Ana Sayfa Blog Sayfa 4734

“#şehirtiyatrolarıyokedilemez”

İBB Meclis Komisyonunda alınan kararla İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Görev ve Çalışma Yönetmeliği’nde yapılan değişiklikle yönetim sanatçılardan bürokratlara geçiyor. Bu duruma tepki olarak sosyal medyada hızla yayılan çağrı doğrultusunda Bugün saat 13.00′te sanatçılar ve seyirciler Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi önünde bir araya gelecek. İBŞT Genel Sanat Yönetmeni Ayşenil Şamlıoğlu ve ekibinin istifa edeceği de sosyal medyada yer alan söylentiler arasında.

Şehir Tiyatroları yönetmeliğinde yapılan bu değişikliğin sosyal medyada duyurulmasının üzerinden “#şehirtiyatrolarıyokedilemez” hashtagi Türkiye’de tt (trending topic) en fazla hakkında bahsedilen konulardan birisi oldu.

Sanatçıların bu konu ile ilgili gönderdiği mesajlardan birkaç örnek ise:

Nilüfer Açıkalın: “Yarın 13.00′de Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi önünde OYUNCU-SEYİRCİ elele.”

Altan Gördüm: “Bu yalnızca şehir tiyatroları sorunu değil.Topyekün bir kalkışmanın uzantısı”

Nedim Saban: “Muhsin ertuğrul dönüştürüldüğü gün iktidar kucağında şipşak foto çektiren abiler,ablalarımız ne yapacak yarın?”

Engin Alkan: “Akşamdan beri hissim şudur; bir çeşit istilaya uğruyoruz”

Ayrıca Serra Yılmaz, Okan Bayülgen, Levent Kazak, Yekta Kopan gibi isimler Twitter’dan desteklerini bildirdiler.

(mimesis-dergi)

Küresel BAK: “Askeri harcamalar, insanlığı harcar”

Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu 12 Nisan Dünya Askeri Harcamalara Karşı Eylem Günü’nde Galatasaray meydanında bir basın açıklaması yaptı.

Açıklamada Türkiye’nin %8,5 ile Çin’den sonra dünyanın en hızla büyüyen ülkesi olduğuna, ancak bunun arkasında hızla artan silahlanma harcamalarının da olduğuna dikkat çekildi.

Açıklamada verilen bilgilere göre Türkiye dünya askeri harcamalar listesinde 17,5 milyar dolarla 15. sırada, Türkiye’nin askeri harcamalar toplamı son 5 yılda %40 arttı ve Türkiye Gayri Safi Milli Hâsılasının % 2,4 ünü askeri harcamalara ayırıyor.

Küresel BAK adına Kerem Kabadayı tarafınan okunan açıklama şöyleydi:

ASKERİ HARCAMALAR İNSANLIĞI HARCIYOR!

DAHA İYİ BİR DÜNYA İÇİN ASKERİ HARCAMALARA KARŞI BİRLEŞELİM!

Değerli basın mensupları,

Bugün dünyanın çeşitli ülkelerinde askeri harcamalara karşı eylem ve açıklamaların yapıldığı bir gün. Biz de silahlanmaya ve militarizme karşı mücadele etmek için, devletlerin silahlanma politikalarıyla ilgili sırlarını ortaya çıkarmak için, neler olup bittiği hakkında farkındalık yaratmak için toplandık.

Dünyada askeri harcama yapmak demek, silahlanmanın ekonomik, sosyal ve insani maliyetlerini halkın sırtına yüklemek demektir. 200 silah üreticisi şirket kârlarını arttıracak diye insanların dünyada daha güvensiz yaşaması ve bu kârların bedellerini yaşamları ile ödemeleri demektir.

2010 yılında acil insani yardım gereken 7 ülkenin toplam talebi 305 milyon dolar iken en büyük silah üreticisi Lockheed Martin’in 2010 kârı bu rakamın tam 10 katı, yani 3.024 milyon dolardır.

Son on yıllık dönemde askeri harcamalar yüzde 50 artarak, dünyadaki toplam üretimin % 2,5’i olan 1.630 milyar dolara ulaştı.

Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü (SIPRI)’nin yayınladığı verilere göre 1.630 milyar dolarlık askeri harcamanın %43’ünü 698 milyar dolarla ABD yapıyor. ABD’nin ulaştığı bu rakam onu izleyen 25 ülkenin askeri harcama toplamına eşittir.

NATO ülkelerinin savaş bütçesi toplamı 955 milyar dolar ve dünya bütçesi içindeki payı %62 oranındadır.

BÜYÜMENİN ARKASINDAKİ GERÇEK TABLO

Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE) Nisan ayı başında Türkiye’nin 2011 yılı Gayri Safi Milli Hâsılasını (GSMH) 772 milyar dolar, büyüme oranını %8,5 olarak açıkladı.  Bu durumda Türkiye,  Çin’den sonra dünyanın en hızlı büyüyen ikinci ülkesidir.

Türkiye’nin durumuna bir de şu açıdan bakalım:* Türkiye dünya askeri harcamalar listesinde 17,5 milyar dolarla 15. sırasındadır.

* Türkiye’nin askeri harcamalar toplamı son 5 yılda %40 artmıştır.

* Türkiye Gayri Safi Milli Hâsılasının % 2,4 ünü askeri harcamalara ayırmaktadır.

* Son 5 yılda 2 kat artarak toplam 8 milyar dolara ulaşan iç güvenlik harcamasını da askeri harcamalara eklediğimizde 2010 yılında toplam 24 milyar dolarlık bir askeri ve iç güvenlik harcaması yapıldığını görmekteyiz. Zorunlu askerlik nedeniyle 16 ay boyunca üretimden koparılan insanların ekonomik değerlerini eklediğimizde Türkiye’nin toplam üretiminin % 5’inin askeri ve iç güvenlik konularında harcandığını görmekteyiz.

* Türkiye’nin askeri harcamalarının GSMH’ya oranı, Fransa, İngiltere ve Yunanistan dışındaki tüm Avrupa ülkelerinin üzerindedir. NATO ortalaması olan %2 seviyesinin de üzerindedir.

* Her Türk vatandaşı yıllık gelirinin 244 dolarını yani 440 TL. sini silahlanmaya ayırmaktadır.

* 2012 için belirlenen net asgari ücret 701 liradır.

* Türkiye silah ithal eden ülkeler içinde 15. sıradadır.

* Türkiye 2010 yılında silah alımı için 3,6 milyar dolar harcamıştır.

* Dünya silah ticareti içinde en büyük 200 firma içinde 2 Türk firması, Aselsan ve MKEK yer almaktadır.

SİLAHLANMA HARCAMALARI DÜNYAYI DAHA GÜVENSİZ YAPIYOR!

İnsanlık, savaş için günde 4.4 milyar dolar harcıyor ve yetkililer bunun güvenlik için olduğunu söylüyor. Son 10 yıla baktığımızda dünya daha güvenli bir yer olmuş mudur? Hükümetlerin en önemli görevi halkın yaşam seviyesini yükseltmek, kamu harcamalarında etkinlik sağlamaktır. Sizce son on yılda yaşam seviyemiz yükselmiş midir?

Türkiye’de halen silah alımı gizlilik gerekçesi ile Sayıştay denetimi dışında tutulmaktadır.  Yaratılan kaynaklarla, ödenen vergilerle silah alımları yapılmakta ve bunun bedelini ödeyenler bunun hesabını soramamaktadır.

Eğitime ve sağlığa sırasıyla % 3 ve % 4 bütçe ayrılan Türkiye’de askeri ve güvenlik konularına bu kadar bütçe ayrılması ve bu ayrılan bütçenin denetim dışı olması  çok tehlikeli bir yönetim anlayışıdır.

SAVAŞA DEĞİL, İNSANA BÜTÇE!

Bir devletin büyüklüğü beslediği orduyla, başka ülkelere yolladığı askerlerle, savaşa ve silahlanmaya ayırdığı bütçeyle değil, barışa ve insanına verdiği değerle anlaşılır.

* 149 Ülkenin analiz edildiği Dünya Barış Endeksi’nde Türkiye 128. sırada.

* Küresel Militarizasyon Endeksi’nde Türkiye 27. sırada.

İşte bu tabloyu değiştirmek için, savaşa değil insana bütçe diyoruz.

Askeri harcamalar insanlığı harcıyor.

Askeri harcamalara karşı birleşelim.

12 Nisan 2012, İstanbulKerem Kabadayı

ÇAĞIRAN KURUM VE İNİSİYATİFLER

Barış için Sanat Girişimi, Barış için Vicdani Red/ Kadın ve Vicdani Red, Başak Kültür ve Sanat Vakfı, Başkent Kadın Platformu Derneği, Çocuklar İçin Adalet Takipçileri, DÖH, DSİP, Düşünce Suçu’na Karşı Girişim, EDP, Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe, ICAN, Gökkuşağı Kadın Derneği, KAMER, Kürd Vicdani Red Hareketi, Info-Türk Vakfi, Kadın Dayanışma Vakfı, Kaos GL Derneği, Küresel Eylem Grubu, Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu, Mayınsız Bir Türkiye Girişimi, Sarmaşık Derneği, Sivil Değişim Derneği,  Sosyal Politikalar Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği, Uçan Süpürge, Uluslar arası Baran Tursun Vakfı, Van Kadın Derneği, Yeşiller, Yüzleşme Derneği.

Açıklamada bir konuşma yapan Uluslararası Barış Enstitüsü Genel Sekreteri Colin Archer da şunları söyledi:

Sevgili İstanbullu barış dostları!

Öncelikle hepinize Uluslar arası Barış Bürosu’nun dayanışma mesajını ve en içten tebriklerini iletmek istiyorum. Geçen yıl, Politika Çalışmaları Enstitüsü ile birlikte ilk yıllık Askeri Harcamalara Karşı Küresel Eylem Günü’nü düzenledik. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 37 ülkeden 100’e yakın grup bu etkinliğe katıldı – bu yıl da çok daha fazlası katılıyor. Bu devasa bir başarı! Ancak hepimiz biliyoruz ki halen jeo-politiğimize hâkim olan askeri sistemler üzerinde gerçek bir etki yaratabilmek için çok daha fazlasını yapmak zorundayız. Mark Twain’in ne dediğini hatırlıyor musunuz? “Eğer sahip olduğunuz tek şey bir çekiçse, o zaman bütün problemler bir çivi gibi görünür”.

Evet, ABD açık ara dünyanın en fazla askeri harcama yapan ülkesi. Ancak diğer güçler de giderek yükseliyor ve azalan petrol kaynakları düşünüldüğünde büyük ve orta büyüklükteki devletler arasında büyük savaşların başlamasına dair ciddi tehlikeler bulunuyor. Başka bir çıkış yolu, barışçıl bir yol bulmalıyız. Bu da, aklımızı yeni silahlar icat etmek için değil, yoksulluk ve iklim değişikliği ile mücadele etmek üzere kullanmamız gerektiğini gösteriyor. Savaşlar için harcanan yıllık 1.700 milyar dolarlık bütçe çok ama çok fazla.

Yaklaşık 10 yıl önce sizler, hükümetinizin Irak’taki savaşa asker gönderme politikasını geri çevirdiniz. Bugün sorunlar çok daha karmaşık ve tehlikeler çok daha büyük. O yüzden Türkiye’de mücadeleyi yürüten herkese bol şans diliyorum – Umarım ileride birlikte çalışmaya devam ederiz.

Teşekkür ederim.

12 Nisan 2012

(Yeşil Gazete)

[Son Dakika] Çevik Bir gözaltına alındı

28 Şubat soruşturması kapsamında 3 ilde 31 ayrı adreste arama yapılıyor.

Özel yetkili Ankara Cumhuriyet Başsavcı Vekilliği’nin yürüttüğü 28 Şubat soruşturması kapsamında 3 ilde 31 ayrı adreste arama yapılıyor. Ankara’da 12, İstanbul’da 18 adreste arama yapıldığı ve 28 Şubat sürecinde Genelkurmay 2. Başkanlığı görevinde bulunan emekli Orgeneral Çevik Bir hakkında gözaltı kararı çıkartıldığı öğrenildi. Aramalar bu sabah saat 08.00 itibarıyla başladı. 28 Şubat sürecinde ‘Demokrasile balans ayarı yaptık’ sözleriyle tarihe geçen Çevik Bir’in İstanbul’da bulunan 3 ayrı adresinde arama yapılıyor.

Hakkında gözaltı kararı çıkartılan kişiler arasında Emekli Tümgeneral Erol Özkasnak, Emekli Tuğgeneral Abdullah Kılıçarslan ve Emekli Tuğgeneral İdris Koralp de bulunuyor.

İsminin gözaltı listesinde yer aldığı yönündeki haberler üzerine bir açıklama yapan eski Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Savcısı Nuh Mete Yüksel, evinde arama yapılmadığını belirtti. Yüksel, Özel yetkili Ankara Cumhuriyet Başsavcı Vekilliği’nin 28 Şubat sürecine ilişkin soruşturması kapsamında evinde arama yapıldığı iddialarına ilişkin, “Bana intikal eden bir şey yok. Evimde arama da yok” dedi.

Soruşturma 28 Şubat döneminin generallerini kapsıyor. Özel Yetkili Ankara Cumhuriyet Başsavcıvekilliği mağdur olanların ’28 Şubat’la ilgili yaptığı suç duyuruları üzerine soruşturma başlatmıştı. Operasyona adını veren 28 Şubat 1997’de MGK toplantısı yapılmış ve bir dizi karar açıklanmıştı. Kararların irtica ile mücadele için alındığı ifade edilmişti. O günden 15 yıl sonra dönemin generallerine baskın yapıldı. Operasyonda gözaltı kararı çıkan Eski Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir, 2009 yılında Ergenekon soruşturması kapsamında zamanın savcısı Zekeriya Öz’e ifade vermişti. Savcı Öz, emekli generalin 28 Şubat’la ilgili şüpheli sıfatıyla ifadesini aldığını açıklamıştı. Çevik Bir’in, 1 yıl sonra da ‘Devrimci Karargah Örgütü’ soruşturmasında mağdur sıfatıyla ifadesi alınmıştı.

Gözaltılarla ilgili Hükümet kanadından ilk açıklama Bakan Hayati Yazıcı’dan geldi. Bakan Yazıcı, ‘Demokratik alanda temizlik yapılıyor” diye konuştu. (Radikal)

Yok artık! Fazıl Say’a “Ateist” olduğu gerekçesi ile soruşturma açıldı

Vatan Gazetesinin haberine göre Fazıl Say hakkında twitter sosyal paylaşım sitesinden İslam inancına saldırı niteliğinde ve bu inanca mensup insanları incitecek ve infialine sebep olacak mesajlar yayınladığı gerekçesi ile İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’na yapılan suç duyurusu kapsamında soruşturma açıldı.

Soruşturma dilekçesinde “Say’ın militarist ateist olduğunu düşündürecek bu yazılar ile sadece Müslümanları değil Hıristiyan ve Yahudileri de rencide ettiği belirtildi. Bu yazıların Türk Ceza Kanunu’nda belirtilen ve “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” ve “dini değerlere hakaret” eylemini düzenleyen 216. maddenin 1 ve 3. maddelerine aykırı olduğu belirtilen suç duyurusunda “Bu ifadeler toplumda inanç çatışması oluşturacak, farklı görüş ve inançtaki kişilerin birbirlerine karşı hislerinin değişmesine sebep olacak, husumetleri tetikleyecek, dini tahammülü yok edecek, kamplaşmaya sebep olacak, inananla inanmayanı karşı karşıya getirecek, tahrik edip çatışmaya sevk edecek ve kamu barışını tehlikeye sokacak özellikler taşımaktadır ” ifadeleri de yer alıyor.

Suç duyurusu dilekçesinde Fazıl Say’ın yazdığı yazılardan bazıları şöyle belirtildi:

– ”Muezzin 22 saniyede okudu akşam ezanını yahu. Prestissimmo con fuco!!! Ne acelen var? Sevgili? Rakı masası?”

– Ben ateistim :) diğer yarısını bilmem :))

– Ateistim ve bunu bu kadar rahat söyleyebildiğim için gururluyum.

Suç duyurusunu işleme alan savcılık, Say hakkında soruşturma başlattı. Soruşturma sonunda 1.5 yıldan 4 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açılabilecek.

 

Erzinliler termik santrallara karşı yaşama sahip çıkıyor

 

Erzin halkının termik santrallara karşı mücadelesi sürüyor. Türkiye’nin narenciye ihtiyacının büyük çoğunluğunun sağlandığı Hatay’ın İskenderun ilçesi Erzin bölgesindeki termik santrallar yapılması en önemli geçim kaynağını da yok edecek. Yıllardır süren mücadelede çeşitli kazanımlar elde eden Erzinliler ve Erzin Termik Santral Karşıtı Platform üyeleri termik santral fikri tamamen ortadan kalkana kadar mücadelede kararlı. Erzin Termik Santral Karşıtı Platform ve Erzin halkı diğer çevre örgütleri ile birlikte 14 Nisanda bir miting yaparak “Termik santrallara hayır” diyecek.

‘Termik santral kaderimiz değil’

Miting 14 Nisan Cumartesi günü saat 13.30’da Erzin Cumhuriyet Meydanı’nda yapılacak. Miting öncesinde görüştüğümüz Erzin Termik Santral Karşşıtı Platform Sözcüsü Yeşilkent Sulama Kooperatifi Başkanı Mustafa Vural, termik santralları durdurana kadar mücadeleye devam edeceklerini vurguladı. Erzin’den başka yaşayacak yerlerinin olmadığını ve narenciyenin tek geçim kaynakları olduğunu belirten Vural, termik santralların sadece Erzin halkının sorunu olmadığını Doğu Akdeniz’in, Türkiye’nin ve dünyanın sorunu olduğunu ifade etti. “Sorun sadece Erzin’in değilse çözüm de değildir” diyen Vural, tüm yöre halkını mitinge davet etti.

Erzin Çevre ve Tarihi Varlıkları Koruma Derneği Başkanı Nejdet Sökmen ise bölgede yaşayan herkesin termik santrallara karşı olması gerektiğini dile getirdi. Bölgede yaşayan herkesin termik santralların açacağı sorunlarla yüz yüze kalacağını belirten Sökmen, zararın sadece insanla sınırlı kalmayacağını tüm ekolojik sisteme etki edeceğini söyledi. Sermayenin yol açacağı kirliliğin kaderleri olmadığını vurgulayan Sökmen, bunu hep birlikte mitingde göstereceklerini ifade etti.

Üreticiler de karşı

Narenciye üreticisi Hüseyin Türkmener de yıllardır emek vererek yetiştirdikleri narenciye bahçelerinin santrallar tarafından yok edilmesine göz yummayacaklarının altını çizdi. Narenciyenin tek geçim kaynakları olduğunu dile getiren Türkmener, bahçelerine, yaşamalarına ve geleceklerine sahip çıkacaklarını söyledi. Başka bir narenciye üreticisi Mehmet Nuri Özaslan ise Erzin’de termik santralları istemediklerini belirtti. “Üç beş kişi milyon dolarlar kazanacak diye on binlerce insanın geçim kaynağı narenciye bahçelerimizin yok olmasına müsaade etmeyeceğiz” diyen Özaslan, termik santrallara karşı mücadele edeceklerini ifade etti.

Erzin’in sermayeye peşkeş çekilmesine izin yok

BDP il yöneticisi ve eski Erzin BDP İlçe Başkanı Mehmet Sırça da parti olarak termik santrallara karşı olduklarını ve bu konuda üzerilerine düşen her şeyi yapacaklarının altını çizdi. Kitlelerini mitinge katmak için çalışmalarının sürdüğünü vurgulayan Sırça, “Tüm bölge insanına çağrımız; bu cennet memleketi cehenneme çevirmek isteyenlere karşı hep birlikte mücadele edelim “ dedi. Emek Partisi Erzin İlçe Başkanı Mehmet Özaslan, parti olarak doğanın çevrenin ve insan yaşamının sermayeye peşkeş çekilmesine karşı olduklarını ifade ederek, Erzin başta olmak üzere ülkenin birçok yerine kurulan termik santralların insan yaşamından çok kâr hırsını önemsediğini dile getirdi. Erzin halkının yıllardan beri termik santrallara karşı örnek bir mücadele sürdürdüğünü aktaran Özaslan, 14 Nisanda yapılacak mitingin bu mücadelenin ve Erzin halkının kararlığının bir devamı olduğunu vurguladı. Tüm Erzin halkını mitinge katılmaya ve yaşamlarına sahip çıkmaya çağıran Özaslan, termik santral fikri tamamen ortadan kalkana kadar mücadele edeceklerini belirtti.

Gençler geleceklerine sahip çıkıyor

Erzin Eğitim Sen Temsilcisi Şaban Vural ise anayasal bir hak olan sağlıklı bir çevrede yaşam haklarına sahip çıktıklarını dile getirdi. Çevre ile barışık bir enerji politikasını talep ettiklerini söyleyen Vural, eğitimli bir nesil ve meşru mücadele ile kirliliğin son bulacağına inandıklarını aktardı. Erzin Gönüllüleri Derneği Başkanı Erman Çalık da “Geleceğimizi yok etmeye çalışan termik santrallara karşı düşüncesi, fikri ne olursa olsun tüm gençleri el ele hep birlikte miting meydanına bekliyoruz” diye konuştu. (Hatay/EVRENSEL)


DÖRTYOL’DA İMZA KAMPANYASI

Hatay’ın Dörtyol ilçesinde termik santrale karşı imza kampanyası başlatıldı. Dörtyol Kültür ve Dayanışma Derneğinin başvurusunu yaptığı ve Demokrasi Platformunun desteklediği imza kampanyası, Dörtyol Saat Meydanı, Kuzuculu ve Payas beldelerinde olmak üzere üç noktada devam ediyor. Kampanyanın yürütücülerinden Günay Yüksel, termik santrallerin kurulmaması, doğanın kirlenmemesi için, çocuklara sağlıklı bir dünya bırakmak için başlatıldığını söyledi. Termik santralleri “Kanser fabrikaları” olarak nitelendiren Yüksel, kurulmamaları için mücadelelerine devam edeceklerini ifade etti.

MİTİNGE KATILIM ÇAĞRISI

Dörtyol Demokrasi Platformu, yarın saat 13.30’da Erzin’de yapacağı mitinge katılım çağrısı yaptı. Platform adına yapılan yazılı açıklamada, “Bölgemizde başta Erzin ve Dörtyol olmak üzere doğayı tarımı ve yaşam alanlarını tahrip ve tehdit eden geri teknolojiye dayalı termik santraller peş peşe kurulmaktadır. Günümüzde doğayı kontrolsüzce tüketmek sınırsızca metalaştırmak sürdürülmez hale gelmiştir” denildi.

“Biz Dörtyol halkı olarak yaşamdan kopartılmak istemiyorsak, zehirli ve hastalıklı yaşamdan yana değilsek insana ve doğa sevgisi ile dolu yöre insanı olarak elimizi taşın altına koyarak bu zehir saçan fabrikalara karşı hep birlikte mücadele ederek kurulmasına engel olalım” denilen açıklamada, doğaya, ürüne, yaşam alanlarına ve geleceğe hep birlikte sahip çıkma çağrısı yapıldı.

Adem-i merkeziyet gereklidir ama Kürt sorununu çözmez- M. Şükrü Hanioğlu

Adem-i merkeziyet uygulaması demokratikleşme çabalarımıza hız kazandıracaktır. Buna karşılık Kürt sorununun adem-i merkeziyetçiliği teşvik eden mahallî idare düzenlemeleriyle halledileceğini ummak gerçekçi değildir.

Yeni anayasa konusunda ivme kazanan tartışmalar çerçevesinde idarî ve malî adem-i merkeziyetçilik uygulamasının talep edilmesi son derece anlamlıdır. Adem-i merkeziyet konulu araştırmalar, bu uygulamanın demokratikleşme ile paralel geliştiğini ve son otuz yılda ciddî bir ivme kazandığını ortaya koymaktadır. 1980’de ademi merkeziyetten yararlanan özerk ya da yarı özerk yerel yönetimler dünya ölçeğinde toplam gelirlerin %15’ini topluyor ve harcamaların %20’sini gerçekleştiriyorlardı. Bu oranlar 2000 yılında sırasıyla %19 ve %25’e, 2010’da ise % 24 ve % 30’a ulaşmıştır.
Global gelişmeler göz önüne alındığında adem-i merkeziyet uygulamasının hem demokratikleşme çabalarımıza hız kazandıracağını, hem de bu alanda dünyada yaşanan değişime uyum göstermemizi sağlayacağını söyleyebiliriz. Ancak buradan yola çıkarak adem-i merkeziyet uygulamasının Kürt sorununu çözecek bir reçete olarak sunulması anlamlı değildir. Bu konudaki yanılgı “adem-i merkeziyet”in tarihî süreç içinde toplumumuzda farklı bir anlamda kavramsallaştırıldığının göz ardı edilmesinden kaynaklanmaktadır.

Merkezileşme tarihimiz
On dokuzuncu asra gelindiğinde ayrı kanunnâmeleri, orduları olan, vergi oranlarını yerel koşullar çerçevesinde belirleyen, yabancı ülke temsilcileriyle ticaret anlaşmaları imzalayan eyâletler ve bölgeleriyle Osmanlı Devleti adem-i merkeziyetin bile sınırlarını zorlamaya başlamıştı. Âyânlar, mütegallibe, merkezî hükümetle İstanbul’daki kethüdaları aracılığıyla muhabere eden valiler ve kendilerini bağımsız gören yerel liderler elinde Osmanlı Devleti, merkezin doğrudan kontrol edebildiği sınırlı alanlar dışında farklı idarî yapılardan oluşan bir federasyon haline gelmişti.
Ancak böylesi bir yapının büyük donanma imparatorluklarının egemen olduğu bir dünyada dış tehditlere karşı korunabilmesi mümkün değildi.
Bunun sonucunda devlet merkeziyetçiliği temel siyaseti haline getirdi. Âyânlar, mütegallibe, babadan oğula geçen valilikler ve yerel liderler güç kullanılarak tasfiye edildi. Teknolojik gelişimden de istifade edilerek, imparatorluğun oldukça geniş bir alanı doğrudan merkezden emir alan, onun “memur”u statüsündeki valiler tarafından yönetilmeye başlandı. Bunun yapılamadığı bölgelerde ise merkez yeni yerel liderler yaratarak, toplumsal tabanı zayıf, varlığını kendisine borçlu bireylerle çalışmaya başladı. Bunun yanı sıra kapsamlı bir kanunlaştırma faaliyetiyle herkes için geçerli kanunlar kabul olunarak, özerklik, ayrıcalık ve geleneksel yapılar tasfiye edildi ve ulus-devlet refleksleriyle hareket eden bir imparatorluğa dönüşüm gerçekleştirildi. Ancak merkeziyetçilik Fransa’da olduğu gibi baskıcılığı getirmesine karşılık Fransa’daki gibi farklılıkları alabildiğine törpüleyerek yeni bir “millet” yaratamadı.
Fazlasıyla geniş bir alana yayılmış, farklılıkların federasyonu andıran bir yapı içinde asırlar boyunca kökleştiği ve tanındığı bir yapıda ne denli baskıcı olunursa olunsun “millet” inşa etmek zordu. Bu nedenle de merkeziyetçilik siyasetleri şiddetli tepkilerle karşılaştı. Breton ve Normanlar Fransızlaştı; ama Osmanlı anâsırı ikili kimliklerden (Arap-Osmanlı, Ermeni-Osmanlı gibi) öteye geçen bir üst kimliğe dayalı “uluslaşmayı” hedefleyen merkezileşmeye direndi.
Milliyetçiliğin yükselmesiyle, bilhassa on dokuzuncu asrın ikinci yarısından itibaren, merkezileşmeye muhalefet yerel tepkiden milliyetçiliğe dönüştü. Bunun neticesinde Osmanlı bağlamında “adem-i merkeziyet” yerel yönetimlere idarî ve malî özerklikler tanınması ötesinde bir anlam kazandı. Bu ise merkezileşme öncesi federatif yapıyı andıran sistemin etnik parametreler etrafında yeniden yaratılmasıydı.

Toplumsal özerklik
Bu nedenle Sabahaddin Bey’in, Edmond Demolins’den etkilenerek siyasî programının dayanaklarından birisi haline getirdiği “adem-i merkeziyet” ilkesi, Türkler dışındaki Osmanlı unsurlarınca farklı şekilde kavramsallaştırıldı. Demolins adem-i merkeziyeti Anglo-Saksonların sahip olduğunu düşündüğü “üstünlüğün” nedenlerinden birisi olarak görüyordu. Kendisi 1882’de adem-i merkeziyetin Paris ve büyük şehirlere yönelik göçü önleyeceğini de savunmuştu. Dolayısıyla Sabahaddin Bey tarafından ilk dile getirildiği şekliyle adem-i merkeziyet bir idarî yapılanma modelinden başka bir şey değildi.
Ancak Sabahaddin Bey’in ademi merkeziyet talebiyle Osmanlı Kanun-i Esasîsi’nin 108. Maddesinde zikredilen “tevsi’-i me’zuniyet (yetki genişliği)” ilkesinin uygulanmasından başka bir muradı olmadığını ifade etmesine karşın, kavram Osmanlı unsurlarının “özerklik” taleplerinin dile getirilmesinde kullanıldı. Nitekim, Daşnaktsutyun kavrama bu anlamıyla atıfta bulunurken, onun ancak “toplumsal statü” ile anlam kazanacağının altını çiziyordu. Arap Hizbü’l la-Merkeziyye teşkilâtı da adem-i merkeziyetten, “yetki genişliği” değil, Arap vilâyâtına verilecek “toplumsal özerklik”i anlıyordu. Bu örgütlerin kavramsallaştırdığı şekliyle “adem-i merkeziyet” günümüz Kürt siyasî örgütlenmelerinin talep ettiği “demokratik özerklik” kavramıyla benzerlik gösteriyordu.
İlginç olan adem-i merkeziyete karşı çıkanların da kavramı benzer şekilde yorumlamalarıydı. Dr. Bahaeddin Şakir, Sabahaddin Bey’in programını eleştirirken “vilâyeti… ellerine bırakacağımız şu yerli âzâlar acaba kimler olacaklardır? O âzâlar… Vilâyât-ı Sitte’de [Ermeni] komitecilerin, Adalar’da Yunanistan’ın, Makedonya’da Bulgarların taht-ı te’sir ve nüfûzunda olan kimselerden mürekkeb olursa ne yapacağız?” ifadesini kullanmış; Hüseyin Cahid ise adem-i merkeziyetin Ege Adaları’nın “Yunanistan’ın agûşuna” atılmasıyla eşanlamlı olduğunu savunmuştu.

Kürt sorunu
Cumhuriyet kurucuları da adem-i merkeziyetçiliğin genel olarak bu anlama geldiğini, yerel yönetimlere verilecek yetkilerin ayrılıkçılığa çanak tutmak olduğunu düşünmüşler, bu nedenle de son dönem imparatorluk merkeziyetçiliğini, daha da katı yorumlayarak, bundan taviz vermeyen bir yapı geliştirmişlerdi.
Ayrılıkçılık korkusuyla her türlü yerelliği ve farklılığı tehdit olarak gören bu yapı katılımın yaygınlaştırılması, çevrenin isteklerinin karşılanması ve demokratikleşmenin sağlanması alanlarında ciddî bir engel teşkil etmiştir. Yerel idareler üzerindeki merkeziyetçi baskının azaltılması, adem-i merkeziyet ile çevrenin katılımının artırılarak, farklılıkların göz önüne alınması demokratikleşme çabalarımıza ciddî bir ivme kazandıracaktır. 2003’te hazırlanan mahallî idareler reformunun gerçekleştirilememesi bu çabalara önemli bir darbe vurmuştur.
Böylesi bir reform şüphesiz Kürt meselesinin çözümüne de katkıda bulunacaktır. Ancak bu sorunun “teknik anlamıyla” adem-i merkeziyetçiliği teşvik eden mahallî idare düzenlemeleriyle halledileceğini ummanın hayâlcilik olduğunu da unutmamak gerekir.

M. Şükrü Hanioğlu – Sabah

 

 

 

İstanbul’a bakıyorum, gözlerim faltaşı – Mehveş Evin

Kimbilir kaç paraya pazarlanan ‘Adalar manzarası’ndan bildiriyorum. Kadıköy-Pendik hattının gerisindeki tepeler, yavaş yavaş doluyor. Aradan tuhaf çıkıntılar yükseliyor. Şehir, komple bir beton yığını

 

İstanbul, sık sık fahişeye benzetilir, bazen de ‘yıpranmış, makyajı akmış ama hâlâ(!) güzel bir kadına…
Erkeklerin pek bayıldığı bu tanımlar, hep canımı sıktı.
Hayır, sormak istiyorum: Fahişelerle, yıpranmış güzelliklerle, yaşla ilgili bu takıntı nereden geliyor? İstanbul’a bakıp aklına seks işçisi geliyorsa psikoterapinin vakti gelmiştir!
İstanbul’u illa bir kadına benzeteceksek, insan ticaretine kurban gitmiş bir kadına benzetebiliriz…
Dövülmüş, alıkonulmuş, defalarca tecavüz edilmiş, benliğini kaybetmiş  ve psikolojisi tamamen bozulmuş bir kadına… Hatta, zorla cinsiyeti değiştirilerek erkek oluvermiş…
Ne o?  Hiç romantik olmadı,  değil mi?
Ama gerçek bu… İstanbul’un  dişiliğinden eser kalmadı. O canım kıvrımları düzleştirildi. Bütün saçları döküldü. Üstelik orasından burasından mütemadiyen bir takım çıkıntılar fırlıyor.
Kiminki daha uzun  olacak yarışı, tüm gücüyle ve hızıyla sürüyor. Sen hala makyajı akmış fahişe fantezisi yapıyorsun. Pes!

Başkalarının yüzü
İstanbul, giderek daha çok bir erkeğe, hem de çok çirkin ve karaktersiz bir erkeğe benziyor.  Mikrocerrahiyle başkalarının  yüzünü, organlarını alıp ona  yapıştırmışsın gibi…
Tarihi yarımada siluetini jilet gibi yaran iki ucube, sadece Zeytinburnu sahillerinin önümüzdeki  15 yıl içinde neye benzeyeceğinin bir habercisi. Baktın mı mesela Sydney’i göreceksin, aha şura da New York, şura da Pekin. Üçü bir arada, hepsi aynı şehirde, tarihi kent İstanbul’da! Ne muhteşem, değil mi?
Zaten şimdiden şehr-i İstanbul’umuzda Toscana evlerinden tutun Venedik kanallarına, yapay şehircikler kurulmuyor mu? Boğaziçi replikaları cayır cayır pazarlanmıyor mu? Koy bir Kız Kulesi, Galata’yı pas geçme, ortasından geçsin bi dere (o su nereden gelecek bilader?) cami desen her yerde var, eee tamamdır.

Kıyıl kıyıl parselleniyor
Şehrin içindeyken ayrı, dışındayken ayrı başım dönüyor… İstanbul’un kalbine bir hançer gibi dikilen Ritz Oteli’ni, ‘Mashattan’lığı çoktan ilan edilmiş, kabullenilmiş Levent-Maslak bölgesini, 2. köprüyle birlikte Beykoz tepelerinin vahşice talanını, Şişli’de bitmek bilmeyen rantları geçtim…
Kavacık-Ümraniye-Ataşehir aksında yapılacak ‘finans merkezi’ne gelmedim bile…
‘Adalar manzaralı’ diye pazarlanan onlarca konut projesini uzaktan, haftada en az birkaç kez görüyorum. Ve kahroluyorum.
Kadıköy-Kartal-Pendik hattında sahilden gidince, “Ah, İstanbul’da birkaç metrekare yeşillik de varmış” diye geçici bir sevince kapılabilirsiniz.
Çünkü görmüyorsunuz arkadaki tepelerden yükselen binaları. Komple beton, yemin ediyorum. İdealtepe’den geriye doğru tırpanlanan, arsaların kıyıl kıyıl parsellenmesini gözümle görüyorum.
Adalar’dan anakaraya, yani pazarlanan manzaranın ta kendisinden  bakıldığında durum bu. Her yerine ayrı yüz, ayrı bacak takılmış bir ucube. Üzerinde kahverengi bir pelerin-kir tabakası.
Welcome to Istanbul-Penisler Diyarı İstanbul.

 

Mehveş Evin – Milliyet

 

Leyla Yalçınkaya ve uğruna mücadele verdiği Ödük Çayı

Leyla’nın ‘’canımızı veririz suyumuzu vermeyiz’’ dediği Ödük Çayı ve Bağbaşı Beldesi …

Ödük Çayı bin yıllık tarihi olan Bağbaşı Beldesi’nin kuruluş nedeni ve yaşam kaynağı. Bağbaşı halkı Ödük Çayı’nın suladığı tarım arazilerinde, meyvacılık, sebzecilik yaparak geçimini sağlamaktadır. Burada meyve ağaçları yaklaşık 30 milyon civarında. Ödük Çayı üzerinde yapılması tasarlanan 3 HES’in tamamlanması durumunda beldedeki tüm tarım arazileri susuz kalacak, meyvecilik ve sebzecilik tamamen bitecektir.

Ödük Çayı aynı zamanda bölgede yaşayan tüm canlıların hayat suyudur. Bağbaşı halkı aynı zamanda Ödük Suyu’nundan içme suyu olarak da faydalanmaktadır. Onun için halkın ’’can suyudur’’ adeta. Sadece halkın değil, beldede yaşayan 80 çeşit kuş türü için de ev sahibir Ödük Çayı…

Binlerce yıllık kadim ve kendiliğinden olşmuş doğal bitki örtüsü de varlığını Ödük Çayı ile sürdürebilmektedir. Bu çayın elektrik enerjisi üretmek için kesintiye uğratılması bölgedeki tarımsal,sosyal ve doğal yaşamın sona ermesi demek olacaktır.

Bağbaşı Beldesi, Sağlar Mahallesi ve Camii Mahallesi’nin içme suyu gereksinimi de Ödük Çayın’dan elde edildiği için, suyun azalması ya da seviyesinin düşmesi ile isale hattı ve 50 tonluk su deposu da atıl hale gelecektir.

Bağbaşı Beldesi, Karadeniz Bölgesi ve Doğu Anadolu ‘nun ortak iklim özelliklerine sahip çok yeşil bir yerleşim birimi. Araziler miras yoluyla parçalandıkları için, aynı parsel içinde hem meyvecilik hem de sebzecilik yapılmaktadır. Tarım arazilerin sulanması, sulama bentleriyle gerçekleştirilmekte, ancak yaz aylarında suyun debisi azaldığından arazilere daha da az su verilebilmektedir. Yaz aylarında doğal olarak azalan su tarım arazilerine yetmezken, suyun doğal olmayan şekilde kesilmesi, beldedeki tarımsal hayatın bitmesi olacaktır.

Ödük Çayı suyunun kesilmesi,Bağbaşı halkının aç kalmasına ve yaşadıkları toprakları bırakıp göç etmelerine de neden olacaktır.

Bölgede, elma, ceviz,erik, kayısı, şeftali, dut, kızılcık, muşmula gibi çeşitli meyveler ve fasulye, mısır, patates, domates, salatalık, soğan, marul, biber, patlıcan gibi sebzler  üretilmektedir. Üretilen meyveler hem taze olarak hem de reçel, pekmez ve kuru meyve olarak iç piyasaya  sunulmaktadır.

Belde de yaşayan 1200 civarı hane tüm sebze meyve ihtiyacını, Ödük Çayı etrafındaki arazilerden elde etmektedir.

Bağbaşı Belde halkı hayvancılıkla da uğraştığından,yem bitkileri de yetiştirmektedirler. Bu araziler de suyunu Ödük Çayı’ndan almaktadır. Bu çayın suyunun azalması ya da kesilmesi durumunda,büyük ve küçükbaş hayvanların da yaşama hakkı olmayacaktır.

Bağbaşı Beldesi’nde SES santrali planlanırken, beldenin tarımsal potansiyeli, çevre koşulları, yabani hayvanlar, kuşlar, sürüngenler, bölgenin bin yıllık tarihi de tamamen göz ardı edilmiştir.

Kuş gözlemi için de ideal olan bölgede artık Alaca Sinekkapanlar, Kafkas Çıvgınları,Sürmeli Dağbülbülleri ,Duvar Tırmaşıkkuşları, Urkeklikler, Alamecekler, Kara İsketeler, Sakallı Akbabalar,Kızıl Akbabalar, Kelebekler’de  en az Leyla kadar sessiz …Dilsiz…

‘’Suça sürüklenen çocuk Leyla’’…

Leyla Yalçınkaya ’nın duruşması Tortum Asliye Ceza’da çocuk mahkemesi kapsamında 12.15 civarında başladı.Önce Leyla’ya söz verildi.Er Arif Aldemir’in teşhis sırasında kendisine hakaret ettiği,taş attığı,görevini engellediği, ifadesi okundu,Leyla bu suçlamaları kabul etmedi,’’Bende tüm halkımız gibi,olay yerine gittim.Amacımız suyun kesilmesine engel olmaktı.Ne jandarma ne de polisle bir alıp veremediğimiz yoktur,onlara taş atmadım,hiçbir şey yapmadım,hakaret etmedim,kamera çekimi yapıldığını da bilmiyorum,beraatımı istiyorum’’dedi.

Hakim hanım Leyla’nın haklarını okudu, kamera kayıtlarının incelenmesine geçildi.Leyla görüntülerin bir bölümünde kendisini teşhis etti.Kayıtların bir bölümünde şikayetçi erle konuşup konuşmadığı,soruldu.Leyla’da jandarma eriyle değil,arkadaşıyla konuştuğunu belirtti.Daha sonra ikinci kayıt görüntülerine geçildi.Leyla’da polisler geçişimize izin vermeyince,direnmeyip sudan karşıya geçtiğini,olay yerine diğer insanlarla birlikte yürüdüğünü,Kato’nun (Kato:iş makinası) olduğu yere geldiklerini,bu sırada polis barikatıyla karşılaştıklarını,yüzbaşının gelip müdahale ettiğini,bu sırada kato’nun çalışmasınınolmadığını,kendisinin de kalabalıkla birlikte,beklediğini sonrada yüzbaşının talimatıyla kato’nun çektirildiğini,kendilerinin de aşağıya indiklerini söyledi.Aleyhinde olan tüm suçlamaları,dosyadaki teşhis tutanağını da kabul etmediğini belirtti.

Leyla’nın avukatı Eşber Yağmurdereli söz aldı.Dünyada 1800 kadar tekelin kar amacıyla,kapitalist sisteme hizmet ettiğini,Ödük suyunun geçtiği üç beldede tüm canlı yaşamın yok edilmek istendiğini,doğa ve çevrenin aşırı zarar görmesine neden olacak olan,hes projelerinin yaklaşık 1000 adet olduğunu,bu projeler ve planlananların yapımı halinde insanların,normal şartlarda evlerinin önünden geçen suya sayaç la, para ödeyerek sahip olacaklarını belirtti. Esas itirazımız,Cumhuriyet savcısının,bu dava üzerinde hiç kafa yormadığını,’’ben dava açayım,mahkeme ne yaparsa yapsın’’anlayışında olduğunu,bu insanların masum olup,anayasaya göre sağlıklı bir çevrede yaşam hakları olduğunu,hukuki anlamda da meşru haklarını korumaya çalıştıklarını belirtti.

Mahkemenin sadece hakaret ,görevi engelleme,yaralamaya bakmasının doğru olmadığını,esas olarak,bölgeye sevk edilen güvenlik güçlerinin,kim/kimlerden emir aldığı,hangi gerekçeyle geldiklerinin,araştırılması gerektiğini,normalde bu işleri yapan ticari işletmelerin kendi güvenliklerini kendilerinin sağlaması sorumluluğunda olduklarını söyledi.Devletin esas görevinin,halkının canını,malını koruması olduğu,jandarmanın ve polisin,kapitalist şirketin haklarını korumak adına olay yerinde ne aradığını sorması gerektiğini söyledi.

17 yaşındaki Leylanın ve 67 yaşındaki annesinin devlet kolluk kuvvetleriyle karşı karşıya getiren ,siyasi anlayışın sorgulanması gerektiğini vurguladı.Olayın krıminal bir dava olmadığını,özel çıkarları için,devletin güçleriyle,vatandaşın karşı karşıya getirilmesinde,hangi siyasi faktörlerin yattığının araştırılması gerektiğini istedi.

Avukat Ercüment Şenol söz aldı. Mustafa Kemal Atatürk’ün bir sözüyle savunmasına başladı.’’Cumhuriyet bilhassa kimsesizlerin kimsesidir’’Suçlu yaratılmak için,direnişin sembolü olan Leyla’nın seçildiğini,teşhisin hukuka aykırı ve usulsüz yapıldığını,Leyla’nın suç işlediğine dair,bir görüntü olmadığını,onun bulunduğu mesafeden askere laf ve taş kavuşturmasının mümkün olmadığını,savcının Leyla’nın ifadesini alırken,bir hukuk garibesine şahit olduğunu,Leyla’nın ifadesinin içine tırnak içinde şikayetçi, Abdullah Teke’nin ifadesinin sıkıştırıldığını,normalde bunun ayrı bir ifade şeklinde alınması gerektiğini söyledi.Böylece Cumhuriyet Savcısının bir suçlu yarattığını,anayasanın 34. Maddesi gereği toplantı ve gösteri yürüyüşünün suç olmadığını,kato denilen iş makinesının,vatandaşların üzerine taş yağdırdığını,birçok insanın yaralandığını ve Cumhuriyet savcılığının bu konuda hiçbir işlem yapmadığını,bu konuda görüntü kayıtlarının da olmadığını belirtti.Ayrıca şikayetçi iki erin,Leyla aleyhine şikayetçi olmalarının öğretildiği izleniminin var olduğunu da ekledi.Bunun dışında iş makinesi çalışmadığı için,işi engelleme gibi bir eylemin de mümkün olmadığını belirtti.Tortumun suç işlemede en düşük orana sahip bir ilçe olduğu,ancak hes davaları nedeniyle yüzlerce kişinin sanık durumuna düşürüldüğü,şiddetsiz gösteri yürüyüşü ve ve toplanma hakkının kullanıldığı,Bağbaşı beldesinin,meyve, sebze yetiştiriciliğinde nadir yerlerden olduğu,tüm halkın geçimini bu yolla sağladığı,insanların bu haklarını kullanmasının suç olamayacağını,eylem yapma hakkının anayasal hak olduğunu vurguladı.

Görülen her iki davanın birleştirilmesini istedi.

Dava 13 Haziran 2012 tarihine bırakıldı.

En güzel gelişme de hes inşaat çalışmalarının bugünden itibaren durdurulması…

Bugün 18 yaşında olan ve direnişin sembolü haline gelen Leyla acaba mahkemede hep tekrarlanan ‘’suça sürüklenen çocuk’’tanımlamasını anımsayıp,hayatı boyunca susacak mı?…

(Fatoş Çırnaz)

Emniyet: Gazlar personelimiz üzerinde kalıcı zarar bırakmadı

Emniyet Genel Müdürlüğü, toplumsal olaylarda kullanılmakta olan göz yaşartıcı gaz mühimmatından dolayı, herhangi bir şekilde “insan sağlığına kalıcı zarar verildiğine dair” resmi raporlarda intikal eden bir husus bulunmadığını belirtti.
Emniyet Genel Müdürlüğü’nden göz yaşartıcı gaz kullanımı ve etkileriyle ilgili olarak çıkan haberlere ilişkin yapılan yazılı açıklamada, Türk Polis Teşkilatı’nın, Türkiye’nin 1997 yılında taraf olduğu “Kimyasal Silahlar Sözleşmesi”, 5564 Sayılı “Kimyasal Silahların Geliştirilmesi, Üretimi, Stoklanması ve Kullanımının Yasaklanması Hakkında Kanun” ve 2559 Sayılı “Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu” çerçevesinde tüm modern polis teşkilatlarında olduğu gibi göz yaşartıcı gaz kullandığı belirtildi.

PVSK’nın 16. Maddesinde maddi güce yönelik “polisin direnen kişilere karşı veya eşya üzerinde bedenî kuvvetin dışında kullandığı kelepçe, cop, basınçlı su, göz yaşartıcı gazlar veya tozlar, fizikî engeller, polis köpekleri ve atları ile sair hizmet araçlarını ifade eder” denildiğinin altı çizilen açıklamada, şöyle devam edildi:
“Toplumsal olaylarda güç kullanılması durumunda göz yaşartıcı gazların kullanılabileceğine dair değişik tarihlerde verilen AİHM kararlarında da bu husus hükme bağlanmıştır.

Göz yaşartıcı gazların, insan sağlığına kalıcı zarar verdiği şeklinde yer alan iddiaların gerçek dışı olduğu klinik raporlarda da tespit edilmiştir. İstanbul Tıp Fakültesi Farmakoloji ve Klinik Farmakoloji Ana Bilim Dalı tarafından OC gazı ile ilgili hazırlanan raporda; ‘biber gazları ve tozlarının insan sağlığı üzerindeki etkilerinin hiçbirinin kalıcı olmadığı, bu bulguların o bölgenin suyla yıkandığında daha çabuk silinebileceği’ ifade edilmiştir.”

Artvin ili Hopa ilçesinde 31 Mayıs 2011 tarihinde meydana gelen olaylarda hayatını kaybeden Metin Lokumcu’ya ilişkin Adli Tıp Kurumu Trabzon Grup Başkanlığı ve Adli Tıp Kurumu İstanbul 1. İhtisas Kurulu’nun vermiş oldukları kararlara değinilen açıklamada, kararlarda Lokumcu’nun ölüm nedenine ilişkin “kendisinde kalp damar hastalığı bulunan kişinin ölümünün, mevcut hastalığın olayın efor ve stresi ile aktif hale geçmesi sonucu meydana gelmiş olduğunun tespit edilmiştir” denildiği kaydedildi.

Açıklamada, şu ifadelere yer verildi:
“Ayrıca bugün gazetelere yansıyan AİHM kararı incelendiğinde göz yaşartıcı gazın kullanılmasından dolayı alınmış bir karar olmadığı ancak gazın kullanım şekline yönelik bir karar olduğu anlaşılmaktadır.

Toplumsal olaylarda kullanılmakta olan göz yaşartıcı gaz mühimmatından dolayı, herhangi bir şekilde ‘insan sağlığına kalıcı zarar verildiğine dair’ resmi raporlarda intikal eden bir husus bulunmamaktadır. Alımı yapılan gaz mühimmatının içerisindeki göz yaşartıcı maddelerin OC veya CS gazı olup olmadığı, ‘laboratuarlarda’ test ettirilmekte olup, uygun Teşkilatımızda kullanılan göz yaşartıcı gazlar, bu konuda eğitim almış uzman personelimiz tarafından yetkili amirin emriyle kullanılmaktadır. Ayrıca bu gazlar, kullanan personelimiz üzerinde de bugüne kadar hiçbir şekilde kalıcı bir zarar meydana getirmemiştir.”

Köprü faciasına HES’ler mi neden oldu?

İnşaat Mühendisleri Odası, Zonguldak’ın Çaycuma ilçesinde 6 Nisan tarihinde çöken ve 14 kişinin sulara kapıldığı köprü faciasıyla ilgili raporunda, çevrede bulunan kum-çakıl ocaklarının dere yatağından agrega olarak adlandırılan kum-çakıl karışımı çıkarttığını belirtti. Oda, “derenin debisini, nehrin morfolojisini ve dolayısıyla da köprü ayaklarının dengesini olumsuz etkileyecek bu alımlara nasıl ve kimler tarafından izin verilmiştir” diye sordu.

İnşaat Mühendisleri Odası, Zonguldak’ın Çaycuma ilçesinde 6 Nisan tarihinde çöken ve 5 kişinin sulara kapıldığı köprü faciasıyla ilgili inceleme raporunu açıkladı.

Köprünün en son bakımının 2010 yılında karayolları tarafından yapıldığı belirtilen raporda, “Bakımı yapıldıktan sonra karayolları tarafından yol ağından çıkartılarak Çaycuma Belediyesi’ne teslim edildiği söylenmektedir. Buna karşılık belediye çalışanları köprüyü karayollarından teslim almadıklarını ifade etmektedirler” deniliyor.

İMO, yerinde yaptığı incelemede köprünün yıkılma sebebi için“Yerinde yapılan görsel incelemede köprünün yıkılma sebebi olarak ayakların önünde yapılmış olan taş tahkimatın bir kısmının yarılması olduğu düşünülmektedir diyor. “Tahkimatın artan suyun debisine dayanamayarak yarıldığı ve bu yarılma ile hızla akan suyun bu kısma doğru yönelmesine sebep olduğu görülmektedir” denilen raporda,  şöyle denildi: “Bu ayrılma nedeni ile köprü ayaklarının altındaki dere malzemesi sürüklenmiş ve ayakların altının boşalmış olduğu düşünülmektedir. Ayakların altının boşalması ise temellerin harekete geçmesini sağlayacağından köprünün yıkılmasına sebep olmuştur. Yıkılan köprünün betonarme taşıyıcı sisteminde herhangi bir hasar göze görülmemekle birlikte böyle bir bilgiye de ulaşılmamıştır. Fakat yıkılan köprünün önündeki tahkimatta sürekli oluşan sıkıntılar sebebi ile ortalama 2 yılda bir onarımının yapıldığı öğrenilmiştir. Köprünün yıkılmayan ayaklarında temel altındaki oyulmalar gözle görülebilmekte ve bu kısmında her an yıkılma tehlikesinin bulunduğu düşünülmektedir.

Yapının bütününe bakıldığında tahkimatın ayaklara oldukça yakın olması tahkimattaki hasardan dolayı köprünün de çok kısa bir süre içinde zarar görmesini sağlamış olabileceğini düşündürmektedir.”

ISLAH ÇALIŞMASI DA ZARAR VERİYOR

Filyos Çayı’nda ıslah çalışmaları yürütüldüğü ifade edilen raporda, Devrek-Gökçebey ve Çaycuma İlçeleri’nde Filyos çayı üzerinde bulunan kum-çakıl ocaklarının dere yatağından agrega olarak adlandırılan kum-çakıl karışımı çıkarıldığı vurgulandı.

Kontrolsüz şekilde çıkarılan agregaların dere yatağına zarar verdiğinin bilindiği kaydedilirken, “Dere ıslah çalışmalarının en hızlı şekilde tamamlanarak bu hat üzerindeki tüm köprülerin bakım onarımlarının ve gerekirse yenilerinin yapımına başlanması gerekmektedir” denildi.

HES’LERİN ETKİSİ VAR MI?

Facianın asıl nedenlerinin ortaya çıkarılması için ayrıntılı bir teknik inceleme yapılması gerektiğini vurgulayan İMO, yetkililere şu soruları yöneltti:

-Filyos Çayı üzerindeki HES`lerin tahkimatın aşınmasında etkisi var mıdır?

-Söz konusu HES`lerin nehir yatağından agrega alımı yaptıklarına ilişkin duyumlar vardır. Bu duyumlar doğru mudur?

-Doğruysa, derenin debisini, nehrin morfolojisini ve dolayısıyla da köprü ayaklarının dengesini olumsuz etkileyecek bu alımlara nasıl ve kimler tarafından izin verilmiştir?

-Köprü Ayaklarını koruyan setler sökülmüş müdür?

-Karabük Hidroelektrik Santrali barajının kapaklarının açılması, dolayısıyla suyun debisinin artması, bu setlerin yerinden sökülmesinde etken olmuş mudur?