Ana Sayfa Blog Sayfa 4755

Japonya’nın tek bir reaktörü kaldı

Uzun yıllardır enerji ihtiyacının önemli bölümünü nükleer santrallerden sağlayan Japonya, bir santralını daha kapatarak nükleer enerjiden vazgeçmeye iyice yaklaştı.

Geçen yılki deprem ve tsunami felaketi sırasında Fukuşima Santralı’nda yaşanan nükleer sızıntı ardından, ülkedeki nükleer santrallerin hemen hepsi güvenlik nedeniyle kapatılmıştı.

TEPCO şirketine ait Kashiwazaki-Kariwa santralında da şalterlerin indirilmesi ardından, 54 nükleer reaktörü bulunan ülkede sadece tek bir reaktör faaliyetini sürdürüyor.

Kuzeydeki Hokkaido Adası’nda bulunan bu reaktör de Mayıs ayında bakım için devre dışı bırakılacak.

Japonya normalde 13 ayda bir, reaktörleri bakım amacıyla bir süreliğine kapatıyordu. Ancak Fukuşima’daki sızıntıdan bu yana halkın tepkileri dolayısıyla denetimler için devre dışı bırakılan hiç bir reaktör yeniden açılamadı.

Bu durum ‘nükleer enerji alanında bir güven buhranı’ olarak yorumlanıyor.

Hükümet, bir süredir santrallar çevresinde yaşayanları reaktörlerin dayanıklı olduğuna ikna edebilmek için sistemler üzerinde stres testleri düzenliyor.

Ülke enerjisinin yüzde 30’unu sağlayan bir kaynağın bu şekilde denklem dışında kalması, uzun zaman sürdürülebilir bir durum değil.

Açığı kapatmak için elektrik şirketleri eski, atıl santrallarını yeniden hizmete alırken, doğalgaz ve diğer fosil yakıtların ithali büyük oranda arttı.

Bu da ülke üzerinde ciddi bir ek maliyet yaratıyor ve üretim girdilerine yansıyor. Japonya’nın Ocak ayında verdiği 437,3 milyar yen (5,4 milyar dolar, 9,5 milyar TL) tutarındaki rekor cari açığın en önemli nedenlerinden biri de buydu.

Dahası, önümüzdeki yaz ayları sıcak geçer ve soğutma için elektriğe talep yüksek olursa, kaynakların yetmeyebileceğinden endişe ediliyor.

Geçen yaz, aşırı talep yüklenmesini önlemek için bazı büyük fabrikalarda üretim gece saatlerine ve hafta sonlarına kaydırılmış, hükümet de işyerlerinden enerji tüketimini yüzde 15 azaltmalarını istemişti.

(BBC)

Özgür Gündem’in kapatılmasına protesto

Özgür Gündem Gazetesi’ne bir ay kapatma cezası verilmesi Beyoğlu’nda protesto edildi.

Bazı siyasi parti temsilcilerinin ve Özgür Gündem gazetesi çalışanlarının da aralarında bulunduğu protestocu grup, Taksim tramvay durağı önünde toplandı.

Gruptakiler, pankartlar açarak, sloganlar eşliğinde Galatasaray Lisesine kadar yürüdü.

Burada grup adına açıklama yapan, BDP Genel Başkan Yardımcısı Gültan Kışanak, ”Gazetecilerin özgürlükleri kısıtlandıkça, halkın gerçekleri görmesi engellenecektir. Basına yapılan sansür ve baskıyla hiçbir yere varılamaz. Daha aydınlık ve gelişmiş bir ülke için gazeteciler susturulmamalı, yazılarına sansür yasağı konmamalıdır” diye konuştu.

Özgür Gündem yazarlarından Bayram Balcı da, gazetesine yapılan engellemenin haksızlık olduğunu söyledi.

Balcı, şöyle devam etti:

”Bu saldırı sadece gazetecilere değil, halkın gerçeği öğrenme hakkına karşı yapılıyor. O yüzden sadece gazeteciler değil, haklarına sahip çıkan herkes bugün bu meydanda. Gazetemizin toplatılmasından, bir aylık kapatılmasına kadar bütün engeller önümüze konuldu. Biz gazeteciler olarak yargı kararlarında daha özgür ve sesimizin duyulduğu uygulamalar istiyoruz.”

İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi, gazetenin pazar günkü sayısının 1, 8, 9, 10 ve 11. sayfalarında yer alan haber, yorum ve fotoğrafların “Örgüt propagandası” yaptığı iddiasıyla, gazeteye bir ay kapatma cezası verirken, gazetenin pazar çıkan tüm sayılarına el konulmasına karar verilmişti.

Fenerbahçe’yi karşılayan taraftarlara polis saldırdı

CEV Kadınlar Voleybol Avrupa Şampiyonlar Ligi Final maçında RC Cannes’ı 3-0’lık galibiyetle deviren Fenerbahçe Universal Kadın Voleybol Takımı’nın Avrupa Şampiyonu olarak Türkiye’ye gelmesi büyük coşku yarattı. Havaalanındaki karşılamada polis ve taraftar arasında arbede çıktı!

Sabiha Gökçen Havaalanı’na özel uçakla gelen ve 03.00 gibi iniş yapan sarı-lacivertliler alanın içinde ve dışında yüzlerce taraftarı tarafından karşılandı. Gecenin ilerleyen saatine rağmen takımı karşılamaya ve şampiyonluğu kutlamaya gelen taraftarlar, otobüsün önünü keserek uzun süre takımı destekledi ve şampiyonluk şarkıları söyledi.

Başta kaptan Seda Tokatlıoğlu olmak üzere kupayı elinde bulunduran voleybolcuları bağırlarına basan taraftarlar bol bol fotoğraf ve video çekmeyi ihmal etmediler.

Çok sayıda meşale yakılırken, şampiyonluk sözü veren sarı-melekler için yapılan besteler okundu, oyuncular da taraftarlara eşlik etti.

Sarı Melekler için “Sözünüzü yerine getirdiniz, şimdi sıra bizde, dış hatları yakarız şampiyonluk gelince” tezahüratı yapıldı.

Tatsız olaylar
Ancak havaalanından gelen haberlere göre polisin taraftarlara biber gazı sıktığı ve copla vurduğu iddia edildi. Taraftar ve polis arasında yaşanan gerginlikte birçok Fenerbahçeli taraftarın yaralandığı haberleri geldi. Naz Aydemir Twitter hesabından olayları doğrularken, polisin attığı biber gazlarının dumanı otobüsün içine girdiği için takımın güçlükle nefes aldığını belirtti. Duygu Bal da, “Hayatımda böyle olay görmedim. Polis üniformasını giyip önce bizi korumaya sonra da otobüsümüze kadar saldırmaya kalktılar. Yazıklar olsun” yazdı.

Havaalanında çıkan arbedede 12 yaşında bir kız çocuğun bacağı kırıldı. Küçük kız Fenerbahçe Universal oyuncularından Duygu Bal’a atkı verirken polis amiri 12 yaşındaki taraftarı itekledi ve engellemeye çalıştı. Bunun üzerine taraftarlar duruma tepki gösterdi. Ardından taraftar elinde meşalelerle otobüsün önünde yürürken, polis bir anda taraftara müdahale etti. Kalkanla taraftarı uzaklaştırmaya çalışan polisin orantısız güç kullandığı gelen haberler arasında.

Ardından büyük bir arbede çıktı. Polis taraftara ve Fenerbahçeli oyuncuları taşıyan otobüse taş atarken, 12 yaşındaki küçük bir taraftarın bacağı kırıldı. Bazı görgü tanıklarına göre kızın bacağı polis ittikten sonra kırıldı.

Polisin taraftara orantısız güç kullandığı oyuncular tarafından da doğrulanırken, polise isyan eden sarı-meleklerin otobüsüne de coplarla vurulduğu konuşulanlar arasında.

Bir özgüven meselesi olarak 4 Nisan – Ferdan Ergut

Darbecilerin yargılanmaya başlayacakları 4 Nisan, Türkiye’nin toplumsal mücadeleler tarihinde bir dönüm noktası olarak anılacak. Üstelik mahkemenin sonucu ne olursa olsun bu böyle olacak. Artık 12 Eylül darbecilerinin isimlerinin başında bir sıfat var: Sanık! Tanıklık etmemize ise sadece 10 gün kaldı.

 

Bir yabancıya bunu anlatsak herhalde solun bütün renkleriyle sokaklarda olduğunu, bu önemli davayı vesile kılarak 12 Eylül’le ilgili başta gençler olmak üzere toplumda farkındalık yaratmaya dönük çeşitli etkinlikler düzenlendiğini, bütün sol grupların hepsinin 12 Eylül mağduru oldukları düşünüldüğünde 4 Nisan’a kadar her gün bir ilde ortak mitingler falan yapıldığını düşünürdü. Ama heyhat!

 

Önemli istisnaları olsa da toplumsal muhalefetin önemlice bir bölümüne sirayet etmiş olan, anlaşılması zor bir umursamazlık hali var. Herkeste garip bir “gerçekçilik” saplantısı: “Buradan bir şey çıkmaz”! Nasıl oldu da 1968’in “gerçekçi ol, imkansızı iste” günlerinden bu günlere geldik? Bu “gerçekçiliğin” altında yenilgici bir ruh hali yatıyor olmasın?

 

Anayasa referandumunda “evet” derken elbette birçok gerekçemiz vardı: Geçici 15. madde’nin kaldırılacak olması bunlardan biriydi. Kendi politik mücadelemizde kullanacağımız maddelerden biriydi. Maalesef solun yerleşmiş bir hastalığı Referandum sonrasında yine nüksetti! O tarihe saplandık kaldık ve birbirimizi o tarihte aldığımız pozisyonlarla mahkum etmeye çalıştık. Bir kez daha, geçmişin geçmesine izin vermedik!

 

Oysa solcular “boykotu” da, “hayırı” da “eveti” de sol içinden temellendirmişti. Nasıl temellendirdiğimizi anlamaya çalışmadan birbirimizi “Ergenekon’cu”, “liberal”, “AKP kuyrukçusu” olarak damgalamakta bir beis görmedik. Solun birbirine dönük nobranlığı bir kez daha revaç bulmuştu. (Araştırmadım ama merak ediyorum: Referandumda farklı tavır alan BBP ve MHP, Referandum sonrasında habire o güne dönüp birbirlerine bu kertede acımasız eleştiriler yaptılar mı?) Kendi payıma anlamakta en zorlandığım karar “hayır” olmakla birlikte, benim aklıma hiçbir zaman “hayır” veren arkadaşlarımı “Ergenekon’culukla” suçlamak geçmedi. Başka bir düşünceleri vardı ve bence hatalıydılar. Ama hepsi bu: Hatalıydılar! Onlardan da “evet” verenlere karşı benzer bir tavır beklerdik ama olmadı.

 

Neyse o günler geçti. Artık yeni bir gündeyiz. Önümüzde solun istisnasız bütün grupları, partileri –ve en önemlisi- bireyleri açısından, onların kişisel tarihleri açısından yaşamsal bir gün var: 4 Nisan! O güne ilişkin ne yapıyoruz? Referandumda belirli gerekçelerle “hayır” demiş olmak, 4 Nisan’ı önemsizleştirmeyi zorunlu kılar mı? Hepimizin 30 yıllık mücadelesinin sonucunda geçici 15. Maddeyi kaldırmış olmamızdan istifade edeceğimiz o gün geldiğinde –hiç olmazsa o gün geldiğinde!- geçmişte yaşamayı bırakamaz mıyız? Ama olmuyor bir türlü. Sorun, maalesef daha derinde sanıyorum.

 

AKP büyüsü altında yaşamanın insanı nasıl paralize ettiğini daha önceleri çok yazdım, konuştum. Bütün bir siyaseti AKP’ye endekslemek ve AKP’nin işgal ettiği politik zemin dışında kendine ait bir zemin kuramamak, siyaseti sadece AKP’nin zemininde yapmak gibi kaçınılmaz bir sonuç doğuruyor. Bu siyaset, -doğası gereği- tepkisel bir siyaset oluyor. Eyleyen özne AKP’ye karşı içe kapanan ve dünyasını sadece tepki vermekle sınırlayan bir muhalefet… Bu muhalefetin toplumda hiçbir karşılığının olmadığı, AKP’nin oylarındaki düzenli artıştan da anlaşılıyor. Muhalefet sertleşiyor; AKP’nin oyları yükseliyor! Bir yerde bir yanlışlık olsa gerek…

 

Bu muhalefet tarzını besleyen derin bir kendine güvensizlik ve yenilgici bir ruh hali olduğunu düşünüyorum. 4 Nisan’a dair aldığımız ve al(a)madığımız tavırlara bir de bu açıdan bakalım derim. Sadece 10 gün sonra darbecilerini yargılayacak bir ülkenin solundan ne beklenir? Herhalde bu gelişmenin esas olarak kendi mücadelesinin bir ürünü olduğunu topluma anlatması beklenir. Zira 30 yılı aşkındır uğrunda mücadele yürüttüğünüz, üstelik bu sürenin uzun bir bölümünde sadece sizin mücadele yürüttüğünüz bir mesele, nihayet çözülmeye başlıyor. Darbeciler yargılanmaya başlıyor!

 

Oysa solun önemlice bir bölümü yıllardır yaptığını yapıyor ve hepimizi “buradan bir şey çıkmaz” diyerek bilinçlendirmeye çalışıyor. “AKP, 12 Eylül’le hesaplaşamaz” diyor. “12 Eylül’le ancak bizim iktidarımızda hesaplaşılır” diyor. Referandum sırasında “yargılamayacaklar” derken, şimdi de “iddianamenin sosyalist bir bilinçle yazılmadığını” falan keşfediyor.

 

“Evren’le başlayıp, Erdoğan’a kadar bütün burjuva siyasetçileri yargılanmadıkça ya da kapitalizmle hesaplaşılmadıkça 12 Eylül’le hesaplaşılmaz” türünden konuyla alakasız laflar edenleri de görmek mümkün. 12 Eylül faşizmi ile hesaplaşma mücadelemiz, sanki vereceğimiz tek ve son siyasi mücadele olacak! Sanki bir yandan bu somut duruma ilişkin siyaset geliştirirken AKP iktidarı ile de uğraşmayı başaramayacak kadar aciziz… Bu arkadaşlarımıza göre, her durumun gerektirdiği özgün siyaseti bulmak, o durumun kendisine yoğunlaşmak, o durumdan bir başarı çıkarmaya çalışmak gibi Siyaset’in en basit gereklerini yerine getirmek, burjuva siyasetinin kölesi olmak anlamına geliyor. Sözde radikal ama özde paralize edici bütün bu maksimalist argümanların ortak –ve örtük- varsayımı şu: “Biz bu davanın hiçbir aşamasında etkili bir özne olamayız.”

 

Oysa kendine güvenen bir politik öznenin bambaşka bir dünya içinden konuşması beklenir. Şöyle mesela: Bu dava sürecine müdahil olarak bu süreci toplumsallaştırabilir ve kendi politik programımız ve gündemimiz doğrultusunda evriltebiliriz. Elbette AKP, 12 Eylül’le hesaplaşmayı sonuna kadar götürmek istemez. Ama ondan bunu bekleyen kim? AKP bu ülkenin tek siyasal aktörü değil; bu ülkenin bütün sosyolojik ve politik güçlerini tek başına belirlemeye gücü yetmez. Ancak rakibinin gücü karşısında sinip içe kapanan, ümitsiz ve yenilgici bir ruh hali AKP’ye böylesi bir paye verebilir.

 

Evren ve Şahinkaya’nın “sanık” sıfatını kazanmış olmaları başlı başına önemli olmakla birlikte bu, elbette 12 Eylül’le hesaplaşmanın sonu demek olmayacak. Sadece bir başlangıçtan bahsediyoruz. Her önemli kazanımın ille de nihai zafer olması gerekmiyor. Siyaset böyle işlemez! Ama o nihai zafer anına doğru ilerlerken heybemize atacağımız başarılara ihtiyacımız var. 4 Nisan’ın bizatihi kendisi bu başarılardan biridir. Başarılmış ve bu haliyle bitmiştir! Mahkumiyet çıksa da böyledir; çıkmasa da…

 

Daha yapacak çok işimiz var. Öncelikle dönemin işkencecileri hala yargılanmayı bekliyor. Onlar için de dava açılmasının takipçisi olacağız. Bütün bunları bir öç almak için yapmayacağız elbette… Yüzleşmemiz gereken bir tarihle yüzleşmek için, yüzleşilmeden sağlıklı bir toplumsal yaşamı kuramayacağımız için yapacağız. Hem dönemle, ama hem de kendimizle yüzleşeceğiz. Bütün bir toplumu 12 Eylül üzerine konuşturmaya çalışacağız. Bütün bu süreçlerin sonunda da 12 Eylül’ün bütün kurum ve kurallarıyla kaldırılmasına çalışacağız. Bunların hiçbirisinde başarılı olacağımızın garantisi yok. Hepsinde birden başarısız da olabiliriz. Sorun, her siyasal mücadeleye içkin olan bu ihtimalden kaynaklanmıyor. Bu ihtimalin karşısında gösterilebilecek sinik tavırdır sorun… Korku, ruhu kemirir!

 

Kendi programına, gündemine ve müktesebatına güvenen; radikalliği söylemle değil, başardıklarıyla ölçen bir siyasettir ihtiyacımız.

Ferdan Ergut – www.demokrathaber.net

Sivili şehit- Dirisi ölü – Yıldırım Türker

İşte yine geldik dayandık şahadet kapısına.
Çalışkanlığıyla göz dolduran Bakan Fatma Şahin’in 19 maddelik yasa tasarısına göre ‘terör olaylarında ölen siviller’ de şehit kapsamına alınacakmış. Fatma Hanım’ın tezgâhında pişen bir başka devrim de artık kışlalarda kadına yönelik kışkırtıcı talim marşlarının değiştirilmesi. ‘Yaylalar yaylalar…’ın yerine ‘Her Türk asker doğar’ diye talim yapacakmış askerlerimiz.
İşte hükümetin sabitlediği ve hepimizi içine sürüklediği savaş hali en cevval bakanı öncülüğünde resmileştiriliyor. Böylelikle Uludere’de askeri uçaklarca katledilen 34 köylü genç de şehit sayılacak. Hatta Hrant Dink’in de şahadet mertebesine kabulü söz konusu. Ne büyük devlet. Ne cömert hükümet.
Her Türk asker doğarsa doğal olarak da şehit ölür.
AKP’nin ustalık süreci tıkır tıkır işliyor.
Askeri vesayetin kaldırılma çabalarını kutlamıştık. Halka üç satırlık hesap verme tenezzülünde bulunmayan, koskoca bir toplumu ve bütün siyaset imkânlarını sıkı denetim altında tutan böbürlü askerlerin hesap vermeye çağrılması elbette sevindiriciydi. Buna mukabil askerin yordamının hâlâ geçerli kabul edildiğini; üstelik daha ceberut, daha fütursuz bir militarizme el vermişliğini kim inkâr edebilir?
AKP siyaseti sorgulanamaz bir tutarlılıkla Kürt açılımı, Alevi açılımı, azınlıklar açılımı gibi çıkışlarla nasıl bir sahicilik, nasıl bir niyet sergilediyse aynısını siyaset üzerindeki askeri vesayetin kaldırılması konusunda da sergiledi.

Dersim için yarım ağız bir özür dilerken Uludere’de katliam yapıyor, Dersim döneminin en vahşi uygulamalarını aratmayacak tutuklamalara imza atıyor.
12 Eylül’le hesaplaşmak yakında dalya diyecek ihtiyar bir emekli zorbayı mahkeme karşısına çıkarmak değildir.
Anayasasına dokunmadan paşasına dokunmaya kalkarsanız sadece gevrek Kenan Paşa’yı değil bütün dünyayı kendinize güldürürsünüz.
Genelkurmay başkanlarından alışkın olduğumuz tehditkâr, sorgulayıcı, bütün toplumu kriminalize eden dil şimdi Başbakan’ın ağzında daha yankılı şaklıyor.
Kendisinden Uludere’de katledilenlerin hesabını vermesi beklenirken o, tam da selefi Genelkurmay başkanları gibi çocukları bombalamış olan komutanlarına teşekkür edecek kadar hassas, ordusunun isabetini sorgulatmayacak kadar kahraman.

Bizim Auschwitz’lerimiz
Giorgio Agamben, “Auschwitz’den Artakalanlar” adlı kitabında Yunancada şahit ile şehit sözcüklerinin aynı kökten türetildiğini yazıyor: “İlk kilise babaları, zulmedilen Hıristiyanların ölümünü ifade etmek için martis (şahit) sözcüğünden martirium sözcüğünü türetmiş, böylece onların inançlarına şahitlik (tanıklık) etmişlerdir.” Aynı şey Arapça kökenli şahadet sözcüğü için de geçerlidir. Şahadet de şehit olma ve tanıklık anlamlarını birlikte yüklenmiştir.
Bilimin ve siyasetin buz gibi bir soğukkanlılıkla ‘olağanüstü durum’, ‘uç durum’ olarak adlandırdığı koşullarda, tanık olabilmenin mümkün olup olmadığı üstüne, Agamben’in kitabı. Auschwitz toplama kampında görmezden gelinen, kimsenin hatırlamak, hatırlatmak istemediği yaşayan ölüleri anlatıyor. Eli Wiesel’in, “Bunu bizzat yaşamamış olanlar asla anlamayacak; yaşayanlar ise asla anlatmayacak; ne doğruyu ne de tamamını… Geçmiş ölülerindir” sözüyle ifade ettiği o imkânsızlıktan dem vuruyor. Kamplardan kurtulmuş kimi yazarların tanıklıklarında ‘yürüyen ceset’lerden. Hayat ve ölümün sınırında sallananlardan. Primo Levi’nin “Sessizlik içinde yürüyen ve çalışan, içlerindeki Tanrısal kıvılcım ölmüş olan insan-olmayanlar” diye tarif ettiği, “Yüzü olmayan bir insanlar yığını olarak belleğime üşüşüyorlar. Çağımızın bütün kötülüklerini tek bir imgede toplayacak olsam, çok iyi bildiğim o imgeyi seçerdim: başı eğik, omuzları çökük, yüzünde ve gözlerinde düşüncenin izine rastlanmayan bir deri bir kemik bir insan” diye hatırladığı o kamp sakinlerinden. Yani ‘Muselmann’lardan. Onlara neden Müslüman dendiği üstüne rivayet muhtelif. Ama ‘ölümlerine ölüm bile denemez’ bu dibe vurmuşların ‘kaderci’, ‘teslim olmuş’ hallerinden yola çıkarak onlara bir ötekilik, bir ‘doğulu’luk yakıştırıldığı sanılıyor. Kimsenin acımadığı, yakınlık duymadığı, mahkûmların tahammül edemediği, SS’lerin ise işe yaramaz birer pislik olarak gördüğü bu ayaklarını sürüyerek gezen, hayata tutunmayı becerememiş insan yığını, bu ‘kabuk adam-kadınlar’ yaşananların tam tanığı olarak tanıklık etmesi mümkün olmayanlardı aynı zamanda.
Kampın ‘özü’, işte o kimsenin görmek istemediği şeydir.

İnsan aklının sınırlarını aşan örgütlü zulüm altında hayatta kalabilmek elbette ‘kirlenmeden’ onurlu bir varoluşa izin vermez. Ölüm korkusuna, aşağılanmaya, işkencenin dile getirilemeyecek zenginlikte sunulanına maruz kalıp insanlık etiğinden ödün vermeden tanık olarak sağ kalmak hiç de kolay değildir. Tam da bu noktada şehitlik vaadi devreye giriyor işte. Fırsat henüz elindeyken kendi ölümünü kendin seçebil diye. Sende şahitlik dili bırakmamak için, ruhunu, bedenini, aklını, dilini elinden almaya çalışanlara karşı sofu bir inançla hayatını fırlatıp atmak.
Muselmann, tam da arada kalanın adı. Kısa ömürlü olup ölüp gitmesine rağmen çoktan dibe vurmuş olduğu için şehit olamayan, yaşananların gerçek şahidi olmasına rağmen konuşamayan, o. Olağanüstü hal koşullarında en çok rastlanan kurban. İsimsiz, suretsiz, dili çoktan lâl olmuş olan. Ölümü ölüme benzemeyen.
Şehitliği yüceltenler, şahitliğin ışığına düşmandır. Kendi ölümünü seçebilmeyi bir inancın meşruiyetinin yegâne göstergesi olarak sunanlar, yepyeni bir hayat kurgulama çabasından istifayı öneriyor.
Olağanüstü hali sürekli kılmaya çalışarak insanlara hayatın ritmini unutturmaya, onları birer gölge-insana dönüştürmeye çalışanların amacı da öncelikle müstakbel şehitler ve Muselmann’lardan oluşan, kolay denetlenebilir bir dünya tesis etmek.
AKP’nin önce kimi gazetecilere servis ettiği yeni Kürt kırma projesi, varoluş imkânlarımızı işte bu iki duruşla sınırlandırmak amacı güdüyor.
Toplu mezarlardan çıkarılanları,‘yanlışlıkla’ katledilmişleri, savaşırken ölmüşleri, devletin bizzat kışkırttığı yiğit eller tarafından suikasta kurban gitmişleri şahadetle onurlandırarak da geriye kalan muhtemel ecel kurbanlarına gözdağı vermiş oluyor. Bunu, yaraları sarmak, geride kalanların elinden tutmak ve benzeri gerekçelerle lütufkâr bir edayla yaptıklarına kanmayın. Bu çabalar topyekûn bir savaş ilanıdır:
Değil mi ki asker doğdun, şehit ölürsün. Yeter ki şahit olmaya, şahit olduklarını kaydetmeye, onların hesabını sormaya kalkma. Bu ebedi savaşta olsan olsan şehit olursun.

Yıldırım Türker – Radikal

3 bin muhalif tek tek fotoğraflandı

Belarus’un 1918 yılında Rusya’dan kısa süren bağımsızlık ilanının yıl dönümü dolayısıyla 25 Mart’ta muhalefet yine meydandaydı.

Başkent Minsk’teki gösteri, Devlet Başkanı Aleksander Lukaşenko’nun Aralık 2010’da 4. kez iktidara gelmesinden bu yana en geniş kapsamlı muhalif gösteri olarak kayıtlara geçti.

Hükümet karşı gösteriye katılan yaklaşık 3 bin muhalifin her biri alana girerken güvenlik kontrolünden geçirildi ve fotoğraflandı.

Batı tarzı demokrasi, siyasi mahkumların serbest bırakılması, Özgür ve Avrupalı bir Belarus’un talep edildiği gösteride, kocası Sergey Kovalenko muhalif bir bayrak teşhir ettiği için 2 yıl hapse mahkum edilen Alyona Kovalenko, kalabalığa hitaben yaptığı konuşmada, ”Belarus’taki diktatörlüğe ve zalim yönetime karşı açlık grevini sürdüren kocasının ölümün eşiğinde olduğunu” söyledi.

Belarus’ta aralarında 2 eski devlet başkanı adayı dahil olmak üzere 12 siyasi mahkum cezaevinde bulunuyor.

 

Antalya’da mini referandum

Beldibi, referandumla Konyaaltı ilçesinden çıkıp Göynük Beldesi’ne bağlandı.

Antalya’nın Konyaaltı ilçesine bağlı iki mahalleden oluşan Beldibi, referandumla Göynük Beldesine bağlandı.

Bahçecik ve Çifteçeşmeler mahallelerinde yaşayanlar sabah saatlerinde 7 sandıkta oy kullandı.

Bin 351 seçmenin oy kullandığı referandumda, sandıktan 756 “evet”, 595 de “hayır” oyu çıktı. Bu sonuçla iki mahalle Konyaaltı ilçesinden çıkarak Kemer’in Göynük Beldesi’ne bağlanmayı kabul etmiş oldu.

2004 yılında Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin sınırları içine alınan Beldibi, 3 yıl önce de yeni kurulan Konyaaltı ilçesine bağlanmıştı.

BDP’li Tan: İmralı, Kandil ve BDP olarak müzakereye hazırız

BDP Diyarbakır Milletvekili Altan Tan, Kürt sorununun çözümü için 3 yol kaldığını belirterek,”Bu yollar Kürtleri bitirmek, Kürtleri kesip atmak, ya da birlikte oturup çözüm aramaktır. İmralı, Kandil ve BDP olarak biz müzakereye hazırız” dedi.

Bitlis’in Tatvan İlçesi’nde partililerin düzenlediği ’Anayasa Paneli’nde konuşan Altan Tan, yeni anayasanın sorunun çözümünde son şans olduğunu, Başbakan Erdoğan’ın istemesi halinde Kürt sorununun çözülebileceğini söyledi. “Çözüm varsa biz de varız” diyen Altan Tan, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Çözüm varsa biz de varız. Ancak çözüm olmazsa orayı onlara dar ederiz. Eğer yeni anayasayı yapamazsa bundan sonra Ankara düşünsün. Hani propaganda filminin son sahnesinde Kemal Sunal ile Metin Akpınar’ın bir konuşması var ya. ’Bunu Ankara’ya yolla nereye sokuyorsa soksun’ yani bundan sonra Ankara düşünsün. Yeni anayasada Kürt sorunu, din sorunu, başörtüsü sorunu, cem evlerinin açılmama sorunu ve buna benzer sorunların önünden engeller kaldırılmalı. Geriye kalan sorunlar da zaman içerisinde çözüme kavuşturulabilir.”

‘BİZ, GELİN BİRLİKTE İNŞA EDELİM DİYORUZ’
Kürt sorununun kökünden çözümü için 3 yol kaldığını anlatan Milletvekili Tan, “Bu yollar, Kürtleri bitirmek, Kürtleri kesip atmak ya da birlikte oturup çözüm aramak. Biz gelin birlikte inşa edelim diyoruz. Çünkü bu bir fırsattır. İmralı, Kandil ve BDP olarak biz müzakereye hazırız. Yok, eğer Kemalist yaklaşım diyorsan yeni bir anayasayı yapamazsın. Bu hükümet de gider, Başbakan da gider o zaman sen düşünürsün” diye konuştu.

Binlerce kişi ırkçılığa karşı yürüdü

Fransa’nın başkenti Paris’te binlerce kişi, ülkede 7 kişinin yaşamını yitirdiği saldırıların ardından ırkçılığa karşı yürüdü.

Birlik ve tüm dinlerle kültürlere karşı hoşgörü çağrısı yapan binlerce kişi, Fransız devriminin doğduğu Bastille Meydanı’ndan başladıkları yürüyüş sırasında devasa büyüklükte bir Fransız bayrağı taşıdılar.

Irkçılık ve Yahudi karşıtlığıyla mücadele örgütleri tarafından organize edilen yürüyüşe Paris Belediye Başkanı ve Fransa’nın önde gelen simaları da katıldı.

Fransa’da polisin düzenlediği operasyonda ölü ele geçirilen Cezayir asıllı Muhammed Merah’ın, bu ay düzenlediği 3 ayrı saldırıda 3’ü çocuk 7 kişiyi öldürmüştü.

Yeni başkan Fikret Orman!

0

Beşiktaş’ın yeni başkanı Fikret Orman oldu! Demirören’in ardından kongreye giden Beşiktaş’ta Fikret Orman, iki rakibi Bülent Deriş ve Nazmi Koca’ya büyük fark atarak 109 yıllık kulüp tarihindeki 33. başkan oldu.

Beşiktaş’ın olağanüstü seçimli genel kurulu, Fikret Orman’ın zaferiyle sonuçlandı! Orman, iki rakibi Bülent Deriş ve Nazmi Koca’ya büyük fark atarak 24 sandıktan 14’ü sayılmışken Beşiktaş’ın 33. başkanı olmayı garantiledi. 24 sandık sonucunda ise oy sayısı 4.025’e ulaşan Fikret Orman, siyah beyazlı kulübün 33. başkanı seçildi.

KATILIM ORANI %50’Yİ BULMADI
Genel kurulda, önce Kongre Divan Kurulu belirlendi. Başkan adayı Fikret Orman ve arkadaşlarının verdiği önergeyle, Uluç Gürkan, Kongre Divan Başkanlığı’na oy birliği ile seçildi. İstanbul Kongre Merkezi Harbiye Salonu’nda başlayan genel kurulda daha sonra oy verme işlemine geçildi. Aidatını yatıran 11.611 üyeden 4.623’ü oy kullandı. 24 sandıktaki oy kullanma işleminin ardından sayıma geçildi.

ORMAN İLK SANDIKTA BELLİ ETTİ
Kongrede favori gösterilen Fikret Orman, beklentileri haklı çıkardı ve ilk sandıktan itibaren rakiplerine büyük fark attı. 14 sandık sayıldıktan sonra Orman matematiksel olarak seçimi kazanmayı garantiledi. Tüm sandıkların sayımı tamamlandığında 4.027 oya ulaşan Orman böylece Beşiktaş’ın 33. başkanı oldu.

Adayların aldığı oylar şöyle:
Geçerli Oy: 4545
Fikret Orman: 4025
Bülent Deriş:  368
Nazmi Koca:  152
Geçersiz Oy: 66

Bu arada seçimli divan kurulu başkanı Uluç Gürkan’ın Fikret Orman’ın 4.027 oy aldığı yönündeki açıklamasına karşılık, Orman sandıkların tek tek sayılmasına göre 4.025 oy aldı. Basın mensupları, açıklanan rakamların birbirini tutmaması nedeniyle sıkıntı yaşadı.

“ŞEFFAF BİR YÖNETİM SERGİLEYECEĞİZ”
Beşiktaş’ın yeni başkanı Fikret Orman, kürsüye gelerek salonda bulunan taraftarlarına ve diğer üyelere kısa bir konuşma yaptı.

Çok zor bir göreve talip olduklarını belirten siyah-beyazlı kulübün yeni başkanı, ”Bizi bu göreve layık gördünüz. Teşekkür ediyorum, minnettarız. Zor görevde destek ve yardım alarak, yol almamız en önemli etken. Size söz veriyorum. Doğruları duyacaksınız. Sizleri kandırmayacağız” dedi.

Orman, şeffaf bir yönetim sergileyeceklerini vurgulayarak, ”Az laf çok icraat yapacağız. Paylaşımcı yönetim kurulu oluşturacağız. Geleneklerimize sahip çıkarak Beşiktaş değerlerini tekrar hayata geçireceğiz” diye konuştu.

”KİŞİ VE KURUMLARA MAHKUM OLMAYACAĞIZ”
Fikret Orman, yaşanan sorunların teşhisinin belli olduğunu vurgulayarak, ”Kişi ve kurumlara mahkum olmayan çağdaş Beşiktaş’ı yaratacağız. Teşhis ve tedavi belli. Vakit alacak, ancak güneşli günler çok yakında gelecek. Bundan emin olabilirsiniz” şeklinde konuştu.

Bu arada Fikret Orman, konuşmasının ardından yönetim kurulunda yer alan isimlerle birlikte basın mensuplarına toplu olarak görüntü verdi.