Ana Sayfa Blog Sayfa 4795

Uluslararası Yeşil Binalar Zirvesi’nden izlenimler

0

Çevre Dostu Yeşil Binalar Derneği’nin düzenlediği, 20-21 Şubat tarihinde Swissotel’ de gerçekleşen Uluslararası Yeşil Binalar Zirvesi’nde yapı sektöründen katılımcılar sürdürülebilir yeşil bina kavramını çeşitli yönleriyle tartışmaya açtılar.

Çevre Dostu Yeşil Binalar Derneği’nin üzerinde çalıştığı sertifika ile ABD’de LEED ve İngiltere’de ise BREEAM sertifikasının ön planda olduğu sektörde, Türkiye standartlarına uygun bir sertifikasyon sisteminin getirilmesi amaçlanıyor.

Yeşil binaları, ‘konutun oturduğu araziden tasırıma, operasyon, bakım, yenilenme ve yıkımına kadar çevreye en az zarar verecek şekilde planlanması’ olarak tanımlayan Duygu Erten konuşmasında her ülkenin kendi yerel koşullarına uygun sertifika geliştirmesinin önemine dikkat çekti.

Zirveye Almanya ‘dan katılan Johannes Kreissig ( Almanya Yeşil Binalar Konseyi Direktörü) sertifikasyon sürecinin başlangıcının uluslararası yatırımcıların talebine dayandığını fakat süreçle beraber geldikleri noktada kısa dönemli kar anlayışından uzaklaşarak uzun vadede sosyal kullanım değerinin ön plana çıktığını ve en önemli konunun insanların sürdürülebilir bir çevrede yaşam hakkına sahip olduğunu belirtti. Johannes Kreissig ve Bent Wanggren ( İsveç Yeşil Binalar Konseyi Kurucu Başkanı) küresel ısınma ve iklim değişikliği konuları ile ilgili ülkelerinin dünya ölçeğinde endişeli olduklarını, çözüm yolları ile ilgili uygulamalarda yeterince hızlı davranılmadığı konusunda ortak görüşlerini ifade ettiler.

Merakla beklenen sunumlardan olan Vancouver /Kanada : En Yaşanabilir Şehir Deneyimini anlatan Sdyney Rasekh şehrin kent bahçeleri konusunda örnek teşkil ettiğini belirtti. Kent bahçeleri alanında otuz yıllık bir tecrübeye sahip olan kentte 2900 bahçe mevcut. Belediyenin bu alanda destekleyici bir rol üstlendiğini belirten Rasekh , bahçecilik yapmak isteyen kişilere belediyenin ücretsiz tohum, fide ve gübre desteğinde bulunduğunu söyledi.

Vancouver’da yaşayanların ulaşım için ilk düşündükleri yöntem yürümek , yürümek mümkün değilse bisiklet akabinde toplu taşıma geliyor. Özel araç son tercihleri. Bu nedenle nüfus artışı olsa da yıldan yıla karbon salınımında sürekli bir azalma söz konu ve hedefleri 2020 de en yeşil şehir -karbon nötr şehir- ünvanını almak.

İstanbul Serbest Mimarlar Derneği adına etkinlikte konuşan Kerem Erginoğlu, yaşam felsefesi açısından kendimizi sorgulayıp tüketim alışkanlıklarımızı gözden geçirmemiz gerektiğine vurgu yaparak ülkemizin koşullarına uygun bir yeşil bina sertifikasına ihtiyaç duyduklarını belirti. Kerem Erginoğlu’nun ifade ettiği kozmetik ekoloji kavramını ben şahsımca ihtiyaçların doğru tespiti ile bağdaştırırken özellikle de yeşil ürün olarak etiketlediğimiz doğa dostu ürünleri satın almadan önce de “ bu ürüne gerçekten ihtiyacım ya da ihtiyacımız var mı?” sorusunu belki de daha dikkatli olarak kendimize sormalıyız diye düşündüm.

 

Yeşil Gazete

Haber – İzlenimler: Ceyda Saygıner Falay

Demirören’in listesi belli oldu

0

Türkiye Futbol Federasyonu Başkanlığı için en güçlü aday olan ve yaklaşık 200 delegenin desteğini alan Yıldırım Demirören listesini hazırladı.

Önceki gün Galatasaray’ın eski yöneticisi Haldun Üstünel’e teklif götüren ve olumlu yanıt alan Demirören dün de Fenerbahçe’nin eski yönetim kurulu üyesi Mahmut Uslu’yu ekibine kattı. Mehmet Ali Aydınlar yönetiminden Mehmet Baykan, Arif Koşar ve Hakan Kanık’ı da listesine alan Demirören, Beşiktaş’ta birlikte çalıştığı Cengiz Zülfikaroğlu’nu da ekibine dahil etti. Demirören’in yarın açıklayacağı listesi şu isimlerden oluşuyor: Yıldırım Demirören, Mahmut Uslu, Mehmet Baykan, Arif Koşar, Hakan Kanık, Haldun Üstünel, Neşet Yalçın, Ufuk Özerten, Fethi Heper, Cengiz Zülfikaroğlu, Muzaffer Oflaz, Serdar Güzelaydın.

Veda yemeği
Türkiye Futbol Federasyonu Başkanlığı’ndan istifa eden Mehmet Ali Aydınlar, dün kurullarına veda yemeği verdi. Baltalimanı’nda gerçekleşen toplantının samimi bir havada geçtiği gözlendi.

Şike Davası’nda 7 tahliye

14 Şubat’ta başlayan şike davasının 8. duruşmasında aralarında Fenerbahçe Asbaşkanı Şekip Mosturoğlu, Cemil Turan, Sivasspor Başkanı Mecnun Odyakmaz ve Teknik Direktör Bülent Uygun’un da bulunduğu 7 sanık tahliye edildi. Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım’a ise tahliye çıkmadı.

Özel yetkili İstanbul 16. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen “futbolda şike” davasının 8. duruşması sona erdi.

14 Şubat’ta başlayan mahkemede, tutuklu olarak yargılanan 23 sanığın savunmasının alınması tamamlandı.

Mahkeme heyeti, gece saatlerinde verilen aranın ardından ara kararını açıkladı.

Mahkeme, “atılı suç vasfının değişebilme ihtimali olduğu gerekçesiyle” 7 kişinin tahliye edilmesine karar verdi.

Tutuklu sanıklar Fenerbahçe Asbaşkanı Şekip Mosturoğlu, Sivasspor Başkanı Mecnun Odyakmaz, teknik direktör Bülent Uygun, Cemil Turan, Coşkun Çalık, Ömer Ülkü ve Mehmet Yenice’nin, suç vasfının değişme ihtimali göz önüne alınarak tahliyesine karar verildi.

Mahkeme heyeti, Emmanuel Emenike, Korcan Çelikay, Tayfur Havutçu, Ümit Karan, Serdal Adalı ve Göksel Gümüşdağ’ın da aralarında bulunduğu 33 tutuksuz sanığın, bir sonraki celsede savunmalarının alınması için hazır edilmesine karar verdi.

Tutuklu sanık Olgun Peker’in 2010 ve 2011 yıllarında yurt dışına giriş-çıkış tarihlerinin gönderilmesi için emniyete yazı yazılmasını kararlaştıran mahkeme heyeti, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen birinci ”Ergenekon” davasında gizli tanık olarak dinlenen ”Poyraz”ın beyanlarının bir örneğinin mahkemeye gönderilmesine hükmetti.

Türkiye Süper Lig ve 1. lige ait iddianamede belirtilen futbol maçlarına ilişkin kayıt görüntülerinin gönderilmesi için yayıncı kuruluşa yazı yazılmasını kararlaştıran mahkeme heyeti, aralarında TFF Başkan Adayı Yıldırım Demirören ve Türkiye A Milli Futbol Takımı Teknik Direktörü Abdullah Avcı’nın da bulunduğu 21 kişinin tanık olarak dinlenilmesinin, henüz sanık savunmalarının tamamlanmamış olmasından dolayı daha sonra değerlenilmesine karar verdi.

Mahkeme heyeti, İstanbul Büyükşehir Belediyespor Kulübüne yazı yazılarak, 15 Mayıs 2011 günü oynanan Trabzonspor-İstanbul Büyükşehir Belediyespor maçında kulüp yönetimi tarafından maçla ilgili olarak kendi futbolcularına başarılı olmaları için maç primi verilip verilmediğinin sorulmasına hükmetti.

Sanıklardan Yusuf Turanlı, Ömer Ülkü, Olgun Peker, Ahmet Çelebi, Bülent Uygun, Abdullah Başak, Sami Dinç, Tamer Yelkovan, Faruk Taşseten, Bülent İşçen ve Mehmet Yenice’nin haklarındaki seyir yasağının kaldırılmasına hükmeden mahkeme heyeti, sanıklardan Zafer Tüzün, futbolcular İbrahim Akın ve İlhan Çelikay ile kaleci Korcan Çelikay’ın haklarındaki yurtdışına çıkış yasağının kaldırılmasına karar verdi.

Mahkeme heyeti, Aziz Yıldırım, Olgun Peker, İlhan Ekşioğlu ve Tamer Yelkovan’ın da aralarında bulunduğu 16 tutuklu sanığın, kuvvetli suç şüphesini gösteren olguların, delilleri karartma ihtimalinin bulunması ve koruma tedbirlerinin uygulanmasının yeterli olamayacağından bu hallerinin devamına oy birliğiyle hükmetti.

Duruşma 26 Mart Pazartesi gününe ertelendi.

Bu arada, bugünkü tahliyelerin ardından söz konusu davadaki tutuklu sanık sayısı 16’ya indi.

SEVİNÇTEN BAYILDILAR
Mahkeme heyetinin ara kararının açıklanması için sadece sanık avukatlarının salona girişine izin verilmesi ve basın mensuplarının salona alınmaması dikkati çekti.

Öte yandan, tahliye kararını öğrenen sanık yakınları adliye sarayı içinde büyük sevinç yaşarken, bazılarının baygınlık geçirdiği görüldü.

Tahliye kararının ardından Çağlayan’daki İstanbul Adliyesinden Metris Cezaevine götürülen Fenerbahçe Kulübü Asbaşkanı Şekip Mosturoğlu, Sivasspor Kulübü Başkanı Mecnun Odyakmaz, teknik direktör Bülent Uygun, Cemil Turan, Coşkun Çalık ve Mehmet Yenice, buradaki işlemleri tamamlandıktan sonra cezaevinden tahliye oldu.

Tahliye olan sanıkları, cezaevi önünde uzun süre bekleyen yakınları ve bir grup taraftar karşıladı.

MOSTUROĞLU: RUHUMUZ İÇERİDE KALDI
Şekip Mosturoğlu, gazetecilere yaptığı açıklamada, ailelerine kavuştukları için mutlu olduklarını, ama buruk bir sevinç yaşadıklarını söyledi.

Mosturoğlu, ”Başkanımız, yönetici arkadaşımız İlhan bey, diğer arkadaşlarımız tahliye olmadılar. Onun için ruhumuz içerde, vücudumuz dışarda. Arkadaşlarımız masum. Masumiyetlerine en az kendi masumiyetimiz kadar inanıyoruz. İnşallah onlar da en kısa sürede tahliye olacaklar. İnşallah hem o arkadaşlarımızın hem kendimizin aklanması noktasında gereken her türlü savunmayı yapmaya çalışacağız” şeklinde konuştu.

ODYAKMAZ: ‘ÖZEL YETKİ’YLE MÜCADELE ETTİK
Mecnun Odyakmaz da gazetecilerin soruları üzerine, ”İddianame açıklandığında sadece Fenerbahçe maçıyla ilgili olduğunu gördük. Bu, tutuklanmamıza çok büyük etkendi. Biraz özel yetkili mahkemelerin işleyişiyle mücadele etmek zorunda kaldık. Tanıklar tamamlandıktan sonra içerdeki arkadaşlarımızın da tahliye olacağını ümit ediyor, bekliyoruz. İçerideki arkadaşlarımızın masumiyetine de tüm kalbimizle inanıyoruz” ifadelerini kullandı.

‘HER ŞEY AYAN BEYAN ORTAYA ÇIKACAK’
Odyakmaz, bir gazetecinin, ”Bu karar, Sivasspor’un aklanması demek midir?” şeklindeki sorusuna karşılık da ”Tabii ki öyle. Şimdi erkenden konuşmayalım. Her şey zaman ilerledikçe ortaya çıkacaktır. İfademizde zaten söyledik. Her şey ayan beyan ortaya çıkacaktır diye düşünüyorum” dedi.

Tahliye olan sanıklar, yakınlarına ait araçlarla cezaevinden ayrıldı.

Sanık Ömer Ülkü’nün de işlemlerinin tamamlanmasının ardından Silivri Cezaevi’nden tahliye olacağı öğrenildi.

(Ajanslar)

Köye sinema gelince

Köye bu akşam sinema geldi. Kazdağlarının eteklerinde toplam hane sayısı 100’ün altında olup, her geçen sen daha da azalan bir köyden bahsediyorum. Çevresindeki diğer köylerle birlikte ortak bir kaderi paylaşan bir köyden. Yüzlerce yıldan beridir süre giden tüm yaşam döngülerinin parçalanmasıyla insansızlaşmaya, terk edilmeye, yok olmaya mahkûm edilen köylerden birine bu akşam sinema geldi.

Onbir yıldır dünyada ve Türkiye’de çok ses getiren bol ödüllü filmleri sinema meraklılarına ulaştıran !f bu seneki programına Kazdağlarındaki Adatepe köyünü de dahil etmiş. Dersim’den Mersin’e, Rize’den Filistin’e uzanan çok geniş bir coğrafyada İstanbul’dan canlı filmlerin gösterildiği etkinlik için köyün terkedilmiş eski ilkokul binası, Taşmektep hınca hınç doluydu. Odun sobasının ısıttığı salonda değil oturacak, ayakta duracak yer kalmamıştı.

Gösterilen Eğer bir ağaç devrilirse: Yeryüzü Özgürlük Cephesinin hikayesi ( If a tree falls: a story of Earth Liberation Front başlıklı film salonu dolduran insanların çok yakından ilgilendikleri bir konuya dairdi. Film Doğa’nın büyük şirketlerin çıkarları için tahrip edilmesine duyulan tepkinin büyümesi ve belkide tarihin gördüğü en radikal çevre savunucusu grubunun ortaya çıkmasını hikâye ediyor. ‘90’larda ABD’nin kuzey batı bölgelerinde, özellikle kereste ticareti için yüzlerce yıllık ağaçların kesilmesi karşısında çaresiz kalan bir grup insanın giderek düzeni sorgulamaları anlatılıyor.

Filmin burasına kadar anlatılanlar büyük ölçüde filmin gösterildiği köyün hikâyesine benziyor. Piyasa ekonomisine geçişle birlikte ekonomik hayatlarını sürdürmekte zorlanan insanlar günün birinde madencilerin gelip yüzyıllardır koyun otlattıkları, suyunu içtikleri, meyvelerini topladıkları dağlarda altın arayacaklarını duydular. Bozulan ekonomik durumlarına rağmen madencilerin cazip vaatlerine kulak tıkayan Kazdağlarının köylüleri yıllardır yaşam alanlarını savunmaya çalışıyorlar.

Salonda film izleyenlerden bir kaçı daha bir gün önce civardaki üç ayrı köyde ÇED süreci için formaliteleri tamamlamaya gelen şirket yetkililerinin jandarma ile birlikte nasıl diş gösterdiğini görmüşlerdi. Sularının, havalarının, meralarının yok edilmesine rıza göstermeyen başka köylülerle dayanışmalarının nasıl engellendiğini, Devletin Valisi tarafından nasıl tehdit edildiklerini film başlamadan önce arkadaşlarına anlatıyorlardı.

Barışçı yöntemlerin yetersiz kaldığı noktada radikalizm bütün baştan çıkarıcılığıyla tek seçenek olarak kalıyor ister istemez. Filmdeki aktivistler sistemin şirketler lehine işleyişinden sıkılmışlardır. Barışçı protesto eylemleriyle sonuç almak bir yana, gösterilerinde devlet şiddetinin acımasız yüzünü görürler. Her eylem polis jopuyla, biber gazıyla ve gözaltılarla bastırılır.

Barışçı gösterilerle sonuç alınamayacağına karar vererek doğa tahribatına neden olan şirketlere doğrudan zarar vermeyi seçerler. Kısa bir zaman sonra Yeryüzü Özgürlük Cephesi (ELF) bir efsane gibi anılmaya başlar. ELF eylem olarak şirketlere ait mal varlıklarına yönelik onlarca sabotaj düzenler ama çıkarttıkları yangınlarda canlılara zarar vermemeye özen gösterirler. Öyle ki, düzenledikleri onca eylemin ardından bir kişinin bile burnu kanamamıştır.

Pasifistlerle aralarındaki bitmeyen tartışmaların da etkisiyle midir bilinmez ama bir süre sonra Yeryüzü Özgürlük Cephesi kendiliğinden dağılır. Arkalarında kızgın bir Devlet ve piyasaya yeni sürülen eko- terörizm suçlaması vardır. ELF kendini dağıtsa da Devlet’in işin ucunu bırakmaya hiç niyeti yoktur. Çünkü zaman sistemi bir şekilde tehdit eden her şeyi terörizm olarak göstererek şeytanlaştıran 11 Eylül sonrası dönemdir.

Marshall Curry ve sam Culman’ın ortak yönettiği film toplum yararına bir iş yaptıklarını düşünen eylemcilerin terörizm suçlamaları karşısındaki şaşkınlığını anlatan bir politik belgesel olmanın ötesinde kişisel ve samimi bir yaşam öyküsü; son kararı izleyiciye bırakan bir hesaplaşma bir anlamda.

Filmdeki sabotajcı Daniel’in yargılanma sürecini izlerken Erzurum’un Tortum İlçesi’ne bağlı Bağbaşı Beldesi’nde yaptırılacak HES’e karşı gerçekleştirilen eylemlere katıldığı gerekçesiyle hakkında 3 ayrı suçtan 9 yıl hapis istenen Leyla Yalçınkaya’yı düşünmeden edemedim.

Fransa’ya bağlı adada halk isyan bayrağı açtı

0

Fransa’ya ait Hint Okyanusu’ndaki La Reunion adasındaki çatışmalar üçüncü gününe girdi.

Perşembe gecesi yaşanan çatışmalarda 10 kadar polis yaralarınken, 76 göstericinin de tutuklandığı bildirildi.

Çatışmaların başlamasından bu yana adanın çeşitli şehirlerinde çok sayıda dükkan ve kamu binası yağmalandı.

Protestolar akaryakıt fiyatlarından şikayet eden bir sürücünün benzin istasyonuna aracıyla dalması sonucu başladı.

Yaklaşık 830 bin kişinin yaşadığı Fransa’ya bağlı adada gençlerin yüzde 60’i işsiz.

Halk başta benzin ve gıda fiyatları olmak üzere hayat pahalılığından şikayet ediyor.

Su, elektrik, telefon ve internet erişim fiyatlarının da düşürülmesini istiyor.

Bir ada sakini sıkıntının ulaştığı boyutları şu sözlerle dile getiriyor: “Örneğin yoğurt alamıyorum. Nihayet bu da oldu. Bunun gibi alamadığım daha pek çok şey var. Çünkü fiyatlar el yokıyor. Her şeyden tasarruf etmeye çalışıyorum. Her şeyden ama her şeyden.”

Yerel yönetimin başkanı Didier Robert, yaşanan olaylardan sonra benzin fiyatlarında indirime gideceklerini açıklasa da tepkiler dinmiyor.

(en)

Struma kurbanları 70. yılında anıldı

1941 yılında Nazilerden kaçan 770 Yahudi’yi Filistin’e götürmek için İstanbul’a gelen Struma gemisi korkunç bir katliamın ana unsuru olmuştu. İngilizlerin baskısı dolayısıyla İstanbul’a yanaşmasına izin verilmeyen gemi tam iki ay boyunca Sarayburnu açıklarında bekletildi. Makinaları bozuldu, yolcuları günlerce yardımlarla ayakta kaldı. Ancak yolcular kendilerini bekleyen kaçınılmaz sondan kurtulamadı.

O günlerde Struma gemisindekilere yardım için çabalayan bir genç olan İshak Alaton yaşadıklarını Euronews’a anlatırken sesinde derin bir keder vardı.

“Şimdi bugün aradan 70 sene geçti. O gün 1941 yılının kasım aralık aylarında ben buraya 15 yaşında bir çocuk olarak geliyordum her akşam ve getirilen çuvalları, mavnalara indiriyordum. Bu çuvalların içinde ekmek ve gıda maddesi vardı. Ben de kalan intiba şu: İki ay boyunca biz bu 770 kişiye yardım için uğraştık, çırpındık. Ve bir gece bütün bunlara havaya savruldu. Çünkü Ankara’dan gelen bir emirle o teknede, motoru olmayan, çünkü motoru bozuktu ve sökülmüştü ve Haliç’te bir tersaneye götürülmüştü. Motorsuz bir tekne içinde 770 kişi varken römorkörle çekildi ve Boğaz’ın Karadeniz’e açılan ağzında kaderine terk edildi. Ertesi sabah erken saatte bir Rus denizaltısı geldi bir torpil yolladı ve gemi havaya uçtu. Yaptığımız her şey boşa gitmişti.”

Aradan tam 70 yıl geçti. Olayda sorumluluğu bulunan yetkililerin bugün hiçbiri hayatta değil. Olay da unutulmaya yüz tutmuş durumda. Ama bir grup aktivist Struma faciasının hatırlanmasının Türkiye’nin içinde bulunduğu arınma süreci açısından önemli olduğunu belirtiyor. Geminin aylarca beklediği Sarayburnu’nda yapılan törene katılan sanatçı Zülfü Livaneli, “önce olayı öğrenmek, anlamak ve bilincine varmak gerekiyor. Farkındalığı sağladıktan sonra Türkiye bu olayla yüzleşebilecektir” diye konuştu.

Alaton da aynı görüşte. “Diyorum ki artık zamanı geldi. Biz de geçmişimizdeki günahlarla yüzleşmenin cesaretini gösterelim. Bu olgunluğa eriştiğimizi ispat edelim. Yücelelim. Arınalım. İnsan olalım” diyen Alaton, o dönemde iktidarda olan partinin bugünkü temsilcilerinin çıkıp özür dilemesi gerektiğini vurguladı.

Peki ama yıllarca azınlıkları ve dini grupları rejimin varlığı için tehlike olarak gören Türkiye bürokrasisi bu zorlu sınavdan geçebilecek mi? Son dönemde gerek Dink davasında yaşananlar gerekse azınlıklara yönelik önyargıların hala kırılamamış olması önemli sorunlar olarak ortada duruyor. Türkiye son 10 yılda azınlıkların durumunu iyileştirmek için önemli adımlar attı. Ama Ankara’nın önünde daha uzun bir yol var. 80’li yaşlarındaki İshak Alaton ise umutlu konuşuyor:

“Bütün bunlar için. Struma sadece bir başlangıçtır. Geçmişteki bütün günahlarımızın iskeletlerin kapatıldığı dolapların kapılarını açmanın zamanı geldi. Çünkü bunlara doğru dürüst bir cenaze merasimi yapamadığımız için o cesetler kokuştu. Kokusu artık dayanılmaz hale geldi ve havamızı zehirlemeye başladı. Ben de diyorum ki artık geçmişin günahları ile yüzleşme zamanı geldi. O dolapları açalım. Doğru dürüst merasim yapalım ve barışalım.”

(Bora Bayraktar)

Seks İşçiliği ve İnsan Hakları Konferansı

Pembe Hayat Derneği, 3 – 4 Mart 2012 tarihlerinde Ankara’da Seks İşçiliği ve İnsan Hakları Konferansı’nı düzenliyor. Bu sene, 2011 yılı içerisinde seks işçilerine yönelen hak ihlalleri arasında en görünür olan ve can yakan konulardan biri olan polis uygulamaları ve şiddeti Konferans’ın ana konusu. Konferansın sloganı ise “Polis Elini Bedenimden Çek!”.

3  Mart Cumartesi akşamı bir “Fahişeler Yürüyüşü” düzenlenecek.

Feminist sinema 100, Filmmor 10 yaşında

10. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali, bu yıl sadece 10.yaşını kutlamıyor. Alice Guy-Blanche’nin 106 yıl önce sinema tarihinin ilk öykülü filmi olan‘Feminizmin Sonuçları’ ile başlayan, Marleen Gorris’e uzanan bir seçkiyle Feminist Sinemanın 100. yılını da kutluyor.

Filmmor Kadın Filmleri Festivali ekibi, 4. Altın Bamya Ödülleri jürisi ve festivale filmleriyle katılan kadın yönetmenlerden bazılarının katılımıyla gerçekleşen basın toplantısında, bu yıl gösterilecek olan filmlerin kesitlerinden oluşan bir kolaj gösterimi yapıldı.

Festival, bu yıl sadece 10.yaşını kutlamıyor. Alice Guy-Blanche’nin 106 yıl önce sinema tarihinin ilk öykülü filmi olan’Feminizmin Sonuçları’ ile başlayan, Marleen Gorris’e uzanan bir seçkiyle Feminist Sinemanın 100. yılını da kutluyor. “Elemtere Fiş Kem Gözlere Şiş” bölümünde gösterilecek olan filmler, feminist sinemanın yüz yılına ve kendi on yılına gönençle geleceğe umutla bakıyor.

“Çerçevemizi eşitsizlik, şiddet, cinayet kaplamasın artık, düşlerimize yer kalsın” dilekleri ile başlayacak festival, 9-19 Mart’ta İstanbulda; ardından Van, Hakkari ve Çanakkale’de sürecek.

Ayrıca bu yıl da festivalin kapanış töreninde verilecek 4.Altın Bamya Ödülleri, altinbamya.org web sitesinden 1 Şubat – 16 Mart tarihleri arasında yapılacak online oylama sonucu verilecek.

Dünyanın yarısını oluşturan ama sinemanın yüzde beşinde yer alan kadınların sinemadaki temsiline, erkek egemenliğine ve cinsiyetçi klişelere dikkat çekmek;  senaryoda, karakterde, kamerada kadınların ‘özne’ olduğu filmler görmek umudu ile her yıl vizyona giren filmlerin değerlendirildiği festivalde bu yıl Çınar Ağacı filmi bütün kategorilerde Altın Bamya’ya aday gösterildi.  Film kategorisinde ise Kaybedenler Kulübü, Çınar Ağacı ve Ya Sonra ödüle aday gösterilirken erkek karakter dalında Behzat Ç. Seni Kalbime Gömdüm filminin karakterleri: Behzat, Harun ve Hayalet; Çınar Ağacı filminin tüm erkek karakterleri ve Kurtlar Vadisi Filistin filminin karakterleri Altın Bamya’ya aday oldu.

Altın Bamya Ödülleri hakkındaki sorulara cevap veren Esin Küçüktepepınar, “Altın Bamya Ödülleri bütün eleştirilere rağmen büyük bir çıkış yaptı. Her yıl ödül vermek zorunda kalmamayı umut ederken pek çok aday çıkıyor” dedi.

Küçüktepepınar, “Behzat Ç. Seni Kalbime Gömdüm” filminin Altın Bamya adaylığını ise şöyle anlattı: “Behzat, bir polisin adalet sağlaması. Peki ya kadın karakterler? Savcı karakteri; iktidar sahibi olma peşinde, gücünü ispat etmeye çalışan bir erkek. Bir de kadın polis karakteri var ki; masum, evlenilecek kadın. Bir dekor, bir kül tablasından başka bir şey değil.

Biz olumlanmayan bir karaktere vermiyoruz bu ödülü. Erkeğe bağımlı bir şekilde ortaya koyulan kadın karakterlere dikkat çekmek için veriyoruz.” (EÇ/ÇT)

* Festival biletleri: 3TL / Bütün filmler Türkçe elektronik altyazıyla gösterilecek.

* Ayrıntılı bilgi için http://www.filmmor.org/

(Bianet)

Dindardan, ileri demokrasiye ince kıyılmış bir masal

Şu dindar meselesini bir de benden dinleyin. Bu konuda anlatılan masallara bir yenisini de ben eklemiş olayım. Yine de Kızılderili’lerin “yeni bir şey yazmayacaksan hiç yazma!” sözünü düstur edindiğimi, yazının hemencik başında belirteyim.

Aynı toplumda aynı dille konuşuyoruz. Aynı eğitim sisteminde, aynı müfredatlarla konserve edildik. Çocukluğumda bizim oralarda (İzmir) her beş kişiden en az ikisinin gittiği Kuran kurslarını da bilirim, ışık evlerinde çokoprens yiyip fanta içmişliğim de vardır. “Din kültürü ve ahlak bilgisi” adıyla anılan derslere yetişmiş, buna karşılık (evrim anlatılsa bile) “insan evrimi”nin müfredattan kalkmış olduğu yeni (dindar) nesildenim. Türkiye eğitim sistemi son 30 yıldır zaten dindar nesil yetiştiriyor.

Ağızdan çıktığından beri dindar sözcüğüne fena alıştık ama hatırlatmak isterim; bu sözcük dini-bütün kimselerden bile kolay duyulmayacak bir sözcük değil miydi? Benim bildiğim bizim memlekette dinine bağlı insanlara mümin denir, namazında niyazında denir, inançlı, sofu, hatta “tarikatten” denir fakat dindar denmez ya da yaygın kullanılmaz. Dindar sözcüğü daha çok sözlüklerde yaşar. Bu sebeple bu söz sakil durmadı mı?

Nitekim hemen ardından “dindar ne demek?” ya da “dindarla neyi kastediyor?” tartışmaları aldı başını gitti. Kimisi dindarı dinsizin karşıtı olarak ele aldı kimisi ise “ileri müslüman” olarak. Erdoğan ise dindarın karşıtının tinerci olduğunu ve hem dindar hem modern olunabileceğini söyledi. Başbakanın ağzından “inançlı nesil”, “mütedeyyin gençlik” veya (zor ama) “mümin nesil” sözcükleri çıksaydı iş farklıydı ama “dindar” sözcüğü başka birşey anlatıyor.

Benim iddiam odur ki; Erdoğan’ın dindar sözcüğü İngilizce’den Türkçe’ye çevrilmiş bir sözcüktür. İngilizce piety sözcüğünün Türkçe’sidir.

Bu iddiamdan milliyetçi, ulusalcı anti-emperyal sonuçlar elde etmek isteyenler bu yazıyı okumasalar daha iyi ederler. Çünkü madem küresel sermayeye iliklerimize kadar bağlandık (-ki toplumumuz bunun farkında ve AkP gittiği anda ülke ekonomisinin “tv’de” çökeceği bilindiği için oyları hala yükseliyor!), öyleyse dünya literatürü nezdinde konuyu tartışmanın da zamanıdır. Bırakalım artık içe kapalı Türkiye’nin terminolojisini… Çünkü Türkiye’ye biçilen rol, küresel anlamda batı terminolojisi içinde  ancak anlaşılabilir.

İngilizce piety sözcüğü derin ve kayda değer bir sözcüktür. Latince pietas’dan gelir ve esas anlamını da Latincede bulur. Dünyanın gerçek anlamda ilk imparatorluğu olan Roma inanışına denk düşer. Şu iki anlama bakınız.

Dindar: sf. din b. Din inancı güçlü, din kurallarına bağlı (kimse), mütedeyyin – TDK

Pietas: (Türkçe dindar) Roma inanışında, tanrılara, vatana, akrabalara ve ebeveynlere sadakat ve saygı ile bağlı olan kişi. – britannica.com

Erdoğan’ın dindardan kastı sofuluk, müminlik falan değildir. ‘Tanrılar’ sözcüğünü Allah’la değiştirirseniz tam anlamıyla ikinci tanıma denk düşer veya denk düşeceğini zamanla daha net göreceğiz.. Ayrıca dindarın karşıtını tinerci olarak belirlemesi de bu anlamla yerine oturur.

Dindar meselesinden Türkçe iletişim içinde bir çok eleştiri yapıldı. Eminim Erdoğan’ın prompterını yazanlar bu eleştirilere gülüyorlardır. Çünkü aslında çoğu eleştiri kolaylıkla savuşturulabilir cinstendir. Eğer dindar, bahsettiğim ikinci tanımla alınırsa, Türkiye toplumunun değil %50’si, %90’ı bundan memnun olacak ve yapılan çoğu mümin-laik içine sıkışmış ahkam kesmeler de boşa çıkacaktır. İşte esas mesele ve sorun da burada!

Sorarım bizim entelektüellere; Erdoğan’ın prompterını yazanlar, eğer ikinci tanımı kullanıyorlarsa, bu durumu da eleştirebilir misiniz? Veya hangi argümanlarla, nasıl eleştireceksiniz?

Kimileri bu yaklaşımıma “yahu ne alaka? Nereden nereye? Ne işimiz var Roma’yla finan?” diyebilir. Onlar Gebze-Harem hattında dolanmaya devam etsinler…

Roma, dünya literatüründe ve elbette batı terminolojisinde sıkı yer tutar. Örneğin ABD kurucuları kendilerinde Roma mitosuna denk düşen anlamlar buluyorlardı. Nasıl ki Roma iktidarına bağlı alim ve kurucularda, Troya’dan sürülüp, İtalya’da yeni bir uygarlık kurduğu düşüncesi içselleştirilmişse, ABD de Avrupa’nın sürgünüydü. Bu durum sadece mitosta kalmamış, Amerikan mimarisinden, sanatına, edebiyatından felsefesine kadar ilköğretim seviyesinde bile bilinen rütin anlamlardır. Tabi bu durum ABD ile de sınırlı değildir. Örneğin Adolf Hitler kavgasını kazansaydı Yeni Roma’yı kuracağını iddia ediyordu. Gerçi bu ikisi “aynı” anlaşılmasın. ABD kurucuları özgürlük nüansına önem vermiş ve Roma’yı kültür inşasında simgesel olarak kullanmışlardır. Buna karşılık kurulmak istenen her otoriteryen (faşist) devlet Roma geleneğinden faydalanmıştır. Çünkü otoriteryen devlet anlayışı en net ve ayakları yere basan anlamıyla Roma’da yaşamış ve Roma’dan başlamıştır. Görülüyor ki bu gelenek “Yeni (otoriteryen) Türkiye”’nin inşasında da başvuru kaynağıdır.

Cicero, Vergilius ve Ovidius Roma’nın yeni dinini kurarken Antik Yunan dinine lanetler ediyor ama aynı zamanda yeni dini Antik Yunan düşüncesinin üzerine oturtuyor, değiştiriyor ve aslında manipule ediyorlardı. Hem düşünür, hem devlet adamı olan bu kişilerin şiirleri, destanları, söylevleri ince edebiyatlarla saygıyı hak etse de toplamda şunu söylüyorlardı.

“Cennete giden yol anayurda hizmetten geçer.”

 

Bir süre önce İzmir’de Edp-Yeşiller toplantısında sevgili eşsözcümüz Ümit Şahin, yeşil düşünceyi tanıtırken en genç ideoloji olduğunu vurguluyordu. Diğer ideolojiler ise 19. yy’da doğmuştu. Spontan konuşmasında bu ideolojileri sosyalizm, komünizm, anarşizmle örneklendiriyordu. Sahi; bu ideolojileri sayarken faşizm neden unutulur? Çünkü (güya) kimse faşist değildir. Oysa faşizmin kavramsal hareket noktası tam da pietas (dindar)’a denk düşer ve pietas anlamındaki dindarı eleştirebilecek akıl, Türkçe literatürde, deyim yerindeyse yoktur!

Şerif Mardin Osmanlı’dan beri devam eden mahalle kültürüne, cumhuriyet rejimiyle birlikte yeni bir rakip geldiğini, bu rakibin “öğretmen ve okul” olduğunu ama 80 yılda bu rekabette kaybetmeye yaklaştığını söylemektedir. Mardin’e göre bunun sebebi bizim laik dediğimiz öğretmenin 50’li yıllardan itibaren iyilik, güzellik ve doğruluk gibi düşüncelerin içeriğini dolduramamasındandır. Bizde ahlak (etik) felsefeye hiç bağlanmamış, hep İslam’la doldurulmuştur.

Şimdi gelelim bu yazıyı yazmamın esas sebebine… Biraz etik tartışalım.

Pietas anlamındaki dindar okura pozitif bir anlammış gibi gelebilir. Avrupa, değerlerini, kimi zaman kanlı – kimi zaman kansız devrimlerle, eski düşüncelerle sürekli hesaplaşma-yüzleşme halinde yıkıp, yeniden yaratırken, rönesans, aydınlanma ve sonrasındaki 68 hareketine kadar pietas’ı eleştiren hayli literatür oluşmuştur. Fakat ben Roma öncesine uzanmak ve pietas’ın anlamındaki değişime vurgu yapmak istiyorum.

 

Heu pietas! Heu prisca fides! – Dindarlara yazık! Antik inançtaki kaderciliğe yazık!

(Vergilius)

 

Vergilius’un bu sözü yanlış anlaşılmasın. O, öncülleri olan Sokrates, Platon ve Aristo gibi Antik Yunan mitosuna yani Homeros dünyasına savaş açmıştır. Eski pietası kadercilikle özdeşleştirir. Yeni pietas ise vatana hizmet etmenin önemine, daha büyük imparatorluk için varlığını ortaya koymaya dönüşür. Artık Roma’nın yeni dini devlettir!

Gerçekten de Antik Yunan yani Homeros öğretisi kaderci miydi? Bundan bahsediyorum çünkü batı etiğinin hareket noktaları buralardadır.

Shakespeare, Nietzsche veya Tolstoy gibi yazarların bakış açısından ve elbette Homeros’un bizzat kendi destanlarından Antik Yunan öğretisinin kaderciliğe en uzak düşünce olduğunu söyleyebilirim. Buna karşılık M.Ö. 800’den başlayarak M.Ö. 400’e kadar kaderci bir anlayış yarattığı da bilinmektedir. Buradaki esas sebep normalde sözle yaşatılan Homeros (Ömer) düşüncesinin yazıya geçmesinden sonra dogmalaşmasındadır.

Bizde çok tanrıcılık hiç bilinmez. Bir zamanların “Bin Tanrılı Anadolu”’sunda yaşarız ama  bizlere çok tanrıcılık yasaklanmıştır. Sanılır ki; tek tanrıya kul olan şimdiki mitos gibi, çok tanrıcılıkta da bir çok tanrıya tapınılmakta, el pençe divan olup, biat ve secde edilmektedir.

Oysa bu sanı en azından Antik Yunan düşüncesi yani İzmir’li Homeros öğretisi açısından tamamen yanlıştır. Homeros’ta tanrılara tapınılmaz; -aksine tanrılarla savaşılır. Tanrılar ölümlü insanoğlunu hor görürler ve Homeros’a göre insana düşen, trajik de dursa ölümsüz tanrılarla yine de savaşmaktır.  Koskoca Odysseia Destanı, Odysseus’un zavallı bir insancık olarak tam aksine güç-kudret timsali tanrı Poseidon’a meydan okuması ve ama 20 yıl süren çilesine karşın mücadelesini ezici bir üstünlükle kazanmasının ve Poseidon’a haddini bildirmesinin hikayesidir. Homeros onuru için mücadele eden ve yeterince erdemle yüklenmiş insanın karşısında tanrıların bile duramayacağını salık verir. Homeros’ta erdem ya da ideal ise aretedir.

Arete yaşamın bütünlüğüne, tekliğine karşı saygı, verimliliğe ya da daha yüksek verimlilik idealine karşı küçümseme ve bunun sonucu, uzmanlaşmaya karşı hoşnutsuzluk ima eder. Arete mükemmelliktir ve mükemmeliğe insanın kişisel olarak ulaşması anlamına gelir. Örnek insan olarak sunduğu Odysseus; büyük bir savaşçı, kurnaz bir plancı, hazırcevap bir konuşmacı olan yürekli biridir; yelkenli bir tekneyi hem yapabilir hem de kullanabilirdi, sabanı dümdüz sürer, boksta, güreşte, koşuda gençlere meydan okur; bir öküzü kesip, yüzüp, doğrayıp, pişirebilirdi. Roma’nın dindarı (pietas), sadakat ve uzmanlaşmaya yönelen toplumcu bir hiyerarşi yaratma kaygısında olup, yıldızlara da ancak bu şekilde ulaşılabileceği efsanesi yaratırken, Homeros, sade ve hiyerarşisiz klan hayatı içinde kusursuz, her işten anlayan ve kimseye muhtaç olmayan insanca bir yaşama övgü sunar.

Bu anlamda aslında kaderci olan; toplumsal hiyerarşiye çark edilmiş ve kaderine sadık olması beklenen Roma faşizmidir, Antik Yunan’ın tanrılara bile meydan okuyabilen ve pekala vatana, akrabalara ve aileye dahi meydan okuyabilecek düşüncesi değil. Erdoğan erdemi dindarda buladursun, aile baskısından kaçabilen ve sokaklarda yaşamayı göze alabilen tinercinin cesaretinde çok daha büyük bir erdem vardır.

Bu düşünce eğitim alanında çok yakın tarihlere kadar dünyanın her yerinde yaşamıştır. Mesela Türkiye’de de, 1940-1946 yılları arası faaliyet gösteren Köy Enstitüleri, Homeros’un erdem olarak sunduğu öğretiye benzer bir eğitim anlayışını benimsemiştir. Arıcılık bilinmeyen köylerde arıcılık, bağcılık bilinmeyen köylerde bağcılık öğretiliyordu. Enstitüye atanan öğretmen gittiği köyde okul binasını köylülerin yardımıyla yapabilecek kadar inşaat bilgisi de öğreniyordu. Köy enstitüsünü bitiren bir öğretmen sadece bir ilkokul öğretmeni olmuyor aynı zamanda ziraatçilik, sağlıkçılık, duvarcılık, demircilik, terzilik, balıkçılık, ve marangozluk konularını da uygulamalı olarak öğreniyordu. Her öğrenci bir enstrüman çalabiliyor, yılda 25 tane dünya klasiği edebiyat eseri okumak şart koşuluyordu. Tiyatrolar, müsamereler, konserler hazırlanıyor, hem okulda hem çevre köylerde sergileniyordu. Köy enstitülerinin Doğu-Batı bloğu olarak ayrılan soğuk savaş döneminde, Sovyet uygulamalarına benzeyen komünistçe işler olduğu sebebiyle, başını ABD’nin çektiği Batı Bloğu tarafından kapattırıldığı söylenir.

Bir köşe yazısı için oldukça uzun olan masalım okuru sıkmadıysa 3000 yıl öncesinden zamaneye ve hatta geleceğe azıcık daha yaklaşayım.

Son zamanlarda moda olan “ileri demokrasi” anlayışından da bahsetmeli. Eğer Türkiye içi bir tartışma yürütürseniz bu sözün anlamını ıskalarsınız.

İddiam odur ki; Erdoğan’ın prompterında yazan “ileri demokrasi” sözü İngilizce post-democracy sözünün Türkçe’ye çevrilmiş ve biraz da kılıfına uydurulmuş halidir. Yani demokrasi sonrası, demokrasi ötesi, ileri demokrasi…

Eğer olaya hem ulusal perspektiften bakmayı bırakıp, hem de umut edilenden değil de, dünya konjünktüründe ve acımasız-trajik bir gerçekçilikle bakarsanız olay netleşir. Demokrasinin anlamı sözlüklerde nasıl yazarsa yazsın, 20. yüzyılda kapitalizm ve komünizmin mücadelesi anlamında, iki gücün dengesi olarak yaşamış, yaşatılmıştır. Her ülkenin sağcısı solcusu parlementer rejim içinde fikirlerini özgürce savunmuş ve yalnızca fikir bağlamında değil, gerçeklikten hareket ederek, yani her iki rejimin de gerçekte yaşıyor olmasıyla anlamlandırılmıştır. Buna karşılık Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle fikirleri destekleyen gerçekliğin sol ayağı kaydı. Artık sosyal devlet, sosyal adalet, sosyal haklardan bahsedilemez! Bunlardan bahsedenler savaşı kaybetti, haberiniz yok mu? Görülen o ki; kimilerinin hala haberi yok ve coplanmalarına anlam veremiyorlar…

Türkiye ise bu savaşta stratejik bir noktadaydı ve soğuk savaşın sona ermesiyle birlikte, anlaşılan, yeni dünya düzeninin pilot uygulama alanına döndü. Erdemin arete değil de pietas’a dönüştürüldüğü ve bence nüfusun %90’dan fazlasının bu durumu daha anlamlı bulduğu, ayaklar ve başın hiyerarşisine boyun eğdirilmiş, %15’i açlık, toplamda %75’inin ise yoksulluk sınırının altında yaşadığı, buna karşılık kanaatkar davranıp (pietas) isyan etmemiş ama zaten AkP iktidarıyla birlikte sayıları hızla artmış polislerin de her isyan etmeye meyledeni copladığı, dünyanın hiç bir demokratik ülkesinde karşılaşılmayan nüfus cüzdanıyla yurttaşlarını numaraladığı, dahası İdris Naim Şahin’in iki gün önce haber verdiği haliyle çipli kimlik kartlarına geçilecek olan, yine Şahin’in hükümet nezdinde kimse tarafından olumsuzlanmayan, yani ilan ettiği üzere devletin hayat demek olduğu …ve Kutsal Roma.

Bunların hepsi bu masalda çok güzel bağlanıyor da benim acı acı güldüğüm şudur!

Kimin aklına George Orwell’ın bahsettiği hayalin Türkiye’de gerçek olacağı gelirdi ki? Ünlü olduk, kameralara gülümseyiniz…

Muhabbetle…

* Görsel İç-Mihrak’tan alınmıştır.

Yelena Isinbayeva dünya rekorunu yeniledi

0

Olimpiyat şampiyonu sırıkla yüksek atlamacı Yelena Isinbayeva, Stockholm’deki salon buluşmasında, eski formuna kavuştuğunu gözler önüne serdi. Rus atlet, 5.01 ile kendisine ait dünya salon rekorunu yeniledi.

Kadınlar sırıkla yüksek atlamada, 2003 – 2009 yılları arasında kimsenin bileğini bükemediği Yelena Isinbayeva, 2008 Pekin olimpiyat oyunlarında altın madalya kazandıktan sonra büyük bir düşüşe geçmişti.

Rus atlet bunun üzerine bir süre spora ara vermeye karar vermişti. Bu dönemde yeniden eski antrenörü ile çalışmaya başlayan Isinbayeva, 2012 Londra Olimpiyat oyunları öncesi eski formuna yeniden kavuşmuş görünüyor.

Öyle ki; Isinbayeva, Stockholm’de düzenlenen salon yarışlarında, en yakın rakibini 29 santimetre geride bırakmakla kalmadı; kendisine ait dünya salon rekorunu da 5.01’lik derecesiyle yeniledi.

Yarışma sonrası büyük bir mutluluk yaşayan Isinbayeva, başarısındaki aslan payının, kendisine yeniden inanmasını sağlayan antrenörüne ait olduğunu söyledi.

Londra olimpiyat oyunları öncesi iddialı açıklamalar yapan Rus atlet, bir kez daha olimpiyat altını kazanacağı konusunda ise tüm rakiplerine meydan okudu. Yelena Isinbayeva, açık havada da 5.06 ile dünya rekorunu elinde tutuyor. Kadınlar sırıkla yüksek atlamada, Isinbayeva’dan başka 5 metre barajını geçmeyi başaran bir atlet bulunmuyor.