Ana Sayfa Blog Sayfa 4902

Nükleerci Areva küçülüyor

Nükleer enerji sektöründe faaliyet gösteren Areva kapsamlı bir yeniden yapılanma planlıyor.

Devlet kontrolündeki Fransız şirket 2011 yılı sonunda zarar edeceğini açıklamasının ardından beş yıllık değişim stratejisinin ayrıntılarını kamuoyuyla paylaştı.

Haziran ayında şirketin dümenine geçen Luc Oursel şirketin yurtdışı operasyonlarını önemli oranda kapatıp yılda bir milyar Euro tasarruf etmeyi planlıyor.

Buna göre şirketin 2011 sonunda 1,5 milyar Euro’nun üzerinde zarar etmesi beklenirken önümüzdeki beş yılda yatırımlarda yüzde 34 oranında azaltılarak 7,7 milyar Euro’ya düşürülecek. Ayrıca Almanya’nın nükleer programları durdurma kararının ardından bu ülkedeki 1,500 çalışanın da işlerine son verilecek.

Enerji devinin bu kadar geniş kapsamlı bir yeniden yapılanmaya gitmesinin arkasında Japonya’da yaşanan felaketin ardından nükleer enerjiye bakışın değişmesi ve şirketin Afrika’daki maden yatırımlarında yaşadığı sıkıntılar yatıyordu.

Areva ayrıca Amerika Birleşik Devletleri’nde yapımını sürdürdüğü tartışmalı uranyum zenginleştirme tesisi yatırımını da tasarruf planı kapsamında durdurdu.

Şirket, Fransa’da eleman çıkarmayacağını ama özellikle destek bölümlerinde boşalan pozisyonlara yeni alım yapmayacağını duyurdu.

Türkiye’nin %57’si internetle tanışmadı

Türkiye’de 18 yaşın üstü nüfusun yüzde 57,1’i hiç internete hiç girmemiş. İnternetin ulaşamadığı en büyük grubu ise ev kadınları oluşturuyor. Araştırmaya katılanların yüzde 42’si “internetin yarardan çok zarar getirdiğine” inanıyor.

KONDA’nın Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi (ADNKS) ile yaptığı ‘İnternet ve Sosyal Medya Kullanımı’ araştırmasında 36 ilin, merkezler dâhil 115 ilçesinde 154 mahalle ve köye gidilerek 2728 kişiyle yüz yüze görüşmeler gerçekleştirildi

Raporda Türkiye’deki 18 yaş üstü yetişkin nüfusun, saha çalışmasının yapıldığı günlerdeki siyasal eğilimlerini, sosyal medya kullanım sıklığı-tercihleri ve profillerini yansıtıldı.

18 yaş üstü nüfusun yüzde 57,1’i internete hiç girmedi
Türkiye’de 18 yaşın üstündeki nüfusun yüzde 42,9’u internete girdiğini, yüzde 57,1’i ise hiç girmediğini söylüyor. Bu oranlar KONDA’nın 2008 yılının Nisan ayında yaptığı “Biz Kimiz? Hayat Tarzları” araştırmasında sırasıyla yüzde 35,1 ve yüzde 64,9 idi. Buna göre 2008 yılında yaklaşık 17 milyon 500 bin kişi internete girerken, bu sayı bu yıl 21 milyon 500 bin seviyesine ulaşmış.

İnternetin zarar getirdiğine inananlar Yüzde 42
“İnternetin topluma yarardan çok zarar getirdiğine inanıyorum” cümlesine katılanlar yüzde 42, katılmayanlar ise yüzde 29 oranındadır. Kalan yüzde 29’luk kesim ise çekimser.

Oranlar kişilerin internete girip girmediğine, ne sıklıkla girdiğine ve sosyal paylaşım ağlarına üye olup olmadıkları göre değişkenlik gösteriyor. Kullanım artıkça zarar getirdiğine dair görüş de azalıyor. Bu görüş, yaş yükselip, eğitim ve gelir düştükçe artıyor ki, bu üç demografik kategori de internet kullanım oranlarının çok değişenlik gösterdiği kategorilerdir.

İnternette Ne Yapıyorlar?
Araştırmada internet kullanan kişilere internetteki alışkanlıkları ve bunları ne sıklıkta yaptıkları soruldu. Türkiye’de kullanıcılar interneti en sık arkadaşlarıyla haberleşmek, e-posta okumak ve eğlence amacıyla, aynı sıklıkta olmasa da haber takip etmek, iş için kullanmak veya sağlık araştırması yapmak gibi bilgi edinme amacıyla kullanıyorlar. Bankacılık işlemi, bilet almak, gıda, giyim ve teknoloji alışverişi yapmak, iş aramak gibi işlevsellikleri ise daha nadir olarak kullandıkları anlaşılıyor.

‘En çok iş yerinden haberler takip ediliyor’

İnternet kullanıcılarının yüzde 65’i bazen, sık sık veya her zaman internet üzerinden habertakip ettiklerini söylüyor. Erkekler kadınlara; daha eğitimliler, daha az eğitimlilere; daha yüksek gelirliler, dar gelirlilere; işyerinden internete girenlerin başka yerlerden girenlere; internete sık girenler daha nadir girenlere kıyasla daha sık haber takip ediyor. Serbest meslek erbabının ve memurların ortalamaya göre daha sık, ev kadını, işsizler ve işçiler ise daha nadiren, internet kafeden internete girenlerin ise oldukça nadiren haber takip etmeleri dikkat çekici.

MSN birinci sırada, Facebook ikinci
Görüşülen kişilerin yüzde 31,6’sı MSN, yüzde 31,3’ü Facebook üyesi. Ayrıca yüzde 9,7 Youtube’a üye olduğunu / kullandığını, yüzde 8,4 Mynet’e, yüzde 4,5’i Twitter’a üye olduğunu, yüzde 3’ü blogları (kişisel web günlüklerini) takip ettiğini, yüzde 2,5 ise e-posta gruplarına üye olduğunu belirtmiş. Aynı sayılara, internet kullananlar arasındaki oranlarına göre baktığımızda ise, internet kullanıcıların dörtte üçünün (yüzde 73,6) MSN ve yine dörtte üçün (yüzde 73,1) Facebook üyesi olduğu, dörtte birinin Youtube kullandığı, beşte birinin Mynet üyesi olduğu, Twitter kullanıcılarının oranının ise onda birde kaldığı görülüyor.

Kaynak: t24

Maradona’ya üç maç men

0

Birleşik Arap Emirlikleri Futbol Federasyonu, rakip takımın teknik direktörüyle girdiği ağız dalaşı nedeniyle Maradona’ya üç maçtan men cezası verdi.

Takımının El Ain ile cuma günü oynadığı ve 2-0 kaybettiği kaçta ağzına hakim olamayan teknik adam, maçtan men cezasının yanı sıra 2700 dolar para cezasına çarptırıldı.

Bu sonucun ardından takımı 5. sıraya gerileyen Maradona, Birleşik Arap Emirlikleri’nde futbolun daha ileriye gidememesinin sebebi olarak hakem yönetiminin yetersizliğini gösteriyor ve bu konudaki sıkıntısını sık sık sert bir şekilde dile getiriyor.

Belezoğlu kadro dışı

0

Fenerbahçe‘nin dün akşam Bursaspor‘u 2-0 yendiği maçta takım arkadaşı Christian ile kavga eden, kavgayı soyunma odasında da sürdüren ve daha sonra teknik direktör Aykut Kocaman‘a da yumruk atmaya çalıştığı iddia edilen Emre Belözoğlu, yönetim tarafından süresiz kadro dışı bırakıldı.

Necip Fazıl’ın Dersim’i – Kazım Ateş


Dersim katliamı yeniden politik gündemin en önemli başlığı haline geldi ancak önceki gündeme gelişlerde görüldüğü gibi, yine belagate kurban edilme tehlikesi altında tartışılıyor. Tarafların, Türkiye’nin modernleşme, ulusal kimlik inşası deneyimleri ile yüzleşmek yerine, Dersim sorununu eklemleme/ yeniden anlamlandırma çabaları, demokratikleşme, geçmişle hesaplaşma ve sair iddiaların aksine, eşit-özgür yurttaşlık idealine hala çok uzak olduğumuzun göstergesidir. CHP’nin aktörleri, bu tartışmayı sosyal demokratlaşabilmek için bir fırsat olarak kullanmak yerine iç siyaset malzemesi haline getirirken, alışageldiğimiz ulusal cemaat için farklılıkların vurgulanması alerjisini sürdürmektedir. Dokuz yıldır iktidarda olduğu halde hala “kutsal mazlumluk”u politik kutuplaşmanın temel belirleyeni haline getiren AKP, siyasi muarızının tarihine yaptığı göndermelerle kendi kimliğini pekiştirme, CHP Genel Başkanının Kürtlüğünü-Aleviliğini öne çıkarma stratejisiyle Alevi-Sünni eksenli tarihsel ve sosyolojik kutuplaşmayı derinleştirmektedir.
Bu metin, CHP’nin, hatta Mustafa Kemal’in kişisel olarak Dersim Katliamındaki sorumluluğu üzerine değildir çünkü bunu tali bir mesele olarak görmektedir. Bununla birlikte, konuya dair bir not düşmeden bu meseleyi geçiştirmek de mümkün değildir çünkü Dersim katliamı Kemalist modernleşme anlayışının bir ürünüdür. Bu modernleşme anlayışının temel uğraklarından birisi, toplumu medenileştirmek, ıslah ve terbiye etmek, yeniden biçimlendirilen ve tabi kılınmış bedenler üretmektir.  Bu anlayış, ulusal cemaat içinde etnik, dinsel farklılaşmaya müsamahakâr olmadığı gibi, farklı olma talebini, farklı bir kültürel kimliği yaşama hakkını, ulusal birlik adına bastırır, gerektiğinde şiddet yoluyla yok eder. Cumhuriyetin ulusal kimlik inşasında Alevilerin yurttaşlar topluluğu içine dâhil edilmesinin tek yolu, Cumhuriyetçi kadroların “öz Türk” çağrısına icabet etmektir. Öte yandan, Aleviliği farklı bir dinsel kimlik, kültürel fark olarak kuran öğeler, bastırılması gereken geri kalmışlık, cehalet olarak görülür. Dersim’in “hadd-i tedîb”ine karar verenler, bu modernleşme, ulusal kimlik projesinin özneleridir. Not edilmesi gereken, bu öznelere, Celal Bayar yanı sıra Türkiye muhafazakârlarınca saygıyla anılan Adnan Menderes, Fevzi Çakmak ve Kazım Karabekir’in de dâhil olduğudur.
Ayrıca vurgulanması gereken, yine muhafazakârların referans ve reverans figürü olan Abdülhamid döneminin modernleşme anlayışıyla (ya da genel olarak 19. yüzyıl Osmanlı modernleşmesiyle), Kemalist modernleşme anlayışı arasındaki sürekliliktir. İlkinde de modernleşme medenileşme demektir ancak Kemalist etno-seküler kimlik arayışından farklı olarak, medenileşme Sünni-İslam’ın yol göstericiliğinde olacaktır. Nitekim Kemalist modernleşmenin muarızı olarak politik güç kazanan muhafazakâr modernleşme sözü edilen güzergâhta yol alacaktır: Modernleşme ve Sünnileş(tir)me birlikte sürdürülecektir (az vurgulanan bir yönü de gayri-Müslimlerin Müslümanlaştırılmasıdır). Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya, 1935 tarihli Dersim’e yönelik bir harekâtı savunurken, 1876’dan sonra on bir defa bölgeye askeri harekât düzenlendiğini ancak bu harekâtların “hastalığı ne tahlil ne de tedavi” edebildiğini söyler. Oysa “Cümhuriyet devrinin, şiarı, memleketin esaslı ihtiyaçlarını esasından tedavi etmek ve asıl hastalığı tedavi eylemek olduğu için burada da medeni usullerle bir tedbir düşündü ve bu programile memleketin her yerinde olduğu gibi buraların da Cümhuriyetin feyizlerinden istifade etmesini temin edecektir.” (TBMM. Zabıt Ceridesi, Devre V, Cilt 7, İçtima 1. 25-XII-1935. s. 175) Bu konuşmada, hem Dersim gibi medenileştirilmesi gereken alanlar konusunda Osmanlı’dan devralınan miras ve süreklilik vurgulanmakta, hem de modernleşme ideolojinde ıslah/tedip/hastalık/tedavi gösterenlerinin nasıl eklemlendiği görülmektedir. Dersim sorununda sıkça yapılan hastalık, çıban, neşter vurmak, tedavi etmek ve sair tıbbî göndermelerle toplumun organik bir beden gibi kuruluşu, üzerinde ayrıca durulması gereken bir sorun alanı olmakla birlikte, şu aşamada metnin sınırları dışındadır. Bununla birlikte hemen not düşmekte fayda var: 1876’dan sonra on bir defa yürütülen harekâtlar, muhafazakârların ve İslamcıların, Necip Fazıl Kısakürek’in ifadesiyle, “Ulu Hakan”ı dönemidir.
Necip Fazıl’a geçiş yapmakla, asıl muradımıza da gelmiş bulunuyoruz. Başbakan, Dersim Katliamına ilişkin belgeleri açıklarken Necip Fazıl’ın Son Devrin Din Mazlumları kitabına referans vermeyi ihmal etmedi. Üstad’ı ne kadar sevdiği hepimizin malumu. Hatta Cumhurbaşkanının, Necip Fazıl’ın öderliğini yaptığı Büyük Doğu geleneği içinden geldiği de bilinmektedir. Dahası, Necip Fazıl için, milliyetçi muhafazakârlığın, muhafazakâr milliyetçiliğin, İslamcılığın, merkez sağın kavşak noktasını işgal eden isim demek abartı olmasa gerek. Dersim meselesinin, “merhum Üstad Necip Fazıl’ın kalemiyle bir nesle en doğru şekilde aktarıldığını” ifade eden Başbakan, “Üstad Alevi dememiştir… Bakın burada Üstad ‘Kürt’ dememiştir, ‘Ermeni’ dememiştir… Necip Fazıl, Dersim’i ve Dersimlileri, din mazlumları sınıfına alarak, onlara sadece insan gözlüğüyle bakarak, insani bir trajediyi bizlere aktarmıştır.” diye ekledi. Dersim sorununu eklemlemek, politik mücadelenin elbette meşru bir veçhesidir ancak bunu Necip Fazıl’a referansla yapmaya kalkışmak en fahiş ve sonuçları itibarıyla trajik hatalardan birisi olsa gerek. Konuşma içinde tali gibi görünen ama Necip Fazıl’ı tanımak için önemli bir noktadan giriş yapılabilir. Necip Fazıl’da Kürtlük, Alevilik, Ermenilik, bu kitabının sınırları içinde yoktur ama “insan” da yoktur, sadece Türklük ve Müslümanlık vardır. Dahası, Necip Fazıl’ın ideolojik dünyasının esaslarından birisini oluşturan, yoğun bir anti-semitizm vardır. Sadece bir örnek: kitapta, “biricik şeriat bağlısı ve koruyucusu” Abdülhamid’i yıkma girişimi olarak anlattığı 31 Mart olayı, “Yahudi, dönme ve masonların” bir komplosudur Necip Fazıl’a göre.
Sahiden de Necip Fazıl, Dersim meselesini tartışırken Alevi dememiştir ama bizatihi bu demeyişte bir garabet yok mudur? Asıl üzerinde durulması gereken bu sessizlik değil midir? Aynı Necip Fazıl, anılan diğer isimlerin Nakşibendîliğini, Nurculuğunu belirtmekte sakınca görmezken neden Dersimlilerin Aleviliğini vurgulamaz? Sorunun basit yanıtı şudur: Necip Fazıl açısından Dersimlilerin Aleviliğini vurgulamak, onları “din mazlumları” kategorisinden çıkarır. Dikkat edilirse, Dersim katliamı, Necip Fazıl için, “En aşağı 50.000 müslümanın kanını ve canını ihtiva etmesi bakımından” önemlidir ve Dersim katliamının sorumlularının “dayandığı tek sebep de bir takım asayişsizlik ve itaatsizlik bahanesi altında, bütün Doğu Anadolu’yu kapsayıcı olarak, o mıntıkanın bir türlü sulandırılamayan koyu İslamî rengidir”. (Başbakan’ın atladığı ancak üzerinden atlanmaması gereken önemli bir not: Necip Fazıl, katliam sırasında Celal Bayar’ın başvekil, Fevzi Çakmak’ın Genelkurmay Başkanı olduğunu da vurgular.) Hâsılı dikkat çekmeye çalıştığımız, Dersimlilerin dinsel kimliğine dair vurgunun Müslüman-İslam olmakla sınırlı kalmasıdır. Burada Müslüman göstereninin, pekâlâ bütünleştirici, kapsayıcı bir söylem içinde eklemlendiği sonucu çıkarılabilir ancak müellif Necip Fazıl olunca, amacın bu olmadığı kesindir çünkü Necip Fazıl, Başbakanın iddia ettiği gibi Alevi kimliğine gözlerini kapamış bir şahsiyet değildir. Necip Fazıl’ın Aleviliği nasıl algıladığını, anlamlandırdığını anlamak için başka bir kitabına, Doğru Yolun Sapık Kolları’na bakmak gerekir çünkü Necip Fazıl, Aleviliği (ve Şiiliği de) “sapık kollar” arasında sayar. İmam-ı Rabbâni’nin Alevilik yorumunu takiben, Şiilik ve “onun kollarından Rafıza”, Alevilikle birlikte sapıklıkların en korkunçlarıdır. “Ruhları İslâm aşkiyle dolu en büyük üç Türk hakanından Fatih, Birinci Selim ve İkinci Abdülhamid”in Alevilikle mücadele ettiğini ve büyük ölçüde de engellediğini belirtir. Buna rağmen önüne geçilemeyen ve bugün Türk nüfusunun “bilmem yüzde kaçını temsil eden Alevilik aynen İmam Rabbâni ölçüsüyle din ve dünya cahili ellerde, kutusunun içi boş bir etiketten ibarettir.” Alevilik, ancak “hiç kelimesiyle belirtilebilecek pasif, fakat her an ve her türlü din aleyhtarı cereyanlarca istismarı mümkün bir manzara arz etmektedir.” Nitekim Kısakürek’e göre, Aleviler, “Devrim denilen davranışlarda …. İslâm esaslarının kıyımına seyirci kalacak bir sınıf olarak istismar ve bahane mevzuu olmuştur.” Dolayısıyla, “kör ve habersiz bir gelenek yolundan gelen Türk Alevilerinin kültür, telkin ve temsil yoluyla fethedilmesi lazımdır.”
Bu metin, Başbakan’ın Dersim konusunda temel referansı olması nedeniyle Necip Fazıl’la sınırlı tutulmuştur ancak Türkiye Sağının Aleviliği nasıl anlamlandırdığını okuyabilmek için Nurettin Topçu, İbrahim Kafesoğlu, Muharrem Ergin, Osman Turan gibi sayısız muhafazakâr-milliyetçi kalem erbabına da bakmak, bu zincirin son halkalarından birisi olan İsmet Özel’in “herkes Türkleşecek, Aleviler Sünnileşecek” çağrısına dikkat etmek gerekir. Dahası, muhafazakâr modernleşmenin, ulusal kimlik inşasının da Alevilere asimilasyon ve katliamdan başka bir şey getirmediğini görebilmek için “yüzde 99’u Müslüman” klişesine, Çorum’a, Maraş’a, Sivas’a ve Gazi mahallesine bakmak yeterli olacaktır. Türkiye Sağının Alevilik “performansı”, bugün bile, Aleviliği bir politik kutuplaşma aracı olarak kullanmak yönündedir. Başbakan’ın Dersim katliamı tartışmasında CHP Genel Başkanını Aleviliğini “itiraf etmeye” davet etmesinin arkasında sinik bir haz yok mu? Referandum ve seçim mitinglerinde Aleviliği, kolektif bir endişe kaynağı haline getiren, Sünni muhafazakârlığın “sapkın Alevilik” algısını derinleştiren bu söylem, AKP’yi belki daha fazla oyla iktidar yapar ama demokrat yapmayacağı kesindir.

Kazım Ateş – www. birikimdergisi.com

 

 

Belçika’da bombalı saldırı

Belçika’nın doğusundaki Liege kentinde düzenlenen el bombalı saldırıda alınan son bilgilere göre ölenlerin sayısı 2’ye yükseldi. 10’dan fazla kişi de yaralandı.

Görgü tanıkları, 40 yaşlarındaki bir kişinin kent merkezindeki bir otobüs durağına 4 el bombası attığını söyledi. Ölenlerden birinin saldırgan olduğu belirtildi.

Olay yerini kordon altına altına alan polis incelemelerde bulunuyor.

(en)

Kanada Kyoto anlaşmasından çekildi

Kanada, resmen iklim değişikliğiyle mücadeleyi öngören Kyoto Protokolü’nden çekileceğini açıkladı.

Çevre Bakanı Peter Kent, anlaşmanın Kanada için ilerleme anlamına gelmediğini, hedeflere ulaşmakta başarısız kalınması durumunda ağır para cezaları ödemek zorunda kalacaklarını söyledi.

Kanada’nın kendisi açıdan yasal bir sorun doğurmayacak bu kararı alması bekleniyordu. Böylece Kanada küresel anlaşmadan çekilen ilk ülke oldu.

1997’de Japonya’nın Kyoto kentinde imzalanan anlaşma küresel ısınmayla mücadeleyi hedefliyor.

Toronto’da bir açıklama yapan Kent, ”Kyoto, Kanada için geçmişte kaldı. Anlaşmadan çekilmek için yasal hakkımızı kullanıyoruz” dedi.

Kanadalı bakan, BM’yi de aldıkları karar konusunda resmen bilgilendireceklerini söyledi.

Kent’e göre, Kanada’nın Kyoto nedeniyle yükümlülüklerinin ülkeye maliyeti 13 milyar doların üzerinde olacak. Kent, ‘’Bu Kanadalı her aile için 1,600 dolar. Kyoto’nun Kanadalılara maliyeti bu. Bu, beceriksiz Liberal hükümetin mirası’’ dedi.

Peter Kent, bu maliyete karşın en büyük karbon kirleticileri ABD ve Çin Kyoto’ya katılmadıkları sürece sera etkisi yaratan gazların salımının artmaya devam edeceğini de söyledi.

Kanadalı bakanın açıklamaları, Güney Afrika’nın Durban kentinde iklim anlaşması hazırlıkları konusunda bir uzlaşmaya varılmasını izliyor.

Kent, Durban anlaşmasının Çin ve Hindistan için yasal boşluk içermekle birlikte ileri bir adım olduğunu da vurguladı.

(BBC)

Davalar, benzerlikler ve hukuksuzluk

Türkiye’de medyaya uzun süre konu olacak kadar geniş kesimleri ilgilendiren davalar artık başından sonuna bir olgu haline geldi. Belirli prosedürleri izliyor sanki bu davalar. Tüm davaları inceleyip, bakınca belirli benzerlikler kendisini gösteriyor.

Başlangıç olarak konu ilk önce ortaya atılıyor ve altı yavaş yavaş doldurulmaya başlanıyor. Bu noktada, daha ne oluyor, nedir acaba derken karşımıza büyük bir medya yönlendirmesi çıkıyor. “Bilgi”, “belge”, “delil” bombardımanı altında bir başlangıç yapılıyor. Bu başlangıcın etkisiyle de kamuoyu bu konuyu tartışmaya başlıyor, saflar, sonra çok değişecek de olsa, belirginleşiyor. Denklemin içine siyasetin girmesi de, doğruyu yanlışı bir tarafa itip, safları siyasi görüşe göre de şekillendirebiliyor. Ne olursa olsun burada yönlendirme başarılı oluyor.

Burada bir ayrıma girmek gerekli. Kamuoyu Türkiye’de çokça bir bütünmüş, her konuda fikrini belirtirmiş gibi algılanıyor ve kullanılıyor. Fakat bu doğru değil. Kamuoyunu aktif ve pasif olarak ayırmak gerekir. Pasif kamuoyu zaten destek ya da tepki konusunda pek kendini göstermiyor. Bu konular üzerine düşünüp tartışmak için ne zamanı, ne de isteği var. Pasif kamuoyuna karşı sayısı az ama sesi gür olan aktif kamuoyu ise destek ya da tepki konusunda kendisini gösteriyor. Tüm bu saflaşmalar, tartışmalar hep aktif kamuoyunda yaşanıyor, hedef ise pasif kamuoyunun etkilenmesi.

Bu paragraflık parantezden sonra adımlara devam edersem, ikinci adımı aktif kamuoyunun kendine gelişini oluşturuyor. “Biz heyecanlandık, saflaştık ama acaba durum böyle değil mi?” soruları gelmeye başlıyor. Ya o haber bültenlerinde söylenenler, tartışma programlarımda ve köşelerde durmadan aktarılanlar doğru değilse? Olan biten sorgulanmaya başlıyor, ilk rüzgar geçtikten sonra bakıldığında ortada olan yanlışlar daha rahat görülüyor.

Bu kendine geliş hemen üçüncü adımı getiriyor. Burada da hemen hemen her davada karşımıza çıkan benzer kişiler/kuruluşlar devreye giriyor. Temel tez şu: “Sulandırmak!” Hangi dava için, “X davası/soruşturması sulandırılıyor!” denmeye başlanırsa, bilin ki yönlendirme cephesinde işler iyi gitmiyor. Medya mensubu ya da doğrudan medya olan bu kişiler/kuruluşlar kamuoyunu yönlendirme görevini üstlenip ortaya çıkıyorlar. Öyle ki, aynı kişinin bir kanalda Ergenekon, bir kanalda Devrimci Karargah, başka bir kanalda şike ve en sonunda başka bir kanalda da KCK adına aynı görevi yaptığını zamanlar oluyor. Yöntem aynı, sahneye çıkış zamanı farklı olsa da, sahneye çıkış için geçmesini bekledikleri an aynı. Bu noktada başka bir teknik de davaları karıştır, kafaları karıştır tekniği. Örneğin siz şike konusunda kafanıza yatmayan bir fikri mi paylaştınız, hemen sizi alıp Ergenekon’a ya da başka davalara atıveriyorlar. Zaten bu kolay geçişlilik durumu ortada hukuk anlamında da neler olduğunu sorgulatmaya yetiyor ve artıyor bana kalırsa.

Bu adımda başka bir durum da yaşanıyor. Üzerinde gizlilik kararı olan iddianameler ortaya çıkıyor. Ya da iddianameden olduğu söylenen bilgiler ortaya saçılıyor. Sonra iddianameler ortaya çıktığında bu kişilerin/kuruluşların söylediklerinin yalan olduğu da ortaya çıkıyor ama geçmiş zaman kim hatırlayacak? Kamuoyu da zaten o dönemde o kişilerin/kuruluşların ağzına bakıyor. “İçerden” bilgi veriyorlar, daha ne olsun! “İçerden olma” birilerine “iliştirilmiş” olma sıfatları onları daha geniş kesimlere ulaştırıyor. Yönlendirme işlemi daha başarılı bir şekilde gerçekleştiriliyor böylece.

Fakat bu adım, doğal olarak karşı tepkiyi de getiriyor. Sürekli konuşan, her konuda konuşan ve kaynağı belirsiz bilgilerle yönlendirme yapan kişiler/kuruluşlar aynı zamanda hem birbirleriyle çelişen hem de gerçekle çelişen bilgiler de ortaya atıyorlar. Bu noktada önemli olan ikna etmek. Kim nasıl ikna olacaksa da ona göre konuşmak. Yine ilk başta inandırıcı gibi gelen, “Savcı bunu söyledi, avukatlar/sanıklar itiraf etti”ler kamuoyunda tartışıla tartışıla çürütülüyor. Ortada elle tutulur bir düzlem olmadığı için ise tartışma hiç bitmeden devam ediyor. Son günlerin büyük bir davasında iki hafta içerisinde davanın temelini oluşturmak için sürekli birileri itiraf etti örneğin. Sonra öğrendik ki, bir itiraf yok. Fakat büyük bir medya gücü ile her gece olmayan itiraflar etrafında konuşmak, ikna etmek açısından yetiyor ve hatta artıyor!

Sonra bir şekilde, bir zaman sonra iddianame ortaya çıkıyor. Bu artık adımların en sonuncusu. Bundan sonra adımlar ufak ufak da olsa kendini tekrarlıyor, döngüye giriyor. İddianamenin ortaya çıkması ile bir anda her şey ortaya çıkıyor. Didik didik ediliyor. Kamuoyunu yönlendirmekle görevli kişilerin söylediklerinin doğru olmadığı, kimi zaman ölümü gösterip sıtmaya razı etmeye çalıştıkları ya da kimi zaman olanların tamamen bir ilizyondan ibaret olduğu ortaya çıkıyor.

Örneğin daha Cuma günü tüm tutukluları serbest bırakılan Ankara Hopa Protestosu Davası’nı düşünün. Bir takım öğrenciler, arka arkaya yazılmış ve tek haline getirilmiş bir örgüte üye olmakla suçlandılar. Ya da şike soruşturmasına bakınca öyle ifadeler var ki, insan kendi yaşadığı hayatı, tribünden izlediği maçı sorguluyor. Söylenen gerçek mi diye ya da böyle bir örgüt hiç olmuş mu diye bakılmıyor bile. KCK Davası’nda Büşra Ersanlı’nın başına gelenleri, Ahmet Şık’ın, Nedim Şener’in başına gelenleri, Cihan Kırmızıgül’ün başına gelenleri bir düşünün. Büyük bir yönlendirme kampanyası, tartışmalar, iddianame, tartışmalar, tutarsızlıklar, tartışmalar ve yavaş işleyen adalet…

Sonuç aslında son kelimelerde. Yavaş işleyen adalet kısmında. İstatistik veriliyor. Türkiye’de davaların %50’den fazlası beraatla sonuçlanıyor diye. Hapishanelerde olanların da büyük bir bölümü daha yargılanıyor olduğuna göre, hapishanelerdekilerin büyükçe bir kısmı da aslında beraat edecekleri zamanı bekliyorlar. İlerde bu tip bir istatistiği de sanırım bu geniş kesimleri ilgilendiren davalar için yapmak gerek. Orada rakamların daha da yüksek çıkacağı bir gerçek. Fakat şimdilik sadece karşımızda kamuoyunu yönlendirmeye çalışan bir blok var. İliştirilmişiyle de, iliştirildikleri yerle de.

Yeşil Gazete yazıları ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

‘Bu çağda Kürtler ve Aleviler nasıl oluyor da…’ – Alper Görmüş



Kürtlerin hatırı sayılır bir bölümünün, Alevilerin de büyük bir çoğunluğunun siyasi tercihleri bazılarına “akıl almaz” görünüyor… Kürtlere ve Alevilere soruları var, sık sık da dile getiriyorlar:

Kürtlerin hatırı sayılır bölümüne: Bu çağda nasıl oluyor da PKK’nın diktatörlüğüne ve şiddetine karşı çıkmıyorsunuz?

Alevilerin büyük çoğunluğuna: Bu çağda nasıl oluyor da Kemalizm’e karşı çıkmıyorsunuz?

Hatırı sayılır büyüklükteki insan topluluklarının siyasi tercihlerine ilişkin soruları derin bir hayretin eşliğinde, bir tür “akıl dışılık” imâsıyla dile getiriyorsanız, orada durun; öfkenizi ve heyecanınızı gemleyemezseniz, bir anda liberal bir pozisyondan Onur Öymen’vari bir pozisyona sürükleniverirsiniz. (Onur Öymen, 2007 seçimlerinin ardından, AK Parti’ye oy verenlerin davranışını akılla izah etmenin güç olduğunu söylemişti.)

Doğrusu, etrafta yavaş yavaş dillendirilmeye başlayan “Stockholm sendromu” izahlarından kalkıp Onur Öymen kıvamına sıçramak, o kadar da zor görünmüyor.

Henüz o kıvama gelmemiş olsalar da, bu kişiler mevcut izahlarıyla, a) Kürtlere ve Alevilere saygısızlık ediyorlar, b) onları, siyasi tercihlerinin üzerinde düşünmekten alıkoyuyorlar, c) Onların, bu siyasi tercihleriyle aralarına mesafe koyabilmeleri için devletin yapması gereken şeylerin üzerini örtüyorlar, bu alanlarda yürütülmesi gereken tartışmaları baltalıyorlar.

Oysa basit gerçek şu: Kürtler Türk ulus-devletinden korkuyorlar, Aleviler Türk-Sünni devletten korkuyorlar.

Bu korkular o kadar köklü ki, Kürtlerin hatırı sayılır bir bölümü PKK’nın, Alevilerin çok büyük bir çoğunluğu ise Kemalizm’in (CHP’nin) zayıflamasını bir kâbus senaryosu gibi algılıyorlar.

Bu durumda Kürtleri PKK’dan, Alevileri de Kemalizm’den uzaklaştırmak isteyen bir iktidarın yapması gereken şey, kendisini değiştirmektir. Fakat öyle “ucundan” değil, “damardan” bir değişiklik; öyle ki, değişim tamamlandığında Kürtler ve Aleviler artık bu devletten korkmasın.

Peki devlet ne yapıyor? Bunun tam tersini yapıyor ve sonuçta Kürtlerin ve Alevilerin korkuları daha da büyüyor.

Yazının bundan sonrasında, meseleyi biraz daraltmak ve somutlaştırmak için sadece “Kürtler” ve onların PKK ve KCK algısı üzerinde odaklanacak; KCK gibi katı merkeziyetçi, otoriter bir örgütlenmeye bile itiraz etmemelerinin “akılsızlıklarından” ya da despotluktan hoşlanmalarından değil, devlet politikalarından kaynaklandığını göstermeye çalışacağım.

PKK da KCK da aynı korkudan besleniyor

Yukarıda, bile bile “bile” dedim; Baskın Oran’ın AGOS’taki KCK özetlemesini ve itirazlarını okuyup da “bile” dememek hakikaten zor… Şöyle yazdı:

“Bölgeye önerdiği demokrasi değil, diktatörlük. Sanırsın Tek Parti dönemi. KCK Sözleşmesi Md. 11: ‘KCK kurucusu ve Önderi, Abdullah Öcalan’dır…. Her alanda bütün halkı temsil eden önderlik kurumudur. Kürdistan halkının özgür ve demokratik yaşamına ilişkin temel politikaları gözetir ve temel konulardaki en son karar merciidir.’ 21. yüzyılda el insaf yahu. Tabii, sözleşme’de ‘demokratik’ terimi, çok tipik bir biçimde, 145 kere geçiyor. Al bunu, vur 12 Eylül’ün 1982 Anayasası’ndaki ‘birlik ve beraberlik’ terimine.

“Radikal’de (28 Kasım) Tarhan Erdem’in örnekleriyle yazdığı gibi, PKK bu ülkede Kürtlere eşit değil üstün statü peşinde. ‘Türk’ teriminin anayasadan çıkarılmasını değil, ‘Kürt’ün de oraya girmesini istiyor. Ben buna yokum kardeşim, kimse kusura bakmasın. Eşit vatandaşlık, ‘vatandaşlık’ kavramının, soy ve din başta olmak üzere her türlü farklılıklardan arındırılmış olması demektir. Anayasada hiçbir soya/dine atıf yapılamaz. Ben, mensubu olduğum Türk’ü yukarıdaki tahttan insan içine indirmeye çalışıyorum, Kürt’ü mü oraya çıkaracağım eşbaşkan olarak? Bu memleketin öteki unsurlarının kabahati ne, ayaklanmamak mı?”

PKK 2004’te neden paniklemişti?

Baskın Oran, bu tesbitleri yaptıktan sonra soruyor:

“Demokrasinin Arap şeyhliklerini bile devirdiği 21. yüzyıldayız. Kürt burjuvazisinin ortaya çıktığı, Kürt sivil toplumunun bal gibi oluştuğu bir noktada PKK’nın bu diktatörlüğü nasıl tutar? Nasıl tutuyor?”

Benim, Oran’ın bu soruya verdiği cevabın doğruluğu konusunda en küçük bir şüphem bile yok:

“‘PKK Kürtleri korkutuyor da ondan’ masalını okumayın bana. Tek bir ana sebebi var bunun: Türk ulus-devletinin baskısı. Kürt burjuvazisi ve sivil toplumu PKK ile temas edip onu zamanla ‘oda sıcaklığı’na getiremiyorsa, bunun günahı PKK’dan çok ulus-devlette. Önüne geleni KCK’lı diye tutuklayarak; q, w, x kullananı bile hapse atarak; silah tutan ile kalem tutanı birlikte yok ederek.”

Yani aslında denklem basit: Türk ulus-devleti baskıyı ne kadar arttırırsa (ve dolayısıyla Kürtleri ne kadar çok korkutursa) Kürtler PKK’ya o kadar yaklaşır. Tersine, devlet ne kadar demokratikleşir, Kürtleri eşit vatandaşları olarak görüp gereğini yapmaya başlar, dolayısıyla da Kürtler için bir “korku nesnesi” olmaktan çıkarsa, Kürtler PKK’dan o kadar uzaklaşır.

Bu bir hipotez değil, geçmişte hep böyle oldu.

2004’te, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne en yakın olduğu günlerde; yani Kürtlerin, devletin gerçekten demokratikleşeceğine, kendilerini eşit vatandaş olarak görüp gereğini yapmaya başlayacağına, dolayısıyla da Kürtler için bir “korku nesnesi” olmaktan çıkacağına en fazla inandıkları dönemin PKK’dan en fazla uzaklaştıkları dönem olması kuşkusuz ki tesadüf değildi.

PKK’nın paniklediğini açıkça ilan ettiği bu dönemi, 14 Ekim 2004’te Yeni Şafak’taki Kronik Medya sayfasında kaleme aldığım “AB süreci Kürtleri Öcalan’dan soğutuyor mu?” başlıklı yazıya müracaatla bir kez daha hatırlatmak istiyorum:

“12 Ekim Salı günü (2004) Gündem gazetesinde çok önemli bir başyazı yayımlandı: ‘Komplo ve Öcalan’a yaklaşım…’ Biliyorsunuz, ‘komplo’ sözcüğü Kürt politik jargonunda Abdullah Öcalan’ın yakalanış sürecinin başlangıç tarihi sayılan 9 Ekim 1998’i hatırlatmak için kullanılıyor. O nedenle her yıl 9 Ekim’de çeşitli protesto gösterileri düzenleniyor… Sözünü ettiğimiz başyazıda önce bu günün önemi anlatılıyor uzun uzun. Biz, şu satırlarla yetinelim: ‘Kürt demokrasi güçleri komployu bilince çıkardığı ve gerekli örgütlü tepkiyi gösterebildiği oranda, demokratik çözümün asli, aktif unsurları olabilir… Bunun dışında hiçbir şey, hiçbir çalışma, anlayış ya da yaklaşım, asli unsur özelliğini kazandırmaz…’

“Dediğimiz gibi, ‘komplo’ya karşı bilincin diri tutulması üzerinde uzun uzun durulduktan sonra, yazının son paragraflarında bu ‘bilinç’teki erozyona geliniyor… O bölüm de şöyle: ‘6. yıldönümünde Kürtler, çeşitli eylemler gerçekleştirdi. Özellikle Avrupa’da yaygın geçti. Ancak Türkiye’de aynı yoğunlukta geçmedi. Hatta belli alanlar dışında ciddi bir tepki, eylemlilik söz konusu olmadı… Çok sınırlı bazı etkinlikler gerçekleştirildi. Kürt demokrasi güçleri, özellikle kurumsal yapılar ve kadrolar, yıldönümünde komployu derinden hissetmedi… Bunun, Güney eksenli gelişme ve özellikle de AB süreciyle ilişkisi var mı? Bizce tartışılır. Bu iki olgunun, genelde Kürtler, özelde Kürt demokratik yapılarında sosyal, ruhsal ve düşünsel farklılıklar yaratıp yaratmadığı, soruna ve sürece bakış açılarını etkileyip etkilemediği önemli tartışma konusudur ve bizce tartışılmalıdır…”

Siz hangi “PKK paniği”ni tercih edersiniz?

Bugünlerde ortalık, yürütülen askerî operasyonların PKK’yı “paniklettiği”ne ilişkin analizlerden geçilmiyor.

Doğru olabilir bu analizler, fakat gördüğünüz gibi PKK’yı Kürtlere özgürlük ve demokrasiyle “panikletmek” de mümkün.

Siz PKK’nın ne surette “paniklemesini” tercih edersiniz?

Kürtleri PKK’ya duygusal olarak daha da yakınlaştıracak, dolayısıyla, Baskın Oran’a haklı olarak “Şimdi militanlar sıkıştıkları için silah bırakırsa bu iş burada bitmez ve bundan sonraki Kürt kalkışması çok daha şiddetli olur” dedirtecek bir “PKK paniği”ni mi (siyasi alternatif) tercih edersiniz…

Yoksa, Kürtlerin “devlet korkusu”nu üzerinden atmalarını sağlayacak, böylece onların PKK’yla aralarına mesafe koyup PKK’yı “oda sıcaklığına” getirmelerine imkân verecek bir “PKK paniği”ni mi (siyasi alternatif) tercih edersiniz?

***

VİCDANİ RET İMZA KAMPANYASI. Türkiye’nin vicdani retçilerinin başlattığı kampanya 25 Aralık 2011 akşamına kadar sürecek. Toplanan imzalar, vicdani ret hakkının yeni anayasa düzenlemesinde yer bulabilmesi için TBMM’ye sunulacak. Kampanyanın adresi şöyle:

http://vicdaniretinsanhakkidir.org/

Alper Görmüş – Taraf

Gemlik kimyasal depolamaya karşı toplanıyor

Gemlikliler, yapılması planlanan kimyasal depolama tesisine karşı bir toplantı düzenliyor.
Gemlik Gübre AŞ‘nin ÇED olur raporu alan “Gemlik Gübre Limanı Rıhtım İlavesi ve Depolama Alanları Projesi”ne karşı 13 Aralık 2011 Salı günü yapılacak toplantıda, konuyla ilgili uzmanlar, demokratik kitle örgütleri ve Gemlikliler tesis karşıtı mücadelede sözlerini söyleyecekler.
Tarih: 13 Aralık 2011
Saat: 19:30
Yer: Belediye Nikah Salonu (Belediye Yanı) Gemlik
Toplantı gündemi
Açılış Konuşması
Projenin Kısa Tanıtımı
Basın Açıklaması
Uzmanların Açıklamaları
Soru ve Yanıt
(Alınan kararlar ve sonuç bildirgesi)

Toplantıya katılacak kuruluşlar
Gemlik Sivil Girişimi
DOĞADER Doğayı ve Çevreyi Koruma Derneği
TMMOB Kimya Mühendisleri Odası Bursa Şb.
TMMOB Şehir Plancıları Odası Bursa Şb.