Ana Sayfa Blog Sayfa 4909

Varto’da köylüler HES’e karşı eylem yaptı

Muş‘un Varto ilçesi’nde Goşkar Deresi üzerine yapılacak olan hidroelektrik santraline (HES) karşı 10 köy halkı birleşerek eylem yaptı. Köylüler, pankart açıp, ‘Canavarı çekin doğamızdan’ sloganı ile iş makinelerini çalışma sahasından çıkardılar.

Varto İlçesi’nde Sağlıcak, Diktepeler, İçmeler, Yayıklı, Yarlısu, Doğanca, Armutkaşı, Seki, Taşcı ve Sazlıca köylüleri, Goşkar Deresi’ne yapılacak HES’in inşaat alanında toplandı. Projenin durdurulmasını isteyen köylüler, doğanın yok olmasına izin vermeyeceklerini belirtti. Derenin hem içme suyu hem de arazilerin sulanmasında ihtiyaçlarını giderdiğini ifade eden köylüler, “Canavarı çekin doğamızdan” diye slogan attı.

Eylemci köylülerden Gündüz Aktaş, “2004 yılında hidroelektrik santralinin kurulması çalışmaları başladı. 2008 yılında bu yapımın lisansını aldılar. Sürekli engel oluyoruz, gelmelerine izin vermiyoruz. Buna rağmen hiçbir yetkili gelip sormuyor. Sadece kendi işçilerini gönderip işin hızlanmasını istiyorlar. Biz de buna müsaade etmiyoruz. Proje uygulanırsa bölgede tarım ve hayvancılık önemli darbe yiyecektir. Buna kesinlikle müsaade etmeyeceğiz. 2008 yılında projeyle ilgili idari mahkemesine dava açtık. Davamız hâlâ sürerken, çalışma yapılmasına anlam veremiyoruz” diye konuştu.

HES canavarının doğayı yok etmesine izin vermeyeklerini vurgulayan Çınar Kırmızıgül ise, “Bu canavarın doğamızdan çekilmesini istiyoruz. Doğanın dengesini bozmaya gelen bu canavar, sadece insanların değil, doğada yaşayan bütün canlıları tehdit ediyor. HES projesi bizim arazilerimizden geçiyor. Biz arazimizi vermek istemiyoruz. Banka hesaplarımıza belli miktarda para aktarılmış. Biz bu paralara dokunmuyoruz ve dokunmayacağız” diye konuştu.

(marksist.org)

Ankara Hopa davasında AKP’nin adaleti yargılanacak

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın genel seçimler öncesinde Artvin’e yaptığı ziyaret sırasında çıkan olayları yurt genelinde protesto ederken gözaltına alınan 28 kişi hakkında ‘terör örgütüne üye olmak’ suçuyla açılan davanın ilk duruşması cuma günü Ankara Adliyesi’nde görülecek.

Halkevleri, “Özgür ve eşit yurttaşlar olarak yaşadığımız demokratik bir ülke istiyorsak bu dava hepimizin. 9 Aralık’ta Ankara Adliyesi önünde AKP’nin adaletini yargılayacağız” çağrısı yaptı.

31 Mayıs’ta emekli öğretmen Metin Lokumcu’nun ölümünün ardından yurt genelinde çıkan olaylarda gözaltına alınan 28 kişi hakkında 17 yıldan 52 yıla kadar hapis cezası istemiyle açılan davanın ilk duruşması cuma günü Ankara Adliyesi’nde görülecek.

Yurdun dört bir yanından duruşmaya katılmak için otobüsler kaldıracak Halkevleri tarafından yapılan açıklamada, “79 yıllık bir halk örgütü olan Halkevleri’nin ‘ülke gündemiyle ilgili etkinliklerde bulunmak’ gibi bir gerekçeyle ‘terör örgütü uzantısı’ olarak nitelendirilip hedefe konulduğu” belirtildi. Halkevleri açıklamasında, “AKP iktidarının hakkını arayana, hakları için mücadele edene, iktidar politikalarına muhalefet edene tahammülü yoktur. AKP ‘ileri demokrasisi’ demokratik toplumsal muhalefeti, halk muhalefetini tamamen yok etme hedefi üzerine kuruludur. AKP, kendisinden olmayan herkese saldırarak neoliberal gerici politikalarına karşı duranları halk düşmanı politikalarını onaylamaya ve kendine biat etmeye zorlamaktadır” denildi. Ankara ve Hopa’da gözaltına alınan gençlerin aileleri de cuma günü görülecek olan duruşmaya tüm ilerici, aydın ve yurtsever kesimlerin katılması yönünde çağrı yaptı.

(Cumhuriyet)

Ankara’dan “İklim değişikliği aktivist okulu” geçti

Yeşiller Partisi tarafından 2006 yılından bu yana düzenlenen İklim Değişikliği Aktivist Okulu‘nun 2011 durağı Ankara oldu. Yeşiller Ankara İl Örgütü Kızılay’daki  EMO (Elektrik Mühendisleri Odası) binasında  3 ve 4 aralık günleri iklim değişikliği hakkında bilgi almak isteyen aktivistleri ağırladı.

İklim Değişikliği konusunu ülke gündemine taşımak ve bu konu ile ilgili son gelişmeleri paylaşmak amacı ile düzenlenen İklim Değişikliği Aktivist Okulu’nun Durban’daki Cop17 görüşmelerinin sürdüğü bir zamanda gerçekleşmesi okulun içeriğini ve anlamını zenginleştiren bir unsur oldu. Aktivist Okulunun 2. gününün sabahında Durban’dan gelen “Türkiye 3 aralık günü günün fosili seçildi” haberi iklim değişikliği konusunu yaygınlaştırmak ve halkı bilinçlendirmek konusunda daha atılacak çok adım olduğunun da açık bir göstergesi.

Aktivist Okulunun ilk günü Boğaziçi Üniversitesi’nden Prof.Dr. Levent Kurnaz‘ın “İklim değişikliğinin bilimsel arka planı” sunumu ile başladı. Kurnaz, yıllardır iklim değişikliği konusunun ülke gündeminde yer alması için çalışmalar yapıyor. Levent Kurnaz, EMO’daki sunumunda da iklişm değişikliğinin hem tarihçesini hem de bilimsel verilerle nasıl bir döneme girmekte olduğumuzu katılımcılara aktardı.

Cumartesi günü Levent Kurnaz’ın sunumunun ardından Leo Murray‘ın animasyon filmi, “Uyan, kafayı ye, harekete geçizlendi. İklim değişikliğinin dünyada meydana geliş sürecini çok basit bir dille anlatan filmin Levent Kurnaz’ın sunumunun hemen ardından izlenmesi katılımcıların konu hakkında daha detaylı fikir edinmelerini sağladı.

Öğleden sonra oturumlarında Yeşiller Partisi’nden Gökçen Özdemir, “İklim değişimi, dünyada su, insan ve adalet” sunumu ile iklim değişikliği sonucu meydana gelecek durumların insani boyutunu ele aldı. Buzulların erimesi sonucu deniz seviyesini yükselecek olması, yeraltı suları yok olmaya yüz tutarken verimli toprakların yükselen tuzlu su ile çoraklaşması ve sonucunda kaçınılmaz olarak dünyanın bir gerçeği olacak iklim göçlerinin yaratacağı sorunları aktardı.

Günün 3. sunumunda ise sözü Yeşiller Partisinden ve Açık Radyo’dan Mahir Ilgaz aldı. Ilgaz, “Kyoto’dan Durban’a uluslararası iklim politikaları” başlıklı sunumunda iklim değişikliği konusunda uluslararası çalışmaları tarihçesini özetledi. Cop süreci, Kyoto anlaşması, Kopenhag mutabakatı sürecini katılımcılar ile paylaşan Ilgaz, yöneticilerin bu konuda daha aktif bir rol almaları için gerekenin tabandan gelecek sivil insiyatif baskısı olduğu sözlerine ekledi. Bunu sağlamak için de aktivizmin elzem olduğunu vurguladı.

İklim Değişikliği aktivist okulunun ilk gününde son sunumu Yeşiller Partisi’nden Gülnur Öztaş gerçekleştirdi. “Ulaşım politikaları ve iklim değişikliği” başlıklı sunumunda Öztaş, karbon salımına dayalı ulaşım sisteminden vazgeçilmesi gerektiğini aktardı.

 

Aktivist okuluun 2. ve son günü Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü Ümit Şahin‘in, “İklim değişikliğinde son durum” sunumu ile başladı. İklim değişikliği konusuna dünyada dikkati ilk çeken kişi olan James Hansen’ı anlatarak sözlerine başlayan Şahin, iklim değişikliği konusunda güncel olarak bilgi sahibi olabilmek için takip edilmesi gereken yayınların, yazarların ve bilim insanlarının bir listesini verdi. Ümit Şahin’in iklim değişikliği aktivist okulu 2009’da verdiği aynı adlı sunuma scribd.com üzerinden ulaşmak ve ilgili listeye erişmek mümkün

Şahin’in sunumunun ardından Annie Leonard tarafından sunulan, “Şeylerin Hikayesi” (Story of stuff) filmi izlendi. Filmde tüketime dayalı kültürün iflası dile getiriliyor ve karbon ekonomisinden vazgeçmenin tek çıkar yol olduğunun altı çiziliyor.

Pazar gününün 2. sunumu Arif Kunar tarafından verilen, “Enerji politikaları, kaynaklar ve iklim değişikliği” idi. Sözlerine, “dünya ister istemez yönünü eninde sonunda güneş’e dönecek” diyerek başlayan Künar. Enerji tasarrufunun önemini belirttikten sonra ülkemizin güneş enerjisi potansiyelini aktardı. Sunumunu kısa tutup daha çok aktivist okulu katılımcıları ile konu hakkında görüş alışverişi yapmayı tercih eden Arif Künar, aktivizm yaparken bir bütünlük sağlamak gerektiğini kendi köyünde yapılacak termik santral’e karşı çıkanların komşu köyde yapılması durumunda da aynı kararlılığı göstermeleri gerektiğini belirtti.

Günün 3. sunumunu aktivist okuluna katılamayan Yeşiller Partisi Tarım Çalışma Grubu’ndan Sülyeman Yılmaz yerine Ümit Şahin yaptı. “Tarım politikaları ve iklim değişikliği” başlıklı sunumda küresel gıda tröstlerinin küçük çiftçiyi yok etme çalışmalarının sonucu gelinen durum aktarıldı.

İklim Değişikliği aktivist okulunun son sunumu Yeşiller Partisi’nden Alidost Numan‘ın yürüttüğü, “Aktivist olmak ne demek ve iklim aktivizmi” idi. Sunuma katılımcılara yönelttiği “aktivizmin içeriği” soruları ile başlayan Numan, iklim eylemlerinden fotoğraf ve videolar paylaşarak farklı coğrafyalardan aktivizm örnekleri sundu.

Fotoğraflar: Filiz Özdemir

 

İhsan Eliaçık: “Muhafazakar basına bakın, sopanın nasıl onların eline verildiğini görürsünüz.”

İhsan Eliaçık

Ezber bozan İslam yorumlarıyla dikkat çeken, kimilerince görüşleri “İslami Anarşist veya Sosyalist” olarak tanımlanan  yazar ve yayıncı İhsan Eliaçık ile muhafazakarlık, AKP, eşcinsel hakları, ölüm cezası, vicdani ret, kurban, sünnet, ekoloji ve diğer meseleler hakkında konuştuk.

Murat Köylü – Türkiye’nin muhafazakarlaştığı, bununla birlikte “paçozlaştığı” ve “eğitimsizlerin” politik ve kültürel arenada belirleyicilik kazandığı şeklinde savları olan kişiler var. Alev Alatlı, İlber Ortaylı gibi. Bütün bu çerçeve içinde siz ne düşünüyorsunuz?

Türkiye zaten muhafazakar refleksleri kuvvetli bir toplum. Son dönemde muhafazakar köklerden gelenlerin de yerel ve merkezi yönetimlerde iktidar olmasıyla onlar ön plana çıkıyor. Onlar yönetiyor Türkiye’yi. Türkiye toplumu vasatın egemen olduğu bir toplum. Bu ise fazla derinliği olmayanın her şeyi belirlediği anlamına gelir; hükümetleri de öyle. Türkiye’nin temel kurumlarını, demokrasiyi, hatta din anlayışını onlar belirliyor. Okullar bu vasati insanı yetiştiriyor. Üniversiteden bile mezun olduğu zaman, örneğin bir sivil toplum örgütüne dahil olmazsa, herhangi özel kastla kurulmuş bir cemaate, yaklaşım biçimine katılmazsa ortalama vatandaş vasatidir, muhafazakardır. Bir taraftan dine saygı gösterir ama fazla bilmez. Devlete itaat eder, vatan-millet duygusu kuvvetlidir. Hak ve hukuk konusunda ise fazla bir çabası yoktur. Bence şundan kaynaklanıyor: Kendini ispat etmiş halklar devrim yapmış halklardır. Devrim yapan toplumları, örneğin İran halkını, Fransız halkını, Rus halkını severim; ama Türkiye’nin devrimini halk yapmamıştır. İstanbul’da, Ankara’da insanlar sokaklara dökülmüş de padişahlık kalkıp cumhuriyet gelmiş değildir. Ben Türkiye’nin muhafazakarlığını bu açıdan ele alıyorum. Kuran’da “Layık olduğunuz ile idare olursunuz” diyor.

Muhafazakarlaştığını düşünmüyorsunuz o zaman. Siyasi aktörler değişiyor, kültürel pratik ise aynen devam ediyor.

Evet. Tayyip Erdoğan’ın refleksleri bu muhafazakar vasatın egemenliğine uygun, o dili konuşuyor.

Sizce askeri vesayet bitti mi? Sivil yönetim ne kadar anti-militer, çoğulcu ve özgürlükçü?

Askeri veya sivil fark etmez. Vesayetin kendisi bitmiş değil. Bir vesayetten diğerine geçiyoruz. Bu, ülkenin kendi dinamikleri ile de olmuyor. Türkiye dış dünyaya çok kuvvetli şekilde bağımlı bir ülke. Krediler, teknoloji, askeriye ile. Soğuk savaş döneminde Türkiye’nin eski Osmanlı’ya, Orta Doğu’ya, Asya’ya  ve Arap Dünyası’na sırtını dönmesi gerekiyordu.  Askeri vesayeti sürdüren Kemalist kadrolar bu rolü ifa ettiler. Şimdi konsept değişti, tasfiye oluyorlar.

“SOPAYI KEMALİSTLER’İN ELİNDEN ALIP, MUHAFAZAKARLARA VERİYORLAR. MUHAFAZAKAR BASINA BAKARSANIZ SOPANIN NASIL ONLARIN ELİNE VERİLDİĞİNİ APAÇIK GÖRÜRSÜNÜZ.”

İmparatorluğun yıkılma travmasının bir içsel etkisi de vardı herhalde.

Elbette, ama buna rağmen dış etkiler daha kuvvetli. Soğuk savaş bitince NATO işsiz kaldı. Türkiye konseptini değiştirmeye karar verdiler. Ülkenin, Arap Dünyası’na ve Orta Doğu’ya bu kez yüzünü dönmesine karar verdiler. Çünkü bu coğrafyalarda düzen kurulması lazım, bankalar açılması lazım, alışveriş merkezleri açılması lazım; ve bunu da yerli güçlerin yapması lazım. Orta Doğu’nun yerli güçleri dindarlardır. Hem yerli olması lazım, hem reformcu olması lazım, hem de ABD’nin menfaatlerine aykırı iş yapmaması lazım. Kapitalizmi benimsemesi lazım. Buna uygun gruplar Orta Doğu’da yükselişte. Türkiye de işte böyle muhafazakarlaştı. AK Parti dediğimiz buna tekabül ediyor. Eski ekip gidiyor, bu şartlara uygun olan ekip geliyor. Bunlar şimdi kapitalizme abdest aldırıyorlar. Anadolu’nun ve Orta Doğu’nun en ücra köşelerine kadar, kapitalizme uyumlu yerli dindarlar eliyle yerleşiyorlar. Bence bu, Türkiye’nin yerli dinamiklerinin zorlamasıyla yapmış olduğu bir dönüşüm değil. Sopayı Kemalistler’in elinden alıp, muhafazakarlara veriyorlar. Muhafazakar basına bakarsanız sopanın nasıl onların eline verildiğini apaçık görürsünüz. Polis bülteni gibi yayın yapıyorlar. Acımasız yaftalar, yargısız infazlar aldı başını gidiyor. Ben 28 Şubat’ta yargılanmış birisiyim. KCK davalarında yaşananlar 28 Şubat’ta bile olmadı. Ulusalcı çevreler ve BDP çevreleri şu anda 28 Şubat yaşıyor. Dindarlar bunu fark etmiyorlar. Onların evleri basılmıyor, alınıp götürülmüyorlar.

Neden fark etmiyorlar?

Türkiye’de empati kurmayı bilmiyoruz. Bugün Erdoğan’ın karikatürü çizilemiyor. Özal bile daha özgürlükçüydü.

Çocukluğumdan hatırlıyorum. Televizyonlarda ya da yazılı basında çok daha fazla politik hiciv vardı. Şu an neredeyse hiç yok. Bu korkutucu bir durum değil mi?

Bu diktatörlük şeklinde bir baskı değil. Sivil vesayet de değil. Bu kariyerizmin ve konformizmin insanları esir almasından yararlanan bir otorite ve sistem. Ordunun vesayetinin tamamıyla bittiğini de düşünmüyorum.

Peki ya Arap Baharı?

Arap Baharı’nı sahipsiz çığlıklar olarak görüyorum. Yerli dinamikler ile patlamıştır fakat dünyada bunların sahibi yoktur. Sokaklara dökülen insanların yıkıcı enerjileri var ama kurucu enerjiler yok. Yıkıyorlar ama başkası gelip kuruyor. Süreci kontrol edemiyorlar. Sokakta güçleri var o kadar. Bürokraside, diplomaside yok. 68 dalgası gibi. O kuşak da sahipsiz bir çığlıktı. Büyük güçler bu patlamaları kullanırlar. Önce kendiliğinden gelişip daha sonra dış güçlerce yönlendirilen hareketler olarak görüyorum. Ama burada kalmayacak, yetinmeyeceklerdir. Kurucu iradeyi bulup kurana kadar devam edeceklerdir.

“Devrim yapan toplumları seviyorum.” demiştiniz. Arap Baharı için de bunu söyleyebilir misiniz?

Evet, gönül rahatlığıyla.

Yeni anayasa ne kadar yeni ve sivil olacak?

İhsan Eliaçık'ın İnşa Yayınları'ndan çıkan pek çok kitabı var

Süreç nasıl bitecek bilmiyorum ama kendi düşüncelerimi söyleyebilirim. Anayasa’da herhangi bir dinin, mezhebin, etnik kökenin ismi geçmemeli. Atatürk dahil herhangi bir şahıs ismi geçmemeli. Ortak iyiye ait kavramlar geçmeli. Mesela adalet, hukuk, özgürlük, kardeşlik, eşitlik, bağımsızlık… Bunlar herkesin istediği şeylerdir. Benim inandığım dinin de bunlarla bir sorunu yoktur. Yoksa, devlet herhangi bir dinsel, etnik veya ideolojik tarafın sultasına dönüşür. Oysa devlet bir toplumun ortak tini, ruhudur. Hepimizin vergileriyle ayakta duran bir kurumdur, o zaman ortak devlet olması lazım. İnsanlar isterse türbeye gider, isterse Anıtkabir’e. Ama devlet tören yapamaz. Yoksa, ideolojik devlet olur.  Devlet ortak iyinin üzerine inşa edilir. İnsanlar arasında ortak iyi vardır. Eğer yok diyorsak bu birbirimizi tanımamamızdan kaynaklanır. Bunu ortaya çıkarmak için de ortak bir vicdan lazım. O ortak vicdan olmasa bir arada yaşayamayız.

Van Depremi sonrası yapılan hayır programlarıyla ilgili “Performans yoksa duygu da yok”, “Türkiye’de hak ve hukuk mücadelesi veren geniş bir toplum yok.” dediniz. Nasıl hak, hukuk ve sosyal politika temelli bir topluma dönüşürüz? Yöneticiler bile sorumluluklarını hayır, lütuf gibi görüp yerine getiriyor. Topluma hayır yapan bir devlet anlayışı var.

Devletin hak üzerine kurulması gerekir. Devletin adalet sağlamak, hukuku gözetmek dışında bence bir varlık gerekçesi yoktur. Şahıslara da hayır duygusu gerekir. Hayır zaten kendi özgür iradenle başkasına vermek demektir. Devlete hak ve hukuk, şahıslara hayır duygusu lazım. Vicdan, hukuk, merhamet, ötekini düşünme oldukça hayır toplumu da, hak temelli devlet de ortaya çıkar. İnsanların beraber yürüyebilmeleri için din birliği, fikir birliği, duygu birliği, iman birliğinden ziyade anlayış birliği lazım. Mesela adalet diyince sen ve ben aynı şeyi anlıyorsak, beraber olabiliriz.

Yüzde 99’unun müslüman olduğu söylenen bir coğrafyada ırkçılığın ve milliyetçiliğin kaynağı nedir sizce?

“Vasatiliğin egemenliği var.” dedik ya. Vasatın hegemonyası biraz muhafazakardır, biraz ırkçıdır, biraz milliyetçidir, kabadır. İlkel kaba duygularıyla tepki verir. Nazilere bakın, bu Almanya’da da böyle.

Ama onlar açıkça “ırkçıyız” diyorlar. Bizdekiler ise sözde karşılar, değiller…

Kendileri ne derlerse desinler. Van Depremi sonrasında neler gördük. “24 askere karşı, depremde 240 ölü; hiç de fena değil, Allah’ın intikamı” filan yazmışlar. Bunlar çok yanlış.

Sola bakıyorsunuz, orada da hissediliyor. İslami kesimler milliyetçi, liberaller milliyetçi.

Ortalama Türk aile sistemi, milli eğitim sistemi, mahalle kültürü bu tipleri üretiyor. Binlerce ailedeki kültür, binlerce okuldaki müfredat böyle. Bu kültür pompalanıyor sürekli. Hemen değişecek bir şey değil. Yeni ahlaki tavırlar edinmek bir anda gökten zembille inecek bir şey değil. Ana gövde bu. Bundan kim ayrılıyor? Buna karşı özel tavır geliştirmiş olan. Bunun üzerine kafa yormuş olan, düşünen ve bunların zararlarını bizahiti yaşayarak ve gözlemleyerek görenler buradan ayrılıyorlar.

KURANA GÖRE İNSANLAR “İNANANLAR VE İNANMAYANLAR” DİYE DEĞİL, “ZALİMLER VE MAZLUMLAR” DİYE AYRILIRLAR.

Ayrımcılık ve nefret pek çok temelden kaynaklanabiliyor. Buna karşı İslam’ın tutumu nedir? Tek tanrılı dinlerde bu ötekileştirici tutum vardır, diye düşününler var. Bir kısım insan ise “Hayır, tam tersine.” diyor.

Kuran’da bir ayet vardır, “Ancak zalimlere düşmanlık olur” der. Düşmanlık vardır, ama yalnızca zulüm yapana, hak yiyene. İnsan dilinden, dininden, ırkından, cinsiyetinden, sosyal statüsünden kaynaklı bir ayrımcılığa maruz kalıyorsa ona zulüm yapılıyor demektir. Bunlara karşı Kuran mücadele edilmesini istiyor. Kuran’a göre insanlar “inananlar ve inanmayanlar” diye ikiye ayrılmazlar. O imani bir kategoridir ve mücadele hattı onun üzerine kurulmaz. İnanmayana ne dinini zorlayabilirsin, ne ona herhangi bir yaptırım uygulayabilirsin, ne kötüleyebilirsin, ne ötekileştirebilirsin, ne düşman sayabilirsin. İnsanlar “zalimler ve mazlumlar” diye ikiye ayrılır. Yani hak yiyenler ve hakkı yenenler. Kimin hakkı yeniyorsa, mağdur olmuşsa, mazlum edilmişse onun ırkına, dinine, cinsiyetine bakılmaz. Dolayısıyla Kuran’da zulüm ve adalet çelişkisi ana mücadele eksenini oluşturur. İman edip etmemek değil. Ayet var: “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara; 256). Bu şu demektir: Bir insana dine girsin diye, girdikten sonra dini yaşarken ve dinden çıkmak istediğinde zorlama yoktur. Geçmişte buna uymayan içtihadlar yapılmış. “Dine girerken yok ama, namaz kılması, oruç tutması, başını örtmesi için zorlama olabilir.” diyor bazı dini yorumlar. Yanlış, ben buna katılmıyorum. Bunlar siyasi yorumlardır. Kur’an’da “Sen onlar üzerinde bekçi değilsin.” diyor, din bekçiliğini yasaklıyor. Ama kul hakkında, insan hakkı ihlaline giren şeylerde yaptırım vardır. Namaz kılmayana ne ceza verileceği yoktur ama insan öldürene, iftira atana ne ceza verileceği vardır.

DEVLETİN CİNSEL TERCİHİ DİYE BİR ŞEY SÖZ KONUSU OLAMAZ. DEVLET, BU TARZ TERCİHTE BULUNANLARIN HAKKINI, HUKUKUNU, CANINI, MALINI KORUYACAK GÜVENLİK TEDBİLERİNİ ALIR.

Meclis gündeminde ayrımcılık ile mücadele yasası var. Eşcinsellikle ilgili düşüncelerinizi bir başka söyleşide paylaştınız, kişisel olarak uygun görmediğinizi söylediniz. Onu tekrarlamak açısından sormuyorum; ama tam da şu an söyledikleriniz üzerinden, yani “iman-imansızlık”, “günah-sevap”, “hastalık-normallik” açısından değil, “zulüm ve mazlumluk” açısından baktığınız zaman, AKP’nin ayrımcılık yasasından cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğini çıkartmasını nasıl görüyorsunuz?

Burada meseleye hak, hukuk ve eşitlik açısından bakıyorum. Bunu çok merak ediyorlarsa fazla uzağa gitmeye gerek yok, hatta Batı’ya bile gitmeye gerek yok. Osmanlı’yı araştırsınlar. Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde bir geçit töreni anlatılır. Padişah’ın önünden itfaiyeciler, askerler geçer, çeşitli toplum kesimleri geçer. Orada “zenneler” adı verilmiş eşcinsel erkekler grubunun padişahın önünden resmi geçit yaptığı anlatılır. Bir takım yerler tahsis edilmiştir, hakları hukukları garanti altındadır. Bir kesim olarak tanınırlar. Ben de aynı görüşteyim. Cinsel eğilim olarak tasvip etmiyorum, ama bir kesim olarak tanınabileceklerini düşünüyorum. Devletin cinsel tercihi diye bir şey söz konusu olamaz ki, şahısların cinsel tercihi olur. Devlet, bu tarz tercihte bulunanların hakkını, hukukunu, canını, malını koruyacak güvenlik tedbilerini alır. Onların saldırıya uğramasına , ezilmelerine, acı çekmelerine mani olur. Kur’an’da Lut Suresi vardır. “Kadınları bırakıp erkeklere mi gidiyorsunuz?” diye sorar. Böylesi bir cinsel eğilimi tasvip etmez. Malum, Lut Kavmi’ne misafirler gelir. Misafirlere, kavmin zenginlikten şımarmış ileri gelenleri tabiri caizse sulanır, ona eğilim gösterirler. Fakat orada eleştiri daha çok bu tür ilişkiye yönelenlere yöneliktir. Kuran’da içki, kumar, eşcinsel ilişkiye yönelim gibi konular kavmin zenginlikten şımarmış ileri gelenlerinin davranışları olduğu için eleştirilir. İşin ahlaki kısmı böyle ama, hukuki açıdan “eşcinselin hakkını hukukunu koruyalım, ezdirmeyelim” demek, “eşcinsel olalım” demek midir? Böyle saçma bir şey olabilir mi? Yani “kiliselerin çanları çalsın, insanlar sinagoga gitsin, Kürtçe anadil olarak her yerde yaşasın” deyince; benim Kürtçü olduğum, Hıristiyanlık’a ve Yahudilik’e heveslendiğim anlamına mı gelir? Hayır! Hak, hukuk, adalet istediğim anlamına gelir.

Vicdani ret ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

Tanınması lazım. İnsanlar askerlik yapmama, şiddete karşı tavır geliştirme, eline silah almama, böyle bir mesleği geçici de olsa icra etmeme tavrına sahip olabilir. Bence bunda bir sakınca yok. Bununla birlikte, vicdani ret içinde bulunan kişilerin içinde yaşadıkları toplumu, böyle bir vicdani rette bulundukları zaman, ne gibi bedellerin kendilerini beklediğini göz önüne almaları gerekir. Keşke bunun hiçbir bedeli olmasa ama bazı toplumlar buna karşı özel bir duyarlılık geliştirirler. İnsanların özgürlüğü pratikte bir toplumun tahammül oranıyla doğru orantılıdır. Toplumun tahammül gücü eğitilerek, tanışarak, anlaşarak genişletilebilir. Şu anda vicdani rette durum böyledir. Evlenmekte, iş alımlarında zorlanabilirler. Toplumsal kültür olarak böyle.  Ama bence vicdani ret bir haktır, insanlar kendi rızalarıyla silah altına alınmalıdırlar. Savaşa gideceksin, askere gideceksin denince işin içinde şiddet vardır, askerlik mesleğinin yeri farklıdır. İnsan askerliği reddedebilir. Yaşatma değil öldürmeyle ilgili çünkü. Polislik nasıl meslekse askerlik de bir meslektir. Hiç kimse bir mesleği yapmaya zorlanamaz.  Mesleğin şartları belirlenir, şu yaş arası denir, şu kadar maaş denir, şartları şunlar denir, isteyen o mesleğe girer. Tıpkı polislik gibi. Polislik yapmayana kız verilmez diyor muyuz? Askerlikten ne farkı var? Ülkeye yönelik işgal ve saldırı hallerinde ise durum başkadır. O zaman olağanüstü savaş koşulları geçerli olur. Gerekirse 20-50 yaş arası herkes cephelere gönüllü olarak koşarak gider, bu bir mesleğin icrası ile ilgili değildir.

Ölüm cezasına nasıl bakıyorsunuz?

Bu hususta Kuran’da kısas vardır. Üç şey söylenir: Öldüren öldürülür, tazminat verir ya da affedilir. Buradaki mantığı iyi anlamak gerekir. Önemli olan yarayı sarmaktır. İlla ölüm cezası olacak diye bir şey yok. Bu açıdan, “ölüm cezası zinhar olmaz” veya “ illa ölüm cezası olacak” demek yanlıştır. Bazı zamanlar vardır ki ölüm cezası gerekli hale gelir, bazen ise gereksizdir. Kur’an’da illa “öldürün” demiyor, “bedel alın” (diyet/tazminat) ya da “affedin” de diyor. Bu durum üç ayrı uygulamanın olabileceğini gösterir. “Affedin” ölüm cezasının olmaması, kalkması, diyet/tazminat da ölüm dışında başka bir cezanın olabileceğini gösterir.

Dinlerin şiddet ile ilişkisi, özelde de kurban ve sünnet ile ilgili yorumunuzu merak ediyorum. Bu iki ritüelin doğaya ve insana tahakkümü meşrulaştırdığı şeklinde eleştiriler var.

Allah insanı yaratırken melekler “Yeryüzünde kan dökecek, fesat çıkaracak birini yaratacaksın.” dediler. Bu, şiddete itiraz demektir. Kuranda leş, kan, domuz eti ve üzerine Allah’tan başkasını ismi anılarak kesilenler haram kılınmış, yasaklanmıştır. Leş yemek demek, eski çağlarda hayvanların veya öldürülen düşman askerlerinin etini yemek anlamına geliyordu. Düşmanın cesur savaşçılarını öldürdükten sonra kanlarını içerlerdi. Kanda ruh olduğuna inandıkları için o cesaretin kendilerine geçeceğine inanırlardı. Şiddet bu boyutlardaydı. Bunu yasaklıyor. Yeryüzündeki ilk yasak şiddet yasağıdır; adam öldürme, kesme, kan içme yasağıdır. İnsanlar zaten evrimsel süreçte ilk olarak yeme-içme ile ilgili, adam öldürmeyle ilgili ve cinsellikle ilgili tabular ortaya çıkarmışlardır. Ensest ilişki ve rastgele cinsel ilişki gibi. İlk insanlar buna “tabu” demişlerdir. Daha sonra dini dilde buna “şeriat” denmiştir. Şeriat hukuk demektir. Şeriat sana diyor ki “insan öldürme, kan içme, fesat çıkarma, hayvanları öldürme, leş yeme ve rastgele cinsel ilişkide bulunma”. Bir ailen olsun, çocukların olsun ve bir evde otur. Bunlar insanlığı ilerletmiştir. Bunlara uydukça insanlık durumu gelişmiştir. Kuran’ın şiddeti yasaklamasındaki mantık buraya dayanır. Allah’tan başkasının ismi anılarak kesilenleri de yasaklıyor. Bu ne demek? Bu da yeryüzünde ancak Allah’ın izin verdiği şeyi yiyebilirsiniz. Onun dışında, karıncayı dahi incitemezsiniz. Siz, Allah’ın yarattıklarını nasıl olur da, sahibi kendinizmiş gibi davranırsınız?  Allah’ın mülküne sahip çıkarak, tasarrufta bulunarak onları öldürür, keser, şiddet uygulayarak yersiniz? İşte bu yasaklanıyor. “Üzerine Allah’ın ismi anılmadan kesilenler” bu demek. Yani Allah’tan “izin” alınmadan kesilenler, öldürülenler demektir. Ama İslam’da Hinduluk’ta olduğu gibi bir etyemezlik, hiçbir şeyi öldürmeme inancı yoktur. İnsan beslenmesine ve üremesine yetecek kadar hayvan kesilmesine “izin” verilmiştir.

Şiddeti tam tersine azaltan, kontrol eden ritüeller olarak görüyorsunuz. Kurban şiddeti insanlara öğretmekle eleştiriliyor  ama siz şiddeti sınırlandıran bir şey olarak görüyorsunuz.

Yok öyle de görmüyorum. Aslında İslam’da kurban sadece hacda, sınırlı sayıda, hacca gelenlere ikram olsun diye öngörülmüştür. Kurban kesmek diye bir ibadet öngörülmemiştir. “Kurban kes.” filan denmiyor yani. Halkın kurban kesmesi İslam’dan kaynaklanmıyor. Mısır’a git bayramın birinci günü, tek tük kesen görürsün, o da kesin Türk’tür. İran’da bayram günü dolaştım, tek tük gördüm; onlar da baktım Türk’tü. Anadolu’ya, Orta Asya’dan gelen, Kırgızistan’dan, Kırım’dan, Şaman Kültürü’nün yayıldığı yerlerden gelen, çılgınlık derecesinin üstünde bir kurban kesme adeti var. İslamiyet’e göre kurban kesmek ibadet değildir, sadece haccın bir ritüelidir. Hacca gidenler için müstehaptır, o kadar.

Kurban Bayramı derken yanlış mı yapıyoruz?

Kurban, yakınlaşma bayramıdır. Hediyeleşeceğiz. İlla kan mı dökeceğiz yani, kan dökmeden olmuyor mu bu işler? İkram ille et mi olur? Allah, kan dökülmesinden hoşlanan bir tanrı değil. Zaten “Yeryüzünde kan ve fesat çıkaracak birisini mi yaratacaksın?” sözü, yani kana karşı bir tutum var kitapta. Hacda kesilenleri, hem kendiniz yiyin hem de yoksullara dağıtın denmiştir. Ama sonra herkesin yapması gereken bir ibadete dönüşmüştür. Bu kadarı fazla, gerek yok.

Sünnet hakkında, çocuklara yönelik şiddet olduğunu, çocuklarca öyle algılandığını düşünenler var.

Sünnet dini bir gereklilik değildir. Bir Orta Doğu kültürüdür. İslamiyet orada doğduğu için, Müslümanlar da örf , kültür olarak benimsemiştir. Bu hususta ne bir ayet vardır, ne de dini anlamda söylenmiş yaptırım ifade eden peygamber emri vardır. Bir adam sünnet olmazsa cennete giremez mi? Girer. Cennetin kapısında melekler milletin sünnetli olup olmadığına mı bakacak? Gelenek, kültür; dinle bir ilgisi yok.

DİYANET’İN TEMSİL ETTİĞİ, DİNİN AFYON YÜZÜDÜR. HALKI UYUŞTURMAK İÇİN VARDIR, İNSANLARI AYDINLATMAK İÇİN DEĞİL.

Din eğitimi nasıl olmalı? Din ve ahlak bir arada verilmeli mi?

Zorunlu din bilgisine gerek yoktur. Devletin vereceği din kültürü, devletin görüşünü yansıtacaktır. Devlet bir din yorumunu tercih eder. Dini yorum yapmadan anlatacağım derse bile bu mümkün değildir, mutlaka bir yorumu tercih edecek. Ali mi haklı, Muaviye mi haklı? Ne diyeceksin buna? Devletin buraya girmesine gerek yok. Devlette bir diyanet kurumu olmasına da gerek yok. Diyanet, Türkiye’nin laik ülke olmadığının göstergesidir. Türkiye Bizansist ülkedir. 500 yıldır, Bizans devralındığından bu yana Türkiye’de bir devlet vardır. Ondan evvel akıncı beylikleriydi, tam devlet değildi. İstanbul’un fethinden sonra imparatorluk oldu, devlet haline geldi ve 3 bin yıllık Mezopotamya-Akdeniz coğrafyasının devlet geleneği, Mısır’dan, İran’dan, Bizans’tan sonra Osmanlı’ya geçti. Osmanlı’nın din tercihinin Bizans’tan farkı yok. Burada asıl olan devlettir, din onun güdümüne verilir. Din devletin ayakta durması için bir payandadır. Diyanet’in temsil ettiği, dinin afyon yüzüdür. Halkı uyuşturmak için vardır, insanları aydınlatmak için değil. Otoritenin yanlış kullanımına karşı halk ayaklansa diyanet hemen açıklama yapar “itaat edin,” diye. Ayetler filan okur. Bu, devletin güdümüne verilmiş bir dindir. Bir defa dini buradan kurtarmak gerekir. Her şeyin özgürleşmesinden bahsediyorsunuz ama dinin özgürleşmesinden neden bahsetmiyorsunuz? Din devletin güdümüne bağlı olamaz. Din tamamen halkın gönüllü tercihlerine ve vicdani yönelişlerine bağlı olarak var olur. Devlet önlem alacak, serbest bırakacak, kolaylaştırıcı olacak. Aleviler istiyorsa cemevini açacak. İstiyorsa oraya ibadethane de diyecek. Aleviler’in yapmış olduğu cemevleri ibadethane midir, değil midir; devlet bu tartışmaya girmeyecek. Camiler ibadethane mi ki ? İbadetin ne olduğu ayrı bir tartışma konusu, biraz uzar buraya girersek.

Devlet ahlak öğretmeli mi?

Okullarda, camilerde, hastanelerde; buralarda devletin işi yok. Devlet sadece buralarda şiddet, nefret, ötekileştirme var mı yok mu ona bakacak. Ahlaki bir nizam vermesine de gerek yok. Müfredatla filan uğraşmasına da. Diyanet teşkilatına, eğitim bakanlığına, sağlık bakanlığına gerek yok. Bunların hepsini biz yaparız; halk bunların hepsini, hem de devletten daha iyi yapar. Devlet önlem alsın, adaleti sağlasın, güvenliği sağlasın yeter. Haksız rekabetin önüne geçsin. Zenginin yoksulu ezmesini, sömürmesini engellesin. Zayıfın, kimsesizin yanında olsun. Ben siyasi noktada özgürlükçüyüm. Anarşist bir gelenekten geliyorum, bir zamanlar devlete tamamen karşı çıkardım. Şimdi sadece adalet için gerek vardır diye düşünüyorum. Adaleti sağlamak demek, dengeyi, eşitliği sağlamak demektir. Adalet duygusunun güncel pratikte bir kamu gücüne ihtiyacı var. Nihai ülkü olarak ise cennet yani sınıfsız, sınırsız, mülkiyetsiz, devletsiz, polissiz, iktidarsız toplum var.

KURAN DİYOR Kİ “SİZİN EN ŞEREFLİNİZ, EN ÜSTÜNÜNÜZ EN ÇOK SAKINANIZDIR”. DOĞAYA, ÇEVREYE VE İNSANA, ALLAH’IN YARATTIKLARINA EN AZ ZARAR VERENİNİZ EN ÜSTÜNÜNÜZDÜR.

Dengeyi sağlamaktan bahsettiniz. Ekolojik sorunlara, enerji politikalarına ve nükleere yönelik tutumunuz nasıl?

Kuran’da “Yerlerin ve göklerin yaratılışı, insanınkinden daha büyük bir olaydır” der. İnsanmerkezli düşünceye katılmıyorum. İnsan evrenin sahibi değil, mensubudur. Teslimiyet bunu gerektirir, önce teslimiyet gösterelim. “Her şey insan için yaratıldı” demek, insan sorumluluk yüklendi, diğerleri adına da düşünecek demektir. Onların senin emrine verilmesi bu demektir. İstediğin gibi kullanmak, zalimlik yapmak için değil. Allah’ın yarattığı evrene zarar vermemek gerekir. Kuran’da takva sakınmak demektir. Neden sakınmak? İnsana, çevreye, doğaya zarar vermekten sakınmak. Kim sakınıyorsa o takva sahibidir. Kuran diyor ki “Sizin en şerefliniz, en üstününüz en çok sakınanızdır”. Doğaya, çevreye ve insana, Allah’ın yarattıklarına en az zarar vereniniz en üstününüzdür. Bu ne demek? Kuran’da muazzam bir insan hakları ve çevre duyarlılığı var. Hac’ta avlanma yasağı vardır. İhrama girersin. Beyaz bir elbise. Statülerin görülmeyecek, eşitleneceksin ve orada karıncayı dahi incitmeyecesin.  Kimseye zarar verici, kötü bir söz söylemeyeceksin. Avlanma, öldürme gibi şeyler kesinlikle olmayacak ihram boyunca. İnsanlara ve doğaya zarar vermeme öğretiliyor.

AKP kendisini muhafazakar ve bazen dindar olarak tanımlıyor ama orman arazileri konusunda, yatırım yapılacak alanlar konusunda hiç değiller gibi.

Allah’a inanıyorlar ama güvenmiyorlar. Ondan kaynaklanıyor. Allah’a inanmak demek aslında güvenmek demek. Neye güveneceğiz? Doğaya güveneceğiz, yağmur yağacak, nebat bitecek, gece ve gündüz birbirini kovalayacak, mevsimler birbiri ardına gelecek. Buna güvenin, bu esnada sana lazım olan rızkları doğa üretecek. Yani Allah sana rızk verecek. Yapılan bir araştırmada şu ortaya çıkmış. Hiç kimse hiçbir şey yapmasa, doğa kişi başına 800 dolar değer üretiyor. Hak ve adalet ile bölüşsek gül gibi yaşayacağız. Savaşa, işgale gerek kalmayacak. Ekoloji, doğa insanlara yeter. Allah nüfusu rızka göre ayarlamıştır. Mümin olarak buna inanırız. Kader de bu demektir aslında. Bir insan ana rahmine düştüğü an, gökteki yağmur bir damla, yerdeki nebat bir tutam artar. Allah’a güvenmek bu demek.

Buna güven olmayınca, piyasaya güveniyoruz.

Aç kalacağız korkusu, gelecek endişesi yaratılıyor. O zaman insan biriktirmeye başlıyor, ele geçirmeye başlıyor. Küt diye öldüğü zaman da mezara hiçbir şey götüremiyor. O zaman ne gerek var kardeşim, mezarın altında eşitleniyorsak, neden üstünde de eşit olmayalım? Nüfus belli, ihtiyaçlar belli ve sınırlı, ihtiraslar sınırsız. Yağmur damlası bellidir, ne kadar hayvan üreyeceği, ne kadar nüfus olacağı, ne kadar buğday biteceği bellidir. Sen bunlardan bir tanesini fazlaca ele geçirdiğin zaman bil ki, nüfusun geri kalan kısmı ondan mahrum olacaktır. Zengin yoksul arasında uçurumun nedeni de bu. Doğaya dönmeme, Allah’ın rızkına güvenmeme…

Nükleer enerji ve HES’ler ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

Nükleer insanlara zararlı bir gelişmedir. İhtiyaçtan değil, ihtirastan üretilmiştir. Dünyanın muhterisleri var. Büyük güçler var, asıl onların elindeki nükleere karşı tavır almak gerekir.

YILLARCA DIŞLANMIŞ VE DEVLETE YAKLAŞTIRILMAMIŞ, NİMETLERDEN YARARLANAMAMIŞ AÇ MUHAFAZAKARLAR ESKİ TÜRKLER’DEKİ YAĞMA KÜLTÜRÜYLE SALDIRIYORLAR.

AKP her şeye rağmen yapmak istiyor.

Nükleer enerji şart değil. Alternatif enerjilere yönelmek gerek. Hükümetin bu konuda bir politikası olduğunu zannetmiyorum. Hükümetin siyaseti talan ve çapul siyasetidir. Ele geçirme üzerine. Nükleer insana zararlı mı, değil mi, düşüneceklerini zannetmiyorum. Yıllarca dışlanmış ve devlete yaklaştırılmamış, nimetlerden yararlanamamış aç muhafazakarlar eski Türkler’deki yağma kültürüyle saldırıyorlar.

 

Söyleşi ve Fotoğraflar: Murat Köylü – Yeşil Gazete

İzmir’in hali

Üç ay hiç televizyon seyretmedikten sonra elime kumandayı alıp, biraz zapladım. Bazen içimdeki mazoşisti bastıramadığımda terapi niyetine iyi geliyor. Nihayet Kanal 24 sıkıntımı aldı.

Nazlı Ilıcak’ın stajyeri Nagehan Alçı’yla, Mehmet Barlas’ın stajyeri Ahmet Kekeç program yapıyorlarmış. Aylar evvel de denk gelmiştim. Programın ismini unutmamaya çalıştıysam da … :-\

İsmi lazım değil zaten.

Ne olacakmış bu İzmir’in hali.? “Ne kadağ bakımsız, kaldırımları ne kadağ sergüzeşt hallerde”ymiş. Hele Nagehan hanımın dili varmıyor söylemeye ama sonra söylemeden de olmaz hesabı bırakıveriyor, “ne kadağ piiiss…”

Ahmet Kekeç ekliyor. İdeolojik tabi… -İdeolojik -ideolojik.. İkisi birden kafa sallıyor, “ideolojik”

Kendi kurdukları tiyatral mahkemede, kendi yaptıkları analizin muhteşem olduğuna hem fikir devam ediyorlar.. Peki ne yapacak bu İzmirliler böyle, bu ideolojiyle?

Doğrudur belki de. Yılmaz Özdil isimli nefret enjektörü de sürekli İzmir’i andığından ve sahiplendiğinden, (-nitekim son olarak da Göztepe’li olduğunu açıklamış), bize sahibimizi seçme özgürlüğü vermiş oluyorlar. Demokrasi deniyor buna… Özdil’e kalsa İzmirli şehitlerine sahip çıkıyor. Vatansever İzmir çünkü, İzmir yemez…

Bir zamanlar Erdoğan; “taraf olmayan bertaraf olur” dediğinde meğer başka bir şeyi ifade ediyormuş. Bu memlekette ya AkP’li olunacakmış ya da Chp’li… Hangisi olursan ol ama ikisinden biri ol!

Biri atıyor topu, biri paslıyor, biri şut! Memleketin politikası bu oldu…

Bu tiyatroya aldanıldığı doğrudur ama İzmir’i İzmir yapan bence bilinçli toplumun aslında sürdürülebilir, yavaş ve yaşanabilir kent politikasını arzulamasında gizlidir.

CHP’li değilim ama umarım Aziz Kocaoğlu Chp’nin genel başkanı olur. Bundan Chp yararı için değil, Türkiye siyasetinin çıtasının azıcık değişebilmesi için bahsediyorum. Nitekim Erdoğan sağ çizginin İstanbul belediye başkanlığından, başbakanlığa giden yolunu oluşturduysa, Chp’nin de İzmir belediyesinden yükselen başkanıyla muhalefet etmesi anlamlı gelir bana. Ayrıca Ahmet Priştina gibi Dsp’den gelen bir isim olduğunu ve aldığı oy oranının genel seçimlerdeki Chp oranının neredeyse iki katı olduğunu da hatırlatmak gerekir. Kocaoğlu şuan Chp’de olsa da, Türkiye’deki Chp ve Chp algısından çok daha farklı işlere imza atıyor. Atmak zorunda kalıyor. Kalkınma partisine muhalif bir belediyecilik geliştirmeye çalışıyor ve sürdürülebilir yeşil politikalara yönelmesi mecburi. Otobüse değil, raylı sisteme yönelmek durumunda, bisiklet yollarını düşünmeli. Belki o sebeple Türkiye’de kalkınma karşıtı tek muhalefet, bilinçli İzmir’de, yaşanabilirliğe önem verilerek gelişiyor. Daha da güzeli; Kocaoğlu medyada çok büyütülmesine karşın, etnik tartışmalara hiç girmiyor, “İzmirlilik” kültürü üzerinden yürüyor, İzmir’in kendi halince bir kültür olduğu tıpkı Floransa, Paris ya da Barcelona gibi kendine has bir görgüsü olduğunu vurguluyor.

Geçenlerde Yeşildere yolundan geçerken meşhur Kadifekale’nin arkasında kalan gecekonduların kalkmış olduğunu gördüğümde taksi şoförüne şaşkınlığımdan bahsettim. O da nefrete bulanmış bir dille “kurtulduk”larından bahsetti. Böyle söylendiğinde kızamıyorum çünkü televizyon, nefret içermeyen herhangi bir düşünce göstermiyor. Ben de mağdur edilmedikten sonra gecekonduların kaldırılmasının yararlı olduğundan dem vurdum. O da insanlaşıp biraz daha açtı. Sonuçta tutarlı bir kentsel dönüşüm politikasının uygulanmış olduğuna kanaat getirdik. Nitekim bu konuda bir şikayet veya eylem haberi duymadım. Belki benim eksikliğimdir ama sanırsam kalkınmacı AkP paradigmasına karşıt muhalefet mecburiyeti, bir meyve daha vermişti. Kadifekale’nin İzmir’in en güzel manzarası olduğundan bahsettik ve yeni kentsel dönüşüm ardından oraya dikilecek hoteller ve bilumum alanların topluma muhakkak kapalı olacağını söyledik, gülüştük…

Programda bir Nagehan hanım söylüyor Ahmet bey kafa sallıyor, bir Ahmet bey söylüyor Nagehan hanım kafa sallıyor. Neymiş o Kordon’un hali? Bomboş bir parkmış…

Biz hatırlarız Nagehan hanım, 94-5 yıllarında Konak meydanına Galleria kurulmak istendiğinde yıllar süren çabalar sonunda anca kurtulabildik. O verilen tepkiler sayesinde şehir merkezinde AVM’ye izin hiç çıkmadı. Şimdi ise Konak çok güzel merak etmeyin. Sakin, geniş, rahat.. Hanımefendi peyzajını beğenmemiş, bence peyzajı da güzel. Sokak sergileri için oluşturulmuş alanlar var mesela, her ne kadar pek değerlendirilemese de. Olsun peşkeş çekilmedi, hala herkesin kullanımına açık. İlerde Konak’ta sokak sergileri açılması için bir engel yok.

Doğrudur, İzmir Körfezi’nin üç tarafı da dolduruldu. Tam da 70-80 li yılların açgözlü sermaye politikaları sebebiyle içinden çıkılmaz bir hal alan İzmir’i kurtarabilecek bir plan olarak yıllarca tartışıldı. Sonunda yapıldı, trafiği çözdü, ranta dönüşmesine izin verilmedi. Yine aynı şekilde kontrolsüz sanayi politikalarıyla çamura dönen körfez, büyük kanal projesiyle rahatladı. İzmir şimdilerde ise rahat ve yaşanabilir bir kente dönüştü.

Bence o yıllardaki politikalar İzmirlide belediye hizmeti konularında bir bilinç yarattı. O sebeple Akp’nin İstanbul’daki lale, Ankara’daki fıskiye politikaları İzmir’de işlemiyor.

Örneğin İzmirli demir yolu politikasında ısrarlı, Türkiye’deki en işlevsel metro İzmir’de. Belediye hizmeti yok deniyor ama 80’kmlik raylı sistem hizmete girdi ve İzmir bir uçtan bir uca tıkır tıkır gidilen bir yere dönüştü. Şimdi son kısım tamamlanmak üzere ve açılmasını dört gözle beklediğimiz metro da tamamlandığında yapılmış olan iş, haritada kendisini gösteriyor olacak.

Nagehan hanım Çeşme’den dem vuruyor. Havaalanından Çeşme’ye doğrudan ulaşım yokmuş… Hani ulaştırma bakanı Binali Yıldırım İzmir için aynı projeden bahsetti ya, büyük olasılık başkanına göz kırpıyor. “Bak, bahsettim” diyor.  ;)

Ben de Seferihisar’ı hatırlatırım. Türkiyenin ilk yavaş şehir (slow city) konseptinin yaşatıldığı ve markalaşıp öncülük ettiği ilçesi. Burada benim tanıdığım insanlar samimiyetle karşılıyorlar. Zaten İzmir burası…

Aslında İzmir’in kaderinde;

Avrupa’daki gibi, Türkiye’nin ilk “tembellik hakkı”ndan bahseden,

Akdeniz ülkelerindeki gibi, öğlenleri “fiesta hakkı”ndan bahseden,

her halukarda şiddet karşıtı, muhabbetten yana, vicdani redci,

3000 yıl evvel aynı gün batımını izlemiş dünyanın gelmiş geçmiş en büyük şairi Milet’li Homeros’un öğretisinde olduğu gibi veya Halikarnas Balıkçısı’nın, Can Yücel’in,

“devlet benim neyime! Ben eşime, dostuma, aileme bakarım kardeşim”

diyen ve bunu ister dini ister milli olsun, tüm faşist-hiyerarşik kafalara karşı utanmadan söyleyebileceklerin şehri olması,

sıkıştırıldığı Hacivat-Karagöz politik tiyatral perspektiften çıkıp,

– öncülük etmesi gerekiyor ya,

bakalım ne zaman?

 

“Dört örgütlü” davada üç tahliye

Üniversite öğrencilerinin “dört ayrı örgüte birden üyelikle” suçlandığı davanın, 11 ay sonra, Ankara’da görülen ilk duruşmasında üç öğrenci tahliye edilirken, iki öğrencinin tutukluluğunun devamına karar verildi.

Bianet’ten Serhat Korkmaz’ın haberine göre;

Ankara’da 20 Ocak’ta gözaltına alınıp 23 Ocak’ta tutuklanan beş üniversite öğrencisinin yargılandığı davanın ilk duruşmasında üç tahliye kararı çıktı.

Tutuklanışlarından 11 ay sonra Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nde bugün (6 Aralık) saat 14.00’da yapılan duruşmada hakim öğrencilerden Yusufcan  Yıldırım, Ali Haydar Yıldız ve Rıdvan Akbaş’ın tahliyesine, Didem Ezgi Serap ve Uğurcan Soybelli’nin tutukluluk hallerinin devamına karar verdi.

Yusufcan Yıldırım, Ali Haydar Yıldız, Uğurcan Soybelli ve Rıdvan Akbaş isimli dört öğrenci 20 Ocak’ta akşam 18.30 civarında Demetevler Parkı’nda, “başka bir öğrenciyi dövmeyi planlamakla” suçlamasıyla gözaltına alınmışlardı. Didem Ezgi Serap ise aynı olayla ilgili ertesi gün gözaltına altına alınmıştı.

Öğrenciler PKK, Devrimci Halk Kurtuluş Partisi/Cephesi (DHKPC), Türkiye Komünist Emek Partisi/Leninist (TKEPL), Maoist Komünist Parti (MKP) isimli dört ayrı “terör örgütüne üye olmakla” suçlanıyor.

11 aydır Sincan 1 No.lu F Tipi Cezaevi’nde olan öğrencilerin duruşması 14.00’da başladı. İddianamenin okunmasının ardından savcı tutuklu öğrencilerin, tutukluk hallerinin devamını istedi. Mahkeme duruşmaya ara verdi. Bu sırada tutuklu yakınları tarafından öğrencilerin üzerine karanfiller yağdı. Aranın ardından mahkeme heyeti Yusufcan Yıldırım, Ali Haydar Yıldız ve Rıdvan Akbaş’ın tahliyesine, Didem Ezgi Serap ve Uğurcan Soybelli’nin tutukluluk hallerinin devamına karar verdi. Ve davayı 21 Şubat’a erteledi.

“Deniz Gezmiş’in adını ben anınca suç?”

Tutuklu öğrenciler sırasıyla savunmalarını gerçekleştirdiler. İlk olarak savunmasını yapan Uğurcan Soybelli ” Demetevler Parkı’nda 10 polis üzerimi aradı ve üzerimde hiçbir kağıt çıkmadı. Fakat karakola geldiğimizde bana bir kağıt gösterip, bu kağıt sana ait dediler. Bana gösterilen kağıdın benimle hiçbir alakası yoktur, burada polis art niyetli davranmış ve bu kağıt iddianamede suç delili olarak kullanılmıştır” dedi.

Didem Ezgi Serap savunmasına başlarken anadilde savunma hakkının meşru olmasını istediğini belirtti. Serap  “Bana izletilen görüntülerde ki kişi ben değilim, görüntülerde ki kişi türban kullanıyor, ben türban takmadım” dedi. Ve ” 20 Ocak tarihinde hastanedeydim. 39 derece ateşle iki kişiyi nasıl takip edebilirim.” dedi.

Yusufcan Yıldırım savunmasında ” İddianamede aleyhime delil olarak kullanılan kitapların hiç birsi yasadışı değildir. Bu kitapların her biri piyasada satılan kitaplardır” dedi. Ayrıca Yıldırım ” Deniz Gezmiş’in adı İstanbul’da bir parka veriliyorken onu anmam yasa dışı bir örgütle nitelendirilmeme sebep oluyor” dedi.

Ali Haydar Yıldız savunmasında “Karşıt görüşlü öğrencileri dövmeyi planlamakla göz altına alındık. Yani bir şüpheyle…  O zaman bu salonda, dışarıda yer alan herkesten şüphelenmeliyiz” dedi ve “aleyhime delil olarak kullanılan dergilerin basın savcısının izniyle çıktığını ve eğer biri yargılanacaksa o zaman basın savcısı yargılanmalıdır” dedi.

Son olarak savunmasını gerçekleştiren Rıdvan Akbaş ise “Üzerimden hiçbir suç aleti çıkmadı. Örgüt üyeliği ile suçlanacak hiçbir delile rastlayamazsınız” dedi.

Tutuklu öğrencilerin hepsi hiçbir örgütle bağlantılı olmadıklarını ve tahliye edilmeleri gerektiğini belirttiler. Avukatlarda ” uzun tutukluluk süreleri artık cezaya dönüşmüştür” dedi. Ayrıca avukatlar savunmalarında tahliye talebinde bulunarak, özel yetkili mahkemelerin hukuksuzluğuna dikkat çektiler.

“Sabırsızlıkla oğluma kavuşmayı bekliyorum”

Melek Yıldırım oğlu Yusufcan’ın tahliyesine karar verilmesinin ardından Bianet’e açıklamalarda bulundu. Yıldırım adaletin yerini bulduğunu belirtti. “Yusufcan ve arkadaşları 11 aydır tutuklular. Bu tutukluluk süreleri bir cezaya dönüşmüştür artık” dedi ve ekledi “Çok mutluyum, sabırsızlıkla oğluma kavuşmayı bekliyorum”.

Dava öncesi bir araya gelen örgütler bir basın açıklamasında bulundu. Açıklamada “12 Eylül faşist darbesini bile geride bırakan gözaltı ve tutuklamalarla karşı karşıyayız” denildi. Son olarak açıklamada ” Egemenlerin, işçi, emekçi, öğrenci, sendikacı, profesör, gazeteci ve avukat demeden gözaltı ve tutuklamalarda bulunulması, içinde bulunduğu çöküşün ifadesidir” denildi. Basın açıklaması ” devrimci tutsaklar onurumuzdur”, “zindanlar yıkılsın, tutsaklara özgürlük” sloganlarıyla son buldu.

Daha sonra söz alan tutuklu öğrencilerin avukatlarından Sevin Sarıkaya ” Ülkeyi engizisyon sistemine dönüştürdüler.  Muhalif kitlenin bastırılmasına yönelik çıkan bu olayların engizisyondan farkı yoktur. Mesela arkadaşlarımızın elinde tuttukları kitaplar, kitapçıdan alınmasına rağmen bu kitaplar “yasak delil” olarak görülmektedir. Bu süreçte hepimiz iktidarın hedef odağındayız maalesef. Bunun için burada olmak ve sesimizi duyurmak çok önemli” dedi.

Ban Kii Moon: Durban’da kapsamlı bir anlaşma pek mümkün değil

Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi’nin yapıldığı Durban, bu hafta dünya liderlerini ağırlıyor. Zirvenin gündeminde Kyoto Protokolü’nün devamını sağlayabilmek veya karbon salımlarını azaltmaya yönelik yeni bir küresel anlaşma üzerinde uzlaşabilmek var. Ancak Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki Moon’a göre bu çok kolay değil:

“Durban’dan bir dönüm noktası çıkmasını beklerken gerçekçi olmalıyız. Nedenleri biliyoruz, birçok ülkede eoknomik şartlar çok kötü, hükümet değşiklikleri, farklı öncelikler, iklim değişikliğiyle mücadelede farklı stratejiler… Birçoklarının dediği gerçek olabilir, kapsamlı ve bağlayıcı bir anlaşmaya varmak şu an için pek mümkün olamayabilir.”

Diğer yandan Çin geri adım atarak, sera gazı emisyonlarını azaltmak için bağlayıcı bir taahhütün altına girmeyi tek taraflı olarak kabul etti. Çin’in bu kararıyla şimdiye kadar birlikte hareket ettiği Hindistan da sorumluluk alma yolunda baskı altına girdi.

Konferans devam ederken protestolarını sürdüren Greenpeace eylemcilerinden bazıları ise gözaltına alındı.

Eylemciler, siyasi liderlerin iklim değişikliği ile mücadelede etkin hareket etmediğini düşünüyor.

(en)

İklim endeksinin ilk üç sırası boş

Germanwatch ve Avrupa İklim Eylem Ağı‘nın hazırladığı iklim endeksinin ilk üç sırası dünyada hiçbir ülke, küresel ısınmayı iki dereceyle sınırlandırma hedefi doğrultusunda yeterli çaba göstermediği için boş bırakıldı.

Alman çevre kuruluşu Germanwatch ve Avrupa İklim Eylem Ağı aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 61 ülkeyi mercek altına aldı ve bu ülkelerin karbondioksit salınım oranları ile iklim politikalarını baz alarak karnelerini çıkardı.  İki kuruluşun oluşturdukları iklim endeksi pek de olumlu bir bilanço sunmuyor.

Dünya üzerinde hiçbir ülke, küresel ısınmayı iki dereceyle sınırlandırma hedefi doğrultusunda yeterli çaba göstermediği için endeksin ilk üç sırası boş bırakıldı.Dördüncü sırada yer verilen İsveç, düşük karbondioksit salınımı ve emisyonlardaki düşüş eğilimi nedeniyle en iyi sonucu almış. İsveç’i İngiltere ve Almanya izliyor.

Germanwatch’tan Christoph Bals, Almanya’nın karnesiyle ilgili şunları söylüyor: “Almanya durumunu biraz iyileştirdi. Bu iyileşmede enerji dönüşümü ve yenilenebilir enerjiler alanında dinamizmin artması rol oynuyor. Diğer yandan Almanya da küresel ısınmayı 2 derecenin altında tutma yolunda değil.”

Daha önceki iklim müzakerelerinde küresel ısınmanın 1990 yılındaki seviye baz alınarak iki santigrat dereceyle sınırlandırılması hedefi benimsenmişti.

Hollanda’da gidişat kötü

Avrupa’daki iklim politikalarında Hollanda’daki gidişat ise endişe uyandırmaya başladı. Germanwatch’ın endeksinde bir önceki yıla göre 12 sıra birden gerileyen Hollanda’da karbondioksit salınımı hızla artıyor. Ancak notlandırmada karbondioksit salınım oranlarının yanında ülkelerin iklim politikaları da dikkate alınıyor. İşte bu noktada Avrupa’da Hırvatistan, Polonya ve Türkiye kara listede. Bu üç ülke dünyada havayı en çok kirleten ülkelerden biri olan ABD ile birlikte ‘en kötüler’ arasında yer alıyor.

Germanwatch ile birlikte endeksi hazırlayan Avrupa İklim Eylem Ağı’nın Direktörü Wendel Trio, “ABD listede 52’nci sırada, yani çok altlarda. ABD’nin, hâlâ kişi başına en çok sera gazına yol açan ülkelerden biri olduğu göz önünde bulundurulduğunda bu hiç de şaşırtıcı değil. Ayrıca bu ülkede eyaletler bazında karbondioksit salınımını sınırlandıracak siyasî araçlar da bulunmuyor” değerlendirmesini yaptı.

 

Avustralya 10 sıra atladı

Dünyada en fazla sera gazına yol açan ülkelerden Avustralya ise güçlü direnişe rağmen yürürlüğe soktuğu kömür vergisi sayesinde on sıra birden atlayarak 48’inci sıraya yükseldi. Hızla kalkınmakta olan ve kalabalık nüfusa sahip Hindistan ve Çin gibi ülkelerdeki gelişmeler de yakından izleniyor. Hindistan hızla artan karbondioksit emisyonları nedeniyle 13 sıra gerileyerek endekste 23’üncü sıraya düştü. Wendel Trio, Hindistan’ın kişi başına düşen emisyonlara bakıldığında kalkınmanın eşiğindeki ülkeler arasında en iyi durumda olduğunu, ancak güçlü ekonomik büyüme nedeniyle emisyon oranının da çok hızlı bir şekilde artabildiğini belirtiyor. Çin ise 61 ülkelik listede 57’nci sırada.

 

Trio, “Çin dikkat çekici, özel bir vaka. Yenilenebilir enerjilerin teşviki gibi bazı iyi politikalar izliyor ama henüz etkilerini göremiyoruz. Çin’deki karbondioksit salınımı artmaya devam ediyor. Bu nedenle 57’nci sırada yer verdik” diyor.

Listenin sonu

Listenin en sonunda yer alan, dünyanın en ‘kirli’ ülkeleri ise Suudi Arabistan, Kazakistan ve İran. Trio bunun nedenini şöyle açıkladı: “Suudi Arabistan, Kazakistan ve İran. Bu şaşırtıcı değil. Çünkü bunlar sadece kişi başına en yüksek emisyonlara sahip ülkeler değil. Aynı zamanda bu ülkelerde sera gazı salınımını sınırlandıracak hiçbir yasal düzenleme de bulunmuyor.”

© Deutsche Welle Türkçe

Peker: Devlet arsamı 20 milyon dolara aldı

Ergenekon” davası sanığı Sedat Peker, Kartal’daki 1.5 milyon dolarlık arsasını Adalet Bakanlığı’nın 20 milyon dolara satın aldığını öne sürdü.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından Silivri’de görülen Birinci ”Ergenekon” davasının bugünkü duruşmasında mahkeme heyeti üyesi Sedat Sami Haşıloğlu’nun, Ahmet İhtiyaroğlu’nu tanıyıp tanımadığını sorduğu Boğaç Kaan Murathan, ”2000’li yıllarda senede 2 operasyon geçiriyorduk. Ahmet İhtiyaroğlu da Serkan Akça ile bize işkence yapan Adil Serdar Saçan’ın ekibindeydi” diye cevap verdi.

Haşıloğlu’nun ”Bayrampaşa Cezaevinden tahliye olduğun 4 Mart 2008 ile Cumhuriyet Gazetesine molotofkokteyli atıldığı 29 Mart 2008 tarihine kadar ne yaptın?” diye sorduğu Murathan ”Eşimle cezaevinde evlendim. Düğün yapamamıştık. Eşimin dedesi yatalak hasta olduğu için düğünümüzü görmek istedi. Ben de bu süre zarfında kına işleri ve içeride olduğum sürece aksattığım şirket işleri ile ilgilendim. Bu sırada eşim hamile olduğu için onu İstanbul’a ailesinin yanına bıraktım. Haftanın 4 günü Alanya’da şirketimin işleri ile uğraştım, kalan günlerde İstanbul’a eşimin yanına geldim. Olaydan 2 gün önce de eşimle Alanya’ya döndük” dedi.

Murathan’ın sorgusundan sonra söz alan Sedat Peker, ”Aydınlık grubundaki insanlar, benden iyi olabilir. Ancak biz ayrı dünyaların insanlarıyız. İdeolojik görüşlerimiz farklıdır” diye konuştu.

Sedat Peker, şunları kaydetti:

”Cezaevinde yatarken Serdar Akça ile konuşmak için bazı iş adamları geldi. Serdar Akça hakkındaki şikayetleri geri almamı rica ettiler. ‘Meslekten atılırsa çoluğu çocuğu aç kalır’ dediler. Ben de onun avukatı aracılığıyla istediği yörüngede ifadeler verdim. Meslekten atılmadı. Öğrendim ki benim iftira attığımı iddia ederek, suç duyurusunda bulunmuş. Son günlerde kamuoyunda şike soruşturması söz konusu oldu. O konuyla ilgili beni nasıl ifadeye çağırmadılar anlamış değilim. Garibime gitti. Her dosyada bir numaralı sanık ben oluyordum. Sonradan öğrendim ki Serdar Akça organize suçlar bölümünden ayrılmış. O yüzden alınmadığımı anladım. Ben bu zamana kadar yaptığım her şeyi söylerim.”

Sanık Bedirhan Şinal’ın ”Sedat Peker’in 3 milyar dolar serveti var” iddialarına Peker, ”Ben para konusunda çok şanslıyım. Ailem, akrabalarım varlıklı kişiler. Varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldim. Benim her zaman param oldu ve harcadım. 3 milyar dolar büyük para. Bu para sebebiyle ülkeler arasında savaşlar çıkıyor. Ben de ekonomik olarak zor bir süreç yaşadım. Cezaevindeyken eşimin dostumun parasıyla geçindim. Kartal’da bir arsam vardı. 1,5 milyon dolar değerindeydi. Şu anda oraya Kartal Adliyesi kuruldu. Adalet Bakanlığı benim arsamı 20 milyon dolara satın aldı” dedi.

İlhan Selçuk’un rahmetli olmadan önce Sedat Peker ile bir ilgisinin olmadığı sözlerini hatırlatan Peker, ”Allah’tan İlhan Selçuk ölmeden açıkladı. Bunları söylemeden ölseydi ne olurdu bilmiyorum. Benim de kendisiyle bir ilgim yoktur” diye konuştu.

Futbolda şike iddiaları kapsamında gözaltına alınan Olgun Peker ile aralarında 2 yaş olduğunu belirten Peker, ”Benim için ‘Olgun Peker’in manevi babası’ diyorlar. Kendimi yaşlı hissediyorum. Ben mutlu bir insanım” dedi.

Tutuklu sanık Doğu Perinçek de çapraz sorguda adı geçtiğini belirterek söz aldı. Perinçek, kendisiyle görüşmek isteyen herkes ile görüşeceğini ifade ederek, ”Kendime güvenim tam ama Sedat Peker ile ne görüştüm, ne de bir görüş talebiyle karşılaştım. Kendisine hiçbir yerde rastlamadım. Abdullah Gül ile de görüştüm. Görüşmeyi reddediğim tek kişi Fethullah Gülen olmuştur. Çünkü Türkiye’yi bugünlere sürükleyeceklerini bildiğim için görüşmedim” dedi.

Duruşma, 8 Aralık Perşembe gününe ertelendi.

Tekkale HES’ten kurtuldu

Trabzon Bölge İdare Mahkemesi Tekkale’de ‘HES yapılmalıdır’ diyen Çevre ve Şehircilik Bakanlığının itirazını redetti.

Yusufeli’ne bağlı Tekkale Köyü sınırları içerisinde kurulması planlanan HES regülatörü projesinin yürütmesinin durdurulmasının ardından Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bu karara itiraz etti. İtiraz gerekçesinde, Rize İdare Mahkemesinin verdiği, keşif ve bilirkişi incelemesi yaptırıldıktan ve hazırlanacak bilirkişi raporlarının incelenerek tarafların varsa itirazı alındıktan ve itiraz süreleri geçtikten sonra bu konuda yeniden bir karar verilinceye kadar yürütmenin durdurulması kararıyla ilgili gereken şartların oluşmadığı iddiasında bulunan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, kararın kaldırılmasını istedi.

Trabzon Bölge İdare Mahkemesinde görülen davada, yürütmenin durdurulması gibi kesin çözüm olmayan kararlar üzerinden itirazlar yapılamayacağı nedeniyle itirazın incelenmeden reddine karar verildi.

Konuyla ilgili açıklama yapan Yusufeli Belediye Başkanı Eyüp Aytekin, Yusufeli Belediyesi tarafından açılan davanın Yusufeli’nin geleceğine yönelik bir kaygıdan kaynaklandığını söyledi.

Yusufeli Belediyesi, Tekkale HES Projesinde havza planlaması yapılmadığı, doğal hayatın etkilenmemesi için gereken tedbirlerin alınmadığı, sağlıklı bir ölçümle debi planlaması yapılmadığı, bırakılacak can suyu miktarının ilgili şirketin inisiyatifine bırakıldığı ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığının ‘ÇED gerekli değildir’ kararının iptali ve yürütmenin durdurulması istemiyle bakanlık aleyhine dava açmıştı. Rize İdare Mahkemesi de Tekkale HES projesinin yürütmesinin durdurulmasına karar vermişti. 

(Evrensel)