Ana Sayfa Blog Sayfa 4669

Mehmet Topal Fenerbahçe’de

Fenerbahçe, İspanya’nın Valencia takımında forma giyen milli futbolcu Mehmet Topal’ın transferi için görüşmelere başlandığını, İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’na bildirdi.

Fenerbahçe’nin görüşmelere başladığını Borsa’ya bildirdiği milli futbolcu Mehmet Topal’dan açıklama geldi. Topal “Herşey yolunda, iki tarafın anlaşması ve sözleşme imzalamama çok az kaldı.” diye konuştu.

İspanya’dan alınan bilgilere göre Mehmet Topal için Valenica’ya 4.5 milyon Euro ödenecek. Milli futbolcuya yıllık 2 milyon 800 bin euro + maç başı 15 bin Euro ödenmesi bekleniyor.

Mehmet Topal, geçtiğimiz sezon başında Galatasaray’dan 5 milyon euro bedelle İspanya’nın Valencia takımına transfer olmuştu.

(DHA)

Yunanlılar, Devlet Bahçeli’yi denize döktü!

Milliyetçi Hareket Partisi lideri Devlet Bahçeli, Selanik’te 50 Yunan milliyetçisinin tepkisine maruz kaldı. Bahçeli, Yunan milliyetçisi grup için “kuru kalabalık” yorumunu yaptı.

Balkanlar gezisi çerçevesinde Gümülcine ve İskeçe’yi ziyaret eden Bahçeli, daha sonra Selanik’e geldi. MHP lideri, Selanik’te Atatürk’ün evini ziyaret ettiği sırada, evin etrafında toplanan “Altın Şafak Partisi” sempatizanları tarafından protesto edildi.

Yaklaşık 50 gösterici konsolosluk önünde önlem alan polis barikatını geçmeye kalkışınca, göstericilerle polis arasında arbede yaşandı. Polis göstericileri göz yaşartıcı gaz kullanarak dağıttı.

Ziyaret defterini imzalayan Bahçeli, deftere Atatürk’ün doğduğu Selanik’teki bu ev, tarihi kıymetini ve değerini hiç bir zaman kaybetmemiş ve bundan sonra da kaybetmeyecektir. Bu şehirde Mustafa olarak doğan ve sonra da vatanımızda Atatürk olarak hakka yürüyen, dava ve fazilet timsali Gazi Mustafa Kemal’in geride bıraktığı emanetlerine sahip çıkacağımızdan ve üzerine leke sürdürmemek için elimizden gelen tüm gayreti göstereceğimizden herkes emin olmalıdır” yazdı.

MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın, protestolarla ilgili NTV ve ntvmsnbc’nin sorularını yanıtladı.

İskeçe’de de bir avuç Yunan’ın tepkisiyle karşılaştıklarını hatırlatan Yalçın, Atatürk’ün evini gezerken protestoya maruz kalmalarının “üzücü” ve “hoş olmayan hadise” olarak yorumladı.

MHP lideri Devlet Bahçeli’nin protesto için “kuru gürültü” dediğini belirten Yalçın, “Sayın Bahçeli, protestoculara cevap olsun diyerek, programda olmamasına rağmen cami ziyaretini de geziye aldı” dedi.

Tansu Çiller 28 Şubat’ı açıklıyor

Hürriyet’in haberine göre, Darbeleri Araştırma Komisyonu Başkanı Nimet Baş ve Tansu Çiller telefonda görüştü. Çiller, Nimet Baş’a sırlarını anlatmaya söz verdi.

Nuray Babacan’ın haberine göre, Tansu Çiller, kendisini arayarak komisyona davet eden başkan Nimet Baş’a, “Bugüne kadar hiç konuşmadım. İlk kez konuşacağım ve çok önemli şeyler anlatacağım. Elimde bu konuda çok güçlü bir arşivim var” dedi.

Üç alt komisyonun çalışmalarıyla darbe ve muhtıraların araştırılması sürerken, Komisyon Başkanı Ak Parti Milletvekili Nimet Baş, dinlemeye karar verdikleri Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Genelkurmay başkanlarını bizzat arayarak komisyona davet etti.

Baş, bu çerçevede Tansu Çiller ve Mesut Yılmaz’ı da arayarak, kendilerini dinlemek istediklerini söyledi. Baş, halen yurtdışında olan Çiller’e, “Bugüne kadar hiç konuşmadınız. Siz 28 Şubat sürecinin hem mağdurusunuz, hem yakın tanığısınız. Bu meselenin aydınlatılmasında katkınızın büyük olacağını düşünüyorum. Bu sürece yakından tanıklık etmiş kişiler konuşmazsa konu aydınlatılmaz. Hepimizin buna destek olması lazım” dedi.

Çiller ise şunları söyledi: ‘Özel arşivimle geleceğim’ “Ben bu konuda üzerime düşeni yapacağım. Hiç merak etmeyin. Şu anda yurtdışındayım, isterseniz hemen dönebilirim. Ama herkesi dinledikten sonra beni dinlerseniz daha faydalı olacağını düşünüyorum. Bugüne kadar 28 Şubat süreci hakkında hiç konuşmadım. İlk kez konuşacağım ve çok önemli şeyler anlatacağım. Elimde bu konuda çok güçlü bir arşivim var. O nedenle siz diğerlerini dinleyin, ben ona göre konuşayım. Çünkü onların söyleyeceği herşeye verilecek bir cevabım var. Darbe komisyonunun kurulmasını çok önemsiyorum. Tarihe ışık tutacak bir çalışma yapacağınıza inanıyorum. Bu komisyona sizin başkan olmanızdan da çok memnun oldum.”

Baş, “O dönemde siyasetin doğal akışı içinde başbakanlık hakkınızdı ama verilmedi, transferler yaşandı. Siyaset doğasında işlemedi” deyince, Çiller gülerek, “Komisyona geldiğimde herşeyi konuşacağım” demekle yetindi. Baş’ın siyaseti bıraktıktan sonra neler yaptığına ilişkin sorusuna da Çiller, “Kız torunum var. Çok mutluyum ve çok huzurluyum. Torunumla çok iyi zaman geçiyorum, siyasetten sonra nefes aldım” yanıtını verdi. Eski başbakan Mesut Yılmaz ise komisyon toplantısına katılmayacağını, bu konuda bugüne kadar herşeyin konuşulduğunu, yeniden konuşmaya gerek olmadığını söyledi. Yılmaz, komisyonun sorularına yazılı cevap vermek istediğini de kaydetti. Yılmaz’ın bu talebine rağmen komisyon yine de resmi olarak Yılmaz’a davet yazısı yazacak. Her iki liderle ilgili randevular da TBMM tatilinden sonra ekim ayında gerçekleşecek.

(Yeşil Gazete)

AKP, kömürden daha kara parti…

AKP, kömürde eli yükseltti. Artık sadece yoksullara değil, zenginlere de kömür dağıtılacak…

Kömürün insan sağlığına oldukça zararlı bir ısınma aracı olduğu ve kömürlü termik santrallerin yüksek sera gazı salımı ile iklim değişikliğinin nedenleri arasında olduğu biliniyor.

Diğer taraftan, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, bundan aylar önce 2012’yi kömür yılı ilan etti. Ve Bakan Taner Yıldız, önceki gün, ciddi yatırımcılara herhangi bir bedeli olmadan 30 yıllığına kömür dağıtacağını açıkladı.

Kömür beni bambaşka hissettiriyor

Yıldız, Adana Tufanbeyli linyit kömür sahasında kurulacak 600 Megavat (MW) kapasiteli santral yapımı rödovans imza törenine katıldı. Burada  konuşan bakan, kömürün yerli yatırım olduğunu söyledi ve kömüre yapılacak yatırımdan aynı bir memnuniyet duyduğunu açıkladı.

Yıldız, “Ama çantacı diye tabir ettiğimiz, spekülatif davranışlarda bulunan yatırımcılar varsa onlara kömür 6 aylığına verilir, 6 ay sonra tekrar geri alınır. Ciddi yatırımcının 30 yıl yanındayız, ama manipule etmek isteyenlerin en fazla 6 ay süresi var, bu süreyi geçirmeyiz. Çünkü hem Türkiye’nin kaybedecek vakti yok hem de ciddi yatırımcıları oyalamamamız lazım” dedi.

Kömür bizi liberalleştirecek

Kömürde 17-18 bin Megavat civarında kurulu güce ulaşmayı hedeflediklerini kaydeden Yıldız, hem nükleer ve yenilenebilir kaynaklarla ilgili yatırımların devam edeceğini hem de yerli kömürün enerji üretiminde kullanılacağını vurguladı. Türkiye’de son 10 yılda birçok sektörde olduğu gibi enerji sektöründe de ciddi yatırımlar yapıldığını anlatan Yıldız, “Dünya büyüyor ama Türkiye dünyadan daha hızlı büyüyor. Türkiye büyüyor ama enerji sektörü daha hızlı büyümek zorunda ki serbestleşmeyi, liberalleşmeyi gerçekleştirmiş olalım” diye konuştu.

Servet Çetin Kasımpaşa’da

0

Fatih Terim’in üstünü çizdiği milli stoper, Kasımpaşa ile ön protokol imzaladı.

Günlerdir Eskişehirspor’u gündeminden düşmeyen Servet Çetin, yeni sezonda formasını giyeceği takımı belirledi.

Eskişehirspor’un yönetiminin ısrarla istediği futbolcunun yüksek maliyeti sebebiyle transferinin gerçekleşmediği öğrenildi. Süper Lig’in yeni takımı Kasımpaşa ile ön protokol imzalayan Servet’in önümüzdeki günlerde kendisini Kasımpaşalı yapan imzayı atması bekleniyor.

(Serkan Tunç – Ajansspor)

TSK, enkaza ulaşmak üzere

Genelkurmay Başkanlığı’ndan yapılan açıklamada, Suriye tarafından düşürülen uçaktan bazı malzeme ve parçalara ulaşıldığı duyuruldu.

Ancak arama kurtarma çalışmalarının devam ettiğini, 1260 metre derinde araştırma yapıldığı, buna karşın pilotlara ve uçağın enkazına henüz ulaşılamadığı açıklandı.

Genelkurmay Başkanlığı’ndan yapılan yazılı açıklama şöyle;

Beş askeri gemi, bir uçak ile arıyoruz

“22 Haziran 2012 tarihinde, Doğu Akdeniz’de, uluslararası hava sahasında, Suriye tarafından düşürülen Hv.K.K.lığımıza ait RF-4 uçağı ile temasın kesilmesini müteakip başlatılan arama kurtarma faaliyetleri, her gün beş askeri gemi/bot (1 fırkateyn, 1 hücümbot, 1 karakol gemisi, 2 sahil güvenlik botu) bir uçak (CN-235), dört arama kurtarma helikopteri ile devam ettirilmiştir. Ayrıca, Dz.K.K.lığına ait hidrografi gemisi, 26 Haziran 2012 tarihinden itibaren bölgede derin su araması faaliyetlerine başlamıştır.”

“Arama ve kurtarma faaliyetlerinin başlangıcından itibaren, olay bölgesi deniz unsurları tarafından 24 saat süre ile, hava unsurları tarafından gündüz süresi içerisinde sürekli olarak aranmıştır. Arama ve kurtarma çalışmaları esnasında pilotlarımıza ait bazı malzeme ile uçağa ait bazı parçalar bulunmuştur. Bugüne kadar 70×23 mil karelik bir alan taranmış, ancak pilotlarımıza ve uçağın enkazına henüz ulaşılamamıştır. Ortalama derinliği 1260 metre olan arama bölgesinde, hidrografi gemisinin dışında başka bir gemi bulunmasına dair çalışmalar Dışişleri Bakanlığı ve Milli Savunma Bakanlığı ile koordineli olarak sürdürülmektedir.”

“Numan Kurtulmuş AKP’ye katılacak”

Radikal Gazetesi, Numan Kurtulmuş ve Süleyman Soylu’nun AKP’ye katılacağını öne sürdü. Radikal’in haberi kulis söylentilerine dayanıyor. Numan Kurtulmuş söylentileri yalanladı, Süleyman Soylu’dan ise henüz ses yok…

Haberde göre, Kurtulmuş ve Soylu’nun partiye katılımları konusu, AKP’nin Pazartesi günü Erdoğan başkanlığında yapılan ve ağırlıklı gündemini Suriye ile yaşanan “jet krizi”nin oluşturduğu Merkez Yürütme Kurulu’nda (MYK) da gündeme geldi. Erdoğan’ın gündeme getirdiği bu iki isim konusunda MYK üyeleri arasında bölünme yaşandı. Çoğunluğun olumlu baktığı toplantıda, Kurtulmuş’un, 2007 milletvekili seçimlerindeki daveti geriye çevirdiği anımsatılarak itiraz edenler de oldu.

Radikal gazetesinin haberine, Hürriyet gazetesinde destek geldi. AKP kaynakları, Hürriyet’e, “Evet, Sayın Kurtulmuş ve Soylu’nun isimleri gündemimize geldi. Aramızda tartıştık, destek verenler de oldu, karşı çıkanlar da. Bizim kapımız, ilke ve değerlerimizi benimseyen, ölçülerimize uyan herkese açık, zaten sürekli katılımlarla büyüyoruz, kongrede de partimize yeni katılımlar olması kimse için sürpriz olmaz” derken, HSP İstanbul İl Başkanı Mehmet Bekaroğlu ise “Şu an bu konuda ne bizim tarafta niyet, ne de öbür taraftan bir teklif var, onun için bu olay şu an bizim için tümüyle spekülasyon. Bu iddialar gündeme geldiğinde konuyu Sayın Genel Başkana da sorduk, kendisi de spekülasyon olduğunu söyledi” dedi.

Kurtulmuş: Olmayan bir şey hakkında konuşacak değilim.

Ankara’da bulunan Numan Kurtulmuş, AKP’ye geçeceği iddiaları ile ilgili gazetecilerin sorularını yanıtladı. Kurtulmuş, “Bugün bende sabah gazetelerden okudum. AKP’nin içinde konuşulmuş bir konu. Bize intikal etmiş olan bir şey yok” diye konuştu.
Kurtulmuş, “Teklif gelirse düşünür müsünüz?” sorusunu ise “Olmayan birşey hakkında konuşacak değilim” şeklinde yanıtladı

Neyi unuttuk hatırla

Hayat nedir? Bu soru sıradan bir soru değildir. Çünkü bu sorunun cevabı aynı zamanda insan yaşama müdahale edebilir mi, buna yetkisi var mı soruları ile yakından irtibatlıdır. Eğer Hayat bir armağandır şeklinde bir cevap veriyorsanız o zaman insanın da dünyaya müdahale etme, yaşam zincirini bozmak gibi bir hak ve yetkisinin de olamayacağı şeklindeki saptama kendiliğinden doğru bir etik cevap olacaktır. Yok hayat bir armağan değil ise o zaman da yaşam üzerinde her tür tasarruf bir hak olarak görülür.

Kürtaj tartışmaları dolu dizgin sürüp giderken Yeşillerden bu konuda benim bedenim benim kararımın ötesinde bir şey çıkmamış olması Yeşillerin hayata ekoloji penceresindeb bakma noktasında ne denli eksik kaldığını, hani neredeyse eğer İklim Değişimi meselesi de olmasa ekoloji konusunun gündemimizden tamamı ile düştüğü söylenebilir. Yeşiller arasında derin ekolojist eko feminist gibi farklı ekoloji anlayışlarını savunanlar olmayınca ya da sesleri sol yeşil tahayyülün baskınlığı nedeniyle kısık kaldığından ekoloji meselesi de bilimsel bir tahayyül ya da çevre olgusu olmanın dışına çıkamadı.

Oysa kürtaj meselesi basabayağı etik bir tartışmaydı ve ekolojist bir bakışa da gollük paslar atıp duruyordu. Çünkü  kürtaj meselesi eninde sonunda bizzat hayatın ne olduğu ve onun üzerinde tasarruf hakkımızın olup olmadığı ya da ne kadar ne düzeyde olduğu/olacaksa da ne kadar ve ne düzeyde olacağı meselesinden asla ayrı düşünülemez. Ha keza iklim değişimi tartışmaları da , su  meselesi de, GDO meselesi de dahası boğaza yapılacak üçüncü köprü meselesi de bu soru ve onunla bağlantılı bir sorudur.

İnsan insan olarak ontolojik tartışmalardan ve dolayısıyla da varlığın neliğine ilişkin sorulardan kaçamaz, tam da bu yüzden İntiharın felsefi bir mesele olduğunu söyleyen Camus çok haklıdır. Ölüm ve hayat anlam ve değer tartışmasından hiçbir biçimde bağımsız değildir.

Peki biz Yeşiller; İklim Değişiminden, Su ve Toprak meselesine, çevre kirliliği olarak adlandırılan konularda ne kadar ekolojist bir tavır içindeyiz, mesela İklim  Değişimi ile ilgili tartışmalarda kamuoyu önünde İklim Değişiminin  asıl kurbanlarının bitki ve hayvanlar olduğunu, biz Yeşillerin de bu meseleye onların yanında saf tutan bir tavır ile baktığını net olarak ifade ettik mi? Oysaki bu tartışma fena halde insan odaklı bir tartışma, İklim Değişiminin uygarlığın sonunu getireceği vb söylemlerin odağında insan yer alıyor. Ve hiç kimse yersiz yurtsuz kalma durumunda olan kutup ayıları, foklar, morslar, penguenler vb için kaygı duyduğundan İklim Değişimini yavaşlatmaktan söz etmiyor. Tundra Tilkilerini hatırlayanınız var mı ya da tundralara özgü bitki örtüsünü? 1 derecelik ısınma uygarlığımızı çok etkilemez ama bir çok hayvan ve bitki türünün, bakteri ya da virüs türünün sonunu getirir. Denizlerdeki ısınma bir çok canlı türü için ciddi bir tehdit anlamına geliyor.
İklim değişimi ile ilgili çizilen senaryolarda en çok korku nedenlerinden biri olan susuz kalmak tehlikesinin en büyük anlamının yeri yurdu ,yuvası ırmak olan bir çok canlı türünün susuzluk nedeni ile ölmesi demek olduğunu hatırlıyor muyuz? Böyle bir şey aklımıza geliyor mu?

Oysaki dünya üzerindeki doğal süreçlerdeki bozulma kaynaklı olan ekolojik sorunların yaratıcısı insan türü. Mesela tarım ve evcilleştirme ile doğaya müdahale ederken bir takım canlı türlerini kendimize göre uyarladığımızı hiç düşündük mü? Ya da çiftçi için baş belası anlamına gelen yabani otların da o toprağı en az buğdaylar kadar yurt edinme hakkı olduğunu söyleme cesaretini gösterecek bir baba ya da ana yiğit/yiğide var mı?

Kürtaj esnasında gündeme gelen nüfusun azlığı çokluğu meselesinin diğer canlılara bakan yüzünü hiç düşünebildik mi? İnsan sayısının çoğalması ve yayılması nedeni ile bir çok canlı türünün insanlarca öldürülmesinin hak ya da reva mı olduğunu hiç sorduk mu? Oysaki kaplanlar niye durup dururken insana saldırsın ki, ya da beyaz köpekbalığı için etimizin çok da lezzetli bulunmadığını biliyor muyuz, hindistanda en çok ölüm nedenleri arasında yer alan kobra kaynaklı yılan ısırmalarının asıl nedeninin biz insanların onların yuvasına tecavüzümüz olduğunu düşündük mü?

Soruları ve saptamaları uzatmak mümkün. Kürtaj meselesi de aynı insan merkezci bakıştan muzdarip ve yine aynı soru ile malul hayat nedir ve hayatın doğasına müdahaleye hakkımız var mı?

Yeşiliğimiz Nereye Gitti?

Bu konuda meseleye bu yerden yaklaşan bir yeşil gördünüz mü? Yeşiller tersine meseleye tamamı ile Anne üzerinden bakarak Kürtajı hak sayanlarla aynı safta yer aldı? O zaman tutarlı olalım ve kürkü için anne karnından alınan kuzular için de safımızı kuzuyu alandan yana kuralım. Çünkü bu ikisi arasında fark yok. Cenin ya da embriyonun yaşama hakkı ile bir kedi yavrusunun yaşama hakkı arasında mahiyet noktasında bir fark bulunmaz. Eğer hayat armağansa ve hâlâ sırrına tam olarak vukufiyet gösteremediğimiz bir mucize ise o zaman o hayata son vermek olası değildir. Bir köpeğin yaşama hakkına müdahale etmek, bir morsun yaşama hakkını savunmnak, kardelenler için mücadele etmekle bir cenin için mücadele etmek noktasında hayata ekolojinin penceresinden bakıyorsanız hiç bir fark yoktur.

Hayatın bir anlamı var mıdır? Hayat değerli midir? Bu sorulara verilecek yanıtlar safınızı Descartesten mi yoksa Oturan Boğa’dan yana mı kuracağınızı belli eder. Eğer Oturan Boğa iseniz toprak sizin anneniz, ırmaklar kızkardeşinizdir ve insan, hayvan, bitki, toprak ve hatta kaya aynı ailenin bireylerdir. Tıpkı yaratılanları ev ahalisi olarak tanımlayan İslam peygamberi gibi. Ve ne ilginçtir ki Ekolojide eko sistem kavramı ile aynı şeyi söyler. Güneş, toprak, hava, bitki, hayvan, bakteri, su bunların tümü aynı sistemde yer alır. Hatta sistem teorisinin kökeninde bulunan Kuantum fiziği açısından canlı ile cansız arasındaki sınır da epeyi muğlaktır.

John Hopkins Üniversitesinde bir gelişim psikologu olan Janet DiPietro’da rahmin bir ekosistem olduğunu söylemiş. Bebek ve anne arasındaki ilişkideki simbiyotik yani ortak yaşar boyuta da dikkat çekmiş bu şekilde.  Hamilelik süresince bebek rahim kanalı ile anneye bir şeyler verirken, rahimden de anneden bir şeyler alıyor. Yani bir karşılıklı beslenme, ilişki durumu söz konusu. İşte yaşamın anlamı meselesi ve hamileliğin mucizesi üzerine sözler söylenecek bir nokta. Hamileliğin mucizesi lafzını bilinçli kullanıyorum. Çünkü bebeğin oluşması son derece kırılgan şartlara bağlı, bir şeylerin fazla ya da eksik olması halinde bebek oluşmuyor. Tüm şartlar optimal yani en uygun durumda olmalı. Bu optimallik bilimsel akılla çözebileceğimiz bir olgu değil. Bu ancak bilgelikle anlaşılabilecek daha doğrusu kavranacak bir şey. Rasyonel ya da gidimli akıl ile anlaşılması zor bir durum.

Hayat Bir Mucize

Doğa da aynı. Doğada hayatın oluşması hala çözemediğimiz bir takım uygun şartlara bağlı. Mesela hayat için olmazsa olmaz olan atmosferin oluşması için dünyanın ancak şu anki konumunda olması gerekiyor. Ne bir milim fazla, ne bir milim eksik. Çünkü eksik ya da fazla olması halinde atmosfer oluşmuyor. Milyonlarca yıllık evrim gibi bir açıklama açıkçası pek de ikna edici değil. Bunu ancak olağanüstülük ile izah edebiliriz kanımca.

Kısacası hayat nerden bakarsak bakalım bize verilen bir armağan ve biz bu armağana karşu hala egoistiçe bir tutum ile yaklaşıyoruz. Öyle ben merkezciziyiz ki hayatı kendimizden ibaret sayarak hayat hakkında karar verebilme cürretini gösterebiliyoruz. Cürret dedim ancak haddini aşan bir zihin; hayat gibi son derece karmaşık ve ancak kıyasla anlayabilecek akıl gibi bir yeti ile karar verebilme gücünü kendinde görebilir.

Hayat aklın penceresinden baktığımızda ancak bir tesadüf olabilir. Oysa bilgelik bize hayatın bir armağan olduğunu, mucizevi bir şey olduğunu söyler. Ekolojik bilgeliğin hayat karşısında derin bir huşu ile ifade edeceğimiz saygısının kaynağı da budur.

Kürtaj meselesinde de bakışımız ne bilgece, ne de ekolojik olabildi. Feminizmin rasyonel faydacı akıl anlayışının anne ile çocuk arasındaki ilişkiyi bir ayrılık ilişkisi olarak tanımlayan ve çocuk hilafına anneye Özne olma hakkı tanıyan son derece ben merkezci hatta solipist denecek bir bakış ile diyalektik ya da diyalojik olmayan, anlam ve değeri yok sayan insan merkezci bakış açısını benimsedik. Elbette bir insanın kendi hayatı ile ilgili muktedir olma hakkı yok sayılamaz, ancak hayat üzerine feminist cenahtan gelen söylem biçimi öylesine dehşete düşürecek kadar kartezyen bir bakış açısı taşıyordu ki embriyoya bir hayat değil, bir canlı hücre değil vücuttan kovulması gereken bir nesne gibi bakan araçsal akılcılığı bir ekolojist olarak benim kanımı dondurdu.

O an dedim ki eko-feministler olsaydı, dişi merkezcil bir bakışla anne ile bebek arasındaki ilişkiyi anlam değer bağlamı ile vücudu büyük bütün olarak doğanın bir parçası sayan, simbiyosisci bir bakış açısı geliştiren başka türlü bir akıl biçimini devreye sokar bu tartışmaların bu denli sığ sularda gitmek yerine hayvan hakları ile olan yakın bağına da dikkat çekerek derinleşmesine katkıda bulunur, ikili kutuplara dayalı eril zihin yerine dişil zihnin kuşatıcı, diyalojik ve diyalektik bakışı ile anne ile bebeği birbirinden ayırmadan, Özneye içkin bir bakış yerine anlama dayanan bilgece bir kavrayışı ortaya koyarak muhafazakârların kalesine gol üzerine gol yağdırırdı.

Derin ekolojiye dayalı bir yeşil hareket olsa HES tartışmalarına suyun akışına gem vurmak, onun doğasına aykırı bir iş yapmak hakkını nereden alıyoruz diyerek başka türlü bir tartışmaya alan açmış olurdu ve ardından muhafazakar hükümete sen müslüman olda öyle konuşalım der di. Ve böylece toplumun anlam dünyasına herşeyin sadece faydadan ibaret olmadığını anlatarak farklı bir düşünmeye de kapı aralardı.

Ama olmadı, bu topraklarda ekolojik bir bilgeliğe dayanan, üstelik bunu tasavvuf ile de irtibatlandırarak bu derin ekolojik bakışı yerli bir tasavvurla bütünleştirecek bir yeşil anlayış büyüyemiyor. Çünkü Kemalizm öyle bir nüfuz etmişki zihinlerimize başka türlü düşünme olanağını yakalayamıyoruz. Solun güçlü entelektüel cazibesi bizim düşünsel derinlik kazanmamaızı engelliyor.

Umarım Yeşiller EDP birleşmesi başka türlü bir sol ekolojinin de olabileceğini, sol ile bilgelik arasındaki derin bağı da kavrayacak bir biçimde anlam genişlemesi kazanmış bir birleşme olur da bu topraklar hiç tanımadığı bir sol kavrayış ile buluşur.

 

Dilaver Demirağ

 

@Allahcc gitti, @tanricc geldi

Geçtiğimiz günlerde yaptığımız bir özel haberde, Twitter’da yüzbinlerce takipçisi olan @allahcc rumuzlu hesaba “dine hakaret” nedeniyle dava açıldığı ve hesabın bu nedenle 1 ayı aşkın süredir kullanılmadığı iddialarına yer vermiştik.

Bugün Twitter’a düşen bir mesaj, bahsettiğimiz haberde yer verdiğimiz iddiaları doğrular nitelikte. Twitter’da @tanricc rumuzuyla açılan hesaptan gönderilen tvitte “bazı yasal sıkıntılar sebebiyle artık yolumuza bu hesaptan devam ediyoruz. bilenler bilmeyenlere söylesin.” dendi. Bu, hesabın gönderdiği ilk ve an itibariyle tek tvit.

Öte yandan, @tanricc hesabını açanların @allahcc hesabını yönetenlerle aynı kişiler olup olmadığı konusunda bir bilgi yok.

Şu ana dek tek gönderim yapmış olan @tanricc hesabının an itibariyle 3.000’e yakın takipçisi var.

(Yeşil Gazete)

Bir ülkenin saygınlığı – Ahmet İnam

Suriye’nin uçağımızı düşürmesi, ülkemizin saygınlığına bir meydan okuma mıdır? Bir ülkenin saygınlığı, kendisine sataşanlara verdiği yanıtlarla mı belli olur? Örneğin İsrail, kendisine yapılan saldırılara misliyle cevap verdiği için mi saygın bir devlet oluyor? Örneğin Amerika’nın ‘saygınlığı’ ekonomik ve askeri gücüne mi dayanıyor? Burada saygınlıkla saldırılamazlık ayırımı yapmak gerekiyor. Ülkemiz saldırılamaz bir ülke olduğunu elbette gösterecek. Göstermeli. Ama saygınlık farklı bir şey.
Nedir bir ülkenin saygınlığı? Soruyu bir ahlak sorusu olarak ele alabilir miyiz? Bir deneyelim.
Uluslararası ilişkilerin bireyler arasındaki ilişkilerde olduğu gibi bir ahlakı olabilir mi? Bu soruyla yıllardan beri uğraşır dururum. Uluslararası ilişkiler  konusunda çalışan uzmanlar biraz küçümseyici bir tavırla bakarlar soruma. Devletlerarasında antlaşmalara dayalı ‘hukuk’ vardır. Hukukun sık sık zorlandığı yerlerde güç kavgası söz konusudur. Ekonomik ve askeri gücünüz yerindeyse, sizden bu açılardan güçsüz diğer devletlere bir tehdit oluşturabilirsiniz. Devletler arasında farklı bir ince zekayla yürütülen, adına ‘uluslararası politika’ denilen hayatta kalma, sözünü geçirme mücadelesi vardır. Uluslararası alanda itibarımız ahlak ölçütleriyle değil de ekonomik ve askeri gücümüzle, yürütebildiğimiz ‘dış politika’ ile belirlenir.
Burada ‘ahlak’tan anladığım, bireysel anlamda toplumdaki bireylerin, uluslararası anlamda ise devletlerin bir arada yaşamasını sağlayan kurallar, değerler bütünlüğüdür.
Kimi zaman görünüşteki bu iki ‘ahlak’ çakışır. Bir örnekle anlatayım. Bir mahalle düşünelim. Orada sokak egemenliğini sağlamaya çalışan kabadayılar olsun. Gücü elinde tutma savaşında en iyi dövüşen, sözünü diğer kabadayılara geçirebilen saygınlığını kazanır. En itibarlı kişi olur. Mahalleye bir anlamda, kavgalar dövüşler olsa da, bir ‘düzen’ gelir. Bir arada yaşamanın kuralları oluşur. Güce dayalı bir ‘ahlak’ meydana gelir.
Böyle bir egemene karşı bir saldırıda bulunulursa ne olur? Egemen iktidarını sürdürebilmek için sataşana ya da saldırana haddini bildirmek durumundadır. Yoksa gücünü sürdüremez. ‘İtibarı’ yok olur.
Benzeri bir durum uluslararası ilişkilerde de söz konusu değil midir? Bir ülkenin ‘saygınlığı’, güçlü bir orduyu elinde bulunduracak ekonomik bir saygınlıkla sağlanmıyor mu?
Burada korkuya, tehdide dayalı bir ‘ahlak’ söz konusu değil midir? O güçlü ülkenin, örneğin ABD’nin ülkelerin yönetimlerine karışma, halklarına eziyet etme gücünü, dünya büyük ölçüde meşru görmüyor mu? 11 Eylül olayları sonrası olup bitenlerde bunu görmedik mi? 
Korkuya, tehdide dayalı bir düzen olabilir mi? Olabilirse bu düzenin adı ahlak düzeni olabilir mi? Ahlakın olmadığı yerde saygınlık olabilir mi?
Saygınlık, karşısında sindiğimiz, tir tir titrediğimiz, eleştirmeye, söz söylemeye, çatmaya, çatışmaya korktuğumuz, tek bir insan olsun, topluluk, toplum, devlet olsun, bir gücün özelliği midir?
Bir birey, bir toplulukta hakarete uğrayarak küçük düşürüldü diyelim. Şimdi bu kişi saygınlığını korumak için hakaret edene haddini bildirmeli midir? Bildirecekse bunu nasıl yapacaktır? Herkesin gözü önünde saygınlığı zedelenmiş biri ne yaparsa tekrar saygınlığını kazanabilir?
Sorunun yanıtı içinde yaşanılan durumu iyi değerlendirmekle olanaklıdır.
Saygınlık bir değerdir. Bu değeri nasıl anlayıp, yaşadığımızdır önemli olan.
Suriye sorununa gelelim. Suriye’nin canını yakarak yitirdiğimizi düşündüğümüz itibarımızı kazanmış olur muyuz? Şu mudur itibar: Bana sataşırsan sonun kötü olur? Suriye korkup, geri çekilerek Türkiye’ye çatmak doğru değilmiş dediğinde mi itibarımız yerine gelecek?
Siz saygın ülkesiniz, sizden herkes korkacak. Kimse size ilişmeyecek. Bu mudur saygınlık?
Saygınlık öncelikle bağımsızlık, özerk bir yönetim gerektirmez mi? Siyasi açıdan, ekonomik ilişkilerinizde başka ülkelere bağımlı iseniz nasıl saygın olacaksınız?
Kendi içinizde, kendi halkınızın bir bölümüne haksızlık yapıyorsanız, medyaya baskı uyguluyor, adaleti tam sağlayamıyor, muhalif seslere tahammül edemiyorsanız nasıl saygın bir ülke olacaksınız? Neden diğer ülkeler sizi saysın ki? Hangi değerleri yaşıyor halkınız? Dünyaya sanatta, teknolojide, bilimde, düşüncede, sporda ne gibi katkılarınız oluyor, sağladığınız başarılarla.
Tarihimizdeki zenginliği, hikmet derinliğimizi yeterince gün ışığına çıkarıp, onları evrensel boyutlarda dünya kültürüne katmadıkça, manevi saygınlığımızı, dünyanın manevi hayatının bir parçası kılmayı başaramadıkça nasıl olacak da yalnızca ‘bize kimse çatamaz’ görüntüsünü edinerek saygınlık sağlayabildiğimizi düşüneceğiz? Geçici, günlük siyasi çekişmelere bağlı, başkalarını korkutarak, onların canını yakarak kazanabileceğimizi düşündüğümüz saygınlığın, dünya tarihine saygınlık olarak geçebileceğini düşünmek istemiyorum.

Ahmet İnam – Akşam