Ana Sayfa Blog Sayfa 4679

Çatalın ucundaki devrim – Defne Koryürek

Dün denizlerimizin, balığımızın yönetimine dair fevkalade eğitici, zaman zaman hüzünlü ancak bir o kadar da umut dolu tecrübe yaşadım: Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nda, Balıkçılık ve Su Ürünleri Müdürlüğü yönetiminde toplanan istişare toplantısına katıldım. 

Hatırlatmaya gerek yok, takibindesiniz şüphesiz. Dünyanın sucul kaynakları sıkı bir yokoluşun pençesinde. Elbette, insan eliyle! Türkiye’nın sularına, denizlerine, sucul hayatının çeşitliliğine baktığımızda ise, bizlerin de kalben iyi, vicdanen temiz ya da doğasına adil bir yolda olmadığımızı görüyor en niyet etmeyen göz bile! TURMEPA’nın rakamları Marmara’da sadece 143 türün kaybolduğunu vurgularken av baskısı nedeniyle uskumrusunu, orkinosunu kaybetmiş olan İstanbul Boğazı, hepimiz biliyoruz ki lüferini de, palamutunu da kaybetmenin çeyrek adım gerisinde!

Az kaldı, bile bile lades, gidecek bu balıklar sularımızdan. Terkedecekler bizi.

Gene hatırlatmaya gerek yok ki, gerek bizim, Slow Food Fikir Sahibi Damaklar’ın ve gerekse de Greenpeace Akdeniz’in kampanyaları neticesi ancak tek bir arpa boyu artan idrakımız bile, hepimizi, tezgahların avlanması yasak balıklarla dolu olduğuna uyandırdı!

Çaresizliğimiz her bir market ziyaretimizde, her bir “5 liraya çinekop” etiketinde, her bir leğen içinde satılan sözde “olta balığı”nda katlanıyor, doluyu doldurmayan, boşun almadığı bir sorumluluk olarak geleceğimizi karartıyor.

Dolayısıyla dün, arkadaşlarımla birlikte Ankara’daydım.

Lüferin kuyruğuna takılıp yaptığım bu kaçıncı Ankara ziyareti, bilmiyorum artık. Ama kaçırasım da yoktu.

İyi ki gitmişim!

Aslında bu rutin bir toplantı. İstişare diyorlar adına.

Dört yılda bir bir araya geliniyor ve sucul kaynakların yönetimini düzenleyen 1380 sayılı kanunun yönetmelikleri gözden geçiriliyor, talep ve öneriler değerlendiriliyor ve sirküler halinde yayınlanmak üzere neticeleniyor. Katılımcılar da konuyu en yakından takip edenler zaten. Balıkçılar, kooperatif başkanları, birlik başkanları, bürokratlar, kamu kurum temsilcileri ve akademisyenler.

Slow Food Fikir Sahibi Damaklar olarak biz, en yeni, en toy katılımcısıyız bu toplantıların.

Rutin bir toplantı dedim, sahiden de öyle, gerek akademisyenler ve gerekse de balıkçılar bakanlığa konu hakkında görüş ve önerilerini aylar öncesinden sundular. Yetmedi, balıkçılar su ürünleri birlikleri olarak üst birliğin yönetiminde toplantılar yaptı ve ortak bir öneri de öyle sundu!

Dolayısıyla dün yapılan bu toplantının gündemi haftalar öncesinden belli olduğu gibi, sunulan maddeleri ise basıma hazır kalitede bitirilmişlerdi bile. Bununla birlikte yapılması öngörülen her bir değişiklik projektörle yansıtıldığı duvardan katılımcılara tanıtıldı, taraflarının itirazları dinlendi ve aslında çoktan konuşulmuş ve tamamlanmış oldukları halde tümü teker teker konu edildi.

Bununla beraber, bu toplantıda bir fevkaladelik vardı ki müjdemi isterim, diye anlatacağım: salon hıncahınç balıkçı doluydu!

Şöyle anlatayım size, sadece İstanbul’dan 6-7 otobüs dolusu küçük boyutlu, kıyı balıkçılığı yapan dost gelmişti!

Gelir gelmez yakalarına taktıkları “lüfer koruma timi” rozetleriyle salona girdiler ve büyük balıkçı reislerimizi fevkalade huzursuz eden, hatta öfkelendirdiği açık, koltuklardaki yerlerini aldılar ve kıyı balıkçısını, küçük boyutta var olmaya çalışan ve bu nedenle de aslında sürdürülebilirliğine inandığım balıkçılığı dolu dolu temsil ettiler. 

İlk kez, diyeceğim!

Yetinmeyecek, denizinin tasasında olanların gövde gösterisiydi bu, diyeceğim!

Bu, denizlerimiz, balıkçılığımız adına, sucul kaynaklarımızın yönetimi adına gerçek bir devrim, diye de ekleyeceğim!

Çok etkileyiciydi!

Gelecek adına umutla doldum!

İlk kez büyük boyutlu teknelerinin kapasitesi, uluslararası sulardaki balık avına dair izinler ya da Somali’de av imkanları değil de, örneğin Adalar arasında kalmayan balıkların, korumacılığın, koruma sahalarının lafı edildi, bunları hem de bizzat küçük balıkçıdan duyduk. İlk kez büyüklerin meseleleri kapalı kapıların arkasında kotardığının dedikodusunu değil, açık açık savrulan tehditlerin arasında “bu denizi kuruttunuz” diye feryad eden balıkçıyı duyduk!

Dün o salonda yaşananların adını tarih koyacak.

Her ne kadar çinekop yasağına dair bir dolu taşı attıysa da büyük balıkçılar; her ne kadar lanet okuyup durdularsa da yüzümüze; her ne kadar beni “çiftlikçilerin adamı” olmakla suçladılar ve tek bir gram dahi kendilerinde aramadılarsa da denizdeki erimeyi, stoklardaki çöküşü… Greenpeace Akdeniz palamutta avlanma boyu değişmedi diye haklı hayal kırıklığını ifade ettiğinde neredeyse yıkıldıysa da salon uğultudan… Boy yasağı yerine hesabı kitabı olmayan bir kotayı önerdilerse de kafa karıştırmak için ve her bir “av baskısı” vurgusuna “deniz kirliliği” diye cevap verdilerse de… Gerek Balıkçılık ve Su Ürünleri Genel Müdürlüğü ve gerekse de küçük balıkçılarımız alınması gereken kararlardan geri adım atılmamasını sağladılar.

Tüm maddeler basılmaya hazır haldeydi zaten dedim ama, bir kaç konu özellikle hararetli tartışmaya sebep oldu. Örneğin trol avcıları kıyıya 3 mil olan avlanma mesafelerini 1,5 mile indirmek için çok gayret gösterdiler. Marmaralı gırgır reisleri lüferde boy altı av oranını %5’den %15’e çıkartmak için çok gayret ettiler.

Genel müdürlüğün hakkını vermek gerek, kalabalığın bağırtısına bakmaksızın, adım adım da olsa, kimi adımın atılışı bize yavaş da gelse, üç-dört yıl önceki yönetim biçiminden defa defa daha korumacı, yokoluşun daha bir idrakında ve düzen disiplin getirmeye çok daha kararlı adımlar attı.

Ben dün, fevkalade bir tecrübe yaşadım.

Olayları nakletmek dahi zor, hızla ve bir dolu şey, aynı anda ve birbirine rağmen olurken benim en çok ayak direyenler dikkatimi çekti. Bugün size onları anlatmak istedim. Geleceğe umutla bakmamıza bir ihtimal yaratanlardan bahsetmek istedim. Yarın, tezgahta 20 cm altında lüfer gördüğünüzde, yani çinekop, yani sarıkanat.. 174’ü aramanız gerektiğini hatırlatmak ve size “arayın çünkü küçük balıkçısı da bu denizin, artık açtı bayrağını” demek istedim.

Ben tüm bunları dedikten sonra benimle beraber burada olan Slow Food Fikir Sahibi Damaklar aktivistleri ne dediler, onu da aktarayım: “Bugün istanbul’un kıyı balıkçısıyla beraber ve samimiyetle bir rozet paylaştıysak, yarına dair daha çok umudumuz var: ortak kaynağımızın derdine düşüp, birlikte çözümler üretmek umudu!”

İstanbullu balıkçıyı organize edip Ankaralar’da bir arada tutan İstanbul Su Ürünleri Kooperatifler Birliği başkanı Erdoğan Kartal’ın sözleri de farklı değil, bizim aktivistlerinkinden: “Sürdürülebilir balıkçılığa doğru bir adım daha attık, birlikte!”

Son bir sözü de bizlerle birlikte toplantıyı izleyen Greenpeace Akdeniz’e bırakmak isterim: “Kıyı balıçılarını balıkçıdan saymayan ve denizi fütursuzca sömürülecek sonsuz bir kaynak gibi gören endüstriyel balıkçılığın devrinin sona erdiğini “biz balıkçılık yapıyoruz, siz ise katliam!” sözleriyle yine bir kıyı balıkçısı gösterdi bize. Tebliğ taslak çalışmasında ise kalkan boyunun 45 santime çıkması memnuniyet verici olsa da palamut ile ilgili bir değişikliğin yapılmamış olması hayal kırıcı oldu. Levrek boyunun 25 santime çıkması da, 35 santim olan talebimizin gerisinde kalan bir düzenleme olsa da kısmen olumlu bir ilk adım olarak değerlendirilebilir.”

 

Defne Koryürek – Radikal

Sürdürülebilir kalkınmadan “yeşil ekonomiye”: Garp cephesinde yeni bir şey yok / Fikret Başkaya

Yeni ambalajın söylediği özetle şu: 1. Yeşil ekonomi piyasa ekonomisi koşullarında işleyecek; 2. Dünyayı yeni teknolojiler kurtaracak; ve 3. Yeni teknolojiler yeşil olacak… Hem piyasa ekonomisi pupa-yelken yol almaya devem edecek, hem de “yeşil teknoloji” hârikalar yaratacak… Oysa bu güne kadar yeni teknolojiler uygulandıkları her yerde toplumsal eşitsizliği artırdı, doğa tahribatını büyüttü… Kapitalizmin ürettiği yeni teknolojiler “yeşile” boyanınca başka türlü olması mümkün mü?

1992’de Rio de Janerio’da gerçekleştirilen Birlişmiş Milletler Yeryüzü Zirvesi’nden 20 yıl sonra, yeni bir zirve 20-22 Haziran’da yapılacak. Zirvenin sloganı İstediğimiz gelecek! [ The future we want]. 130 kadar devlet ve hükümet başkanının zirveye katılması bekleniyor. 1992’de iklim ve biyolojik çeşitlilikle ilgili iki önemli konvansiyon kabul edildi. Ve 1987’de Birleşmiş Milletler Çevre Programı tarafından yayınlanan Bruntland Raporu’yla gündeme gelen “sürdürülebilir kalkınma” kavramı, Rio Zirvesiyle resmi söyleme dönüştü. Yeryüzünün egemenleri bundan böyle kalkınmayı gerçekleştirme, yoksulluğu ortadan kaldırma, doğayı ve insanlığın geleceğini koruma sözü veriyorlardı… Artık her kelimenin önüne “sürdürülebilir” niteleme sıfatı eklenebilirdi… İşte, sürdürülebilir kalkınma, sürdürülebilir büyüme, sürdürülebilir tarım, sürdürülebilir turizm, sürdürülebilir enerji, sürdürüebilir su, vb… Bu amaçla “ Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Komisyonu” [ SKK] kuruldu. Daha doğrusu bu iş ‘komisyona havale edildi’… Ve ondan sonra tüm benzer komisyonlar gibi adı pek duyulmadı… 2012 zirvesi de işte bu komisyon tarafından düzenleniyor…

Aradan geçen 20 yılda doğa hızlı bir tempoyla kötüleşti, tahribat derinleşti, zehirli gaz emisyonu arttı, atmosfer ısınmaya devam etti, iklim değişikliği tehlikeli bir hal aldı… Doğal kaynakların yağmalanması görülmemiş boyutlara ulaştı, biyolojik çeşitlilik azaldı, çölleşme ve ormansızlaşma arttı, canlı türlerindeki azalma hızlandı, dünya ölçeğinde eşitsizlik, açlık ve yoksulluk büyüdü, velhasıl, artık tüm göstergeler kırmızıya döndü ve tam bir sürdürülebilemezlik durumu ortaya çıktı? Yeryüzünün egemenleri şimdi yeni bir kavramla yola devam etmeye karar vemiş görünüyorlar: 2012 Rio zirvesinin yeni sloganı [resmi söylemi] artık yeşil ekonomi… Bundan sonra her kelimenin önüne yeşil sıfatı gelecek. Kalkınma yeşil olacak, ekonomik büyüme yeşil olacak, teknoloji yeşil olacak, enerji yeşil olacak, her şey yeşil olacak… Think-tank’ların, yüksek prestijli vakıf ve derneklerin, araştırma kurumlarının, akademilerin bilimi kendinden menkûl adamları ve kadınları artık yeşil ekonominin nimetlerinden, marifetlerinden, hârikalarından söz edecekler… Yeşilin dünyayı nasıl bir cennete dönüştüreceğini anlatmak için yoğun çaba harcayacaklar… Misyonlarının ve varlık nedenlerinin gereğini yapacaklar… “Konunun uzmanları” ve bilim erbabı tarafından üretilen yalan medyanın elinde tartışmasız bir “hakikate” dönüşecek… Kimbilir, bundan sonra gri hiçbir şey kalmayacak… Her şey yeşillenecek…

Birleşmiş Milletler şemsiyesi altında toplanacak yetkili ve etkili zevat, devlet ve hükümet başkanları ve avanesi [resmi dünya densin] aslında kimi temsil ediyor, neye hizmet ediyor? Bu adamlar ve kadınlar [sayıları fazla değil] orada toplandı diye neler nasıl değişecek? Geçerli rotada bir değişiklik mümkün müdür? Elbette bir değişiklik olacak… Sürdürülebilir kalkınmanın yerini yeşil ekonomi alacak ve araç kaldığı yerden, aynı istikâmette, üstelik hızını artırarak yola devam edecek… Kimbilir, belki yirmi yıl sonra yeni bir yalan üretilinceye kadar… Eğer geçerli süreç sürdürülebilir değilse, ki kesinlikle değil, yalanı ilâ nihâi sürdürmek mümkün müdür? Başka türlü söylersek, yeryüzünün egemenlerinin yalan üretme, yayma, dayatma- kabullendirme yeteneği sınırsız mıdır? Yeryüzünün efendilerinin yalan üretme yeteneğinin sınırı, yeryüzünün ezilen/sömürülen sınıflarının,yeryüzünün lânetlilerinin yalanı teşhir etme, gerçeğe sahip çıkma yeteneğine bağlı. Zira asıl gerçeğe ihtiyacı olanlar onlar.

Yeşil ekonomiyi nasıl bilirsiniz?

Yaşadığımız şu sefil dünyada ayrıca ekonomi diye bir şey yok. Kapitalizm var. Kapitalist ekonomi var… Yalan üretme konusunda pek yetenekli modern bilim ehli zevat, kavramların ve kelimelerin önüne niteleme sıfatı eklemekte pek marifetli ama aynı zamanda önündeki kelimeyi çıkarmakta da… Neden kapitalist ekonomi denmiyor? Ekonomi dendiğinde bilimsellik izlenimi doğuyor, bilimsellik imâ ediliyor, oysa kapitalist ekonomi denirse, bunun kapitalizmin pisliklerini, kötülüklerini, mantıksızlığını, saçmalığını, yıkıcılığını, vb. imâ etme riski var. Şu zarif “bilimsellik” dururken öyle olumsuz şeyleri imâ etmenin ne âlemi var? Eğer boş bulunursanız, ideolojik safsataların hikmetinden sual olmaz saf bilim olarak sunulması da mümkün hale gelir. Yalan, dalavere, ikiyüzlülük, burjuva ‘uygarlığının’ vazgeçilmezleridir… Önce reel dünyada karşılığı olamayan ideolojik bir safsata üretiliyor, sonra ona bilimsellik mührü vuruluyor… Artık ekonomi biliminin timsâli profesörler, uzmanlar kürsülerinden, gazete köşelerinden, televizyon ekranlarından saf bilimi öğrencilere ve sıradan insanlara vaaz edebilirler… Sıradan insanların yalanı muteber değildir. Yalan üreticisinin yalan üretme “yeteneğine ve ehliyetine” sahip olması gerekir. İşte “konunun uzmanı” bu yüzden gereklidir. Nobel ödüllü bir iktisat profesörü ne söylerse söylesin, rütbesi ve aldığı ödül gereği mutlaka bilimseldir, söylediğini tartışmaya asla gerek yoktur… Söylediğinin kesinliği ve gerçekliği rütbesinde, isminin önündeki unvanlarda gizilidir… Siz şu unvanların ve ödüllerin boşuna verildiğini mi sanıyorsunuz? Unvanlar ve ödüller egemenliğin vazgeçilmezleridir…

Kapitalizm koşullarında kalkınma mümkün değildir. Kapitalizm demek sermayenin büyümesi demektir ve sermayenin büyümesi global planda issizliği, yoksulluğu, sefaleti ve çevre tahribatını artırmadan mümkün değildir. Sorun sermayenin büyümesini, yayılmasını, genişlemesini, kalkınma saymaktan kaynaklanıyor. Nitekim, kalkınma kavramı piyasaya sürüldükten 20 yıl kadar sonra, Birleşmiş Milletler Stockholm, Çevre ve Kalkınma Konferansı’nda “insâni kalkınma” kavramı peydahlandı. 20 yıl sonra 1992’de Rio zirvesinde onun yerini “sürdürülebilir kalkınma” aldı. Üçüncü 20 yılın sonunda tekrar Rio’da “yeşil ekonomi” arz-ı endam etmiş görünüyor. Bakalım 20 yıl sonra ne tür bir naneyle karşılaşacağız…

Yeni ambalajın söylediği özetle şu: 1. Yeşil ekonomi piyasa ekonomisi koşullarında işleyecek; 2. Dünyayı yeni teknolojiler kurtaracak; ve 3. Yeni teknolojiler yeşil olacak… Hem piyasa ekonomisi pupa-yelken yol almaya devem edecek, hem de “yeşil teknoloji” hârikalar yaratacak… Oysa bu güne kadar yeni teknolojiler uygulandıkları her yerde toplumsal eşitsizliği artırdı, doğa tahribatını büyüttü… Kapitalizmin ürettiği yeni teknolojiler “yeşile” boyanınca başka türlü olması mümkün mü?

Aslında murad edilen başka, söylem başka. Söylem asıl murad edileni gizleme işlevi görüyor. Bu yeni kavram sayesinde sermaye yeni değerlenme alanına kavuşacak. Herkese ait olan, herkese ait olması gereken ne varsa metalaştırılacak, paralılaştırılacak, finansın etkinlik alınına dahil edilecek. Doğaya ait her şeyin bir fiyatı olacak, alınır-satılır hale getirilecek. Mesela bir karbon piyasası oluşturularak hava bir metaya dönüştürülecek ve bundan böyle havanın da bir fiyatı olacak… Aynı şekilde biyolojik çeşitliliğin de bir fiyatı olacak. İnsanlığın ortak malı olan ne kadar doğal şey varsa, su, toprak, vb. özelleştirilerek bir kâr aracına dönüştürülecek. Velhasıl “yeşil ekonomi”, kriz koşullarında değerlenme zorluğu içindeki büyük sermaye tekellerine yüksek kâr ve yağma imkânları sunacak. Başka türlü söylersek sermayenin etkinlik ve değerlenme alanı dışında hiç bir şey kalmayacak… Yeşil ekonomiyle doğanın temel kapasiteleri birer meta kategorisine dönüştürülecek. Mantık şöyle işliyor: Deniyor ki, eğer besin maddeleri krizi varsa, iklim krizi varsa, enerji krizi varsa, vb. bunun nedeni bu alanlara yeteri kadar sermayenin tahsis edilmemiş olmasındandır. O halde bu alanlara yeterli sermaye yatırımı yapılırsa sorun çözülecektir… Aslında asıl amaç yeşil dolarları çoğaltmakla ilgili. Bu gün artık petrol şirketleri yeşil, enerji şirketleri yeşil, finans kurumları yeşil, bankalar yeşil, tüm büyük tekeller yeşil… Öyle olunca hükümetler de yeşillenmek zorunda ve hızla yeşilleniyorlar. Emir yüksek yerden gelince elbette başka türlü olması mümkün değildir… Doğayı yaşanamaz hale getirenler, insanlığın geleceğini tehlikeye atanlar yeşil… Eğer öyleyse, Rio 2012’nin sloganı olan: “ istediğimiz gelecek” [ The future we want], sermaye cephesinin istediği gelecekten başkası değildir. Ve sermayenin istediği o gelecekte, sermaye tarafından sömürülen, sermayenin devleti tarafından ezilen ve aşağılanan halk sınıflarına, “büyük insanlığa” yer yoktur…

Kapitalizmin yıkıcı mantığı sorun edilmedikçe, aç gözlülük ve sınırsız kâr hırsı her türlü insânî, toplumsal ve ekolojik kaygının önüne geçmeye devam ettikçe, geçerli zenginlik ve refah saçma anlayışı terkedilmedikçe, velhasıl kapitalist mantığın dışına çıkılmadıkça, işler sarpa sarmaya devam edecektir…

Öteki Rio – 2012 = Halklar Zirvesi

Yeryüzünün egemenlerinin zirvesine karşı, 15-23 Haziran tarihleri arasında halkların zirvesi de toplandı. Zirvenin sloganı: “ Sosyal ve ekolojik adalet için, yaşamın metalaşmasına hayır, ortak malların korunması ve savunulması.” Zirve boyunca tam 600 etkinlik planlanmış durumda. Bunlardan 330’u uluslararası nitelikte. Geri kalanı Brezilya’nın özel sorunlarıyla ilgili. Halklar zirvesi resmi Rio zirvesinin tam karşıt zemininde yer alıyor, asıl sorunları ele alıyor ve sorunların kökenine inme iddiasını taşıyor. Ekolojik ve sosyal krizin gerçek nedenlerini sorun ediyor. Sosyal yaşamın ve doğanın metalaşmasına karşı çıkıyor. Geçerli üretim ve tüketim modelini reddediyor. Bireysel ve demokratik hakları, kolektif hakları, doğayla uyumu, sosyal ve ekolojik hakları esas alan alternatif modeller ve çıkış yolları öneriyor. Gıda güvenliğini, ekolojik tarımı, dayanışmacı ekonomiyi, ortak malların gerekliliğini savunuyor. İnsan merkezli olmayan bir paradigmaya giden yolu aralama iddiası taşıyor. Her türlü kolonyalizme ve emperyalizme karşı çıkıyor. Velhasıl ‘yeşil ekonomi’ retoriğini red ve mahkûm ediyor…

Fikret Başkaya – www.karasaban.net

Naylonu yasakladılar, petrole bağımlılığı azalttılar

Doğada yok olmaları çok uzun yıllar alan naylon poşetler, çevre kirliliğinin en büyük kaynaklarından biri…

Dünyada yılda tüketilen bir trilyon adet naylon poşet, çöp sorununu zorlaştırıyor ve ineklerden kaplumbağalara kadar birçok hayvanın ölümüne yol açıyor.

Dünya genelinde hükümetler, naylon poşet kullanımını azaltmak amacıyla çeşitli yasaklar koyuyor ya da vergilere başvuruyor.

4 yıl önce plastik poşet kullanımını yasaklayan ve ücrete bağlayan Çin, bu sayede yaklaşık 5 milyon ton petrol ya da buna eşdeğer 7 milyon ton kömür tasarruf ettiğini duyurdu.

Ülkede genel olarak market ve alışveriş merkezlerinde plastik poşetler ücret karşılığı veriliyor. Bu nedenle müşteriler kendilerine ait kumaş ya da kartondan çantaları kullanmayı tercih ediyor.

Yasak sayesinde ülkede hem plastik kullanımı azaldı hem de enerji ve kaynak tasarrufu sağlandı.

Bu alandaki politikasıyla dünyanın dikkatini çeken Ruanda 6 yıl önce, Demokratik Kongo Cumhuriyeti de geçen yıl naylon poşet kullanımını yasaklamıştı.

Fukuşima’da yeni skandal

Japonya’da geçtiğimiz yıl yaşanan deprem ve tsunami sonrasında meydana gelen nükleer felakete ilişkin yeni bilgiler ortaya çıkıyor. Asahi Shimbun gazetesinin haberine göre geçtiğimiz yıl Mart ayında yaşanan felaketi takiben Fukuşima santralinin bir numaralı reaktöründe askeri uçaklar kullanılarak ABD Enerji Bakanlığı tarafından toplanan radyasyon seviyesine ilişkin detaylı bilgilerin hükümet veya halkla paylaşılmadığı ortaya çıktı.

Haber, 17 ila 19 Mart tarihleri arasında Fukuşima çevresinde 45 kilometre çapında bir alanda gerçekleştirilen detaylı ölçümlerin haritalandırılarak Japonya Nükleer ve Endüstriyel Güvenlik Ajansı (NISA) ile üç ayrı defa paylaşıldığını; ancak, NISA’nın bu bilgileri, o sırada bölgede tahliye faaliyetleri yürüten ekipler de dahil olmak üzere, yetkililere iletmediğini açığa çıkardı. Paylaşılmayan bilgiler, bölgede yaşayan halkın sadece sekiz saat içinde bir yıllık azami radyasyon oranına maruz kaldığını ortaya koyuyor. Söz konusu radyasyon haritalarının Bilim Bakanlığı yetkililerinin de eline geçtiği; ancak, yine açıklanmadığı ayrıntısı da haberde yer alıyor.

NISA başkan yardımcısı Tetsuya Yamamoto, Asahi Shimbun’un haberi üzerine bir basın toplantısı düzenleyerek olayı doğruladı ve ilgili radyasyon haritalarının felaketten etkilenen insanların tahliyesine yardımcı olmak amacıyla kullanılmadığı için özür diledi.

Hatırlanacağı gibi Japonya Fukuşima felaketinden bu yana atıl durumda tuttuğu nükleer santralleri geçtiğimiz günlerde tekrar kullanıma sokmaya başlamıştı.

(Yeşil Gazete, Asahi Shimbun, commondreams.org )

‘Yerel’den başlayan yeşil hareket

0

Geçtiğimiz hafta, 12 Haziran’da aramızdan ayrılan Nobel Ödüllü Elinor Ostrom’un öldüğü gün Project Syndicate‘de yayınlanan son yazısını, Tuğçe Tuğran‘ın çevirisiyle okumalarınıza sunuyoruz. Yeşil Gazete olarak Ostrom’un ardından yazdığımız “teşekkür” yazısını da burada okuyabilirsiniz.

Ekonomi dalında Nobel ödüllü Elinor Ostrom, ‘Baskı Altındaki Gezegen’ konferansında bilimsel danışmanlık, Indiana Üniversitesi’nde Siyasi Bilimler profesörlüğü ve Siyasi Teori ve Politika Analizi Atölyesi eş başkanlığı yaptı. Elinor Haziran 2012’de aramızdan ayrıldı.

(Yeşil Gazete)

Elinor Ostrom

Birleşmiş Milletler Rio+20 zirvesine bağlı çok şey var. Birçok kişi zirveyi gezegenin A planı olarak görüyor ve liderlerin yaşam destek sistemimizi korumak ve küresel bir insanlık krizini önlemek adına ortak bir uluslararası anlaşmaya varmasını istiyorlar.

Rio’da hiçbir gelişme olmaması felaket anlamına gelebilir ama tek bir uluslararası anlaşmaya bağlı kalınması da çok büyük bir hata olur. Ortak kaynaklarımızı; yani bir araya gelerek 7 milyar insanın da parçası olduğu yaşamı mümkün kılan okyanusları, atmosferi, ormanları, su yollarını ve yaşamın çeşitliliğini korumak için tek tip küresel politikalara güvenemeyiz.

Küresel toplumun karşı karşıya kaldığı sorunlar hiç bugünkü kadar büyük olmamıştı. Neyin işe yarayacağını kimse tam olarak bilemiyor, bu yüzden de hızlıca değişebilen ve yeni durumlara adapte olabilen bir sistem kurmak çok önemli.

On yıllardır süregelen araştırmalar, tek parçalı, her şeyi kapsayan ve bağlayıcı anlaşmalardansa yerel, bölgesel, ulusal ve uluslararası düzeyde birbiriyle örtüşen farklı politikaların daha iyi işleyeceğini gösteriyor. Bu tarz değişken bir yaklaşım bir veya birden fazla politikanın başarısız olması halinde bir güvenlik ağı görevi görüyor.

İyi haber ise bu değişken politika yaklaşımının kendi kendine zaten gerçekleşiyor olması. Sera gazı salımlarını düşürmek için tasarlanmış etkin ulusal ve uluslararası yasalar olmasa da, giderek daha fazla sayıda şehir yöneticisi vatandaşlarını ve ekonomiyi korumak adına işe koyuluyorlar. Bunda şaşılacak bir şey yok, hatta bu tarz girişimler cesaretlendirilmeli.

Büyük şehirlerin çoğunluğu deniz ve nehir kıyılarında veya hassas delta bölgelerinde bulunuyor. Bu da onları yükselen deniz seviyesi ve su basması gibi tehditlerin ilk hedefi yapıyor. Yani adaptasyon şart. Şehirlerin sera gazı emisyonlarının 70%’inden sorumlu olduğu düşünülürse, emisyonları azaltmak daha iyi.

ABD’de iklim değişikliği ile mücadele konusunda, düşük emisyon hedeflerini zorunlu kılan hatta teşvik eden hiç bir federal yasa bulunmuyor. Yine de geçen yılın Mayıs ayına gelindiğinde ABD’deki 30 eyalet kendi iklim değişikliği planlarını oluşturmuş ve 900’den fazla Amerikan şehri ortak iklim koruması anlaşmasına imza atmıştı bile.

‘Yeşil politikalar’ konusundaki bu yerel çeşitlilik ekonomik olarak da mantıklı. ‘Sürdürülebilir şehirler’, yaşam tarzlarına uygun, kirlilikten arınmış modern şehirlerde yaşamak isteyen yaratıcı insanları çekiyor. İşte gelecekte göreceğimiz ‘büyüme’ kavramı burada şekilleniyor. Tıpkı bir cep telefonunu değiştirmek gibi: insanlar daha iyisini gördükleri anda eskisini atmak için bir saniye düşünmeyecekler.

Tabii ki sürdürülebilirlik kavramı kirlilik kontrolünden çok daha fazlası. Planlamacılar şehirlerin yasal sınırlarının ötesine bakmalı ve şehirlerine giren ve çıkan enerji/gıda/su ve insan akışını analiz etmeli.

Dünya çapında, birbirinden farklı şehirlerin ortak noktalarda birleştiğini gözlemliyoruz. Bunların arasındaki etkileşimler, gezegendeki yaşam destek sistemlerinin evrimi üzerinde çok derin etkiler yaratabilir. Bu şehirler birbirlerinden öğreniyor, varolan iyi fikirleri geliştirip, kötü olanları bir kenara bırakıyorlar. Los Angeles’ın kirlilik kontrolünü hayata geçirmesi on yıllar almıştı ama şimdi Pekin gibi diğer şehirler politikaların yararlarını görünce hızlı bir şekilde örnekleri benimsiyorlar. Önümüzdeki yıllarda birbirine bağlı sürdürülebilir şehirlerin oluşturduğu küresel bir sistemin ortaya çıkışına şahit olabiliriz. Eğer başarılı olurlarsa, herkes onlara katılmak isteyecektir.

En temel anlamda sistemik riski, birbirine bağımlı karmaşık sistemleri ve dünyanın ortak kaynaklarını yönetmenin doğru yolu bu. Tabii bu yaklaşım küresel karbon emisyonlarının önlenemez yükselişiyle de başa çıkmak zorunda.

Rio+20 bir yol ayrımında ve şüphesiz ki bu çok önemli. Sürdürülebilir büyüme yirmi yıldır hedeflediğimiz ideal olarak görülüyordu. Fakat geçenlerde gerçekleşen ‘Baskı Altındaki Gezegen’ adlı büyük çaplı bilim toplantısında yayınlanan ‘Gezegenin Durumu’ bildirgesinde belirtildiği gibi, sürdürülebilir büyüme gelecekteki gelişmeler için bir ön koşul durumunda. Yerel düzeydeki politikalar ulusal ve uluslararası düzeyde sürdürülebilirlik politikalarına eklenmeli. Bu fikir ulusal ekonomilerin belkemiğini ve toplumların temelini oluşturmalı.

Şimdi amaç, sürdürülebilirlik kavramını küresel ölçekte birbirine bağlı hale gelmiş toplumların yapı taşlarına kodlamak olmalı. En az bulunan doğal kaynak zamandır, bu yüzden de Rio zirvesi dünyayı heyecanlandırmayı başarmalı. Enerji, gıda güvenliği, sağlık, şehir planlaması ve fakirliğin azaltılması gibi konularda küresel sürdürülebilirlik hedeflerine ihtiyacımız var. Bunu yaparken bir taraftan da gezegenin sınırları izin verdiği ölçüde eşitsizliğin azaltılması gerekiyor.

BM Binyıl Kalkınma Hedefleri; küresel sorunları ele alma konusunda diğer girişimler başarısız olurken hala ayakta duran tek yaklaşım. Belirlediğimiz 2015 Kalkınma Hedeflerinin hepsine ulaşamasak da tecrübelerden öğreneceğimiz çok şey var.

Hedefler koymak eylemsizliği yenebilir ama herkesin bu hedeflerde bir payı olmalı: ülkeler, eyaletler, şehirler, dernekler, şirketler ve tüm insanlar. Başarı, birbiriyle üst üste binmiş birçok farklı politika geliştirmeye bağlı.

Harekete geçmek için önümüzde 10 yıl var. Daha fazla geç kalırsak, şu an mümkün olan çözümler ekonomik açıdan çok maliyetli bir hale gelecek. Hiçbir şey yapmazsak yaşam destek sistemlerimizde felaket düzeyinde ve belki de geri çevrilemez değişikliklerle karşılaşabiliriz.

Birinci amacımız, gelecek nesillerin refahını tehlikeye atmak yerine, karşıya karşıya olduğumuz riskler için küresel anlamda sorumluluk almak olmalı.

Elinor Ostrom, Project Syndicate, 12 Haziran 2012

Çeviri: Tuğçe Tuğran

(Yeşil Gazete)

Elinor Ostrom’un ardından

Ekonomi alanında Nobel Ödülü’nü kazanan ilk ve tek kadın olarak tarihe geçen Elinor Ostrom, geçtiğimiz hafta 12 Haziran günü 79 yaşında pankreas kanseri nedeniyle hayata veda etti. 1933’te ABD’nin Kaliforniya-Los Angeles kentinde doğan Ostrom’a Nobel Ödülü’nü ve uluslararası ünü kazandıran çalışması ekonomi yönetişimi ve özellikle de “Müşterekler” (the commons) konusundaki çalışmalarıydı.

Ostrom’un “Müşterekler” konusundaki analizi gerçekten de devrim niteliğindeydi. ABD’li ekolojist Garret Hardin’in ilk defa 1968’de Science bilim dergisinde yayınlanan “Müştereklerin trajedisi” (The Tragedy of the Commons) makalesiyle birlikte, meracılık ya da balıkçılık alanları gibi “Müşterekler”in, buralardan yararlanan bir çok birey ve aktörün bireysel çıkarlarını azami hale getirmek için mümkün olduğunca hızla ve yoğun olarak kullanımı nedeniyle yok olmaya (bireyler ve aktörler bu yokoluşun kendilerinin de sonu olduğunu bilse bile!) mahkum olduğu düşüncesi tüm dünyada kabul görmeye başlamıştı. Dünya genelinde mera alanlarında aşırı-otlama nedeniyle görülen bozulma buna kanıttı. Hardin buna çözüm olarak Müştereklerin devlet tarafından belirlenen ciddi kurallarla denetimi ve/veya özelleştirilmesini işaret ediyordu.

Ostrom ise, kabaca, ortada sanıldığı kadar büyük bir trajedi olmadığını ve varolan trajedinin kaynağının da Müştereklerin bunlardan yararlanan yerel halk ve toplulukların tasarrufundan çıkarılması olduğunu ortaya koydu. Önemli bilimsel araştırmalar ve örnekler de bu tezini destekliyordu Ostrom’un: “İç Asya’da Çevresel ve Kültürel Koruma” programı (ECCIA) tarafından 1992-1995 yılları arasında Moğolistan, Rusya ve Çin’de yapılan ve mera alanlarının yerel topluluklar tarafından korunması halinde bozunumun çok düşük seviyelerde kaldığını kanıtlayan araştırma, ya da Hindistan’da 1980’lerden beri uygulanan ve başarısıyla ünlü “Ortaklaşa Orman İdaresi” (Joint Forest Management) sistemi gibi.

Ostrom, Science dergisinde Nisan 1999 yılında yayımlanan “Müştereklere yeniden bakış: Yerelden Dersler, Küresel Mücadeleler” adlı makalesinde bu görüşlerini araştırmalardan çıkan sonuçlarla da destekleyerek paylaştı. Elinor’a göre yerel topluluklar, tarihsel akış içinde, ortak olarak kullandıkları doğal kaynakların yönetiminde yerel olgulara uygun ve herkesin uyduğu bir takım kurallar geliştirmişlerdi; kadim bilgi ve deneyimlere dayanan bu kuralların başarısı sayesinde insan toplulukları binlerce yıl boyunca doğal kaynaklarını yok etmeden yaşamlarını sürdürebilmişlerdi. Dolayısıyla çözüm, iyi yönetişim ve yerellik ilkeleri ışığında, doğal kaynakların yönetiminin ve karar alma mekanizmalarının yerel halklara verilmesinde yatıyordu.

Ostrom bir ekonomi-politikçi olarak gerçek sürdürülebilirlik ve yerellik arasındaki yadsınamaz ve çok önemli bağı tespit eden, bu haliyle yeşil politika ve sürdürülebilirlik  teorilerine de büyük katkı sağlayan bir isimdi. Yeşil Gazete olarak kendisine yaptıkları için teşekkürlerimizi sunuyor, ve öldüğü gün Project Syndicate’de yayımlanan son yazısının Tuğçe Tuğran tarafından yapılan çevirisini bu adreste okumalarınıza sunuyoruz.

İnceleme: Durukan Dudu

(Yeşil Gazete)

Zamanın ötesinden not: The Commons kavramı önce “ortak mallar” diye çevrilmiş, ardından (28 Haziran 2012’de) daha doğru olduğu düşünülen “Müşterekler” çevirisine geçilmiştir.

[Özel Haber] Heybeliada yangını: Nasıl ucuz kurtulduk?

Türkiye’de orman yangınlarının nerede, ne zaman, saat kaçta meydana geldiğini biliyoruz:  Akdeniz ve Ege kıyıları, Trakya, Güney Marmara, İstanbul’un doğusu; % 97’si Haziran – Ekim ayları arasında; %88’i gündüz… Buna rağmen engelleyemiyoruz. Her yaz, gene, yangın manzaraları…

Artvinliler maden şirketini kovdu

Artvin’de çıkartılmak istenen madenlerle ilgili yapılmak istenen ÇED toplantısına halk müdahale etti. Toplantı halkın tepkilerinden dolayı yapılamadı.

Artvin’de çıkartılması planlanan madenlerle ilgili yapılmak istenen çevresel etki değerlendirme (ÇED) toplantısı halkın engeline takıldı. Artvin 7 Mart İlköğretim Okulu’nda Özaltın A.Ş. tarafından yapılmak istenen “Bakır madeni cevher zenginleştirme tesisleri ve atık barajı” ilgi ÇED toplantısı Artvin halkı tarafından protesto edildi. Protesto sonucunda toplantı gerçekleştirilemezken şirket yetkilileri toplantı alanı terk etmek zorunda kaldı.

Toplantı salonuna gelmeleriyle birlikte alkışlarla ve ıslıklarla protesto edilmeye başlayan şirket yetkilileri önceden toplantı yapıldığına dair imzalattıkları dilekçelerle salonuna girdi. Halkın şirket yetkililerine müdahalesi sonucu önceden imzanmış dilekçeler yırtılarak iptal edildi. Halkın “Artvin’de maden istemiyoruz”, “Madenci şirket Artvin’i terk et” sloganlarıyla karşılanan şirket yetkilileri tepkiler sonucunda toplantı salonunu terk etmek zorunda kaldı. Dışarıda kendilerini bekleyen aracın içerisinde toplantı yapılamadığına dair tutanağı hazırlamak zorunda kalan şirket yetkilileri arkalarına bakmadan bölgeden uzaklaştı.

Artvin’i birleştiren eylem
Toplantı öncesi okula gelen Artvinliler salonu hınca hınç doldururken renkli bir bekleyişe de imza attı. Şirket yetkililerini protesto etmek için bekleyen Artvinlilerden biri sahneye çıkarak gülümseyerek “Asıl toplantıyı biz yapacağız” dedi. Ardından “Boşanma davası mı olacak burada” diyen bir kişiye sahneden “Hayır. Burada Artvin halkının kenetleneceği birliği kuracağız” diye cevap verdi. Bunun üzerine salondan kahkahalar yükseldi.

Eylem toplantı yapılmadığına dair tutanağın alınmasıyla sona ererken eyleme Yeşil Artvin Derneği, Artvin Halkevleri ve Artvin Belediye Başkanı Emin Özgün de katıldı.

(sendika.org)

Edepli Yargıtay, edepsiz toplum – Selçuk Candansayar

Yargıtay, porno film sattığı için 1 yıl ceza verilen sanığın, filmlerde oral ve anal seks görüntüleri olduğundan daha da ağır bir cezaya çarptırılmasını istemiş. Gerekçesi de filmlerde ‘doğal olmayan yollardan yapılan cinsel davranışlar’ içeren görüntülerin olması.

İlk bakışta gülüp geçilebilecek, Yargıtay üyelerini, cinsellikle ilgili cehaletlerinden dolayı sarakaya alıp, üzerinden epey geyik çevrilebilecek bir haber gibi duruyor.

Bunca dert varken, hem de porno gibi netameli bir konuda verilen cezayı az bulanlarla dalga geçmenin riski var. Sen pornoyu mu savunuyorsun, edepsizliğe prim mi veriyorsun, porno kadın aşağılaması değil mi zaten, diye başlayacak bir salvo altında kalmak mümkün.

Yargıtay’ın cinsellikle üremeyi bir ve aynı şey sanmasıyla dalga geçmek mümkün ama aslında mesele pek alay edilerek geçilecek denli sıradan değil.

Aynı Yargıtay’ın tecavüz edilen seks işçisiyse cezanın indirilebileceğine, 13 yaşında otuza yakın erkek tarafından tecavüze uğrayan çocuğun kendi rızasıyla ve para karşılığı ilişkiye girmiş olabileceğine de karar vermiş olduğunu hatırlamak gerekiyor.

Dahası var. Aynı hukuk sisteminin gey ve transseksüellere yönelik nefret cinayetlerinde yargılama sürecindeki vurdumduymazlığıyla iktidarın kürtaj karşıtlığı arasında da bir ilişki var.

Bir zihni ortaklık.

Zihni ortaklığın kilit kavramı da sadece ‘doğal yoldan’ yapılan cinselliği ‘normal’ kabul edip, diğer tüm cinsellikleri ‘anormal, doğal olmayan,sapkınlık, edepsizlik, günah ve suç’ kapsamı altına alarak cezalandırmak.

Yargıtay, hukuk sisteminin ideolojik şahikası olarak iktidarın ideolojisinin bekçisi. Cinsellikle ilgili kararları da iktidarın cinselliği nasıl denetim altına aldığının göstergesi.

İktidar tebasının cinselliğine ancak üreme amaçlı olduğunda izin veriyor. Üremeyi sağlamayacak her türden cinselliği ise hangi yollardan kurulmuş olursa olsun yasaklayıp, cezalandırıyor.

Ancak çocuk yapmaya yarayacaksa ve çocuk yapacak şekilde cinsel ilişki kurabilirsin aksi halde yasak!

Böylece evlilik olmadan cinsellik, doğum kontrol yöntemi kullanımı, heteroseksüel dışı cinsel yönelimler, tümü yasaklanarak, cezalandırılmayı hak eden ‘anormalliklere’ dönüştürülüyor. İktidar ahlak, din, hukuk ve tıp gibi ideolojik araçlarıyla cinselliği denetim altına alarak kontrol eder. Bir yandan ‘anne’liği yüceltip kutsallaştırırken, aynı zamanda çok çocuk doğur(t)mayı teşvik ederek cinselliği sadece üremek için yapılmasına izin verilen bir eyleme dönüştürür.

Cinselliğin üreme ile eşleştirilmesi hazzın denetim altına alınması, haz almanın ‘edepsiz, anormal, günah, suç’ olarak değerlendirilmesini sağlar.

Ve her iktidar, aslında kendisi ‘doğal’ değilken hazzı denetleyerek kendisini doğallaştırıp mutlaklaştırır.

Demem o ki iktidarın tüm kurumları ve olanca gücüyle bacaklarımızın arasına girmeye çabalaması kendi varlığını edepsizce ebedileştirme gayretinden başka bir amaç gütmez.

İktidar, hele de otoriter/ totaliter iktidarlar, asıl onlar insanlık dışı yapılar olduklarından insanın arzusunu daha inşa ederken sakatlarlar.

İnsanlığı ‘hastalandıran’ iktidar olma halidir.

İktidar topluma, ben olmazsam sen edepsizlik girdabında yozlaşıp çökersin, çünkü ben senin edepli olmanın garantisiyim diyerek, kendi varlığını mutlaklaştırmaya çabalar.

Haz bu şekilde denetim altına alınıp cinsellik anormallik, edepsizlik, günah ve suç üzerinden tanımlanınca, haz yasakla eşleşir.

En katı yasaklananın en çok haz vereceği sanılmaya başlanır. Böylece evlilik dışı cinselliğin, eşcinselliğin, transcinselliğin, oral ve anal seksin daha büyük haz vereceği yanılsaması yerleşir. Bu durumda Yargıtay’ın en çok haz hissiyle irkildiğine en ağır cezayı verdiğini düşünmek mümkündür. Bilirkişi ve hukukçuların söz konusu ‘doğal olmayan yoldan’ cinsellikleri içeren görüntüleri seyrederken ki hallerini hayal etmek çok eğlenceli olabilir.

Her iktidarın zayıf karnı kendisiyle dalga geçilmesine tahammülsüzlüğüdür. Ama dalga geçmek de hazzı iktidarın denetiminden kurtardığı için devrimcidir.

Selçuk Candansayar – Birgün

İşçiler Borusan Kültür’ü işgal etti

DİSK flamaları ile Borusan Kültür Merkezi’nin camlarına çıkan Nakliyat-İş üyesi işçiler, “Borusan Lojistik’te işçi kıyımına son, Yaşasın Borusan direnişimiz” yazılı bir pankart açtı. İşçiler işlerine geri dönmek istediklerini ifade eden dövizler taşıyor.

“Zafer direnen emekçinin olacak”, “İşgal, grev, direniş / Yaşasın Nakliyat-İş” sloganlarını atan işçilere caddeden geçenler de alkışlarla destek veriyor. Cadde üzerinde işçileri slogan ve alkışlarla destekleyen bir kalabalık birikti.

BEDAŞ önünde direnişlerini sürdüren Eneji Sen üyesi enerji işçileri de Borusan işçilerine desteğe geldi.

Borusan Lojistik’te çalışan 41 işçi Nakliyat-İş sendikasında örgütlendikleri için işten çıkarılmıştı.

(sendika.org)