Röportaj

Kutluğ Ataman: “Türkiye’de postmodern bir devrim yaşıyoruz”

Kutluğ Ataman

Kutluğ Ataman

Kutluğ Ataman, eserleriyle ve fikirleriyle sınırları aşan, ‘leğen’e benzettiği Türkiye’ye dışarıdan da bakabilmeyi başarabilen bir sanatçı ve yönetmen. Aldığı ödüllerle, dünya çapında tanınırlığı ve saygınlığıyla kendini çoktan kanıtlamış biri. Bugünlerde Erzincan’da çekmeyi planladığı ‘Güneye Bakan Duvar’ isimli yeni sinema filmi projesinin hazırlıklarıyla uğraşan Ataman ile İstanbul’da bir söyleşi gerçekleştirdik. Filmleri ve kendi deyimiyle ‘yeni dönem’ine dair, Türkiye’deki sanat ortamı ve elbette siyaset üzerine söyleştik. AKP’nin giderek otoriterleşen politikalarını eleştiren Ataman’la EDP-Yeşiller buluşmasını da konuştuk.

Sanat çalışmalarınızda, özellikle filmlerinizde toplumsal cinsiyet, cinsellik ya da ulus üzerinden kurgulanan kimlikler ve bu kimliklerin temsili meselesi önemli bir yer tutuyor. Hazırlıklarına başladığınız yeni filminiz biraz daha farklı olacak sanırım?

Evet, ben biraz farklı bir insana dönüştüm herhalde. Birincisi, bugüne kadar politik doğrular, kimlik meseleleri üzerine konuşmadım.  Böyle algılanmış olabilir, ama ben gerek sanat işlerimde gerekse sinemada daha çok kimlik dediğimiz şeyi nasıl inşa ettiğimiz üzerine teknik olarak baktım.  Ama bu benim için artık kendini tamamladı, söylemem gereken şeyleri söyledim ve bunlar üzerine halen başkalarının yapması gereken işler, vermeleri gereken cevaplar var. Bunun dışında benim sanatımda her zaman diyalog olmak zorunda. Benim yaptıklarım üzerine cevaplar oluştukça ben de onlara cevap vererek üretimlerimi yaptım. Bazen sanat çalışmalarımla sinemayı karıştırdığım da olmuştur. Küba böyle bir iştir, cevaben ortaya çıkmıştır. Veya Mezopomtamya Dramaturjileri de cevaben yaptığım bir şeydir. Arap uyanışına dair, ya da liberalizmin Ortadoğu’daki yeni inşaatı üzerinedir. Sanatçının nihayeten mesaj vermek gibi bir işinin olduğuna inanmıyorum.

Sanatçı mesaj vermek yerine ne yapabilir?

En fazla düşünmeye, başka türlü bakmaya davet edebilirim. Kişisel olarak, olduğum yerde durmayı seven bir insan değilim. Türkiye’yi hep bir leğene benzetiyorum, büyük bir okyanus var ve Türkiye bu okyanusun özellikle sanat alanında kendi sınırlarını aşabilmiş değil. Aydınıyla, Cihangir’iyle hâlâ o kadar ki kapalı ki Türkiye… Bir taraftan oturuyorsun kapitalizmi, liberalizmi vs. eleştiriyorsun, ama onlar küreselleşmişler ve sen bunu Cihangir’in limitleri içerisinde eleştiriyorsun. Bu yalana inandığın gibi başkalarına da buna inanmadıkları için sinirleniyorsun. Ben o kandırmaca içerisinde olmadım. Şimdiye kadar sanat dünyasında yaratmış olduğum 35 kadar film, ya da sinema dünyasında yaratmış olduğum 4 tane filmi bırak, bir tanesiyle ömrü boyunca yönetmenim diye dolaşanlar var, ben öyle birisi olamadım. Çünkü o leğenin dışına çok erken yaşta çıktığım için o leğene de ait değilim. Sonuçta bana hücum etmek istedikleri vakit ‘kimliksiz’ ya da ‘yabancı’ derler. Çok ciddiye almıyorum açıkçası. Benim için yeni bir dönem açıldı artık.

Nasıl bir yeni dönem bu?

Sanatçı kimliğimden artık sıkıldım. Çünkü ben sanat yaparken zorlanıyorum Türkiye’de. Her önüne gelen fabrikatörün ya da fabrikanın saçma sapan da olsa bir sanat koleksiyonu var. Her açtığın dergide bir sanat sayfası var. Her gün yeni bir sanat sergisi açılıyor. O kadar saçma bir hale geldi ki en son slayt şovlarla filan Leonardo sergisini sözde İstanbul’a getirdiler. Ben bu kandırmacanın bir parçası olmak istemiyorum, ben burada kendimi kirletmeden olunabilecek kadar oldum.

Piyasaya dönük işler de yaptınız…

Piyasaya da bulaşmışımdır, tabii ki. Ama çok çok negatif bir tablo da çizmiş olmayalım, olumlu şeyler de oluyor. Örneğin Bienal’in gelmiş olduğu durum, bir Arter diye kurumun varlığı, Garanti’nin şimdilik bir araştırma mekanı olarak ortaya çıkmış olması, İstanbul Modern’in eskiye nazaran düzgün yürüyor olması…

Başka nelerden söz edebilirsiniz olumlu sayılabilecek?

İstanbul Film Festivali’nin ‘Köprüde Buluşmalar’ bölümünde artık sadece sergileme değil bir üretim yeri haline gelmesi. Yine şimdi Adana Film Festivali’nde bir market çalışması var. Kültür Bakanlığı’nın en son yeni yasalarla telif haklarını düzenleme altına alma girişimi var. Yeni seslerin, yeni yönetmenlerin ortaya çıkması, bunların hepsi olumlu gelişmeler tabii.

Yeni filminiz için Erzincan’ı seçtiniz… Neden Erzincan?

Beni bir yerlerde bir şeyler yapılması zor ise heyecanlandırıyor. Benim tarihçem zaten bunu gösteriyor. İstanbul, Ankara, İzmir üçgeninin dışındayım. Belki biraz leğen büyüdü ama, artık bu da bana gerçek gelmiyor. Yapılan işin benim gerçeklik duygumu harekete geçirmesi gerekiyor, o yüzden şu anda Erzincan’a odaklanmış durumdayım, oradaki insanlar bana daha gerçek geliyor. Orada yazılmamış bir durum var, oraya müdahale etmek daha gerçek geliyor. Ve tabii orayla ilişkim ‘İstanbul’dan bir aydın geldi’ biçiminde değil… Genelde biliyorsun öyle yapıyorlar. Otobüslere binip Mardin, Diyarbakır’a gidiyorlar. Bütün bunları reddederek oradaki insanlarla beraber, oranın iç dinamiklerini anlamaya çalışarak bir şeyler ortaya çıkarmam gerekiyor. Bunu hayata geçirmek yeni, büyük bir proje ve beni çok heyecanlandırıyor. Bunun değişimiyle uğraşıyordum son üç yıldır.

Prodüksiyon şirketi çalışmanız da bu sürecin bir parçası zaten, değil mi?

Tabii, Saatleri Ayarlama Enstitüsü markası altında yapıyordum bir süredir sanat çalışmalarımı. Şu anda bu şirket değil, ama şirkete dönüşecek. Küçük bir ekibiz şu anda ama yine bu coğrafyadan geniş kitlelere seslenen filmler yapacağız. Sanat çalışmalarımı bitireceğim diye bir şey yok, ama o eski aktivite içerisinde olmayı düşünmüyorum açıkçası. Fazlasıyla vaktimi aldığı gibi sıkılıyordum ve aynı şeyleri yaptığımı hissediyordum. Biraz daha zor bir hayatımın olması beni mutlu ediyor.

Siz kimliklerin inşası ya da temsili tartışmasını kendi çalışmalarınız açısından tamamladığınızı düşünüyorsunuz, ama Türkiye’de hala tartışılmaya ihtiyaç yok mu? Queer’in bile henüz çok yeni sayılabilecek bir tarihi var.

Her şeyde olduğu gibi bu noktada da iki ayrı Türkiye olduğunu düşünebiliriz. Cumhuriyetçi formatlanmanın devamı olan mesele hâlâ devam ediyor, kültür ve sanata da tüm bunların yansımaları oluyor. Queer teoriye baktığımız zaman bile, bunlar Batı’daki birtakım tartışmaların Türkçe çevirileri şeklinde geliyorlar. Ama gerçek anlamda bunları üretip ve aynı metodolojiyle sen Van’a, Trabzon’a gidebiliyor musun? Ve oradan kendine has metinler, çalışmalar üretebiliyor musun o mesele. Üretemiyorsan, bir takım yanlış çevirilerle bunu devam ettiriyorsun.  Ama eninde sonunda bakıyorsun, hepsi birden AKP denilince ulusalcı kesilebiliyor. Düşünmeyen aydınlar var bu ülkede…

Sizin çok sık sözünü ettiğiniz bir şey  ‘Kemalist formatlanma’. AKP’nin son dönem politikalarını değerlendirirken bu sözü kullanmak faydalı olur mu?

Öyle bir deformasyona uğradığı konusunda aşağı yukarı son bir yıldır ciddi eleştiriler var ve bunu da dikkatli izlemek konusunda katılıyorum. Sonuçta formatlanma lafını çok iyi anlamak gerekiyor. Bu laf bize bilgisayar teknolojisinden gelmiş. Bir hard diski formatladığınız zaman içerisine bilgiyi nasıl aldığı ve bu bilgiyi sonradan dışarıya nasıl verdiğiyle alakalı bir şey. Eğer hard diski siz bir sisteme göre formatlamışsanız ona istediğiniz kadar bilgi, ‘aydınlık’ yükleyin, onun üzerine yazamazsınız, ‘uyumlu değil’ uyarısı çıkar. Bu anlamda AKP’nin iktidarının ilk döneminde Türkiye’deki yara artık o kadar cerahatlerle doluydu ki, AKP artık o formatlamaya rağmen yapılması gereken müdahaleleri doğru bir şekilde yaptı, bu yüzden de desteklenmesi gerekiyordu. Bugün ortaya çıkan duruma baktığınız vakit 2007-2008 yılında bile muhtıra, darbenin konuşuluyor olduğunu artık yapanların ağzından dinliyorsunuz. Hâlâ böyle bir ülkede referandumda hayır/boykot diyebiliyorsanız ve hâlâ bugün bu savunuluyorsa o formatlama başarılı olmuş demektir. Bu formatlama tabii toplumdaki herkes için geçerli, benim için de, senin için de, AKP için de geçerli. Her şeye rağmen ben AKP’nin iyi bir performans verdiğini düşünenlerdenim. Bunu söylediğim zaman bazı insanları sinirlendirdiğimi biliyorum. Tabii ki benim kişisel olarak ideallerim ile AKP’nin idealleri örtüşmez ve hiçbir zaman örtüşmedi. Ama ben aynı zamanda pragmatik bir insanım. Alternatifi doğru olanı söyleyip eleştirmektir. Direnilmesi gereken yerlerde direnmektir. Sonuçta cerahatlar içerisinde yüzen bir hastadan söz ediyorduk. Tamamıyla demokratik bir ortam beklemek yerine hastanın zamanla iyileşmesini beklemek lazım.

İktidara yakın isimlerden biri daha geçen gün “partileşen ordular, ordulaşan partiler” başlıklı bir yazı yazdı. Hilmi  Özkök’ün verdiği ifadelerden yola çıkarak ordunun geçtiğimiz dönem partileştiğini belirtirken, hükümeti son dönemde ordulaşma eğilimine karşı uyarıyordu. Siz daha ehven-i şer bakıyorsunuz, bunun nedeni AKP’ye gerçek bir alternatifin olmaması mı?

İyimserim, evet. Aslında Türkiye’nin limitli bir kesimi için demokrasi her zaman vardı. Ben bu ülkenin idaresine şu veya bu şekilde katkıda bulunmuş bir aileden, elit bir kesimden geldiğim için benim için demokrasi her zaman vardı. Türkiye’de bir elit sınıf vardı. AKP bunu dağıtmak için geldi. Bu özgürlük sadece Nişantaşı’nda kalmasın, sadece belli bir kesim kullanmasın istedi. Her şeyden önce Anadolu Kaplanlarının ortaya çıkmasına baktığında bunu görürsün. AKP’yle birlikte Türkiye’de ekonomik, sosyal bir postmodern devrim yaşıyoruz.

Yeni mağduriyetler de ortaya çıkıyor…

Herkes çok zengin oluyor, çok mutlu yaşıyor demiyorum. Mutlaka yeni zenginlikler ortaya çıktığı gibi yeni sefaletler de ortaya çıkıyor. Bundan eminim. Eskiden bizim oligarşi dediğimiz şey bugün biraz daha Türkiye sathına yayılmaya başladı. Bu yayılma süreci içerisinde bu kadar bile göreceli demokrasi varsa ben bunun bile aslında bir kazanım olduğunu düşünüyorum. Bu kadar hızlı bir patlama aslında genelde dünyaya baktığında daha otoriter hükümetleri gerektiriyor. Örneğin Rusya, Amerika…

Demokrasi ve özgürlükler açısından bakıldığında son dönemde AKP’nin politikalarının ilk döneminden çok daha farklı olması, otoriter bir çizgiye hapsolması bu yüzden mi?

Evet, işte demin söylediğim durumla alakalı. Paranın el değiştirmesiyle ve yönetimde o kesimin söz hakkını almasıyla birlikte ne olmasını bekliyoruz? Çok fazla şeyi çok hızlı beklediğimizi düşünüyorum. Bu şu anlama gelmiyor, başımıza bu iktidar geldi ve çekelim, böyle değil. Gene doğru bildiklerimizi, doğru gördüklerimizi savunmaya devam etmeliyiz ve edeceğiz.

2002’de Genç Bakış programında R. Tayyip Erdoğan “Eşcinsel hakları yasal güvence altına alınmalı” demişti. Anayasa yapım sürecinde bunun gerçekleşmesi zor görünüyor.

O zaman bizlerin oylarını toplaması gerektiğini biliyordu, şimdi buna ihtiyacı olmadığını gördü ve bunu söylemiyor. Bu bir siyasetçi tavrı… Pragmatik davranıyor. Eskiden böyle söylemişti, şimdi bir şey yapmıyor. Bu konuda haklı olabilirsin. Ama eskiden telaffuz dahi edilmiyordu. Ecevit mi, Çiller mi, Demirel mi, Özal mı telaffuz etti? Bir taraftan da İdris Naim Şahin çıkıyor, başka bir seyircinin önünde başka türlü konuşuyor. Bu sadece şunu gösteriyor: AKP diye monolitik bir durum yok. Bugün EDP  Yeşiller ile birleşip yeni bir şey yapmaya çalışıyor mesela, AKP de HAS Parti’yi içlerine aldı. Orada da bir arayış var.

Pragmatizm bütünüyle kötü olmayabilir, ama ilkesel bir zemin üzerinden yükselen bir siyaset olmadıkça bu ülkede kendimizi mutsuz, güvensiz hissetmeye devam etmeyecek miyiz?

E tabii. Geçen gün Erdoğan kürtaj meselesinde “Tabii ki kürtaja karşı olduğumuzu söyleyeceğiz, biz muhafazakâr bir partiyiz” diyordu. Bu da bana çok komik geldi,  evet ne bekliyorduk?  Aslında bu durum bir yanıyla o kadar vahim ki… Adam aslında şunu söylüyordu, kardeşim sen de çık karşıma, bir muhalefet olabil. AKP hâlihazırda hem muhalefeti hem iktidarı oynamak zorunda olduğunu görüyor. Sahaya çıktığında karşısında takım göremiyor, karşısındaki takım hala aynı CHP. AKP’nin karşısına çıkabilecek demokrat bir seçenek henüz yok. Yeşiller ve EDP birleştikleri vakit bu anlamda heyecan verici olabilir.

EDP ve Yeşiller birlikteliği sürecinde ‘yeni siyaset’ bir ihtiyaç olarak vurgulanıyor. Sizce nasıl yeni bir siyaset?

Türkiye’de yeni siyaset ya da yeni bir şey dediğimiz zaman, insanlar hep bir masanın etrafında buluşuyorlar ve ideallerden bahsediyorlar. Kaçınılmaz olarak bu hayatla örtüşmüyor. Ben bir dükkân açayım ve ondan sonra ne iş yapacağıma karar vereyim, terlik de çorba satarım, cd de üretirim, film prodüksiyonu da yaparım, bu böyle olmaz… Türkiye’de nasıl bir siyasi talep var, buna bakmalıyız. AKP bu talebi karşılayamıyorsa senin ilkelerine uyuştuğu sürece o siyasi talebi karşılamaya çalışırsın. AKP bunu götürmeye çalışıyordu ama demin de sözünü ettiğimiz zorlanmalar ortaya çıkıyor. İdris Naim Şahin ortaya çıkıyor. Şu an Kürt sorununun çözümü konusunda başka bir sürece girildiği için mutlaka daha da bir sertleşme döneminden geçeceğiz. Çünkü masaya oturulmadan önce her iki taraf da gücünü göstermek isteyecektir. AKP bu süreç içerisinde belki sertleşiyor. Ama bir taraftan da kendi içerisindeki demokrat-liberal kanadı da uzaklaştırmamak için adımlar atmaya devam ediyor.

HAS Parti adımı böyle bir şey miydi?

Has Parti adımı böyle, Büşra Ersanlı gibi isimlerin salıverilmesi, Ahmet Şık ve Nedim Şener’in serbest bırakılmaları yine böyle bir şey. Başta sopayı gösterip sonra bunu bir kazanımmış gibi yansıtmak filan. Bütün bu dengeleri sağlamaya çalışarak destenin daha da karışmamasına çalışıyor. Bu noktada yeni parti rol çalabilecekse ya da daha gerçek isteklere hakikaten cevap verebilecekse yeni bir seçenek olur.

Sizin nükleer santrallere karşı olmadığınız yönünde bir haber var. Bu doğru mu?

Beni aradılar bir gün. “Sizden nükleer karşıtı bir cümle istiyoruz”  dediler. Eğer nükleer hakkında ne düşünüyorsunuz diye sorulsa ben de açıkça diyeyim ki nükleer bence güvenli ise olsun. Ben nükleere karşı değilim, güvenli olmayan her şeye karşıyım. Yani kömür de insanları öldürecekse kömüre de karşıyım. Termik santrallere de… Hepsinin zararı var. Ama alternatifi ne, onu konuşmak lazım. Mesela her tweet attığında belirli bir elektrik harcamasına neden oluyorsun aslında. Çevreye verdiği zararlara baktığımız vakit ehven-i şer olarak kömüre göre nükleer daha güvenli geliyor.

Röportaj: Cihan Erdal – Yeşil Gazete

Kategori: Röportaj