istisna” tabi ki değil…

 

MEZBAHALAR

Hayvanlar uyuşturulmadan kanları akıtılıyor, derileri yüzülüyor, ve parçalara ayrılıyorlar.

Temple Grandin 1996’da yaptığı denetimlerde, mezbahaların büyük çoğunluğunun hayvanları tek bir vuruş ile uyuşturamadığını açığa çıkarmıştı. Bizde zaten uyuşturulmuyorlar… Peki ‘helal kesim’in gerektirdiği biçimde, tek seferde ve en az stres ile öldürülmeleri, bir işçinin bir vardiyada onlarca hatta yüzlerce hayvanı kesmek zorunda olduğu bir sistemde, nasıl mümkün olabilir?

Amerika’daki mezbaha bant hızı son yüzyıl içinde 8 katına çıkarkenişçilerin vasıflarında ve ücretlerinde düşüş yaşandı ve hata yapmak kaçınılmaz oldu. Nitekim mezbaha işçilerinin yaşadıkları yaralanmalar, tüm sektörlerdeki iş kazalarının %27’sini oluşturuyor.

 

Bir işçi bir vardiyada 2050 hayvanı kesiyor.

 

Bu sürekli kesim işleminin insanların psikolojilerini bozup onları sadist eğilimlere yönelttiği sadece Temple Grandin ve gizli kameralara yansıyan görüntülerle değil, bizzat bazı işçilerin ağzından dile getirilmiştir.

Bir mezbahada çalışan bir grup işçinin yaptığı gizli kayıtlar Washington Post gazetesine gönderildi. Bu videoda hayvanlar uyuşturulmadan mezbaha bantlarına konuyor, bir dananın ağzına elektrik veriliyor. 20’den fazla işçinin verdiği yeminli beyanda, bu yaşananların “normal” sayıldığı ve şef ve yöneticilerin de farkında olduğu ifade edilmiş. Bir işçinin beyanatında şöyle anlatılıyor:

“Binlerce ve binlerce hayvanın bilinçliyken kesime gönderildiğine tanık oldum… Hayvanlar hatta 7 dakika kadar hala bilinçli kalabiliyorlar. Deri yüzülme kısmında çalışıyorum ve benim önüme geldiklerinde hala bilinçli oluyorlar…”

Başka bir mezbaha çalışanı:

“Çoğu zaman, derileri yüzülme aşamasına geldiğinde, bu işi yapan kişi hayvanın yüzünün yarısını yüzdüğünde, deli gibi tekmelemeye başlamasıyla hala canlı olduğunu anlar. Eğer böyle bir şey olursa, veya daha yüzme işlemi başlamadan hayvan zaten tekmeliyorsa,işçi hayvanın omiriliğini kafasının arkasından bir bıçak saplayarak keser.” Bu işlem, hareket imkanını ortadan kaldırırken, hayvan hala hayatta ve acı çekebilir halde kalır.

Temple Grandin mezbahalardaki kötü muameleleri tespit etmek üzere yaptığı ilk “haberli” denetimlerde, mezbahaların neredeyse üçte birinde “düzenli olarak belirgin şiddet vakaları” tespit etmişti. Üstelik bu denetim haberliydi, yani kendilerine çeki düzen verdikleri koşullarda bile durum böyleydi.

Çiftçiler, yaptıkları işle, ve hayvanlarıyla olan doğrudan ve insani ilişkiyi yitirdiler. Onun yerine gelen insanlık dışı çiftlik ve mezbaha koşullarıysa, bir insanın yaptığı işe yabancılaşmasının en uç örneğini oluşturuyor. Bu koşullarda insanların insaniyetlerini korumalarını beklemek zaten haksızlık.

 

Bizler et yiyebilelim, deri ayakkabılar giyinebilelim diye, bir takım insanlar hayatlarını hayvanları öldürmek üzerinden kazanıyorlar. Bugün mezbahalarda çalışan işçiler, hastalık ve yaralanmaya en fazla maruz kalan iş grubunu oluşturdukları gibi, fabrika koşulları ve yapmak zorunda bırakıldıkları yüzünden şefkat duygularını gittikçe yitiriyorlar.

İşin sorumluluğunu başkasına atarak, başkasının öldürdüğü, yüzdüğü bir hayvanı yiyerek veya giyerek, öldürme eylemiyle aramıza mesafe koyuyor, öldüremeyeceğimiz halde yediğimiz hayvanların vicdani yükünü de, başkalarının omuzlarına yüklemiş oluyoruz.

 

Kimse hayatını öldürmek üzerinden kazanmamalı.

 

Kaynaklar:

Eating Animals, Jonathan Safran Foer, 2009.
Hayvan Özgürleşmesi, Peter Singer, (orj: 1975).

 

Yazı yeryuzusakinleri.org ‘dan alıntılanmıştır.



 

Umut Tasa

twitter.com/#!/umuttasa

Yorum: Beşiktaş İtalyan oyunu ile Trabzonspor’u geçti

Deplasman seyircisinin giremediği bir maç daha yaşandı. Zaten olan bir durumu tekrar yazmamın nedeni ise Trabzonsporlu taraftarlar ile Beşiktaşlı taraftarlar arasında o seyircisiz deplasman kararını yırtıp atan bir dayanışmanın gerçekleşmesi tabii ki. Beşiktaşlı taraftarlar maçtaydı. Trabzonsporlular ile içiçe izlediler maçı. Son dakikaları gayet sert ve sinirli geçen bir maçta oldu bunlar. İnsanca birlikte izlenen bir maçta herhangi bir tatsızlık çıktığına dair haber de yok. Demek ki, siz seyircileri ayrı yerlere kapatmaz, insan muamelesi yaparsanız her şey gayet iyi olabiliyormuş.

Maça geçersek, Beşiktaş’ın kadro eksikliği ile Trabzonspor’un yorgunluğu karşı karşıya geldi. Bu ikisi birleşince de bir orada bir burada diye adlandırılabilecek bir maç olmadı haliyle. Beşiktaş’ın oyun kontrolünü tamamen, topu ise kısmen Trabzonspor’a bıraktığı bir ilk yarı ve oyunun dengelendiği bir ikinci yarı oynandı. Belki de İnter’in haftaiçi yapmak istediğini, hakkıyla yaptı Beşiktaş. Carlos Carvalhal‘ı bu açıdan tebrik etmek gerekir.

Oyuna hakim bir Trabzonspor varken, neredeyse tüm tehlikeli pozisyonları Beşiktaş buldu. Sakin geçen ilk yarıda bile iki gol bulabilirdi Beşiktaş. Bu oyun sistemi göze hoş gelmeyebilir ve tercih edilmeyebilir. Örneğin ben, Beşiktaş’ın bir İtalyan takımı ile karışık, deplasmana gelmiş bir Anadolu ekibi oyununu tercih etmesini istemem. Fakat sağlam bir defans kurgusu kurması açısından izlemesi zevkli bir maçtı. Bazı pozisyonlarda bir Trabzonsporlu oyuncunun başında üç Beşiktaşlı oyuncu vardı.

Tabii bu sistemin başarılı olmasının bir başka nedeni de Quaresma’nın çok etkili ve hedefe yönelik oynamasıydı. Her zaman çalım attı Quaresma. Bu özelliğini hiç saklamadı fakat bu maçta tehlikeli bölgelerde ve gole yönelik hamleler gerçekleştirdi. Çok uzun süredir bu kadar gol kaçırdığı bir maç olmamıştı. Çünkü pozisyona giremiyordu Quaresma.

Trabzonspor ise oyuna hakim olmasına rağmen, pozisyona girmekte zorlandı. Belki kalabalık ve yerinden hareket etmeyen defansın içerisinde araya top atarak Burak’a pozisyon yaratma taktiklerine çok bağlı kaldılar ama kalabalık defansın içerisinde bunu sadece bir kere başardılar. Dakika 89’da gerçekleşti bu durum, fakat Burak bunu gerçekleştiremedi.

Sonuç olarak Beşiktaş enteresan bir durumda. Ligin Play-Off’lu olması ve bunun da en önemli adaylarının Beşiktaş, Galatasaray, Fenerbahçe ve Trabzonspor olması sebebiyle bu enteresanlık. Beşiktaş bu üç takıma karşı da üstünlük sağladı. Belki iki beraberlik, bir galibiyet aldı fakat oyun olarak beraberlik aldığı maçlarda üstündü, galibiyet aldığı bu maçta ise baskın değildi. Bu dörtlü Play-Off’un gerçekleşmesi halinde Beşiktaş’ın şansının yüksek olacağı açık. Fakat sorun şu ki, Beşiktaş’ın o dört takım arasına girip giremeyeceği belli değil. Çünkü, diğer takımlara karşı etkili olamıyor Beşiktaş.

Yeşil Gazete yazıları ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net