Ana Sayfa Blog Sayfa 4908

İç savaş endişesi Kongo’dan göçü arttırıyor

0

Demokratik Kongo Cumuriyeti’nde sokakların tansiyonu yapılan başkanlık seçimlerinin ardından yeniden yükseleceğe benziyor.

Oyların sayılan yüzde 70’ine göre Başkan Joseph Kabila, rakibi Etienne Tşisekedi’nin önünde.

Muhalefet partileri ise yaptıkları ortak açıklamada seçimin kısmi sonuçlarını reddettiklerini bildirdi.

Tşisekedi’nin taraftarları da Kabila’ya şans vermiyor:

“Bay Kabila’ya sakince görevi bırakmasını talep ettik. Kongo halkına eskiden olduğu gibi barış içinde bir yaşam bırakmasını istedik. Biz kendi adayımız, halkın oyunu verdiği Etienne Tshisekedi’nin başkan olmasını istiyoruz hepsi bu.”

Ancak 28 Kasım’da yapılan seçimlerin sonuçlarının açıklanması 48 saat sonraya ertelendi. Şimdiden karşıt taraflar bir diğer adayın kazanmasına tahammül edemeyeceğini belirten açıklamalar yaparken bu beklemenin tansiyonu daha da arttırmasından endişe ediliyor.

Yeniden alevlenebilecek bir iç savaş olasılığından korkan halk, Kongo Nehri’nden botlarla ülkeden kaçmaya başladı. Başkent Kinşasa’da da bankaların kapandığı, kent merkezinin boşaldığı gözlemleniyor.

(en)

Fındıklı halkı ıslaha isyan etti

Rize’nin Fındıklı İlçesi Arılı Vadisi üzerinde dere ıslahı çalışması altında yürütülen çalışmaların HES çalışması olduğunu iddia eden yöre halkı, çalışmaları protesto etti.

Rize’nin Fındıklı İlçesi Arılı Vadisi üzerinde dere ıslahı çalışması altında yürütülen çalışmaların hidroelektrik santrali (HES) çalışması olduğunu iddia eden yöre halkı, çalışmaları protesto ederek bir basın açıklaması yaptı.

Fındıklıhaber.com haberine göre Arılı Vadisi üzerinde Hara Köyü mevkiinde ıslah çalışması için yürütülen inşaat çalışması hakkında köylüler yetkililerden bilgi almak istedi. Yetkililerden net bir bilgi alamayan yöre halkı, köy meydanında toplandı. Yaklaşık 300 kişi köy meydanından inşaat çalışmasının olduğu alana kadar sloganlarla yürüdü. Eyleme Fındıklı Derelerini Koruma Platformu da destek verdi. Bir süre yolda horon çeken köylüler, yolu trafiğe kapadı.

Köylüler çalışmaların yapıldığı dere yatağına inerek dere üzerinde çalışma yapılabilmesi için inşaat şirketi tarafından önü kapatılan ve akış yönü değişen derenin önünü açtılar.Böylece derenin tekrar eski yatağından akması sağlandı

‘DOĞA SAYGISIZCA TAHRİP EDİLİYOR’

Köylüler adına basın açıklamasını yapan Atilla Kadıoğlu, ne olduğu, hangi niyet ve ihtiyaçtan kaynaklandığı bilinmeyen bir projenin Arılı Deresi üzerinde yürütüldüğünü söyledi. Derenin beton perde duvarlarla geceli gündüzlü çalışılarak kanalize edildiğini belirten Kadıoğlu, “Projenin başı sonu yoktur. Mahalli idarelerin bilgisinin olmadığı iddia edilmektedir. Halk ise hiçbir yetkiliden bilgi alamadığından şaşkın ve endişe içerisindedir. Tam ifade ile doğa saygısızca tahrip edilmekte. İtirazlarımızın muhatabı bulunamamaktadır. Durumu gören halk, doğaya saygılı vatandaşlar üzüntü içindedir. Böylesine gereksiz, pahalı doğayı katleden, bitki örtüsü ve deredeki tüm canlıları rahatsız eden bu çalışmanın hemen durdu¬rulmasını, tüm duyarlı insanlar ve doğa adına talep ediyoruz. İşin sonuna kadar takipçisi olacağız” dedi.

‘DAHA BÜYÜK EYLEM YAPACAĞIZ’

Derelerin ıslahı projesi adı altında, gerek bürokratik gerekse müteahhitlik yönünden suç unsurunun varlığına inandıklarını ifade eden Kadıoğlu, tüm hukuk yollarını deneyerek mücadeleyi sürdüreceklerini kaydetti.

Fındıklı Derelerini Koruma Platformu sözcüsü Hüseyin Acar ise, yapılan gereksiz bu çalışmanın dere yatağı, balıklara ve basta bitki örtüsü olmak üzere korunması gereken şimşir ağaçlarına zarar verdiğini söyledi. Acar, yetkililerden perşembe gününe kadar gerekli tatmin edici açıklama alamamaları durumunda aynı yerde daha geniş çaplı bir eylem yapacaklarını sözlerine ekledi.

(Fındıklı Haber)

Alpler’de buzullar çekiliyor

Fransa Alpleri’ndeki buzullar son 40 yılda yaklaşık dörtte bir oranında küçüldü.

Fransız bilim insanlarından oluşan bir araştırma ekibi, bu durumdan sıcaklıkların yükselmesini sorumlu tuttu.

San Francisco’da düzenlenen Amerikan Jeofizik Birliği toplantısına sunulan araştırma, 1970’lerden bu yana Fransız Alpleri’ndeki buzullar üzerinde yapılan ilk büyük envanter çalışması.

Çalışmaya göre, en büyük kayıplar Alplerin güneyinde alçak irtifalarda meydana geldi.

Belledonne Masifi’nin neredeyse bütünüyle yok olduğu, Ecrins’de buzulların başka yerlerdekine göre üç kat hızla gerilediği belirlendi. Kuzeyde yüksek irtifalarda ise pek bir değişiklik olmadı.

Bilimadamları buzullarla kaplı alanın 275 km2’ye gerilediğini söylüyor. Mont Blanc ve çevresindeki sıradağları kaplayan buzullar 40 yıl önceki son ölçümlerde 375 km2’ye yayılıyordu.

Bu da yaklaşık yüzde 26 gerileme anlamına geliyor.

Savoie Üniversitesi’nden Marie Gardent ve ekibi tarafından yapılan araştırmada, harita arşivleri, uydu görüntüleri ve havadan çekilen fotoğraflar kullanıldı.

Buzulların çekildiğine işaret eden bulgular, Alplerin yükseldiği İsviçre, Avusturya, Slovenya Almanya ve İtalya gibi ülkelerde kaydedilen verilerle de parallellik sergiliyor.

Bu veriler buzullardaki çekilmenin yıllar ilerledikçe hızlandığını da gösteriyordu.

Alpler çevresindeki ülkelerde son yıllarda buzulların durumunu incelemeye yönelik pek çok çalışma yürütülüyor.

Buzullardaki mevsimsel değişiklikler çevresinin iklimi ve sulama olanakları açısından önem taşıyor ve buzulların azalması, yaz aylarında sulama olanaklarının da azalacağı şeklinde yorumlanıyor.

Aşırı erime buzul göllerinde taşkın riski yaratırken, dengelerin bozulması soğuk suya ihtiyaç duyan tatlı su canlıları için de olumsuz bir haber.

Bu nedenle bilim adamları buzulların erimesini önlemek için çözümler arıyor. Bunlar arasında yer alan ‘buzulun plastik bir tabakayla kaplanması’ fikri, etkili olmakla birlikte ancak kayak pisti gibi çok küçük alanlar için uygulanabilen bir yöntem.

(BBC)

Enflasyon, domates vs.

Kasım ayı enflasyon rakamları açıklandı. Açıklanan rakamlar enflasyonun yükselmekte olduğuna dair işaretler gösteriyormuş. Adet olduğu üzere TV kanalları muhabirlerini en yakın pazaryerlerine yollamışlar ve halkın görüşünü sormuşlar. Hayat pahalılığından herkes şikâyetçi; ama özellikle orta yaşlı, kentli, her şeyi bilen bir teyzenin feveranı merkeze alınmış. Elinde tuttuğu filedeki domatesleri, patlıcanları, kabakları gösteren teyze en çok da domates fiyatlarından şikâyetçi.

Üşenmedim gazetelerdeki mutad enflasyon haberlerine göz attım. Kasım zam şampiyonları listesinde %66.9 ile patlıcan başı çekiyor, ardından % 47.9 ile domates geliyor. Listede daha sonra kabak, çarliston ve sivri biber ve salatalık sıralanmış. Muhalif olduğu belli olan gazete başka bir köşeye küçük puntolarla fiyatı düşenlerin listesini de vermiş:  Portakalın fiyatı %21 düşmüş, balık, ayva, nar, pırasa da kasım ayında fiyatı düşen ürünler arasında.

Eskiden sözgelimi 3 kilo domates alabilirken pahalılık nedeniyle şimdi sadece 2 kilo alabildiğini söylemiş teyzem.

Oysa ben domatesle üç hafta önce vedalaştım.

Bütün yaz bahçesinden topladığı domateslerini yemeye ve koklamaya doyamadığım köylü kadını kasabamızın pazarının her zamanki köşesinde içten gülümsemesiyle gördüğümde senenin son domateslerini getirdiğini anlamıştım. Pazaryerinde bir kaç haftadır görünmüyordu.  Biraz keçi peyniri, kendi yaptığı tarhana, ağaçlarından topladığı kayısı, armut ve incirleri ve en çok da kendi bahçesinde yetiştirdiği domatesleri getirip durdu pazara tüm yaz boyunca.

Yaz çoktan sona ermişti. Sonbaharın gelişi kasaba pazarımızın renklerini büsbütün değiştirmişti. Yaz pazarlarının canlı renkleri solmakla kalmamış, günlerin kısalmasıyla birlikte pazara mal getiren köylü sayısı iyiden iyiye azalmış, zeytin hasadı mevsiminin de yaklaşmasıyla insanların hareketleri hızlanmaya başlamış gibiydi.

Sonbahar domateslerinin rengi ve tadı bir başka olur. Güneşin yakıcılığını kıpkırmızı rengine yansıtan delişmen domateslerin aksine sonbahar domateslerinin rengi turuncuya yakın bir pembeye çalar, ürkek ve kararsız ekim güneşini sanki son gücüyle emmiş, bir yandan da iyiden iyiye soğuyan gecelerin ayazına karşı kendini korumaktan yorgun düşmüş gibidirler. Tadı da farklı olur sonbahar domateslerinin. Yoğun mu yoğun tadı yazın hülasası gibidir. Bilmeyenlerin yüzüne bakmadığı, dudak büktüğü sonbahar domatesi soğuk ve karanlık şubat ayında ansızın ortaya çıkıp içinizi ısıtan kış güneşi gibidir, geçip giden yazdan arta kalan son hoş hatıradır.

Kadın tezgâhındaki son bir kaç domatesi elleriyle tek tek okşar gibi yapıp tozlarını aldıktan sonra terazide tarttı. Paranın üstünü verirken bunların bahçesinde ömrünü tamamlayıp kuruyan fidelerin arasında inatla yaşayan son domatesler olduğunu söyledi.  Yaz ortasında tekrar görüşmek dileğiyle helalleştik. Neyse ki. O akşam pazardan aldığım sonbahar domateslerinden iki tanesini bahçemden topladığım hala mahsul dökmeye devam eden körpe biberlerle ve maydanozla beraber mevsimin son çoban salatasına doğradım.

Önümüzdeki aylar boyunca soframın taze domatese hasret kalacağını düşünerek yediğim salata bir yazı daha arkada bırakmış olduğumuzu fark etmemi sağladı. Yaz bitti, güneşte kurumuş domateslerim, olgun domateslerin ruhunu taşıyan kavanozlar dolusu salçalarım önümüzdeki kış boyunca soframa yazın lezzetini getirmeye devam edecek.

Aralık ortasında domateslerin tatsızlığından değil de pahalılığından şikâyet eden teyzeme diyecek bir söz bulamadım.

 

HIV Pozitifler Sesleniyor: “İlacıma Dokunma”

Ekonomi Koordinasyon Kurulu kararıyla ilaçlardaki kamu kurum indirim oranını arttığı ve bazı ilaç firmalarının bu indirimi kabul etmediği duyuruldu. Bu bilgiye aradaki bu ücret farkının vatandaşa yansıyacağı eklendi. Fakat bu karar; HIV ve AIDS ile yaşayan bireylerin yaşamını tehdit ediyor.

HIV ile yaşayan bireylere destek hizmetleri sağlayarak, haklarını savunmak amacıyla kurulan Pozitif Yaşam Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Nejat Ünlü “Kullanılan ilaçların yeniden reçete edilmesiyle, sorun görünür olmaya başladı. Kamunun ilaç fiyatlarındaki katılımının daha da düşürülmesi ve oluşan farkın vatandaş tarafından ödenmeye zorlanması HIV pozitifleri sıkıntıya sokmaktadır. HIV tedavisi, ömür boyu, kesintisiz sürdürülmesi gereken bir tedavidir. Bu nedenle “kesintisiz ilaca erişimin” önündeki hiçbir engel kabul edilemez. İnsan hayatının değeri hesap makineleriyle hesaplanamaz. Geciken tedavinin bireysel ve toplumsal maliyetleri çok daha ağır olacaktır. Derneğimizin danışmanlık sağladığı HIV pozitif bireyler ‘ilacıma dokunma’ demektedir. Önümüzdeki dönemde tüm HIV’le yaşayanların herhangi bir mağduriyet yaşamaması için devletimizin, ilaç erişiminin önündeki tüm engelleri acilen çözmesini talep ediyoruz.” dedi.

“İlaçlar hayati önem taşıyor”

HIV pozitifler için hayati önem taşıyan antiretroviral (HIV’i baskılayan) tedavilerin devamlılığına dikkat çeken Ege Üniversitesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı öğretim görevlisi Prof. Dr. Deniz Gökengin; “HIV enfeksiyonu ve AIDS, tedaviye uyumun %95’in üzerinde olması gereken kronik bir hastalıktır. Ancak bu, HIV pozitif kişilerin tedavilerine kesintisiz devam etmeleri ile mümkün olabilmektedir. HIV ile yaşayan bireylerin tedavilerine ara vermeleri, kullandıkları ilaçlara direnç geliştirmelerine ve hastalığın hızla ilerlemesine neden olacaktır. Bu da bu hastaların yaşamlarının tehdit altında olması anlamına gelmektedir.” dedi ve ekledi “Öte yandan, direnç geliştiren hastalarda hayati önem taşıyan bu ilaçlar için ülkemizde başka seçenek bulunmamaktadır.”

Tedaviler HIV yayılımını önlüyor

ABD Ulusal Sağlık Enstitüsü 12 Mayıs 2011 günü; HIV pozitif bir kişinin etkili bir antiretroviral (HIV’i baskılayan) tedavi rejimine bağlı kalması durumunda, HIV bulaştırma riskinin %96 oranında azaltılabileceğini açıkladı. Bu veri, antiretroviral (HIV’i baskılayan) tedavilerin, toplum sağlığının korunması ve HIV yayılımın engellenmesi için anahtar olduğuna işaret ediyor.

“Tedavi hakkı yaşam hakkıdır”

Pozitif Yaşam Derneği Hukuk danışmanı Av. Habibe Yılmaz Kayar “HIV pozitiflerin ‘zamanında’ ve kaliteli tedavilere (sağlık hizmetlerine) erişimi insan hakları bağlamında değerlendirilmelidir. Sağlık hakkı, tedavi hakkı, yaşam hakkı; evrensel insan hakkıdır. Türkiye’nin yeni sağlık sistemi reformunda kronik hastalıkları göz ardı ederek tedavilerini kesintiye uğratmayacağını umuyoruz” dedi.

“Tedaviler daha az sağlık harcaması sağlıyor”

Pozitif Yaşam Destek Merkezi Koordinatörü Tekin Tutar; “Tedavilerini kesintisiz alan HIV pozitifler yaşamlarına her alanda devam edebilmekte ve çalışabilmektedirler. İş gücü ile ülke ekonomisine katkı sağlamaktadırlar. İlaç erişimin önündeki engellerinin kaldırılmaması HIV pozitif bireylerin sağlıklarını kaybetmelerine ve çalışamaz duruma gelmelerine neden olacaktır. Sağlık sorunları yaşayan bireylerin tedavileri güçleşmeye ve bu durum daha fazla sağlık harcamasına yol açacaktır. Hızlı, etkin ve kalıcı çözüme ihtiyaç var.” dedi.

(Ajanslar)

1319 gün sonra Galatasaray

0

Süper Lig’de haftanın maçında Galatasaray evinde ezeli rakibi Fenerbahçe’yi 3-1 ile geçerek 59 hafta sonra liderliğe yükseldi. Yeni stadındaki ilk Fenerbahçe galibiyetini alan Aslan, 1319 gün sonra sarı-lacivertliler karşısında güldü.

Süper Lig’de yılın son derbisinde Galatasaray Türk Telekom Arena’da Fenerbahçe’yi ağırladı. Galatasaray kazandığı takdirde 59 hafta sonra liderlik koltuğuna oturacaktı. Fenerbahçe ise olası bir galibiyet halinde zirveyi sağlama alacaktı. İki takım da mücadeleye tutuk başlarken, ev sahibi yavaş yavaş ağırlığını hissettirmeye başladı. Soldan gelişen Galatasaray atağında dokuzuncu dakikada Kazım harika bir kafa vurdu ama Volkan da aynı güzellikle çıkardı.

15. dakikada bu sefer Selçuk İnan ortaladı, kafayı vuran Ujfalusi ise yine Volkan’a takıldı. Maça pas hatalarıyla başlayan Bilica’nın kaybettiği topta bir dakika sonra Emre Çolak çaprazdan şansını denedi ama yine olmadı. Baskısını iyice artıran ev sahibinde Baros’un boşallttığı alanı iyi kullanan Elmander 17. dakikada üst üste iki kez şansını denese de golü bulamadı.

19. dakikada ise Baros ceza sahası içinde bomboş topla buluştu ama zoru başararak topu auta attı. 20. ile 30. dakikalar arasında net pozisyon olmazken, Aslan aradığı golü 33’te Eboue ile buldu. Hızlı gelişen atakta Elmander’in pasında Eboue, Yobo’dan nefis sıyrılıp gol perdesini açtı. Altı dakika sonra ise Bilica yine basit bir hata yaptı ve top Elmander’in önünde kaldı. Sol çaprazdan Elmander sert bir vuruşla topu ağlarla buluşturdu. Maçın belki de Fenerbahçe adına en iyi ismi olan Volkan, pozisyonda hatalıydı. Geride kalan dakikalarda başka gol olmadı ve Aslan soyunma odasına 2-0 üstünlükle gitti.

İkinci devreye daha istekli başlayan Fenerbahçe, 54’te gole yaklaştı. Galatasaray ceza sahasında paslaşan deplasman ekibinde, Stoch’un vuruşu doksanda patladı. Bu atakla biraz kendisine gelen Aslan, 59’da Kazım ile tehlikeli geliyor, Volkan yine çıkarıyordu. Eski Fenerbahçeli ortadaki arkadaşını düşünse maçın kopması işten bile değildi.

Son yarım saatte tekrar oyuna damgasını vuran Galatasaray, 66’da Selçuk’un sağdan kullandığı kornerde Melo farkı üçe çıkaran golü attı. Artık herkes anlamıştı, Arena’da Aslan ezeli rakibi karşısındaki ilk galibiyetini alacaktı.

Kalan dakikalarda fazla pozisyon üretilmezken Alex maç biterken yapacağını yaptı. 90+2 de Alex farkı ikiye indiren golünü attı. Böylece Cimbom 1319 gün sonra Fenerbahçe’yi devirmeyi başardı. Sarı-kırmızılılar artık lider. Hem de 59 hafta sonra.

(eurosport)

Zalim olmaya direnmenin tarihi- Ece Temelkuran

Her şey bazı insanların kendileri gibi yaşamak istemesiyle başladı. Derelerin akabilmesini isteyenler vardı. Suyun ve havanın sahibi olamayacağı, olmaması gerektiğini bilenler vardı.
Memleketin karnını altın hırsıyla deşersen, sularını para hırsıyla bulandırırsan, daha çok sahip olmak için daha az olmaya heves edersen sonumuzun hayır olmadığını bilen insanlardı bunlar. Bunlardan biri işte Metin Lokumcu’ydu.
Bir gün, suyun, havanın ve geleceğin sahibi olamayacağına inanan insanlarla birlikte sokağa çıktı. Aynı gün aynı saatte Başbakan da oradan geçiyordu. Metin Lokumcu kafasında o fikirlerle oradan geçmemeliydi. Geçerse başına iş gelebilirdi. Geldi de. Çünkü havanın, suyun ve geleceğin sahibi olması gerektiğinde ısrar eden, bütün bunlara sahip olma hırsıyla hınçlanmış “mühim adamların” halkımıza karşı hep korunması gerekir. Korundular da.
Boğulsunlar, gözleri göremez olsun diye zehirli gazlar sıkıldı etrafa. Başta Metin Lokumcu olmak üzere halkımız o kadar korkunçtu ki gazın ayarı kaçtı. Metin Lokumcu gazla boğularak öldü. Bu ülkede kimileri “Adam Başbakan’a karşı gelmiş. Ölebilir tabii!” dedi. Kulağımla duydum.
Ben o zaman, “Siz ne zaman bu kadar zalim oldunuz?” demiştim. Artık bu soruyu sormuyorum. Başka bir sorum var:
“Siz kimsiniz? Zalim misiniz değil misiniz?”

HAMARAT DELİLLER
9 Aralık’ta Ankara’da Metin Lokumcu’nun ölümüyle anılan Hopa davasının ilk duruşması yapılacak. Hopa’da ve sonrasında Ankara’da yapılan protestolarda akıl almaz bir hınç ve hamaratlıkla tutuklanan, yine insanı dehşete düşüren delillerle (saçlarını üç numaraya vurdurduğu için terör örgütü üyeliği, şemsiye, Sol Yayınları kitapları gibi) tutuklulukları altı aydır süren 22 ve tutuksuz yargılanan 6 kişinin ilk davası görülecek.
Hadise, Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nde (eski 1 No’lu DGM) saat 10.00’da cereyan edecek. Bu yüzden şimdiden karar vermek durumundayız. Biz zalimlerden, “dilsiz şeytanlardan” mı olacağız?

HİKÂYENİN BAŞI
O kadar karıştırıyorlar ki kafamızı, hikâyenin en başını unutuyoruz bazen. Bütün bunlar niye oldu? Niye Hopa’da ve Ankara’da insanları evlerinden aldılar? Niye şemsiyeler, poşular ve aslında yasal olan kitaplar “terör örgütü üyesi” yaptı insanları aniden? Niye insanlar aylardır içeride? Öğrenciler, çocuklarımız niye aylardır iddianame yazılmasını bekliyor hapishanelerde?
Bir dere için! Hopa Çayı için. Yani hükümetimiz bir çayı Hopalılara çok gördü. Bunun için. Sizce de bu çok acayip değil mi? Bir öğretmenimizin boğularak ölmesine, birçok çocuğun hapishanede çürümesine değdiğini düşündüler. O çay üzerinde kurulacak iktidarın sarsılması dehşetverici bir olasılıktı, bunu göze alamazlardı.
İktidarın dişlerinin arasında ezilmedik bir yer kalmamalıydı. Yani ne Ergenekon ne KCK. Atla deve değil yani. Ama bir topluiğne başı kadar bile bir alan kalmamalıydı tahakkümün abdestinde. Hopa davası budur. Bir çayın bile halkın istediği gibi değil, hükümetin istediği gibi akması gerektiğinin ilanıdır. Bütün suyun, bütün havanın, bütün insanların… Her şeyin istendiği gibi olması gerektiğini söyler bize Hopa davası.
Sizin istediğiniz gibi değil. Onların istediği gibi. “Eğer bunu yapmazsanız” der muktedir, “Sonunuz budur!” Peki şimdi sizin buna cevabınız nedir? Hatırlatayım: Her şey insanların kendileri gibi yaşamak istemesiyle başladı. Memleketlerinde akan bir dereyi sevmeleriyle… Budur. Başka bir şey değil. Şimdi karar verin. 9 Aralık’ta ne yapacağınıza.

Ece Temelkuran – Haberturk

İklim değişikliğiyle mücadele ertelenemez -Joost Lagendijk

Bu hafta küresel medyanın büyük çoğunluğunun dikkati anlaşılabilir nedenlerden dolayı Brüksel’deki AB zirvesinde olacak.

 

Zira bu zirvenin dünya ekonomisini ani bir resesyona sürükleme tehlikesi olan avro krizine etkili ve inandırıcı bir çözüm bulması gerekiyor. Güney Afrika’nın Durban kentinde ise sonucu insanların çoğunun hayatını kısa vadede etkilemeyeceği için manşetlere çıkarılmayacak olan bir başka zirve düzenleniyor. Bu, BM’nin 2015 ve sonrasında sera gazı salınımlarını azaltmak yönünde çözümler bulması gereken yıllık iklim değişikliği zirvesi. Halbuki Durban zirvesinin başarısı veya başarısızlığı uzun vadede dünyadaki milyarlarca insanın hayatı üzerinde derin bir etki yapacak. Peki tehlikede olan ne?

Yaklaşık yirmi yıl önce İklim Değişikliğine Dair BM Çerçeve Anlaşması, salınımlardaki hızlı artışın yeryüzünü ısıttığına, ekolojiyi tehdit ettiğine ve insanlığın müstakbel refahını riske attığına dair ikna edici iddialar ortaya koyan bilim insanlarının alarm verici bulgularına bir karşılık mahiyetinde oluşturuldu. Yıllarca süren görüşmelerin ardından sanayileşmiş ülkelerin büyük çoğunluğu (bu arada Türkiye de) meşhur Kyoto Protokolü’nü imzaladı ve sera gazı salınımlarını azaltmayı taahhüt etti. Söz konusu taahhütlerin süresi gelecek yıl sona erecek, bu yüzden Durban zirvesinin önündeki mesele Kyoto Protokolü’nü 2012’nin ötesine taşımak ve 2015’te (dünyanın en büyük iki kirleticisi olan, fakat bugüne kadar somut azaltma taahhütlerinden kaçınan ABD ve Çin de dahil) bütün başaktörleri kapsayacak yeni, bağlayıcı bir anlaşmanın yolunu döşemek. Daha önceki iki zirvede uluslararası gayretlerin başlıca odağı, ortalama küresel ısı artışını 2 derecenin altında tutmaktı.

Geçen hafta bu hedefin tutturulamama tehlikesinin çok ciddi olduğunu belirten iki rapor yayınlandı. BM Çevre Programı’nın (UNEP) hazırladığı ‘Salınımlar Konusunda Açığı Kapatmak’ adlı rapor arzu edilen ile gerçekleşen arasındaki giderek büyüyen uçurumu gösteriyor. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler tüm mevcut taahhütlerini ve sözlerini yerine getirse bile 2020’de salınımlar fazlasıyla yüksek olacak ve ısı artışı 2 derecenin üzerine çıkacak. Daha da kötüsü, sayısal verileri takip eden bilim insanlarının uluslararası işbirliği niteliğindeki Küresel Karbon Projesi, salınımların aslında geçen yıl inişe geçmek şöyle dursun, neredeyse yüzde 6 arttığını gösteren bir analiz yayınladı. Havaya pompalanan yarım milyar ton ilave karbon anlamına gelen bu artış, 2003’ten bu yana en yüksek rakamı işaret ediyor.

Bu haftanın sonunda Durban zirvesinin neticesinin ne olacağını ve sözgelimi AB’nin Çin’le, ABD ve Hindistan gibi ülkelerin inatçı direnişine karşı, umutları canlı tutacak bir anlaşmaya varıp varamayacağını göreceğiz. Bu tartışmada Türkiye bariz şekilde yok, halbuki Türk liderler ülkelerinin örnek teşkil eden küresel bir güç olmak istediğini sürekli söyleyip duruyor. Ne yazık ki bu istek iklim değişikliği için geçerli değil.

Fakat bu küresel zirvelerde beni heves noksanlığından daha fazla endişelendiren husus, Türk siyasetinde zerre kadar telaş emaresinin olmaması. Görünen o ki Türk siyasetçilerin çoğu için iklim değişikliği başka bir âlemde yaşanıyor ve Türkiye’yi hiç etkilemeyecek. Elbette iklim değişikliğinin olumsuz etkilerinin üstesinden, çok uzak gelecekte bir gün gelmek yönünde güzel planlar var.

Olmayan ise bugünden yarına gözle görülür sonuçlar üretebilecek somut öneriler. En büyük kirleticilerden biri olan çimento sanayiini, daha sürdürülebilir bir üretim tarzına geçmeye sevk edecek ciddi girişimler niye yok? TOKİ niye enerjiden yana daha tasarruflu evler yapmıyor? Hükümet niye hâlâ en kirli fosil yakıt olan kömüre dayalı elektrik santralleri inşa etmeyi planlıyor? Onca potansiyele rağmen, temiz ve ucuz enerji kaynağı mahiyetinde güneş enerjisi niye geliştirilmiyor da, Türkiye’nin pahalı doğalgaz ve petrol ithalatına muazzam bağımlılığını sürdürmesinde ısrar ediliyor?

Burada roket biliminden söz etmiyoruz. Dışarıda başarılı örnekler bulmak mümkün. Sağduyu, siyasi irade ve akıllı teknolojilerin doğru bileşimiyle Türkiye, dünyanın iklim değişikliğinin inkâr edilmeyecek ve edilmemesi gereken bir gerçeklik olduğunu kabul etmiş kalanına hâlâ yetişebilir durumda. Dengesiz hava sıcaklıkları, daha fazla sel ve kuraklık, bunlar çoktandır karşımızda duruyor ve kendi kendilerine yok olup gitmeyecekler. Artık bekle-gör politikası için vakit yok. Durban’da da yok, Ankara’da da yok.

Joost Lagendijk – Zaman

Efsaneden veda sinyali

0

Snooker‘ın yaşayan efsanelerinden Ronnie O’Sullivan, Britanya Şampiyonası’nda dün aldığı Judd Trump mağlubiyeti sonrası hayranlarını üzecek açıklamalar yaptı.

Önemli bir sıralama turnuva kazanmasının üstünden uzunca bir zaman geçen O’Sullivan, snooker’dan emekli olabileceğinin sinyallerini verdi.

Bir süredir Doktor Steve Peters ile terapilere devam ettiği bilinen Ronnie, Judd Trump karşısında öne geçtiği maçta basit hatalar yapıp Britanya Turnuvasından elendikten sonra yaptığı açıklamalarda, emeklilik sürecine ve hissettiği yalnızlığa dair şunları söyledi:

“Judd’ın galibiyetini gölgelemek istemiyorum ama kendimi daha uzun süreler snooker oynayacak gibi görmüyorum. Şu an iyi bir ruh hali içindeyim ama turnuvalar ve oynadığım maçlar arasında çoğu zaman kendimi gergin ve tedirgin hissediyorum. Artık bunları yaşamaktan sıkıldım. Doktor Steve Peters ile görüştüğüm de zaten herkesçe biliniyor.”

O’Sullivan, “36 yaşındayım ve birileriyle tanışıp bir şeyler paylaşmak istiyorum. Beni yaralayan, sıkıntıya sokan düşüncelerden kurtularak başka şeyler yapmak istiyorum. Hala çalışmak istiyorum ve yapacak başka bir şeyler bulabileceğime eminim. Ama tek başıma yaşamak istemiyorum, tek başıma seyahatlere çıkıp o sıkıntıları yaşamak istemiyorum” diyerek sözlerini noktaladı.

(Eurosport)

Şike şüphelisi Gümüşdağ muafiyetini istedi!

0

Şike soruşturması kapsamında hazırlanan iddianamade ismi şüpheli olarak geçen Türkiye Futbol Federasyonu Başkanvekili Göksel Gümüşdağ, TFF Başkanı Mehmet Ali Aydınlar ile görüşüp bir süre toplantılardan muafiyet rica etti.

Görüşmede Gümüşdağ’ın, “Başkanım, ben kendimden eminim. Başkalarına değil, kendi vicdanıma bakarak karar veririm. İstifayı düşünmüyorum. Taşıdığım sıfatla hem kurumumuz Türkiye Futbol Federasyonu’na hem doğrudan başkan olarak size hem de Türk futbolunun bütün paydaşlarına karşı etik bir sorumluluğum var. Bunun gereği olarak belirsizliklerin kalkacağına inandığım bir aylık süre için yönetim kurulu toplantılarından muafiyetimi rica ediyorum” dediği bildirildi. Aydınlar’ın Gümüşdağ’a gösterdiği hassasiyet için teşekkür ettiği de gelen haberler arasında… Gümüşdağ geçtiğimiz ay sonu ifadesine başvurulduktan sonra “İstanbul BŞB Kulübü ve şahsım olarak, cezaya gerek kalmaksızın en ufak bir emare olsa Türk futbolundan çekilmeye hazır olduğumu kayıtlara geçtim” demişti.

(eurosport)