Ana Sayfa Blog Sayfa 4680

Birleşmiş Milletler’den TEMA Vakfı’na ödül

Birleşmiş Milletler Çölleşmeyle Mücadele Sekreteryası’nın (UNCCD) önderliğinde dünyada ilk defa bu sene verilen “Land For Life” (Yaşam İçin Toprak) ödülü TEMA Vakfı’na verildi.

UNCCD, 17 Haziran Dünya Çölleşmeyle Mücadele Günü’nde, Rio’da, Land for Life – Yaşam için Toprak ödülünün bu sene 20. kuruluş yıldönümünü kutlamak üzere olan TEMA Vakfı’na verildiğini açıkladı.

Vakıftan yapılan açıklamada “Land for Life Ödülü, günümüz ve gelecek kuşakların esenliği için toprağın sağlığı ve verimliliğini güvence altına alan, sürdürülebilir arazi yönetimi ya da dikkate değer politik liderlik, politika, iş, savunuculuk kampanyaları ya da bilimsel araştırma yoluyla arazi bozunumu ile mücadele eden ilham verici insiyatiflerin ödüllendirilmesi amacıyla verilmeye başlandı.” denildi.

Vakıf, ödülü kazanmasının nedenlerini “20 yılda toprakları koruyan Mera ve Toprak yasalarının hazırlanmasında ve yasalaşmasında üstlendiği aktif rol, savunuculuk çalışmaları kapsamında öncelikli olarak tarım ve orman alanlarının korunması adına açtığı ve müdahil olduğu 152 davanın 79’unu kazanması, sonuçlanan davalarında %75 oranında başarı elde etmesi, uyguladığı örnek nitelikteki kırsal kalkınma projeleri, 10 milyonu aşkın fidan dikilmesini ve 690 milyon meşe tohumu ekilmesini sağlaması ile ülke genelinde 450.000’i aşkın gönüllüye ulaşması” olarak sıraladı.

Konuyla ilgili açıklama yapan TEMA Vakfı Genel Müdürü M. Serdar Sarıgül de “TEMA Vakfı, toprakların ve doğal varlıkların korunması için 20 yıldır istikrarlı bir şekilde mücadele ediyor. BM Çölleşmeyle Mücadele Sekretaryası önderliğinde toprağa yani yaşama sahip çıktığımız için böylesine önemli bir ödüle üstelik de kuruluşumuzun 20. yılında ve ülkemizi temsil ederek layık bulunmak bizler için son derece motive edici ve gurur verici” dedi.

Ödül töreninin Birleşmiş Milletler Çölleşmeyle Mücadele Sekreteryası’nın (UNCDD) Aralık’ta Katar’da düzenleyeceği toplantıda gerçekleştirileceği gelen bilgiler arasında.

(Yeşil Gazete)

Sizin bedeniniz değil, karar verebilme yetiniz de yok!- Dilaver Demirağ

Peygamber dedi ki, kadınlar akıl adamları ve kalp sahiplerine hükmederler.

Ama cahil insanlar kadına hükmederler, çünkü onlar hayvanî bir vahşilikle zincirlidirler.

Şefkatsiz, nezaketsiz ve sevgisiz olduklarından, hayvanîlik tabiatlarına hükmeder.

Sevgi ve şefkat insanî vasıflardır, öfke ve şehvet ise hayvanlara aittir.

Kadın Allah’ın aydınlığıdır, o senin sevgilin değildir. O bir yaratıcıdır—onun yaratılmış olmadığını söyleyebilirsin.

(Hz. Mevlânâ)

Sevimsiz olduğumu, muhtemelen olası entelektüel  kariyerlerimi daha başlamadan sonlandırdığımı biliyorum, ama neylersiniz ki inandığı doğruyu her zaman her koşulda söylemeye alışmış, klişe olarak adlandırılan kavramlardan hazzetmeyen biri olarak, içinde bulunulan duruma sivri ve sevimsiz dilimi uzatma noktasında vicdanım müdahil oluverdi. Edward Said’in entelektüel tanımını benimsemiş biri olarak yalnızca ve yalnızca vicdanımın benimsediği hakikati söylemeye –elbette söyleme imkan ve fırsatım olduğu sürece-niyetliyim.

İmdi sinir merkezci Başbakan kürtaj meselesini ortaya atıp “yassak lan” deyip kestirdiğinden beri, kürtajla yatıp kürtajla kalkmaya başladık. Hepimiz bu konuda bir iki kelam etme çabasına giriştik. Muhafazakar ya da sağda konuşlanmamış, laik bir yaşam biçimini, kentte yalnız kalabalıkta yaşamanın verdiği bireysel özerklik duygusu ile yaşayan biz modernler, ayaklanmış bir ruh hali içinde Başbakana haddini bildirme yarışına girdik. İki sözümüzden biri de kadınsak “bedenimiz bizim, bedenimiz hakkında da biz karar veririz” erkeksek de “bu kadınların bedeni, bu konuda da sadece onlar karar verebilir” oldu. İşte ben burada sevimsizleşmeye, çirkinleşmeye, kaybeden olmaya başlıyorum. Emin misiniz?

Evet bu kadar kolay mı bu kararı vermek, üstelik kadınların safında yer almak adına hayat boyunca bir canlıyı besleyen bir rahim olmak duygusunu hiç bilmeyen biz erkekler, seküler bir ortamda yaşamın mucize olma halini kaybetmesini ve hayatın artık teknik ve bilimsel bir süreç olarak algılanmasının verdiği rahatlıkla bol keseden sıkıyoruz.

Anne olma duygusunu bilmiyoruz, bir annenin rahminde büyüyen hayat karşısında yaşadığı çelişkileri hiç anlama olanağına sahip değiliz, buna rağmen sırf feminist bir erkek olduğumuzu gösterme adına ahkam kesip duruyoruz.

BİR DAKİKA BEYLER BİRAZ SUSUN!

Bir daha soruyorum emin misiniz? Ya da moda deyimle son kararırınız mı? Öyle ya bir canlı ile simbiyosis halinde olmak duygusunu bu kadar kolay yok sayan eril feminizme yaranmak adına hayatın karşısında dikilme hakkını size kim verd?

Ya da şöyle diyeyim siz Tanrı mısınız? Hayat hakkında karar verme iktidarını size kim verdi ki?

Aslında bu soruya benim cevabım evet. Yani erkek denen varlık bir zamandan bu yana kendini Tanrı sanıyor. Ölüm ya da hayat hakkında karar verme hakkını kendinde görme cürretini kendinde görüyor. Biz erkekler sabanlarımız ile toprağı sürmeye başladığımız günden itibaren hayata düşman kesildik ve onun kontrolünü kendi egemenlik modelimizin bir parçası kıldık. Bu nedenle de hayat karşısında Tanrı rolü oynamaya kalkıştık ve sonuç bugün yeryüzünün insan denen varlığı kusmasına neden olacak ekolojik ayaklanmaya neden olduk. Hayatı aşağılarken kadınları da aşağıladık, çünkü kıskançtık.

Hayat Sıvısı

İlkel Mitoloji üzerine yazan Joseph Campbell, avcı bir kabiledeki erkeklerin kurduğu gizli erkek tarikatının yaptığı erginleme yani yetişkinliğe geçiş törenlerinden birisinde, erkeklerin ayin esnasında penislerini boydan boya yardıklarını ve kan akışı sağladıklarını anlatır. Bu yarıkla kendilerinin de bir rahme sahip olduklarını ve hayat üretme kapasitesini kazandıklarına inandıklarını belirtir.

Freud ünlü elektra kompleksi ile ilgili teorisinde kadınlardaki penis kıskançlığından söz eder. Bence yanlış, gerçek olan erkekteki rahim kıskançlığıdır. Bu tören aslında hayat üretme kapasitesini barındıran insan dişisine dönük kıskançlıktır.

Erkek hiç bir zaman kanamaz, kanamadığı gibi hayat da üretemez. Erkeğin hayat noktasındaki tek rolü spermini kadına vermektir ki bu da ayrı bir erkek korkusu yaratmıştır.

Dişil vajina korkusundan, çin simyası ve bu eksende oluşturlan taocu boşalmama tekniklerine dek pek çok sorunun ardında erkeğin yaşam suyu olan menisini kadına kaptırma, güçten düşme korkusu yatar. Bu satırları yazan bir erkek olarak kadınlara dönük kıskançlığımızın bizi maçolaştırdığını düşünmekteyim.

Çünkü kadın ölmez, ama erkek ölür. Bu nedenle bu korkuyla çok eşlilik düzeni adı altında döl garantisi tesis etmeye çabalar. Spermini olabildiğince çok rahme boşaltmalıdır ki dölü yaşasın.

Haa bu satırları okuyup ta beni feminst yalakası erkeklerden de bellemeyin, çünkü benim sempati beslediğim yegane feminizm derin ekolojik feminizm. Yukarda saydığım tezler de onlara dayanmakta.

Evet şu anda olan şey iki erillik biçiminin kadınların hayat üretme kapasitesi üzerinden  yürüttüğü bir pazarlık aslında. Dişi rahmin hakimi erkekler mi olacak, yoksa kadıncılık adını kendine haksız yere vermiş olan feminizm mi?

Yani bu bir iktidar kavgası aslında ve iktidarın konusu da feminist olmayan kadınlar.

Bir yanda hayli eril, aydınlanmacı feminist dil, diğer yanda ise gelenek adına berbat bir otoriterliği  kutsayan muhafazakar erkeklik biçimi.

Arada sıkışan ise yaşamla ilgili karar verilemezlik hali yaşayan kadınlar.

Karar Verilemezlik ya da Anlamı Kapatmak

Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama Kral bile onu kıskanırmış… Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış..

-“Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı” dermiş hep.

Bir sabah kalkmışlar ki,at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış:
-“Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi.Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın.Şimdi ne paran var, ne de atın” demişler…

İhtiyar:
-“Karar vermek için acele etmeyin” demiş.

-“Sadece at kayıp” deyin, “Çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı?  Bunu henüz bilmiyoruz.  Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.”

Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler. Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş…Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemişler.

-“Babalık” demişler,
-“Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var.”-“Karar vermek için gene acele ediyorsunuz” demiş ihtiyar.

-“Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?”

Köylüler bu defa açıkça ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden “Bu herif sahiden gerzek” diye geçirmişler…Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara.

-“Bir kez daha haklı çıktın” demişler.

-“Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın” demişler. İhtiyar “Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz” diye cevap vermiş.

-“O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı.Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez.”

Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler…

-“Gene haklı olduğun kanıtlandı” demişler.

-“Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler, belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer…”

-“Siz erken karar vermeye devam edin” demiş, ihtiyar.

-“Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde… Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şnssızlık olduğunu sadece gök biliyor.”


Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlamış:

“Acele karar vermeyin. Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar; aklın durması halidir.Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl, insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar.Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz.”

Bu dil tanıdık geliyor değil mi. Müminler de böyle konuşurlar ve her sözlerini sonunda doğrusunu Allah bilir diye bağlarlar. Hakikaten de alim sıfatına inanan bir mümin kendini gerçeğin sahibi olarak görmek gibi modernist bir kibre sahip olmaz olamaz.

Ne ilginçtir Batı düşüncesinden süzülüp gelen Jacques Derrida’da karar verilemezlik üzerine benzer şeyler ortaya koyar.

Derridaya  göre dil, yapısalcıların sandığı ve gösterdiklerinden çok daha fazla oynak ve belirsiz bir şeydir. Anlam, karşıtlık içinde başka bir anlama gönderme yapmaksızın doğamaz, ve anlamın sınırları Dil’in tarihselliği içerisinde sürekli yer değiştirir; çünkü göstergeler her zaman başka anlam bağlamlarından geçerler, başka anlamlara gelirler, asla kapatılamazlar. Bağlamdan bağlama değişen göstergeler zincirinde anlam, dolayısıyla durmadan değişen bir nitelik arz eder.

Yorum, karar vermek değil yeni anlam olasılıklarına kapı aralamaktır. Nitekim Tasavvuftaki tevil ile İslam’daki İctihat da böyle bir şeydir. Yeni olaslıklara kapı aralamak. Sadece aydınlanmacı yada geleneksel farketmez, kibir sahibi olan katı bir akıl biçimi yeni olasılıklar yerine kesinlikler ve evrensel doğrular peşine düşer. Ve elbette fena halde çuvallar. Çünkü müphemlik, yani bir şeyin birden çok anlam taşıması yahut birden çok olasılık taşıması hiç bir zaman sonlandırılamaz.

Ancak aydınlanmacı akıl buna katlanamaz, o karar vermek, kesinlikler saptamak ve belirsizlik denen çok anlamlılığı, çok fazla olasılığın aynı anda oluşması durumuna asla tahammül edemez. Bu yüzden de anlamı kontrol etmek için doğruluk ve kesinlik biçimini  devreye sokar.

Akıl doğaya hükmetmek için techiz edilmiştir, bu yüzden akıl kendini beden karşısında özne olarak kurgular ve nesne olarak kurguladığı bedene hükmeder.

Dişi Zihni Çağırmak

Tam da bu yüzden “bedenim benimdir” diyerek Roma Latufindilarının köle sahipleri gibi bir malikiyet ilişkisini bedene dayatan akıl küpü feminist dil, bedenin kozmosla birlikte akan bir ritim olmasını anlayamaz.

Oysaki hiçbirimizin bedeni hiç kimseye ait değildir, beden inanan için yaratıcıya, inanmayan içinse doğaya aittir.

O yüzden ben safımı ne sol, ne de radikal feminizmin fena halde aydınlanmacı zihin yapısından değil, ekololjizmin biyo ritimlerinden yana kuruyorum ve dişiliği geri çağıran femimizm sonrası dilin müphemliğini selamlıyorum.

Ne ben, ne siz, ne de bir başkası hayat hakkında bu hükümran ve mülkiyetçi dil ile konuşma hakkına sahip değil.

Hiç birimiz hayatın sahibi değiliz.

O yüzden doğumun, yaşamın düşmanı bu eril tahakküm diline karşı doğanın yanında yerimizi almamız gerekli. Hayatın sahibi değilsek onun hakkında karar verme hakkına da sahip değiliz.

Son sözüm şu, biz erkekler ve eril zihniyetli erkek kadınlar aradan çekilsin . Hayata konukluk eden ve bir süreden sonra ev sahibi konuk ilişkisinin son bulduğu bir simbiyosis yaşayan dişiler hayat hakkında aralarında müzakere etsinler. Hayatı ne yapacağına hayatı üreten ve taşıyanlar bilir.

Hasılı çok bilmiş solcu kardeşlerim ve feminist ablalarım sizin bedeniniz de değil, sizin kararınız da değil.

Ben hayat düşmanı, hayatı hor gören bu doğa karşıtı dilden fena halde rahatsız olduğum için ekoloji adına konuşma gereği duydum. Yoksa dişinin rahmi hakında olumlu ya da olumsuz bir kararın öznesi olmak benim haddim değil. Ben hayat denen mucize karşısında ancak ketum bir huşu içinde olabilirim ve hayatı üreten dişi bedene de kutsal bir gözle bakabilirim.

Haa bu arada, kürtajın alternatifinin ne olursa olsun doğur deyip kadını kuluçka makinesi gibi gören,  ona annelik dışında hiç bir insani varoluş hakkı tanımayan özerkliğine saygı göstermeyip ona daima ikincil bir rol biçen Mevlana’nın hayvanlık sıfatı yakıştırdığı-ki bu sıfattan kasıt iradeyi dışlayarak güdülerinin emri altında olmak olsa gerek, yoksa bu bilgenin hayvanları aşağılamak gibi bir tutum içinde olduğunu düşünmüyorum-egemen erkek mantığı olduğunu düşünmüyorum. İnsanı kimi zaman zor seçimlere yönelten haller olabilir ve o zaman içiniz de ezilse hayatla uzlaşmayan seçimler yapmak zorunda kalınabilir.  Halden anlamak denen şey de budur. Ancak dişinin en yüce işlevlerinden birisi olan hayata konukluk etmek, onu besleyip büyütmek karşısında zaman zaman karşı karşıya kalınan bu zor seçimleri istismar eden tıp endüstrisini ve kapitalizmin bedenlere dönük tasallutunu, tekno kapitalist pan kapitalizmin hayatı sömrgeleştirmesini hiçe sayan sözde insancıl solculuk da , Cihan Aktaşın harika benzetmesi ile rahmi kazıtmaya bu denli açık olmak, bunu şehvetle savunmakda hayata karşı en büyük saygsızlıktır. Tam da bu yüzden Bianetin kürtajperver tutumundan hiç ama hiç ama hiç hazzetmedim, hazzetmeyeceğim de.

Kürtaj hayat denen mucizenin kim zaman karşı karşıya kaldığı ölüm denen keskin dönemeçke karşılaşma hallerinden biridir. Hayat ne denli kutsalsa ölüm de aynı ölçüde kutsaldır, yaşamı üretmek kadar yaşamı sonlandırmak da hayatın zor seçimlerinden biridir. Böyle bir dönemeçle karşılaşan bir kadına ancak üzüntü duyabiliriz. Ve onun yasına eşlik ederek saygı göstermiş oluruz. Bu yüzden kürtaj ne tamamı ile yasaklanacak ne de şehvetle savunulacak bir şey değildir. Kürtajı zorunlu kılan şeyleri olasılık dışı kılabilmek için çaba göstermek ve bu anlamda ebeliğin bilgeliğini yeniden hayata sokmak, yani cadılığın bilge şifacılığını, kadınların doğa bilgisini yeniden kazanacak bir kadınsı akla çok ama çok ihtiyacımız var.

Siz dişiler lütfen dünyayı bizim hayattan kopuk aklımızdan geri alın. Sizlere ve sizin doğayla birlikte akan sıvılaşmış bedensel zihinlerinize öyle çok ihtiyacımız var ki lütfen bize sezgiyi ve bilgeliği yeniden armağan edin.

**

Not: Bu yazıyı bu yıl kışın genç yaşta hamile kalan kedimiz Tütü’nün doğumuna eşlik eden, doğum anında tükendiğinde rahmini harekete geçiren masajlar ile onu doğurtan, yaşam denen mucizeye eşlik eden eşime ve bütün ebelere ithaf ediyorum.

Not. 2: Kadınların sahip olduğu ve bu benim bir erkek olarak mucizesine asla erişemeyeceğim bir konuda dişi yanlısı bir dille bile olsa ukalalık ettiğim için dişilerden özür diliyorum.

Not. 3: Bu arada Adil Medya giderek daha fazla solcu uslupların varolduğu yazılarlarle moderniteye bir alternatif oluşturacak medeniyet tsavvurundan uzaklaşıp modernizim dümen suyunda giden bir dille varolmaya başladı. İlk fırsatta güçlü bir modernite eleştirisi yapmayı, islamla modernliğin neden hiç bir biçimde yan yana gelemeceyeceğini dolaysıyla sol dili ödünç alan bir dilin neden müslümanların yabancılaşmasına hizmet edeceğini yazmayı boyun borcu görmekteyim. Yazacağım.

Dilaver Demirağ – www.adilmedya.com

Euro 2012’de çeyrek finaller belli oldu

0

Avrupa Futbol Şampiyonası’nda grup maçlarının tamamlanmasıyla çeyrek finalistler belli oldu. Çeyrek final maçları ise 1 günlük aranın ardından 21 Haziran’daki Çek Cumhuriyeti-Portekiz maçıyla başlayacak.

Avrupa Futbol Şampiyonası’nda grup maçlarının tamamlanmasıyla çeyrek finalistler belli oldu.

Gruplarında ilk 2 sırayı alan takımların çeyrek finale kaldığı turnuvada, yarın maç yapılmayacak. Şampiyonada mücadele, 21 Haziran’da Çek Cumhuriyeti ile Portekiz arasında yapılacak çeyrek final maçıyla devam edecek.

ÇEYREK FİNALİN MAÇ PROGRAMI
21 Haziran (Varşova): Çek Cumhuriyeti – Portekiz
22 Haziran (Gdansk):  Almanya – Yunanistan
23 Haziran (Donetsk): İspanya – Fransa
24 Haziran (Kiev):    İngiltere – İtalya

BÜTÜN GRUP MAÇLARINDA GOL ATILDI
Avrupa Futbol Şampiyonası’nda grup maçlarının tamamında gol atıldı.

(D) Grubu’nda bugün tamamlanan maçların ardından, turnuvada gruplarda hiçbir maç 0-0 bitmedi. Şu ana kadar oynanan 24 maçta 60 gol atıldı ve maç başına gol ortalaması 2,5 oldu.

GOL KRALLIĞI YARIŞI KIZIŞTI
Şampiyonada gol krallığında 3 golü bulunan 3 futbolcu zirvede yer alıyor. Takımı turnuvada çeyrek finale yükselen Alman Mario Gomez’in yanı sıra takımları elenen Dzagoev (Rusya) ve Mandzukic (Hırvatistan) de grup maçlarında 3 gol atma başarısını gösterdi.

Grup maçlarının ardından gol krallığı yarışında durum şöyle:
3 gol: Dzagoev (Rusya), Gomez (Almanya), Mandzukic (Hırvatistan)

2 gol: Bendtner (Danimarka), Cristiano Ronaldo (Portekiz), Fabregas (İspanya), Jiracek (Çek Cumhuriyeti), Krohn-Dehli (Danimarka), Pilar (Çek Cumhuriyeti), Shevchenko (Ukrayna), Torres (İspanya), İbrahimoviç (İsveç)

Mübarek’in beyin ölümü gerçekleşti

Mısır devlet haber ajansı, eski Devlet Başkanı Mübarek’in beyin ölümünün gerçekleştiğini duyurdu. Doktorlar, bu haberi yalanladı. Mübarek’in sağlık durumu belirsizliğini koruyor.

Mısır basınında yer alan haberlere göre, eski Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek salı akşamı hapishanede geçirdiği felç sonrası komaya girdi. Mübarek’in, Kahire’de Meadi Askerî Hastanesi’nde makineye bağlı olarak hayat mücadelesi verdiği belirtiliyor.

Devlet haber ajansı Mena ise ilk olarak geçtiği haberde, doktorların 84 yaşındaki devrik devlet başkanının beyin ölümünün gerçekleştiğini bildirdiğini yazmış ancak bu haber tıbbî kaynaklar tarafından yalanlanmıştı.

Hastaneden yapılan açıklamada, “Mübarek’in beyin ölümünün gerçekleşmediği, komada olduğu ve doktorların eski Devlet Başkanı’nı hayata döndürmeye çalıştığı“ ifade edildi. Mısır’daki Yüksek Askerî Konsey de Mübarek’in solunum cihazına bağlandığını doğruladı. Mısır devlet televizyonunda sık sık geçen altyazılarda “Mübarek’in komada olduğu ancak beyin ölümünün gerçekleşmediğine“ yer verildi.

Mübarek’in geniş güvenlik önlemleri içinde hastaneye getirildiği, gazetecilerin, hastaneye girmelerine izin verilmediği belirtiliyor.

Kalp hastası ve kanser

25 Ocak 2011 tarihinde başlayan halk ayaklanması sonucunda 30 yıllık iktidarını bırakmak zorunda kalan 84 yaşındaki Mübarek’in kalp hastası ve kanser olduğu biliniyor.

Halk ayaklanmasının ardından Şarmu’ş-Şeyh’te önce göz hapsinde tutulan Mübarek aynı zamanda burada bulunan Devlet Hastanesi’nde tedavi görüyordu. Geçen yılın Ağustos ayından itibaren ”adam öldürülmesine mani olmamak” suçlaması ile Kahire Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanan Mübarek, önce Şarmu’ş-Şeyh’ten Kahire yakınlarındaki bir hastaneye nakledildi ardından da Tura Cezaevi’nde bulunan kliniğe yatırıldı.

Mübarek, 2 Haziran’da yapılan karar duruşmasında mahkeme tarafından müebbet hapis cezasına çarptırıldı.

(DW)

Julian Assange Ekvador’dan siyasi iltica talebinde bulundu

Wikileaks’in kurucusu Julian Assange, Güney Amerika ülkelerinden Ekvador’un Londra’daki büyükelçiliğine sığınarak siyasi iltica talebinde bulundu.

Konuyla ilgili bir açıklama yapan Ekvador Dışişleri Bakanı Ricardo Patino, hükümetin, Assange’ın talebini değerlendirdiğini söyledi:

“Ekvator hükümeti Julian Assange’ın sığınma talebini değerlendiriyor. Karar ne olursa olsun uluslararası hukukun normlarına ve prensiplerine saygı gösterilecek, tıpkı Ekvator’un geleneksel politikalarının insan haklarına duyarlı olması gibi.”

Assange, iki kadına tecavüzle suçlandığı İsveç‘e iade edilmesi kararına itiraz etmiş, ancak geçen hafta İngiliz Anayasa Mahkemesi tarafından reddedilmişti.

40 yaşındaki Avustralyalı internet korsanı, İsveç‘e iade edilmesi durumunda Amerika Birleşik Devletleri’ne gönderileceğini iddia ediyor.

(EN)

Rio’da taslak metin yayınlandı!

Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı ana toplantısı yarın başlıyor. Devlet liderlerinin yoğun katılım göstereceği ana toplantı öncesinde ise hazırlık toplantıları sonucu olarak toplantı sonunda onaylanması beklenilen taslak metin yayınlandı.
Yayınlanan taslak metinihttp://www.uncsd2012.org/futurewewant.html adresinde görebilirsiniz.
Taslak metin, ne yazık ki burada sosyal adalet için bağıran, doğanın ve insanın sömürüsüne hayır demek için Dünya’nın dört bir yanından gelen aktivistlerin hiç birini memnun etmedi.
Metin bu hali ile sadece bir iyi niyet mektubu gibi duruyor; metnin içinde doğayı korunma ve yoksulluğu önleme konusunda ne tür mekanizmaların kurulacağı ve bu mekanizmaların nasıl finanse edileceğine dair hiçbir belirti yok.
Özellikle, toplantılardaki yeşil ekonomi tartışmaları da sivil toplum tarafından eleştiriliyor. STK temsilcileri bu “yeşil ekonomi” tanımlamasının halen “yeşil badana” olduğunu düşünüyor. Hatta Yeşil Ekonomiye – Green Economy’e – Haris / Doyumsuz ekonomi diyip dalga geçen bir çok aktivist oldu.

devin bahceci

Rio’da Sessiz Geçen Günler – 1

Sevgili Günlük;

Bugün Rio’da 2. Günüm. Rio, güzel bir şehir,  hava da ne kavurucu sıcak, ne de soğuk. Bence Rio’ya gelmek için en uygun zaman. Biraz nemli, o da kadı kızında da olur.

Ipanema plajını gezmek de çok eğlenceliydi, Botafogo’da yerel pazarı ziyaret etmek de…

Bir dakika ya,

Ben buraya, Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı, namı değer Rio+20’ye gelmiştim değil mi?

Hani şu, yeşil ekonomiye geçişi masaya yatırmayı ve yoksulluğu önleme planları yapmayı planlayan toplantı. Tüm Birleşmiş Milletler üyelerinin katıldığı toplantı…

Ama ne yazık ki, toplantıya dair anlatacak pek bir şey olmadığı için, ben de yazıya başlarken hafiften dalıp Rio’yu anlattım galiba.

Neyse, biraz bugüne kadar olanı özetleyip kendi deneyimimi de üzerine katarak bir iki bir şey söyleyeyim bari.

Resmi toplantının zaten içler acısı olduğu, herkesi büyük hayal kırıklığına uğratacağı bekleniyordu. Temelde yeşil ekonominin ve sürdürülebilir kalkınmanın kurumsal çerçevesini planlamayı amaçlayan toplantıdan kimse kalıcı, etkileyici bir şeyler çıkmasını beklemiyor.

Yaklaşık bir haftadır, bürokratlar ve devletlerin orta düzey temsilcileri Rio’da, toplantı sonu onaylanması planlanan “draft text”i tartışıyormuş. Taslak metin, sözde bugün tamamlanacakken, iki gün önce internete sızdı. (resmi kaynaklar tabi bugün sızan metni tekrar açıkladılar)

Metin, her zamanki klasik BM metinleri gibi, kimseyi mutlu etmedi. Özellikle birçok sivil toplum kuruluşu metni ağır şekilde eleştirdi. Herkes nasibini aldı eleştiriden; Brezilya süreci yönetememek ve zayıf bir metin ortaya çıkarmak ile suçlanırken, AB’nin sürdürülebilirlik alanındaki çalışmalar için finansal destek taahhüdünde bulunmaması hayal kırıklığı yarattı. Diğer taraftan ABD ve Çin arasındaki kriz de devam ediyor:

İklim tartışmalarını takip edenler bilir, ABD bir türlü sorumluluklarını kabul etmiyordu. ABD’siz doğan anlaşmaların yalan olduğunu bilen BM (bakınız Kyoto Protokolü), “ortak ama farklı sorumluluklar” gibi bir orta yol bulmuştu, ABD de bu yaklaşımı kabul edeceğine dair açıklamalar yapmıştı. Ama kabaca tabirle ABD’nin tekrar kıvırması / kıvırmaya çalışması da sivil toplum tarafından tepki çekti.

Çin ve sözde gelişmekte olan ülkeler mi; yine aynı hikaye; “bizim de gelişmek hakkımız, bizim de doğayı sömürmek hakkımız, siz sömürürken iyiydi” çocukluğu…

Özellikle bugün, resmi olarak taslak metin yayınlanınca, WWF ve Oxfam başta olmak üzere bir çok sivil toplum kuruluşundan yüksek dozda eleştiriler geldi.

Neyse, resmi konferans tarafı bu, taslak metinin bu hali ile geçmesi zor görünüyor. Hoş geçmesi de bir işe yaramaz ya…

Sokak mı, işte asıl beni mutsuz eden kısım da bu. Bugün tüm günümü, Flamengo Park’daki “Halk Toplantısı’nda” geçirdim. Daha doğrusu geçirmeye çalıştım.  Belki bugün ilk defa gittiğimdendir ve bana denk gelmiştir ama, Flamengo Park’da hayal kırıklığına uğradım.

Öncelikle, “halk toplantısından” ziyade, Türkiye’de sık sık gördüğüm, STK Fuarı gibi bir şeydi.  Farklı STKların (150 – 200 tane olabilir) stand açıp ürün sattığı, toplantıların çocuğunun boş olduğu, (hoş toplantıların çoğu zaten Portekizce ya da İspanyolca) bir STK Fuarı havası var “Halk Toplantısında”.

Zaten bankaların sponsor olduğu bir “Halk Toplantısı”. Bel altı çalışmak gibi olacak ama bana Yeşil Badana’nın tanımı gibi geldi. Mesela bankanın biri üç tane bisiklet koymuştu, çevirince elektrik üretiyorsunuz karşılığında da size bir matara ve kalem veriyor. Açıkçası, Kopenhag ve diğer toplantılardaki “Halk Toplantıları” deneyimimden sonra ciddi bir şaşkınlık yaşadım.

Eylem yapan, bağıran çağıran insan sayısı yok denecek kadar azdı. Çok fazla iletişim kurma şansı da bulamadım (belki benden kaynaklanıyordur). Rio’da sivil toplum da pek sesli gelmedi bana.

Sonra, Rio da pek toplantıyı takmıyor gibi. Bugün akşam üstü, Flamengo Park sarmayınca şehir merkezinde ve Flamengo Park çevresinde ve Güney Rio’da uzun uzun yürüdüm.  Rio+20 için gelmemiş olsam, Rio’da bir Birleşmiş Milletler toplantısı yapıldığından pek de haberim olmazdı.

Yani buralar sessiz günlük. Yarın şafak vakti; resmi müzakereler başlıyor ve ben de orada olacağım. Bakalım neler olacak.  Malum ekolojistin ekmeği umut; en karanlık zaman şafaktan önce mi dir?

Korkum da var, onu da uzatmadan ekleyeyim:

1992 Rio Zirvesi, çevre ve ekoloji mücadelesine büyük darbe vurmuş, bir Truva atı gibi değişim isteyenlerin arasına sızarak, sahte umutlar vermişti (Truva atı benzetmesi Ümit Şahin’den alıntıdır).

Benim korkum da, çevrecilerin dilinden sürdürülebilirliği alıp sürdürülebilir kalkınma adı altında kapitalizme genişleme imkanı sağlayan yaklaşımını bir benzerinin burada yaşanmasıdır.

Yeşil ekonominin dillere pelesenk edilmesi ve  artık yutulmayan Sürdürülebilir Kalkınma söyleminin terki diyar edip kapitalizmin yeni Truva atının Yeşil Ekonomi olması.

 

F tipinde babalar günü – Bişar Abdi Alınak

18 yıl önce yine, bir babalar gününde sen demir parmaklıklar ardındayken kutlayamamıştım seni. O zamanlar 11 yaşında küçük bir çocuktum. Televizyonlarda idamla yargılandığını izlerken ağlamıştım. 1994’ün Haziran ayında rahmetli İlyas amcamız, yokluğunu aramayalım diye pikniğe götürmüştü bizi. Annemi, ikizim Cabbar’ı ve beni. Her şey çok güzeldi.
Derken közde pişen etler mangaldan alındı ve uzaktan bir ses koptu: “Çocuklar yemeğe…” İştahla sofraya kurulduk. Cabbar, İlyas amcamın kızı Begüm ve ben. Annem içi et dolu kocaman bir dürüm yapmıştı bana. Sanki o güne kadar hiç et yememişim gibi aç kurtlar gibi saldırdım ekmeğe. Her şey harikaydı o ana kadar. Nerden bilebilirdim ki o güzelim yemeğin kursağımda kalacağını. Nerden bilebilirdim ki, Begüm’ün babasına sarılıp baba “Babalar günün kutlu olsun, seni çok seviyorum” diyeceğini. Kocaman bir yumru boğazıma çöreklenmişti. 

Baba neredesin?
Hatırladıkça şimdi bile yutkunamadığım, şimdi bile yediğim yemeği yarıda bıraktığım… Gözlerim seni aramıştı çılgınca. Geyiklerle aşkım o zaman başlamıştı seni ararken. Onların da mahpus olduğunu fark etmiştim o anda. O çitlerin dışında bir yerlerde geyik yavrularının baba geyiklere hasret olduğunu düşünmüştüm. Kocaman bir çığlık atmıştım “Baba nerdesin?” diye ama sesimi karıncalar bile duymamıştı. İçin için ağlamak neymiş o gün öğrenmiştim.
Piknik dönüşünde tüm keyfim kaçmış, arabanın içinde babasını hayal eden, serde erkeklik olduğundan ağlamamak için kendini zor tutan o küçük oğlan çocuğunu hâlâ hatırlarım. Yolda, hıçkırıklarımı içime hapsederek geçirdiğim o bir buçuk saat, 18 yıldır sürüyor. Eve geldiğimizde koşarak kendime ağlayacak ıssız bir köşe bulmuş, ağladıkça büyümüş ve ağlamam bittiğinde kocaman bir adam olmuştum sanki.
Koca bir adam gibi hissetsem de, biliyorum ki, hep senin küçük çocuğunum. Hani sen kızarsın ya bazen bana, “Oğlum, neden bu kadar çabuk sinirleniyorsun” diye… İlkokulu bitirirken cezaevinden gönderdiğin, bizi sevdiğini ve mezuniyetimizi kutladığını söyleyen mektubu TBMM İlkokulu müdürü okumamıştı ya hani… Başka çocukların seyahatte olan babaları vardı, çok iyi hatırlıyorum. Şehir dışındaki babaların çocuklarını kutlama mesajları okunmuş, ama seninki “bölücü” olduğun gerekçesiyle okunmamıştı. O gün o müdüre saldırmak, vurmak geçmişti içimden. Sonra Ayrancı Lisesi’nin bahçesine gelip senin bölücü olduğunu söyleyerek beni döven o koca koca adamlar… Sonra Meclis kürsüsünde dayak yediğinde, televizyondan görüp çığlık çığlığa ağlayışımızı hatırlıyorum Biz, “Babamız çok güçlü herkesi döver” diye düşünürken, sen bir tane bile vurmamıştın o adamlara. İtiraf etmeliyim ki, biz Cabbar’la dayak yemenden çok, o adamlara bir tane bile vurmamana üzülmüştük. İtiraf etmeliyim ki, dayak yiyen adamın çocukları olarak utançla gitmiştik okula. Sana “Baba sen niye vurmadın, korktun mu?” dediğimizde, “Vurmak istemedim. Vurmak kötüdür, vursaydım ben de onlar gibi olurdum. Ben konuşmak istedim” demiştin. Babam, biliyorum sen şiddeti sevmezsin. 

Babaları asılacak!
Ama itiraf etmeliyim ki, ben içimdeki öfkeyi dizginleyemiyorum senin gibi. O küçük oğlanı döven koca adamlar, okul müdürü, okuldaki arkadaşlarımızın kızdıklarında bağırarak, diğer zamanlarda arkamızdan fısıldayarak “Babaları asılacak” deyişleri ve anlatırsam sayfalar sürecek daha bir sürü travma… Ben şimdi sinirlendiğim zaman, içimde o küçük oğlan çocuğunun yaşadığı travmalar bir volkan gibi patlıyor.
Tahliye olduğun 8 Aralık 1994 gününün de her ayrıntısını hatırlıyorum. Arkadaşımdan ödünç aldığım telefon kartıyla sekreterin Gülsen ablayı aramıştım: “Abla babamın duruşması ne oldu” diye sormuştum. Kulağıma bir ses geldi: “Bişar, baban bırakıldı.” O güne kadar duyduğum en güzel sesti. Konuşmak istiyordum ama sesim çıkmıyordu. Gülsen ablayla konuşamadan kapattım telefonu. Sadece sen vardın aklımda, senle gidemediğim o piknik vardı hayalimde. “Begüm babam geliyor!” dedim içimden.
Tarih Nisan 2012, tahliye olamadığın gün. Tam 18 yıl sonra. Çağlayan Adliyesi’nde avukat arkadaşlarla tahliye olacağını ümit ederek saat beşi bekliyorduk. Saat beşi altıya, altıyı yediye bağlarken hâlâ haber çıkmamıştı mahkemeden. Stresimi atmak için dışarda sigara içerken telefonum çaldı. Gri bir ses “Üzgünüm, Mahmut bey bırakılmadı” dedi. Kalbim yandı sanki. Bir yumru oldu boğazımda yine hasretin, gözlerim doldu, ama ağlamadım. Ya da herkes öyle sandı. Aynı 18 yıl önce yaptığım gibi yine içime ağladım.
Baba, sana hiç “senin için” avukat olduğumu söylemiş miydim ben? Yaşı genç, ama çocuk yüreği babasının hasreti ile yaşlanmış bir avukat. Kendi dışarıda, ama yüreği Kandıra F Tipi Cezaevi’nde hapis bir avukat. Şimdi Kandıra F tipi cezaevi önünde içim burkula burkula hiç bitmeyen o sigarayı içmeye devam ediyorum.
Baba 18 yıl geçti ve biz hâlâ seni bekliyoruz. Seninle olamadığımız her anın çetelesini tutuyoruz. Tüm mahpusların babalar günü kutlu olsun. Babalar günün kutlu olsun. Sizi, seni çok seviyorum. 

BİŞAR ABDİ ALINAK:  Mahmut Alınak’ın avukat oğlu / Radikal

#EndFossilFuelSubsidies fırtınası sona erdi

Dünyada iklim değişikliğinin başlıca müsebbibi fosil yakıt şirketlerine her yıl yaklaşık 1 trilyon dolar aktarılıyor. Çoğu zaman kamu kaynaklarından verilen bu destek, yenilenebilir enerji için verilen desteğin neredeyse 12 katını buluyor. Bu dengesizliğe dikkat çekmek için 350.org tarafından organize edilen ve Rio+20 Yeryüzü Zirvesi’ndeki devlet ve hükümet temsilcilerini hedefleyen sosyal medya kampanyası sonuçlandı.

Kampanya kapsamında tüm dünyada twitter üzerinden atılan mesajlarda “#EndFossilFuelSubsidies” etiketi kullanılarak bir gün içinde tek bir konuda sağlanan en fazla görünürlük hedefleniyordu. Dünya çapında çok sayıda siyasetçi, sanatçı ve bilim insanının da aktif olarak katıldığı kampanya kapsamında yüz bini aşkın tweet atıldığı belirtildi. 350.org’un kurucusu Bill McKibben tarafından kaleme alınan teşekkür mektubunda, kampanya sayesinde fosil yakıtlara verilen devlet desteklerinin Rio+20 Yeryüzü Zirvesi’nin gündem maddelerinden biri haline geldiği vurgulandı.

Kampanya ile ilgili daha fazla bilgi için:  endfossilfuelsubsidies.org

(Yeşil Gazete, 350.org, Huffington Post)

 

 

Yeni bir siyasi parti… Ali Bayramoğlu

Fiilen tek partili bir demokrasiye doğru hızla evriliyoruz. İktidar, lider ve kadro değişimlerinin tek parti içinde yaşanması ihtimali her geçen gün daha yakınlaşıyor.Sorun aslında iktidar değil, muhalefet meselesi…

Nitekim BDP’nin salt Kürt meselesini, MHP reaksiyonu, CHP’nin ulusalcısından liberaline “karma solu” temsil edeceği bir muhalefet dokusu da adım adım kemikleşiyor.

Kürt meselesi nihai bir çözüme kavuşmadıkça, MHP ve BDP saflarında değişiklikler ancak görece olacak gibi görünüyor.

Geriye muhalefet açısından tartışılması gereken “sol” kalıyor.

Ve o sol, en azından parlamenter düzeyde ve çoğunluk algısında CHP’nin tekelinde bulunuyor.

O zaman karşımıza yıllardır sorulan iki soru çıkıyor.

CHP çağdaş bir dile, çoğulcu demokratik bir algıya, kemalizm dışı bir alana doğru yol alıp dönüşebilir mi?

Sol fikri ve grupları parlamentoya taşıyacak yeni bir anlayış, temsil tekelini CHP’nin elinden alabilir mi?

İlk sorunun yanıtı önemli ölçüde belli…

Bu tür dönüşüm hamleleri sıkça yapılmış ve her seferinde başarısız olmuştur.

Bugünden yarına başarılı olması için ortada yeni hiçbir girdi ve neden yoktur. Zira CHP tarzı bir tür yaşam biçimine endekslenmiş, beyaz ve resmi sol, iki olumsuz bagaja sahiptir.

1. Bu anlayış, demokrasinin, bir prosedürler bütünü olmaktan önce, bir “tavır”a bir “siyasi varoluş”a işaret ettiği, toplum-siyaset bağlarının bu çerçevede oluştuğu gerçeğinden hâlâ çok uzaktır.

2. Bu anlayış hayali bir toplum algısına sahiptir. Gerçek toplum ve toplumsal değerle kavga içindedir. Varolanı reddetmek üzerine kurulu bu siyasi duruş, onu bir tür siyasetsizliğe mahkum eder. “Simgesellik üzerine kurulu sınıfsal yakınlıkların varlığı”nı bu nedenle görmez. “Simgelerin, simgesel algıların kültür ve ekonomiyi ya da eziklik ve faydayı üst üste oturtan belirleyiciliği”ni bu nedenle anlamaz.

Bu anlayışın dönüşüm geçirmesi kendini imha etmesi anlamına gelir ve en azından bugünün koşullarında mümkün değildir.

Dolayısıyla asıl önemli soru ikinci sorudur.

Yeni bir sol doğabilir mi, daha doğrusu “demokratik bir sol”, Türkiye’nin iç dinamikleriyle barışık, bunların farkında olan bir sol mümkün müdür ve kitlesel bir güce ulaşabilir mi?

Kitlesel güce ulaşma kısmından başlayacak olursak, bugüne kadar bu ihtimalin yanından bile geçilmedi.

CHP, ona bağlı olarak endişe ve yaşam biçimi meselesi bir yanda, Kürt sorunu, ona bağlı olarak Kürt siyasi hareketinin demokratik solu emmesi ve kuşatması öte yanda, bu açıdan iki büyük engel oluşturdu.

Buna karşılık gerçek topluma değmeye gayret eden, onunla barışık bir dil üreten, simgesel ve kültürel ayrım ve unsurların farkında olan, mağduriyeti ekonomik olanın tekelinden kurtarıp kimliklere doğru iten sol bir düşünce uzunca zamandır var ve son yıllarda örgütlenmeye çalışıyor.

EDP ile DSİP örneğin…

Her iki siyasi parti de 12 Eylül referandumunda “evet” kararı alarak farklı siyasi arayışlarını dile getirmişlerdi.

Pazar günü bu siyasi partilerden EDP’nin, Yeşiller Partisi’yle birleşmesini ilan eden toplantıyı takip ettim. Kültürel, dinsel, cinsel, etnik mağdur kimlikleri, insani olanı tahrip eden metalaşma karşıtlığını, çevreye saygıyı merkez alan siyasi duyarlılığı bir araya getiren açıklamalarını izledim.

Fikri olarak kuvvetli, olgun ve iddialı bir çıkış yaptı, yeni parti…

Şöyle diyorlar:

“Dünyayı değiştirmek için birlikte mücadele edeceğimiz; ilkelerini ve hayallerini paylaştığımız, politik önerilerini önemsediğimiz; herkesin eşit, herkesin farklı olduğu, çoğulcu bir siyasi partiye ihtiyaç duyulduğunu tespit ettik. Bütün dünyada adaletsizliğin derinleştiği, şiddetin yükseldiği, demokrasinin tahrip edildiği bir zamanda; iklim değişir, doğa tahrip edilir, ekolojik yıkım insan uygarlığını ve hatta üzerinde yaşadığımız gezegenin varlığını tehdit ederken, demokratik, eşitlikçi, özgürlükçü, barıştan ve doğadan yana, ekolojist bir seçenek yaratmak için çalışmalara başladık.,.”

Umarız derde deva olurlar, en azından yeni açılan bir yola ilk taşları dizerler…

Türkiye’nin muhalefete, sola, sese ihtiyacı var…



Ali Bayramoğlu – Yenişafak